
Dünyada 1 milyondan fazla ailenin tercih ettiği NovaKid ile 4-12 yaş arası çocuklarınız, profesyonel eğitmenlerle oynayarak ve konuşarak İngilizceyi doğal bir şekilde öğrensin!
🎁 Ortamlarda Satılacak Bilgi’ye Özel İndirim Kodları:
OBS15: Haftada 2+ seans için %15 İndirim
OBS30: Haftada 3+ seans için %30 İndirim
🔗 İlk seans ücretsiz! Hemen denemek için tıklayınız.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
“Kendimi Nasıl İyileştiririm?” kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
"Hikayeni Yeniden Yaz!" kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/ipC0Vma
Bu bölüm "NovaKid" hakkında reklam içerir.
Transkript
Novakit Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz. Ben Merve.
Bugün yine çok ilgi çekici bir konuyla geldim arkadaşlar.
İngilizce nasıl oldu da evrensel dil haline geldi?
Dünyada neden bu kadar çok farklı dil var? Neden aksanlar var?
Bunlardan böyle kısaca bahsetmek istedim.
Şimdi arkadaşlar, bugün dünyada yaklaşık 7000 dil konuşuluyor.
Bakın 7000 dil konuşuluyor.
Ama hepimiz aynı dünyada yaşıyorsak neden aynı dili konuşmuyoruz değil mi?
Keşke öyle olsaydı bu arada.
Hani eski bir anlatı vardır bilirsiniz.
Babil Kulesi efsanesi.
Eski ahitte yaratılış kitabında anlatılan Babil Kulesi hikayesine göre bir zamanlar yeryüzündeki bütün insanlar aynı dili konuşuyorlardı.
Yani sadece tek bir ortak dil vardı ve dolayısıyla herkes birbirini anlayabiliyordu.
Ama daha sonra insanlar Şinar adı verilen bir ovada bir araya geldiler ve büyük bir şehir kurmaya karar verdiler.
Ama amaçları sadece bir şehir kurmak değildi.
Aynı zamanda göklere ulaşacak bir kule inşa etmek istediler.
Neden? Çünkü bu şekilde hem adlarını dünyaya duyuracaklardı hem de dünyaya dağılmadan tek bir topluluk olarak kalacaklardı.
Hem de Tanrı'ya yaklaşacaklardı.
Kuleyi inşa etmeye başladılar ve Tanrı insanların bu göklere yükselme çabasını bir tanrılaşma isteği olarak, bir saygısızlık olarak gördü.
Ve onlara ceza olarak dillerini karıştırdı.
İşte derler ki o günden sonra önceden tek bir dil konuşup birbirini gayet güzel anlayan insanlar bir anda birbirlerinin dediğinden tek bir kelime bile anlayamaz oldu.
İşte bu şekilde Babil Kulesi'nin inşaatı göklere ulaşamadan durdu.
İnsanlar dünyanın farklı farklı bölgelerine dağıldılar ve şehre de bu yüzden Babil adı verildi.
Babil, Akatça'da Bab-ilim yani Tanrı'nın kapısı anlamına gelir.
İbranice'de ise Balal yani birbirine karıştırmak fiiliyle ilişkilendirilir.
Çünkü hikayede Tanrı insanların dillerini Babil'de birbirine karıştırmıştır.
Gelelim gerçek hikayeye.
Bugün dünyanın neresine gidersek gidelim İngilizce'ye rastlamamak namümkün.
tıpkı bir Türke lastamamak gibi.
Ya gerçekten dünyanın her yerine yayılmış durumdayız.
Arkadaşım Japonya'daydı geçen.
Diyor ki ben eve sağıma dönüyorum Türk, soluma dönüyorum Türk.
Her yerde Türk.
Ben de aynı şekilde nereye gidersem gideyim dünyanın en alakasız yerlerinde bile
kafede otururken arkamda bir Türk'ün sesini duyuyorum.
Bu hem bana çok güven veriyor hem de bir şaşırıyorum.
Nasıl diyorum ya? Nasıl her yerde olabiliriz aynı anda?
Ve çok kalabalığız.
Yani belki de algıda seçicilik olabilir.
Hani bir Japon da benim dediğimi diyebilir.
Yani Japonlar her yerde değil.
Gerçekten Japonlar her yerde bu arada ya.
Geçen bir Japon gördüm Yozgat'taydı.
Abi Yozgat'ta ne işin var?
Japonya'dan gelmiş oraya gitmiş.
Neyse devam edelim.
Dediğim gibi dünyada nereye gidersek giderim İngilizce'ye rastlıyoruz.
İşte havacılıktan bilime, internetten diplomasiye her alanda İngilizce ortak dil olarak karşımıza çıkıyor.
Bu bilgiyi bilmiyorduk Merve gerçekten.
İlk kez duyduk.
Peki neden bu dil her yerde?
Zaten mevzumuz bu.
Ayrıca keşke bu dünyanın ortak deliği Türkçe olsaydı ya.
Niye İngilizce değil mi?
Ama öyle olmamış.
Gönül isterdi ki öyle olsun.
Bu arada ben hayatım boyunca devlet okullarında okudum ve İngilizcemi maalesef böyle hep sonradan daha ileri bir yaşta çocukken dışarıdan tamamlamaya çalıştım.
Hala da eksiklerim çok fazla.
Bugün çocukluğuma geri dönme şansım olsa gerçekten böyle anneme babama yalvarıp ne olur bana küçük yaşta İngilizce öğrettirin falan derdim.
Hani İngilizce ile çok daha erken bir yaşta tanışmayı gerçekten çok isterdim.
Hatta başka dillerle de.
Çünkü büyüdükçe şunu anlıyorsunuz arkadaşlar.
Dil sadece bildiğiniz kelime sayısı değil.
Dünyayla kurduğunuz ilişkinin de bir parçası.
O yüzden gerçekten çok önemli.
Ve bence çocukların İngilizce ile küçük yaşta tanışmasının iki önemli nedeni var.
Birincisi çocuklar dili bizim gibi öğrenmiyor.
Dili yaşayarak ediniyorlar.
Duyuyorlar, taklit ediyorlar, yanlış yapıyorlar, tekrar deniyorlar.
Ve kimse 3 yaşındaki bir çocuğun karşısına oturup gramer anlatmıyor.
Ama o çocuk bir şekilde konuşuyor.
Çünkü dil biraz da ortam meselesi biliyorsunuz.
Dünyada 7 binden fazla dil var dedim az önce ve bir çocuk hangisinin içinde büyürse onu konuşmaya başlıyor.
İkincisi küçükken hata yapmak çok daha doğal.
Çünkü biz yetişkinler bir yabancı dil konuşurken daha böyle cümle ağzımızdan çıkmadan düşünüyoruz.
Acaba yanlış mı söyledim? Aksanım kötü mü? İşte karşı taraf beni anladı mı diye.
Çocukta böyle bir bariyer yok. O yüzden küçük yaşta İngilizce öğrenmek çok daha kolay.
Bir de şu var çocuklarımızın dünyası bizim büyüdüğümüz dünyadan çok daha büyük olacak.
İzledikleri içerikler, ulaşacakları bilgi, tanışacakları insanlar, gidecekleri ülkeler, belki okuyacakları bölüm, belki yapacakları meslek.
İngilizce onların karşısına bir şekilde çıkacak.
O yüzden çocuğun geleceği için bunu şimdiden halletmek çok daha iyi olur diye düşünüyorum.
Peki ne yapabiliriz bu noktada?
Sizlere Nova Kit'ten bahsetmek istiyorum.
4-12 yaş arasındaki çocuklar ana dili İngilizce olan profesyonellerle evden katıldıkları kısa seanslarla İngilizceyi konuşa konuşa ediniyorlar Novakit'le.
Kendi hızlarında, kendi ilgi alanlarına göre akan sohbetlerin içerisinde böyle böyle öğreniyorlar ve bugün dünyada 1 milyondan fazla aile Novakit kullanıyor.
Novakit'in bir kampanya cümlesi var.
You're gonna need a bigger world.
Daha büyük bir dünyaya ihtiyacın olacak.
Ve evet çocuklarımızın daha büyük bir dünyaya ihtiyacı olacak.
Ben kendi çocukluğuma geri dönemem ama bugün eğer çocuğunuz için böyle bir imkanınız varsa nasıl olsa ileride halleder diye ertelemeyin derim.
İngilizce onların karşısına bir gün zorunluluk olarak çıkmadan bugün hayatının doğal bir parçası olsun derim.
Çocuğunuz 4-12 yaş arasında ise siz de NovaKid'i deneyebilirsiniz.
Üstelik ilk seans ücretsiz.
Bize özel OBS 15 koduyla haftada 2 ders ve üzeri alım yapanlar için %15 ve OBS 30 koduyla haftada 3 ders ve üzeri alımlarında %30 indirim olacak.
Daha detaylı bilgi için sizlere açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Dediğim gibi ilk seansınız ücretsiz olacak.
Mutlaka deneyin derim.
Hadi devam edelim.
Şimdi İngilizce çok kolay bir dil olduğundan ya da dil bilgisayar olarak üstün olduğu için mi bütün dünyaya yayıldı?
Hayır. Aslında İngilizce'nin başarısı dilsel bir üstünlükten ziyade yüzyıllara yayılan bir göç ve egemenlik hikayesi arkadaşlar.
Hatta ünlü dil bilimci David Crystal'ın dediği gibi bir dilin küresel başarısı dilsel değildir.
Tarihsel ve siyasidir. O kadar doğru ki.
Dil sürekli değişen de bir şey zaten.
Hani bugün konuştuğumuz Türkçe bile yüzyıllar önce konuşulan Türkçe ile aynı değil.
Bunu özellikle eski Türk yazarlarını okurken çok daha iyi anlıyoruz bence.
zamanla bazı kelimeler ortaya çıkıyor, bazı kelimeler unutuluyor, telaffuzlar değişiyor.
Dediğim gibi dil sürekli değişen bir şey, öyle yerinde kalan bir şey değil.
Mesela aynı dili konuşan bir topluluk düşünün.
Bu topluluğun yarısı çok uzak bir yere göç etsin ve iki grup yüzlerce yıl boyunca birbirleriyle hiç görüşmesin.
Bakın ilk başta aynı dili konuşuyorlardı ayrıldılar ve iki tarafta da hayat bir şekilde devam etsin.
Ne olacak? Yeni doğan çocuklar annelerinin, babalarının dillerini öğrenecek değil mi?
çevresinde ne konuşuluyorsa çocuk onu öğrenecek.
Ama zaman içinde küçük değişiklikler
başlayacak. İşte bir grup bazı
kelimeleri farklı söylemeye başlayacak.
Yeni yeni kelimeler üretecek.
Diğer grup başka kelimeler kullanacak.
İşte bazı sesleri farklı telaffuz etmeye
başlayacak. Ve başlangıçta bunlar
belki çok küçük farklar olacak. Ama
aradan yüzlerce yıl geçtiğinde bu
farklar ne olacak arkadaşlar? Üst üste üst üste
birikecek. Önce farklı aksanlar
ortaya çıkacak. Sonra konuşma
biçimleri gitgide birbirinden iyice
uzaklaşacak. Derken lehçeler
oluşacak ve yeterince uzun
bir zaman geçtiğinde ise iki grubun
konuştuğu dil artık birbirini
anlamayacak kadar farklılaşacak.
Yani bugün dünyada binlerce
farklı dil olmasının nedenlerinden biri
bu. Yani insanlar birbirinden
uzaklaştıkça, coğrafi olarak uzaklaştıkça
konuştukları dil de birbirinden
uzaklaşmış. Bilimsel araştırmalar
da bunu destekliyor. İşte coğrafi uzaklık
ve insanlar arasındaki iletişimin azalmasıyla
dilde ortaya çıkan değişikliklerin
diğer topluluklara ulaşmasını zorlaştırdığını gösteriyor.
Yani neden tek bir dil konuşup bütün dünya ortak bir dil konuşup anlaşamıyoruz da
her yerde ayrı bir dil türemiş?
Aslında bu sorunun bilimsel cevabı biyolojik evrimle çok benzer bir mekanizmaya dayanıyor.
Şimdi coğrafi yaratılmışlık, izolasyon ve zaman.
Çünkü binlerce yıl önce ne oldu?
İnsan toplulukları böyle küçük küçük gruplar halinde dünyayı keşfetmek üzere Afrika'dan yola çıktılar.
Derken aralarına devasa sıra dağlar girdi.
İşte geçit vermeyen nehirler, aşılması zor olan nehirler, okyanuslar girdi aralarına.
Bir grup insan bir vadide kaldı ve diğer grupla iletişimi kesti.
Yani mecburen kesti çünkü birbirlerine ulaşma şansları yoktu.
Dolayısıyla dilleri de tıpkı o vadide izole olan bitki ve hayvan türleri gibi kendi mutasyonlarını geçirmeye başladı.
E zamanla ne oldu? Sesler değişti, kelimeler farklı anlamlar kazandı.
ve birkaç yüzyıl içinde aynı kökten gelen topluluklar bir baktılar birbirlerini anlayamaz bir hale gelmişler.
Her şey değişmiş.
Coğrafya dilleri birbirinden ayıran en büyük duvar olmuş.
Ama Merve şöyle de bir şey var.
Bugün tamamen farklı görünen diller aslında akraba.
O nasıl olacak demiş olabilirsiniz.
Çünkü bazı diller çok eski zamanlarda aynı dilden doğmuşlardır.
Hatta buna çok güzel bir örnek var.
Hint Avrupa Dil Ailesi.
18. yüzyılda Hindistan'da görev yapan William Jones adında biri var ve Sanskritçe ile Latince ve Yunanca arasında çok dikkat çekici benzerlikler olduğunu fark ediyor bu adam.
Mesela Sanskritçe'de anne anlamına gelen mater, Latince'de mater, Yunanca'da mater, İngilizce'de mother.
Sanskritçe'deki bıhratar kelimesi, İngilizce'deki brother yani erkek kardeş kelimesiyle akraba.
O yüzden arkadaşlar dil bilimciler bu ve pek çok benzeri örneklerden yola çıkarak Avrupa'daki ve Hindistan çevresindeki birçok dilin binlerce yıl önce konuşulan ortak bir dilden geldiği sonucuna varıyorlar.
Ve bu ortak dile de Proto Hint Avrupa dili adı veriliyor.
Şimdi dil bilimcilerin çok sevdiği ünlü bir deney var.
Ondan bahsetmek istiyorum.
Bir İngiliz köylüsü Kuzey Denizi'ni geçiyor ve bir friz çiftçisinin yanına gidiyor.
ve ona tamamen kendi ana dilinde ama eski kökenli kelimelerle sesleniyor.
Çiftçiye brown cow, white milk, bread and butter diyor.
Yani kahverengi inek, beyaz süt, ekmek ve tereyağı diyor.
Ve Fritz çiftçisi bunu anında anlıyor.
Çünkü Fritz'ce de bu kelimeler bruncu, witmolke, bre and butter şeklinde telaffuz ediliyor.
Çok yakın bakın.
Neden?
Çünkü 5. yüzyılda Mirtanya adasını istila eden Cermen kabileleri
Yani Anglar, Saksonlar ve Jütler tam olarak bu Fries kıyılarından yani bugünkü Almanya, Danimarka ve Hollanda'nın o sulak bataklık düzlüklerinden yola çıkmışlar.
Yani onlar işte denizleri aşıyorlar, adaya yerleşiyorlar.
Geride kalan akrabaları Fries kıyılarında yaşamaya devam ediyorlar.
O yüzden birbirlerini kolaylıkla anladılar.
Ve bu yüzden modern İngilizcenin temel dil bilimsel DNA'sına baktığımız zaman o dönemki Cermen kabilelerinin izole ve savaşçı dünyasında saklı olduğunu görebiliriz.
Yani İngilizce bugün her ne kadar küresel, elit bir teknoloji dili gibi görünse de köklerine baktığımız zaman Kuzey Denizi'nin o soğuk bataklıklarında hayvancılık ve tarımla uğraşan insanların basit gündelik dillerine dayanıyor.
İngilizcenin Britanya adasındaki resmi başlangıç tarihi M.S. 449 civarı kabul ediliyor.
5. yüzyılda Britanya'da zaten uzun zamandır yaşayan kelt toplulukları vardı arkadaşlar.
Kelt topluluklarının dolayısıyla kendi dilleri, kendi kültürleri, gelenekleri, görenekleri vardı.
Daha sonra ne oldu?
Anglar, Saksonlar ve diğer Cermen toplulukları böyle yavaş yavaş adaya gelmeye başladı.
Ve bu süreç zamanla Britanya'nın siyasi ve kültürel yapısını tamamen değiştirdi.
Kelt topluluklarından bir kısmı Galler, Cornwall ve diğer kuzey bölgelerine çekilirken
Cermen kökenli diller adanın büyük bir bölümünde baskın hale geldi.
Ama burada çok enteresan bir şey oldu.
Aynı adada uzun süre birlikte yaşamalarına rağmen eski İngilizce kelp dillerinden beklenildiği kadar çok kelime almamıştır.
Ama yine de İngilizcenin temel yapısı büyük ölçüde Cermen kökenli kalmıştır.
Ki bunun en önemli nedenlerinden biri siyasi ve askeri gücün Cermen toplulukların eline geçmesi.
Şimdi tarihte biliyorsunuz gücü elinde tutan toplumun dili de çoğu zaman daha güçlü bir hale gelmiştir.
Yani kısaca Britanya'daki bu büyük değişim sadece toprakları ve yönetimi değil dili de değiştirmiştir.
Ve İngilizcenin temelinin Cermen dillerine dayanmasının en önemli sebeplerinden biri de işte bu tarihsel süreçtir.
Bu arada Anglo-Saksonlar yani çok kabaca söyleyecek olursam bugünkü İngilizlerin ataları diyebiliriz.
Celtlerin yani yine çok kabaca söyleyecek olursam bugün İrlandalıların ve İskoçların tarihsel ataları Celtler dilini barbarca buluyor.
Yani Anglo-Saksonlar Celtlerin dilini barbarca buluyor.
Ve kendilerinden aşağıda görüyorlar öyle söyleyeyim.
Ve kendi Cermen dillerini Adana'nın tek hakimi yapıyorlar.
Ve fakat Celtlerin o melodik böyle şarkı söyler gibi tonlamaları tamamen yok olmuyor.
Galler sınırında konuşulan İngilizce'deki o inişli çıkışlı o müzikal aksan aslında yüzyıllar önce bastırılan Celt dilinin modern İngilizce'ye bıraktığı genetik bir mirastır diyebiliriz.
Bu arada başıma bir şey gelmeyecekse ben seviyorum.
Yani İskoçya'ya gittiğimde çok hoşuma gitmişti o konuşmaları.
Hatta Halfman diye bir dizi var.
Çok sert bir dizi.
Hani izlemeden önce mutlaka konusuna bakın.
Dizi İskoçya'da geçiyor.
Zaten Richard Gott var başrolde ve konuşmasına bayılıyorum.
İskoç aksanı candır ya.
Yani siz beğenirsiniz, beğenmezsiniz.
Ben bayılıyorum gerçekten.
Şimdi kent dilinin İngilizce üzerindeki o zayıf etkisi sosyal lingüistik açıdan baktığımız zaman
hakim kültürün, ezilen kültürün
dilini böyle sistematik olarak
aslında nasıl böyle dışarı ittiğinin
en net örneklerinden biridir diyebiliriz.
Dil kılıçların çizdiği
sınırları takip eden bir şey maalesef.
Şimdi eski İngilizce bugün
bizim konuştuğumuz İngilizce'den
tamamen farklı arkadaşlar. Almanca
ya da Latince gibi son derece
karmaşık, son derece çekimli bir
dilmiş eskiden İngilizce. İsimlerin
işte üç farklı cinsiyeti varmış.
Eri, dişi, nötr. Diğer dillerde de var ya
böyle şeyler. İşte dört farklı hal çekimi
varmış. Sıfatlar ismin cinsiyetine
göre değişiyormuş falan. Yani bugün bildiğimiz
o pratik kolay İngilizce ile
eski İngilizce'nin hiçbir alakası yok.
Ne zaman ki adaya Hristiyanlık
geliyor ve rahipler Latince'yi
getiriyorlar. İngilizce o zaman işte
parşömenlere yazılıyor. Edebi
ve hukuki bir kimlik kazanmaya başlıyor
ve gitgide daha da gelişiyor. Ve sonra
9. yüzyılda Vikingler geliyor
adaya ve adayı tamamen istila
ediyorlar. Dolayısıyla Kuzey ve
Doğu'daki tüm Anglo-Sakson
krallıkları tek tek çöküyor. Maalesef
ki kütüphaneler yakılıyor.
Manastırlar yağmadanıyor. İngilizce
tabiri caizse tamamen
bitmenin eşiğine, yok olmanın eşiğine geliyor.
Tam bu karanlık anda sahneye
Wessex kralı Büyük Alfred çıkıyor arkadaşlar.
Alfred sadece askeri bir
deha değil. Aynı zamanda dilin
önemini kavrayan bir vizyoner. Çünkü
Vikingleri durdurmayı başardıktan sonra
ne yapıyor? Halkın birliğini sağlayabilmek
için Latince yerine İngilizce
eğitimi zorunlu kılıyor. Gerçekten
vizyoner bir adammış ve önemli felsefi
tarihi kitapları bizzat
İngilizce'ye çevirttiriyor ve eğer
Alfred olmasaydı belki de bugün
İngilizce diye bir dil, bilmiyorum belki
tarih sahnesinde olmayabilirdi ya da bu kadar
var olmayabilirdi. Alfred, Vikingleri
durdurduktan sonra adayı
ikiye bölen bir sınır çiziyor.
Böylece Vikingler kuzeyde kalırken
Saksonlar güneyde kalıyor.
Ama zamanla bu iki
birbirinden haz etmeyen halk diyeyim hadi
ticaret yapıyorlar, komşuluk ediyorlar
hatta evlenmek durumunda kalıyorlar.
Ve bu büyük buluşma hani iki halkın büyük buluşması İngilizcenin o aşırı karmaşık gramer yapısını kökten değiştiren bir şey oluyor.
Çünkü her iki tarafta hayatta kalmak durumunda ticaret yapmaları lazım.
Dolayısıyla kelimelerin o kafa karıştırıcı son eklerini konuşurken yavaş yavaş yutmaya başlıyorlar.
Yani çöpe atıyorlar.
Ve bu sayede İngilizce o güne kadar tanıştığı o ağır cermen gramer yükünden tamamen kurtuluyor.
Ve son derece esnek daha sade daha dinamik bir yapıya kavuşmuş oluyor.
Derken yıl 1066 arkadaşlar Hastings Muharebesi geliyor ve Britanya adası bu kez güneyden gelen fetihlerle sarsılıyor.
Normanlar, Normanlar liderleri William İngiltere tahtına oturuyor ve adadaki tüm asilleri bir anda görevlerinden alıp yerlerine Fransızca konuşan yani kendilerinden olan baronlarını yerleştiriyor.
Yani Norman fetihiyle birlikte Britanya adasında neredeyse hani geceden sabaha 3 farklı dil konuşan bir kas sistemi oluşuyor.
Sarayda, hukukta, devlette ve askeri yönetimde sadece Fransızca konuşuluyor.
Kilisede, bilimde ve yazılı dini belgelerde Latince hakimiyetini koruyor.
Ve fakat halk ne yapıyor?
Yani işte halk derken tarladaki köylü, çobanlar, fırıncılar bunlar ne yapıyorlar?
Kendi dillerini yani İngilizcelerini konuşmaya devam ediyorlar.
Baktığımız zaman evet İngilizce bir anda saray desteğini, saray prestijini kaybediyor.
Ama tam da bu noktada hani İngilizce evet yerini Fransızcaya komple bırakabilirmiş ama öyle olmamış.
Halk sayesinde halk dilini bırakmıyor dediğim gibi.
Halk dediğim nüfusun %90'ı arkadaşlar.
Dolayısıyla Norman yöneticiler halk ile muhatap olabilmek için zamanla ne oluyor?
İngilizceyi öğrenmek durumunda kalıyor.
Bu iki dil yüzyıllar boyunca yan yana yaşayarak birbirine karışıyor.
İngilizce Fransızca yutuyor ama bu süreçte kendisi de tamamen dönüşüyor.
Ve kelime dağarcığının neredeyse yarısı Fransızca kökenli kelimelerle doluyor.
Ve bu sentez İngilizce'ye muazzam bir kelime zenginliği ve incelikli bir ifade gücü katıyor.
Mesela bu sınıfsal ayrımı bugün İngilizce'deki yemek ve hayvan isimlerinde görebilirsiniz.
Norman Fethi sonrasında tarlada, çamurun içinde hayvan otlatanlar Anglo-Saksonlardır.
Dolayısıyla bunlar canlı hayvana kendi dillerinde yani Cermen kökenli isimler vermişler.
Cow, sheep, cow gibi.
Ama o hayvan pişirilip saraydaki Norman ailelerin masasına şık bir tabakta servis edildiğinde o yemeği yiyenler kimler?
Elitler ve bunlar Fransızca konuşuyorlar.
Bu yüzden sofraya gelen o şık tabaklardaki etin adı Fransızca kökenledi.
İşte beef, mutton, wheel, pork gibi.
Bir anda İngilizce'ye yönetim, hukuk, askeriye ve moda alanında bir bakıyoruz binlerce Fransızca kelime girmiş o süreçte.
Bu da tabi edebiyatta çok zenginlik yaratan bir şey oluyor.
İyi bir şey oluyor.
Ve 15. yüzyılda İngilizce artık Fransızcanın gölgesinden kurtuluyor.
Hatta edebi bir saygınlık bile kazanıyor.
Ama hala çok büyük bir sorun var.
O da şu standart bir yazılım kuralı yok İngilizce'de.
Dolayısıyla her yazar kendi bölgesinin lehçesiyle ve kelimeleri duyduğu gibi yazmaya başlıyor.
Ve 1476'da William Caxton İngiltere'ye matbaayı getiriyor.
Matbaa çok önemli.
Çünkü artık insanlar böyle tek tek oturup elle yazmıyorlar.
Aynı şeyden yüzlerce kez basılabiliyor.
Böylece kitaplarda kullanılan yazım biçimleri de ülke genelinde yayılmaya başlıyor.
Özellikle Londra çevresinde kullanılan İngilizce giderek daha etkili oluyor ve zamanla yazılı İngilizcenin temelini oluşturuyor.
Ama tam bu sırada İngilizcenin telaffuzu da değişiyor.
İnsanlar kelimeleri eskisinden farklı farklı söylemeye başlıyor ama kelimelerin yazılışı aynı kalıyor.
Mesela bugün knight kelimesini knight diye okuyoruz ama eskiden başındaki k knight diyoruz da kelimenin sonundaki o g h sesleri gerçekten söyleniyordu.
Zaman içerisinde bu sesler kayboldu ama kelimenin yazılışı değişmedi.
Ve ne oldu? İngilizcedeki o en büyük sorunlarından biri burada ortaya çıktı.
İngilizce yazıldığı gibi okunmuyor.
Bu bir kabus. İşte bu dönemlerde bunlar oluyor.
Matbaa kelimelerin yazılışını sabitliyor arkadaşlar ama yazı eski kalıyor.
Konuşma da sürekli değişiyor. Ne olacak? İşte bu noktaya gelmişler.
Bugün İngilizce dünyadaki en düzensiz imnaya sahip dillerden biri maalesef.
Yazılı dil standartlaşsa da insanların evlerinde, sokaklarında, köylerinde konuştukları sözlü diller yani lehçeler varlığını sürdürmeye devam ediyor.
Hatta matbaa sınıfsal bir dil ayrımını daha da körüklüyor.
Çünkü Londra lehçesini konuşup yazabilmek bir eğitim, asalet, bir güç göstergesi haline gelirken
Taşra lehçeleri ise eğitimsiz, kaba bir dil olarak damgalanıyor.
Ama bu durum dildeki yaratıcılığı öldürüyor mu? Hayır.
Aksine insanlar yazılı standart dili öğrenirken kendi yerel aksanlarına ve kelimeleri de bu standart yapıya entegre etmeye devam ediyorlar.
Yani dil hem tek bir çatı altında birleşmiş oluyor hem de o çatının altında herkes kendi odasında kendi tarzını korumaya devam ediyor.
İşte bu standartlaşma sayesinde İngilizce Britanya sınırlarını aşarak küresel bir güç haline gelecek o kritik altyapıyı da sağlamış oluyor.
Standart bir gramer ve ortak bir yazılı dil olmadan dünyanın farklı kıtalarındaki insanların aynı dilde anlaşması çok zor.
Ve İngilizce kendi içindeki bu kaosa rağmen standart yazılı formu sayesinde küresel denizciliği, ticaret ve diploması için tabii mükemmel bir enstrüman haline geliyor.
Ve tam da bu sırada ne oluyor?
Dilin sınırlarını tamamen yırtacak bir dahi tarih sahnesine çıkıyor.
Kimdir o?
William Shakespeare.
Shakespeare dönemi İngilizcenin belki de en özgür, en yaratıcı ve tabiri caizse en şımarık dönemi denilebilir.
Shakespeare tek başına bir dile bir dolu yeni kelime kazandırmış bir insan.
Kanalımda Shakespeare biyografisi var merak edenler için.
Şimdi Elizabeth dönemi İngilizcesi tam bir hani İngilizce'de dilsel patlama dönemi.
Çünkü Shakespeare ve çağdaşları dilde hiçbir kural tanımıyor.
Kelimeleri eğip bütüyorlar, isimleri fiile, fiilleri sıfata dönüştürüyorlar.
Shakespeare çevirenlere buradan sabırlar diliyorum.
Ve 17. yüzyılın başında bu yeni dinamik İngilizce sömürge gemileriyle okyanusu aşıyor.
ve Amerika kıtasına ayak basıyor.
İşte bu an bugün dünyada neden farklı İngilizce aksanları olduğunu açıklayan
en büyük dönüm noktalarından biri.
Ama şöyle de bir şey var.
En büyük yanılgılardan biri Amerikan aksanının sonradan bozulmuş bir İngilizce olduğunun düşünülmesi.
Aslında durum tam tersi.
Çünkü 17. yüzyılda Amerika'ya göç eden ilk İngiliz yerleşimciler
o dönemin İngilizcesindeki bazı özellikleri de beraberinde götürüyorlar.
Bunlardan biri de R harfini daha belirgin bir şekilde söylemek.
Sonraki yüzyıllarda İngiltere'de özellikle Güney'de ve Londra çevresinde
R sesi birçok kelimede zayıflayıp kayboluyor
ama Amerika'nın çok büyük bir bölümünde korunmaya devam ediyor.
Yani Amerikan ve İngiliz aksanları aynı kökten çıkıyor
ve zamanla farklı yönlerde değişiyorlar.
Amerika bazı eski telaffuz özelliklerini koruyor
ve İngiltere'de özellikle Londra çevresindeki konuşma biçimi
Gitgide farklılaşıyor ve İngiltere'deki o sınıfsal ayrım çabaları aksanı da değiştiriyor.
Amerika'ya bakıyoruz, göçmen dalgaları, İrlandalılar, Almanlar, İtalyanlar,
özellikle de Afrika kökenli Amerikalıların getirmiş olduğu ritimler ve dil yapıları
ne oluyor? Amerikan İngilizcesini bambaşka bir noktaya taşıyor.
Kitle iletişim araçları var, Hollywood var, internet var.
Ne oluyor? Bu sayede Amerikan formu küresel standartları belirleyen en büyük güç haline geliyor.
Bizim bir sözümüz var ya mühür kimdeyse Süleyman odur.
Yani arkadaşlar kısaca insan topluluklarının ayrışması farklı dilleri ve aksanları üretiyor.
Temas yani bu insanlar birbiriyle olan teması yeni çeşitler yaratıyor.
Siyasi ve ekonomik güç ise bu çeşitlerin hangilerinin daha geniş alanlara yayılacağını etkiliyor dil konusunda.
İngilizce bu genel mekanizmanın dünya tarihindeki belki de en görünür örneklerinden biri.
Bir zamanların bölgesel dili imparatorluk aracılığıyla gördüğünüz üzere kıtalara taşınıyor.
Başka dillerde temasta yüzlerce yeni biçim kazanıyor.
Ardından ABD merkezli küresel düzen ve ulusal kurumlar aracılığıyla ortak bir iletişim diline dönüşüyor bütün dünyada.
Ve İngilizcenin dünya dili olmasının tarihi aynı zamanda imparatorlukların, güçlerin, kapitalizmin, eğitimin, bilimin, teknolojinin ve küresel güç ilişkilerinin de tarihidir.
Bugün İngilizcenin yüzyıllar boyunca nasıl dünyaya yayıldığını anlatmaya çalıştım çok kısa ve öz bir şekilde.
Belki de şimdi sıra çocuklarımızın bu dili kendi dünyalarının doğal bir parçası haline getirmesine,
dünya vatandaşı olabilmek adına çocukların İngilizce ile erken yaşta tanışmasını ve dili aktif bir biçimde kullanmasını destekleyen
Novakid'i daha yakından ve detaylı incelemek isteyenleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
ve unutmadan ilk seansınız ücretsiz bize özel OBS 15 koduyla haftada 2 ders ve üzeri alım yapanlar için %15
OBS 30 koduyla ise haftada 3 ders ve üzeri alımlarda %30 indiriminiz olacak.
Daha detaylı bilgi için sizleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
NovaKit Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
