
Kendinden vazgeçmeden bağ kurmak ve ilişkilerinde dengeyi yeniden kurmak için DENGE20 koduyla ilk seansın %20 indirimli! 💜
#AnlaşılmakİyiGelecek
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
“Kendimi Nasıl İyileştiririm?” kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
"Hikayeni Yeniden Yaz!" kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/ipC0Vma
Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir.
Transkript
Terapin Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba. Türkiye'nin en çok dinlenen podcast kanalındasınız. Ben Merve.
Evet, bugün uzun zamandır çekmek istediğim ve çok istenen bir bölümle geldim.
Alma-verme dengesini konuşacağız.
Bence çok önemli bir konu. Çünkü yakın ilişkilerde yaşanan en önemli sorunlardan biri diye düşünüyorum.
Peki, bilmeyenler için nedir bu alma-verme dengesi?
Sağlıklı karşılıklılık da diyebiliriz.
Alma verme dengesi aslında bir ilişkide her şeyin sürekli böyle tek taraflı olmaması.
Hani kısaca söyleyecek olursam bu.
İşte ilgi olur, sevgi olur, emek, zaman, destek.
Hani bazen bunu sen verirsin karşı tarafa bazen de karşındaki insan sana verir.
Burada mesele çetele tutmak değil arkadaşlar.
Ama bir taraf sürekli veriyorsa diğer taraf sadece alıyorsa bir süre sonra o tahtravelledeki denge bozulacak değil mi?
Bir taraf yere devrilecek.
İşte o ilişkiyi beslemekten çok tüketen şey bu.
Bu alma verme dengesindeki o bozukluk.
Sağlıklı olan sevginin ve emeğin iki taraf arasında olması.
Yani rahatça gidip gelebildiği bir akışın sağlanması bir ilişkide.
Aslında bence mesele hani biraz da evliliğimizde, aşk hayatımızda, arkadaşlarımızda, ailemizde, iş yerimizde, işte sevgilinizle her nerede olursa olsun kendimizi nereye koyduğumuzla alakalı diye düşünüyorum.
Geçen bir arkadaşım şey diyor işte anlatıyor böyle.
çocuğum için şunu yaptım. Eşime bunu
yaptım. Aileme de şöyle yardımcı oldum.
İş yerimde de böyle yardımcı oldum
falan diyorum. Dedim ki bir dakika ya.
Bir şey soracağım dedim. Sen neredesin ya
bu hikayede? Anlamadım
dedi. Sen yoksun dedim. Hani
saatlerdir başkalarına yaptığın şeyden
bahsediyorsun. Sana kim destek oldu abi?
Kim senin yükünü aldı? Yani
bu senaryoda sen neredesin?
Kim sana yardım ediyor? Hiç kimse.
Hep sen veren taraftasın dedim.
Hani bir gün olsun almamışsın.
Farkında mısın dedim. Hani neden tükendiğini
görebiliyor musun? Belki de bu yüzden tükenmişsindir.
Bazen insan buna o kadar
çok alışıyor ki arkadaşlar. O tükenmişliğin
nereden geldiğini anlamıyoruz.
Hani o tükenmek de öyle bir anda olmuyor.
Bir anda durup işte ben de tükendim ya
demiyorsunuz. Böyle azar azar geliyor.
Kendinden böyle azar azar vere vere
bir gün bir bakıyorsun. Kendine
hiçbir şey kalmamış. Ben bu alma
verme dengesini bir banka hesabı
gibi düşünüyorum. Hesabınızdan sürekli
birilerine para gönderiyorsunuz arkadaşlar
ama hiç kimse size bir şekilde
para yatırmıyor. Ha bire sizden eksiliyor.
Siz gönderiyorsunuz. E sonunda bir
bakıyorsunuz. Hesabınızda hiç para
kalmamış. Ama milletin kasası
dolmuş. Nasıl? Sizin sayenizde.
Yani siz sürekli insanlara
ilgi veriyorsanız, destek oluyorsanız
ne bileyim doğum günlerini hatırlıyorsanız
herkesin her derdine yetişiyorsanız
herkesi maddi manevi taşıyorsanız
ama en ufak sorununuzda
bile yapayalnız bırakılıyorsanız
şöyle bir durun düşünün ya.
Ne bir destek, ne bir sevgi, ne bir
değer, ne bir çaba görmüyorsanız
hep veriyorsanız ama hiçbir şekilde
karşılığını almıyorsanız ki bunu zaten
biliyorum ki karşılık görmek için yapmıyorsunuz.
Tamamen içinizden gelerek
samimi duygularla yapıyorsunuz ama yok.
Yok işte karşı taraftan bir şey gelmiyor.
Burada bir denge yok.
Alma verme dengesi bozuk.
Aynı şekilde belki biz
sürekli alan tarafızdır. Alıcı olan.
Mesele vermek olunca kaçıyoruzdur
belki değil mi? Çünkü herkes şey zannediyor. Ben hep
verici olan taraftayım. Hayır abi belki sen
alıyorsun ve farkında bile değilsin. Belki
bu bölümle anlayacaksın. Bedenimiz bile
bakın sürekli tıka basa yersek ne olur?
Yiyoruz sürekli. Sistem hatası
veriyor değil mi bedenimiz? Yiyip yiyip o yediklerimizi
yakmıyorsak, bora gitmiyorsak,
hiçbir şey yapmıyorsak, habire yiyorsak
günün sonunda sağlığımız bozuluyor. Sonra ne
diyoruz? E çok kilo aldım, kilo vermem
lazım. Bakın aldım, vermem lazım.
Denge. Orada bile bir alma verme dengesi
var bedenimizde. Doğada da var arkadaşlar.
Yağmur mesela. Geçen gün
sel oldu. Buradan sel felaketini yaşayanlara
Çok geçmiş olsun diyorum.
Ama burada da bakın alma verme dengesi bozuldu doğanın.
O yüzden bu seri yaşadık.
Çoğu insan verici olmayı kutsal bir erdem zannediyor.
Hani işte ben çok iyi bir insanım.
Hiç kimseyi de kırmamam lazım.
Kırmamalıyım.
Herkesin yardımına koşarım diyorum.
Belki çocukluktan böyle öğretilmiştir bilmiyorum.
Hayır abi sen çok iyi bir insan falan değilsin.
Sen sadece sınırları olmayan, hayır demeyi bilmeyen, alma verme dengesi bozuk bir insansın.
O yüzden de kendi hayatında hiçbir zaman başrolde değilsin.
Her zaman yan rol desin ve orada kalacaksın.
Sürekli kendinden feda ederek karşındakinden bir şey alma peşindesin çünkü.
Ne almaya çalışıyorsun?
Belki bir damla sevgi, belki bir damla ilgi ya da verdiklerinin karşılığı bilmiyorum.
Bir şey almaya çalışıyorsun.
E sonra bunu tahsis edemeyince de kırılıyorsun.
İçten içe kırılıyorsun.
Kabuğuna çekiliyorsun.
Kendi kendine trip atıyorsun.
Küsüyorsun belki.
E ben herkes için bu kadar şey yapıyorum.
E onlar niye benim için yapmıyor diyorsun?
Niye yapmıyor?
Yani sen niye yapıyorsun?
Mesela hani bunu hiç düşündün mü?
Sende hiç mi suç yok?
Kızım sana söylüyorum gelinim sen için.
Sözlerim size değil arkadaşlar.
Belki kendime söylüyorum.
Kendimden özür diliyorum arkadaşlar bu dengeyi bozduğum zamanlar için.
Şimdi sağlıklı vericilik kendimizi tüketerek yapmış olduğumuz vericilik değil.
Gerçekten böyle gönülden verdiğimiz zaman zaten karşılığında hiçbir şey beklemiyoruz değil mi?
Bazı insanlar sevgiyi almak için vermeyi öğrenmiştir.
Ben yeterince verirsem beni severler.
Herkesin derdine koşarsam beni bırakmazlar, beni terk etmezler.
Ben fedakar olursam benim değerimi bilirler.
Ben özür dilersem, bu ilişkiyi ben idare edersem, karşı tarafa alttan alırsam ilişkim devam eder.
Bakın başkasına bakım vermek empati, sevgi ve aidiyetten kaynaklanabilir.
Bundan bahsetmiyorum.
Ama eğer başkalarına full fokus odaklanırken kendinizi dışarıda bırakıyorsanız orada bir aşırılık varsa öz ihmal başkalarının sizi değerlendirmesine aşırı bir bağımlılık varsa işte burada bir dengesizlik oluyor maalesef.
Şimdi bu alanda çalışan psikoloji profesörü Adam Grant diyor ki insanları diyor bu noktada 3 ilişki tarzına ayırıyorum diyor.
Birincisi alıcılar, ikincisi eşitleyiciler, üçüncüsü de vericiler.
Şimdi alıcılar şöyle alanlar yani sürekli dünyayı rekabetçi bir yer olarak görüyorlar.
Kendi çıkarlarını ve başarılarını her şeyin herkesin üstünde tutuyorlar.
Ben, ben, ben.
Başkalarına sadece kişisel fayda ya da bir menfaatleri varsa yardımlarına koşuyorlar.
Eşitleyiciler adından da anlayacağınız üzere alma verme dengesini gayet güzel ilerletenler.
Adalet ilkesini gözetenler.
Hesabın aşağı yukarı denk olmasını isteyen insanlar bunlar.
Ki zaten en sağlıklı olan grup da bu.
Üçüncü grup ise vericiler arkadaşlar ki bunun üzerinde duruyorum bugün.
Vericiler üzerinde duruyorum.
Zaten anlattığım üzere vericiler karşılığında alacaklarını hiçbir şekilde hesaplamadan, hesapsız kitapsız zamanlarını, bilgilerini, enerjilerini, bağlantılarını, her şeylerini başkalarının ihtiyaçlarına sonsuz bir şekilde sunan insanlar.
Böyle hiç bitmeyecekmiş gibi.
Hiç almadan sürekli verenlerden bahsediyorum.
Ve çok çarpıcı bir bilgi var.
Prof. Adam Grand'ın Kaliforniya'daki mühendisler, Belçika'daki tıp öğrencileri ve satış temsilcileri üzerine yürütmüş olduğu bir araştırma var.
Buna göre başarı ve performans piramidinin en altında kim yer alıyor?
Bu üç gruptan alıcılar, eşitleyiciler ve vericiler dedik üç grup.
Bu piramidin en altında vericiler var arkadaşlar.
Buna şaşırmadınız biliyorum ama asıl şaşıracağınız şeyi az sonra söyleyeceğim.
Şimdi buna göre mühendislerde kendi işleri içerisine en az rapor tamamlayan, en çok hata yapan ve kendi teslim tarihlerini kaçıran kişiler, mühendisler meslektaşlarına kendi işlerine aksatacak boyutta yardım eden vericiler olmuş.
Bakın tıp öğrencilerine bakıyoruz.
İlk yıl en düşük notları alanlar, kendi eksikliklerini kapatmak yerine arkadaşlarına ders çalıştıran tıp öğrencileri, vericiler olmuş.
Satış temsilcilerinde de yine benzer bir şey görüyoruz.
Burada en az geliri müşterinin ihtiyacına odaklanmaktan satış yapamayan vericiler elde etmiş.
Ama şimdi çarpıcı bir bilgi geliyor arkadaşlar.
Adam Grant verileri tekrar inceliyor ve çok sarsıcı bir gerçekle karşılaşıyor.
Çünkü piramidin bakın en altında vericiler var dedim.
Ve fakat piramidin en üstünde de vericiler var.
Çok enteresan.
En yüksek performanslı mühendisler, en yüksek notlu tıp öğrencileri ve %50 daha fazla satış geliri elde eden en başarılı satış temsilcileri de vericilerden çıkmış.
Yani çok enteresan.
Alıcılar ve eşitleyiciler ise piramidin tam ortasında yer almış.
Hani siz şey zannettiniz belki benim gibi.
Alıcılar piramidin en üstündedir.
Hayır değillermiş.
E bu nasıl oldu Merve diyorsanız.
Şimdi vericiler nasıl başarı ve performans piramidinin hem en altında hem de nasıl en üstünde olabilirler.
Çünkü bu piramidin en altında kalan vericiler psikolojide öz ihmalkar vericiler dediğimiz sınıfa mensuplar.
Yani başkalarının ihtiyaçlarına aşırı aşırı odaklanırken kendi temel ihtiyaçlarını, sağlıklarını, uykularını ve hedeflerini komple silenler.
Ve ayrım gözetmeden arkadaşlar bunu herkese yapıyorlar.
Çünkü alıcı karakterdeki insanları buradaki bu vericiler yani hangi vericiler bunlar öz ihmalkar olanlar tespit edemiyorlar.
O yüzden de sınır koyamıyorlar ve sınır koyamadıkları için de habire istismar ediliyorlar.
Hatta yardımları gün içinde kesintisiz ve serpme bir şekilde dağıldığı için sürekli sürekli bölünüyorlar.
Hatta kendi işlerini sadece geceleri falan yapabiliyorlar.
Çünkü vakitleri kalmıyor.
Gün içinde diğerlerine koştukları için geceleri kendilerine sadece vakit ayırabiliyorlar ve zamanla bu insanlar kronik yorgunluktan bitap düşüyorlar.
Ve bu insanlar başkalarından yardım istemeyi bir yük veya zayıflık olarak gördükleri için tükenme noktasına geldiklerinde bile destek talep edemiyorlar.
Ve fakat en üstteki vericilere gelecek olursak bunlar öz koruyucu vericiler.
Bakın ilk baştakiler öz ihmalkardı.
Bunlar öz koruyucu vericiler.
Yani Bill Gates'in deyimiyle insan doğasının iki büyük gücü olan öz çıkar ile başkalarını önemseme duygularını birleştiren hibrit bir motorla çalışıyorlar bu insanlar.
Bakın öz çıkar ve başkalarını önemseme duygularını birleştiren hibrit bir şekilde çalışıyorlar.
Kimler? Öz koruyucular, piramidin en tepesindeki verici grup.
Kanada'da topluma hizmet ödülü almış olan uzun soluklu vericiler üzerine yapılan incelemeler var ve bu başarılı insanların en az alıcılar kadar yüksek bir bireysel başarım, bir etki yaratma ve mükemmellik hedeflerine sahip olduğunu gösteriyor bu araştırma bize.
Bu zirvedeki vericilerin fark yaratan bir takım temel stratejileri var arkadaşlar.
Onlar da şöyle mesela 5 dakikalık iyilik adı verilen bir stratejileri var.
Kendileri için maliyeti çok düşük olan ama karşı tarafa çok büyük bir fayda sağlayacak etkili bir yardım.
Mesela iki insanı tanıştırmak gibi.
İkincisi ve bence en önemlisi karşılarındaki insanın alıcı bir istismarcı olduğunu fark ettiklerinde derhal bir sınır koyuyorlar.
Bakın sınırlar ne kadar etkili görüyor musunuz?
O bölümü mü dinleyin arkadaşlar sınırlar bölümü mü?
Yenisi de gelecek onun.
Sınırlar bakın vericiyi piramidin en altına da attı.
Çünkü sınır koyamıyor.
En üstüne de çıkardı.
Çünkü sınır koyabiliyor.
Bu kadar önemli.
İlişkilerine cömert başlıyorlar.
Sınır koyan bu vericiler cömert bir şekilde başlıyorlar.
Ama bir bakıyorlar bu insan beni suistimal ediyor.
Direkt kendilerini korumaya alıyorlar.
Olay bu.
Ve yine en önemlisi bu insanlar tükenme noktasına geldiklerinde çevrelerinden yardım isteyebiliyorlar.
Bundan çekinmiyorlar.
Ama piramidin en altındakiler dediğim gibi hiçbir şekilde yardım alamıyorlar.
Destek isteyemiyorlar.
Hatta ben bunu tek başıma çözemiyorum demek bile bu insanlara çok zor geliyor.
Halbuki destek almak da bu dengenin bir parçası.
Tam burada size terapinden bahsetmek istiyorum.
Beni uzun zamandır dinleyenler zaten terapinden destek alıyorlar.
Çok da güzel geri dönüşler alıyorum.
Geçen gün bir takipçim işte Merve dördüncü seansımı aldım ve gerçekten hayatımda çok büyük değişiklikler oldu.
Çok daha mutlu hissediyorum kendimi demiş.
Böyle mesajlar aldıkça ben de çok mutlu oluyorum.
Terapin sadece psikolojik destek sunan bir platform değil arkadaşlar.
klinik psikologlardan diyetisyenlere, fizyoterapistlerden spor eğitmenlerine kadar
600'ü aşkın uzmanla zihinsel ve bedensel iyi oluşu birlikte ele alan bir platform.
Üstelik online olduğu için bulunduğunuz yerden size uygun olan saatte görüşebiliyorsunuz randevu oluşturarak.
Bir de en önemli taraflarından biri şu bence farklı bütçelere uygun seans seçenekleri var.
Yani bir öğrenci de rahatlıkla faydalanabiliyor bir beyaz yakalı da.
Belki de bu alma verme dengesinde kendimize verebileceğimiz en güzel şey ihtiyacımız olduğunda destek almayı kabul etmek.
Terapini denemek isterseniz bize özel kodumuz denge20.
Bu kodla terapinden %20 indirimli faydalanabileceksiniz.
Bu arada terapiye sadece çok kötü olduğunuzda gitmiyorsunuz arkadaşlar.
Aynı döngüyü neden hayatımızda tekrar tekrar yaşıyoruz?
Bunu anlamak için de terapiye gidiyorsunuz.
Kendinize belki de hayatınızda ilk kez dürüstçe bakabildiğiniz güvenli bir alan olduğu için terapiye gidiliyor.
Ve ben böyleyim dediğimiz birçok şey aslında yıllardır taşıdığımız bir savunma mekanizması.
Bugün de bundan bahsettim size.
Bunu fark etmemiz için bile terapi gerçekten muhteşem bir şey.
Kendinize dair birçok farkındalık ediniyorsunuz terapiye gittikçe.
O yüzden bir an önce başlayın derim.
Kodumuzu tekrar hatırlatıyorum.
Denge 20.
gerçekten birkaç seans sonra bana teşekkür edeceğinize çok eminim.
Hadi devam edelim.
Hani hep diyoruz ya işte bu aşırı vericilik çocukluktan geliyor diye.
Bunu duymuşsunuzdur.
Çocukluğumuzda işte bir şeyi başardıysak, derslerimizde çok çok iyi notlar aldıysak,
hizmet ettiysek, birilerinin işine yaradıysak varlığımızda,
başkalarının yükünü taşıdıysak ve bunu öğreniysek,
onay, değer, sevgi görmek için sadece o çocuk varlığımız yetmediyse,
yetmediyse hani ille de bir şeyler yapmamız
gerektiyse büyüyünce de
o örüntü devam ediyor maalesef.
Verici kimliği ortaya çıkıyor. Yani bu
bizim maalesef çocukken öğrendiğimiz
bir hayatta kalma stratejisi.
Bağ kurmak için, sevilmek
için, onaylanmak için,
değer görmek için. Yani bir sürü bir sürü
sebebi var. Yaptığımız şeyler bunlar.
Bir savunma mekanizması dediğim gibi.
Bir de şu var. Aşırı vericilik zamanla
gizli bir kontrol mekanizmasına
dönüşebiliyor. Nedir bu?
gizli bir kontrol mekanizması.
Vererek kontrol etmek karşımızdaki insanı.
Bu vererek kontrol etme olayına
bakım veren tuzağı da deniliyor.
Birine o kadar çok veriyorsunuz ki
ve bunu belki de bile isteği yapıyorsunuz ki
hani onun hayatındaki vazgeçilmez insan olayım.
Vazgeçilmez kurtarıcı olmak.
İşte bundan.
Ama bu süreçte tabii kendimize, ruhumuza
o kadar büyük ihanet ediyoruz ki
hani Gabor Mat ediyor ya
bedenimiz bu yaptıklarımızın
kendimize olan bu büyük ihanetimizin
o skorunu mutlaka tutacaktır.
Hayır diyemeyen insanların
bu aşırı vericilerin bedenleri
mutlaka bir yerde bir tepki verecektir
diyor Gabor Mate. Nedir bir tepki?
Kronik yorgunluk, migren
ve sindirim bozuklukları mesela.
Bunlar hayır diye bağırmaya
başlayacaktır. Gabor Mate
bu aşırı vericiliğe ve bu
dengesiz empatiye sevgi
kılığında bir öz ihmal
ve bir empati tuzağı olarak tanımlıyor.
Bakın çok güzel söylemiş. Tekrar
ediyorum. Aşırı vericiliği ve dengesiz
empatiyi sevgi kılığına
bürünmüş bir öz ihmal
olarak değerlendiriyor. Bir
empati tuzağı olarak değerlendiriyor.
Aşırı vericileri. Ve bakın ne diyor?
Aşırı empatik insanların
ki bunlar genelde verici
grupta olanlardır. Bu
insanların en sık düştüğü yanılgı
karşı tarafın travmasını
veya çocukluk yaralarını
anlayınca onun kendilerine
verdiği zararı sineye çekmeleridir.
Yani şey diyorsunuz ya bu insan bana kötülük yaptı ama işte onun da çocukluk travmaları var yazık ya deyip böyle sineye çekiyorsunuz bunu.
E ne yapıyorsunuz bu durumda?
Karşı tarafın travmasını gerekçe gösteriyorsunuz ve kendi acınızı size vermiş olduğu acıyı geçersiz kılıyorsunuz.
Bunu tam da az önce yaptım biliyor musunuz?
Bir arkadaşım biriyle ilgili böyle hafif bir dedikodu yapıyordu.
Aslında dedikodu da değil gerçeklerden bahsediyordu.
İşte bana şöyle yalan söyledi böyle yaptı falan ben de diyorum ki ama diyorum onun da annesi babası şöyle olmuştu.
Şöyle büyük travmaları var vesaire.
O yüzden yapmıştır.
Aslında kötü biri değil.
İçimdeki polyandanı bana vermiş olduğu zarar.
Hatta psikoloğum da bana bu yüzden kızmıştı.
Yeter artık dedi.
İnsanların travmasını görüp durma bir kendine bir bak.
Her şeye şey diyormuş.
Ama o da şunu yaşadı.
O da bunu yaşadı.
O yüzden böyle yaptı.
O kötü biri değil.
Ama orada ağlıyorum.
Kahrımdan ölüyorum.
Bakın işte öz ihmal, öz ihanet.
Kendime şefkat nerede hani?
Size şunu söyleyeyim.
Evet karşı tarafın travmaları olabilir.
Çok kötü bir hayat hikayesi olabilir.
Ama bu size kötülük yapmasını gerektiren bir şey değil.
Size acı çektirmesinin bahanesi bu değil.
Gerçekten bu hayatta en saygı duyduğum insanlardan birisi.
O kadar büyük travmalar yaşamış.
O kadar büyük acılar çekmiş.
Ama hala insanlara nazik, kibar davranabilen, acılarının arkasına sığınmayıp
insanlara yine güzel davranabilen, şefkatini, merhametini kaybetmemiş insanlar.
Bu insanlar gerçekten çok değerli.
Şimdi bir de şöyle insanlar var.
Almayı reddedenler.
Çevrenizde bence mutlaka vardır.
Belki de sizsinizdir.
İçinizden gelir böyle bir hediye alırsınız.
Tamamen bakın içten gelerek bir menfaat gütmeden.
Verirsiniz hediyeyi.
Hemen mahcup olur hemen.
Hatta ertesi gün koşarak o da size bir hediye alır.
Canım benim işte bugün ne kadar güzel olmuşsun dersiniz.
Yok ya der sen öyle görmüşsündür.
Senin güzel gözlerin.
Ya abi iltifat ediyoruz ya.
Al al teşekkür et.
Bu kadar devamı gelmesin.
Ya da sen de çok güzel olmuşsun deme.
İltifatı bile alamıyor.
Hastalanıyor.
Bir çorba yapayım sana diyorsun içinden geliyor.
Yok yok yok hiç gerek yok ben hallederim diyor.
Niye?
Niye?
Bırak bir yardımımızı bir kabul et ya.
Şimdi dışarıdan baktığımızda belki siz bu insanı çok güçlü, çok gururlu falan
işte kimseye ihtiyacı olmayan biri gibi görüyorsunuz değil mi?
Hayır.
İşin aslı öyle değil.
Bu insanlar neden alamıyor arkadaşlar?
Çünkü alırsa size borçlanacak.
O yüzden almıyor.
Bunları borç olarak gören insanlar var.
Hani ben bunun karşılığını nasıl ödeyeceğim?
Bu iyiliğin karşılığını.
Bu bana çok fazla ben buna layık değilim.
Bakın böyle bir düşünce yapısı var bazı insanlarda.
Acaba benden karşılığını ister mi?
Hani bunu verdi ama bir karşılık talep eder mi?
Bunu düşünüyor.
Ya en kötüsü de şu ben bunu hak edecek ne yaptım?
Bunu sorguluyor.
Böyle durumlarda ben de bazen alamıyorum.
Kafamdan geçen şu hani bu bölümü yaparken düşündüm.
Yük olmamak ya.
Yani çok korkuyorum birilerine yük olmaktan.
Bu çok kötü bir şey arkadaşlar. Bence buna da bölüm yapmam gerekiyor aklıma gelmişken bu his üzerine.
Aman ona yük olmayayım, aman buna yük olmayayım ama ben herkesin yükünü taşıyabilirim.
Kimseye yük olmamalıyım ama. Bence buna da bir bölüm gelsin değil mi aklıma gelmişken.
Bunu neden yaptığımı da çözdüm bu arada. Tabii ki ben çözmedim. Psikoloğum bana çözdürdü ve çok şaşırdım.
Şimdi burada alamamak konusundaki olayımız şu. Bir iyiliği karşılıksız kabul edebilmek değil mi?
Bazı insanların sinir sistemi iyi duygulara bile alışık olmuyor maalesef.
Çünkü hayatı boyunca hep mücadele etmiş.
Hiç kimseye yük olmamaya çalışmış ve zaten böyle büyümüş, böyle büyütülmüş.
Öğrendiği şey bu.
Hiç kimseye güvenememiş.
Ya böyle bir insan kendisine hiçbir şey beklemeden yardım edildiğinde huzurlu olamıyor ya maalesef.
Hatta bazen huzur yerine şüphe hissediyor.
Ya acaba benden ne isteyecek?
Niye bana bu kadar iyi davrandı?
Allah Allah bayram değil seyran değil eniştem beni.
Niye öptü? Değil mi?
Böyle düşünüyorlar.
Hani ben hemen karşılığını vereyim.
Bu mesele kapansın.
Hemen böyle çabalarlar o yaptığınızın karşılığını vermek için.
Neden?
Çünkü bu insanlar için karşılıksız almak demek bir anlığına da olsa o kontrolü bırakmak demek.
Yani bazı insanlar için korkunç bir şey kontrolü bırakmak.
Yani özgürlüğünü kaybedecek abi.
Sen bir şey veriyorsun o alıyor.
Ne demek yani?
Çok büyük bir şey.
Psikolojide aşırı bağımsızlık dedikleri bir kavram var.
Hani Sedan Sayan diyor ya hiç kimseden bir şey istemem kardeşim ben adamım ya ben kendim hallederim.
Kimseden bir şey istemez bu insanlar hiç kimseye ihtiyacım yok ben kendim hallederim.
Bakın bu cümleleri duymuşsunuzdur etrafınıza bazı insanlardan.
Evet kulağa belki çok güçlü geliyor ay ne kadar güçlü ne kadar gururlu bir insan değil mi dışarıdan öyle görünüyor.
Ama bu sağlıklı bir bağımsızlık değil.
Sağlıklı olan şey şu ben tek başıma da yapabilirim.
Evet ama gerektiğinde birinin elimi tutmasına izin verebilirim.
Aşırı bağımsız bir insan varsa hayatınızda bir süre sonra şöyle düşüneceksiniz.
E ben bu insanın hayatında ne işe yarıyorum ya?
Bakın bunu düşündüttürüyor bu insanlar size.
Ya bizi bir salın ya.
Biz sizi gerçekten sevdiğimiz için içimizden gelerek yapıyoruz.
Tamam mı? Bir menfaatimiz yok.
Ne yaparsak yapalım her şeyin bir karşılığı olmak zorunda değil bu hayatta.
Sana hediye alıyorsam koşarak bana hediye almana gerek yok.
İçimden geldi ve aldım.
Ya da iltifat ediyorsan bana iltifat et diye değil.
Anlatabiliyor muyum?
Siz sürekli yardımı reddettiğinizde aslında farkında olmadan karşı tarafın size sevgisini gösterme alanını kapatıyorsunuz.
Bunu yapmayın.
Ondan sonra diyorsunuz ki ee bana hiç kimse yardıma koşmuyor.
E sen abi 500 yıldır reddediyorsun bizi.
O yüzden koşmuyor olabilir miyiz?
Artık elimizde eteğimizi çekmiş olabilir miyiz?
Ve size bir şey diyeyim mi?
Hani bunca yıl sonra fark ettiğim bir şey bu.
Bence asıl güç ne biliyor musunuz?
Evet abi benim şu an yardıma ihtiyacım var.
Bunu diyebilmek.
İmdat çığlıkları.
Yardım.
Feyyaz itiyor.
Biriniz de gelmediniz.
İşte bakın bunu söyleyebilen insanları gerçekten çok güçlü buluyorum.
Belki önceden bulmayabilirdim ama şu an buluyorum.
Neden güçlü buluyorum?
Çünkü bu insanlar bir insan olduğunun farkında.
Kırılgan olduğunun.
İnsan olmak demek kırılgan olmak demek.
Kırılganlığının farkında.
Ve yeri gelince yardıma ihtiyacı olduğunun çok farkında.
O yüzden çok güçlü der bu insanlar.
Mesela bir arkadaşım asla yardım isteyemez.
Hani bir gün sordum.
Niye dedim ya?
Niye yardım istemiyorsun?
Niye söylemiyorsun?
Ne dedi biliyor musunuz?
Bana hayır denmesinden çok korkuyorum.
Karşı taraf bana hayır derse o kadar çok incinirim ki dedi.
Yani o yüzden dedi her işimi kendim halletmeye çalışıyorum.
Ve aynı arkadaşım bir akrabasından bahsederken ki gıcık olmuştu.
Dedi ki ne kadar talepkar bir insan ya dedi.
Niye gıcık oldu sizce?
Çünkü kendisi öyle olmak istediği halde olamıyor abi.
talep edemiyor. Yardım kabul edemiyor.
İsteklerini korkusuzca
o akrabası gibi borçlu hissetmeden
söyleyemiyor. Bakın gölge
yanı olma ihtimali olabilir.
Psikologlar açıklasın da bunu. Ben öyle düşündüm.
Olabilir diye düşündüm. Çünkü bazen
bir başkasında en çok sinir olduğumuz
şey kendimize hiç izin
vermediğimiz şey oluyor. İhtiyacını
rahatça söyleyen birine çok
talepkar diyoruz. Niye?
Çünkü belki biz talep etmeyi
zayıflık olarak görüyoruz ya da
reddedilme riski olarak
duyuyoruz, görüyoruz değil mi?
Belki de kızdığımız şey o insanın talebi değil,
talepkarlığı değil.
Bizim kendimize izin vermediğimiz şey.
Talep etmeye izin vermiyoruz.
Güçsüz olmaya izin vermiyoruz değil mi?
Çünkü öyle görüyoruz.
Güçsüzlük değil bu güç.
Bir başka arkadaşım ilişkilerinde
asla almayı bilmediği için
kendisine böyle bir kahve ısmarlanacak olsa bile
kabul etmiyor.
Ben öderim, ben yaparım.
Hayatına giren erkekler sonunda
kendilerini o kadar gereksiz hissediyordu ki
yani ilişkileri yürümüyor.
Seni evden arabayla alayım.
Yok ben kendim gelirim.
Seni yemeğe götürmek istiyorum.
Yok yok ben seni götürürüm.
Sana yardım edeyim işte evini taşıyorsun.
Yok yok yok ben hallederim.
Tekerin patlamış.
Yok ben hallederim.
Ya tek bir ilişkisi güzel yürüdü.
O da zaten yardıma izin verdiğinde oldu.
O da zaten bunu gördü fark etti.
Almayı kabul edebildiğinde oldu ilişkisi yürüdü.
O yüzden almayı kabul edebilmek gerçekten çok önemli bir şey ki insanlara izin verin arkadaşlar ya.
Hani bırakın sizin hayatınızda insanlar bir işe yarasınlar.
Belki onların sevgisini ifade etme şekli bu.
Sevgi dili.
Hani 5 sevgi dili diye bir bölümüm var.
Orada mutlaka dinleyin o bölümü.
Dediğim gibi belki o insanın sevgisini ifade etme şekli bu.
Size yardımcı olarak, bir işinizi kolaylaştırarak, belki size hediye alarak.
Bilmiyorum.
Sevgi dili de olabilir.
İzin verin.
Onu demek istiyorum.
Peki alıcılar.
Hani bu bölüm evet vericiler üzerine konuştuk ama alıcıların mantığı nasıl çalışıyor?
Şimdi vericilerde şöyle bir şey var.
Ben karşı tarafa daha kendimden ne verebilirim diye düşünüyorlar.
Alıcılar ise ben karşı taraftan daha ne talep edebilirim, ne alabilirim.
Annem hep şey derdi domuzdan bir kıl kopar sanki ardır.
Bazı insanlar böyledir.
Böyle maalesef.
Hatta sizin onlar için yaptıklarınızda böyle bir iyilik, bir jest gibi değil de
zaten yani yapman lazım, benim hakkım ya gibi görürler.
Böyle insanlar var ya gerçekten çok şaşırdığım.
Hani bir şey yapıyorsun hiç teşekkür bile etmiyor.
Sen lütfetmişsin anlatabiliyor muyum böyle burnu kaftalarında?
Zaten yapman lazım benim için yani.
Pardon sen kimsin?
Ve bu insanlar siz vermeyi azalttığınızda bunu bir eksiklik değil bir haksızlık gibi yaşıyorlar.
Hani sen bana nasıl vermezsin?
Abi zaten vermek zorunda değilim içimden gelerek yapmıştım onları.
Haksızlık gibi görüyor.
Veriyorlarsa da bu insanlar aldıklarından çoğunu vermezler.
İstemezler vermek.
Eğer birine yardım edeceklerse kişisel bir menfaatleri vardır çoğu zaman.
Öyle durup dururken yardım etmezler.
Bunu sadece maddi bir şey olarak da düşünmeyin.
Enerjinizi de sömürürür bu insanlar.
Sizi duygusal çöpü olarak kullanıp her şeyini anlatıp sizin bir derdiniz olduğunda siz onu anlatacağınız zaman toz olurlar.
Üst pozisyondaki insanlara karşı son derece yardımsever, son derece cömerttirler bu insanlar.
Ama kendisine faydası dokunmayacak, alt kademede gördüğü insanlara karşı son derece domine edici, küçümseyici bir tavırla yaklaşabilirler.
Ben diliyle konuşmayı tercih ederler.
Ben, benim, biz.
Biz kim abi?
Buna gıcık oluyorum.
Hani sen varsın orada biz diye konuşuyor.
Oradan kaçın bence.
Ya da işte bu insanlarla hep sen plan yaparsın.
Bir buluşma gerçekleşecekse bir bakmışsın hep senden talep geliyor.
O sadece gelir.
Hani lütfeder, buluşmaya gelir seninle.
O kadar.
maaşlarına zam isteyeceklerse en çok bu alıcılar ister.
Aşırı aşırı yüksek taleplerde bulunurlar.
Astronomik fiyatlar talep edebilirler.
Neden böyleler peki?
Şimdi çocuklukta çok şımartılan, hiçbir çaba, hiçbir emek sarf etmeden,
dünyalar ayağına serilenler, yani bu insanlardan çıkıyor genelde.
Sınır koyulmayan, hayır bilmeyen insanlar oluyor alıcılar çocukluklarında.
Ya da tam tersi, çocukluğunu o kadar çok az almış ki, verilmemiş ki ona,
yetişkinlikte bana kimse vermez
o yüzden gidip kendim alayım.
Söke söke alayım gibi bir yerden de olabilir.
Ya da evinde çok güçlü olan
bir ebeveyn figürüyle büyümüştür. Çok güçlü
derken hani alıcı. Onu göre göre
büyümüştür. Onu da öğrenmiş olabilir. Bir sürü
sebebi olabilir yani. Bu da bir savunma
mekanizması sonuçta diye düşünüyorum.
Bu alıcılara ben şey diyorum.
Rabbena Rabbena hep bana.
Gelelim bir başka mevzuya. Şimdi Dr. Robert
Glover'ın gizli sözleşmeler
adını verdiği bir şey var. Bu bizim
ilişkilerimizi içten içe
kemiren görünmez bir zehir
arkadaşlar. Şöyle. Bir taraf
zihninde şöyle bir sözleşme imzalıyor.
Hiç farkında değilsiniz bu arada.
Ben onun doğum gününü hatırladım.
O da benim bir ameliyatım var. Onu hatırlayacak.
Ben onun kahvesini yapayım
götüreyim. O da benim yorulduğumu görüp
bulaşıkları yıkar. Böyle bir şey yok ya.
Hani karşı tarafın bundan haberi
yok. Sen kendi kendine yazıp çizip
oynuyorsun. Sonra aradan bir zaman geçiyor.
Karşı taraf o söylenmemiş beklentiyi
karşılamıyor. Çünkü bilmiyor.
Bazı insan gerçekten farkında olmuyor.
Ve onu veren kişi çok büyük bir hayal kırıklığı, çok büyük bir öfke yaşıyor.
E ben senin için her şeyi yaptım sen benim için parmağını bile kıpırdatmadın.
Karşı taraf diyor ki ama ben senden bunları istemedim ki.
Hani sen benden ne istediğini de açık açık söylemedin, talep etmedin.
Ben nereden bileyim?
Hani vahiy mi incekman nereden bileyim?
Sonra diyorsunuz ki beni seviyorsa zaten anlardı, söylemeden anlardı.
Ya böyle bir şey var mı?
Keşke olsa arkadaşlar söylemeden anlayabilsek bir takım şeyleri.
Bazen ben de anlamıyorum, bazen ben de talep ediyorum karşı taraf anlamıyor.
Bu çok saçma bir şey bence yaptığımız.
Hatta buradan şunu örnek verebilirim.
İşte ev içi ilişkilerde, evliliklerde çok derin bir dengesizlik oluyor ya.
Burada karşımıza Alison Demingran'ın ünlü bilissel emek modeli karşımıza çıkıyor.
Bilissel emek.
Bu ev içi emeği dört aşamaya ayırıyor.
Birincisi diyor öngörmek.
Nedir öngörmek?
Mesela evde deterjan bitiyor değil mi?
Bunu kim fark ediyor arkadaşlar o deterjanın bittiğini?
Anneler.
Ya da işte evdeki hanımefendi.
Ya da çocuğun ayakkabısı küçülüyor.
Bunu kim fark ediyor?
Söylemeye gerek yok.
İkincisi seçenek üretmek.
Yani hangi doktor, hangi kreş, hangi ayakkabı alınacak?
Bakın bir seçenek.
Üçüncüsü de karar vermek.
Hangisini seçiyoruz?
Karar vermek.
Dördüncüsü de takip etmek.
Sipariş gelmiş mi?
Kargo alınmış mı?
Randevu alınmış mı?
Çocuğun aşı tarihi gelmiş mi?
Geçmiş mi?
İşte çocuğun alışverişi, okul alışverişi yapıldı mı?
Ya da işte ne bileyim evlilikle ilgili, evle ilgili bir şey var mı?
Tadilat vs.
Bunlar takip etmek.
Tamam mı?
35 çifte yapılan 70 derinlemesine görüşme var.
Burada kadınların genel bilissel emekten daha fazla sorumlu olduğu ortaya çıkmış.
Şaşırdık mı?
Asla.
Bir eşitsizlik olduğu gözlemlenmiş.
Şimdi çoğu ilişkide ki genelde kadınlar söyler bunu.
Derler ki ya evin bütün yükünden de çok yoruldum artık der.
Aslında orada kastettiği şey evin yükünden.
Zihinsel yük arkadaşlar.
Mesela evli çocuklu bir erkek.
Ne yapıyor?
Sabah kalkıyor.
Genelde böyle.
Şimdi birbirimizi kandırmayalım.
Yapmayan erkekler de vardır.
Onları buradan alkışlıyorum.
Ama genel konuşuyorum şu anda.
Türkiye'deki tablo.
Sabah kalkıyor işte.
Yapıyorsa kahvaltısında işi hazırlamışsa yapıyor.
Hemen işe gidiyor.
Okey.
Kadın da çalışıyor diyelim bu senaryoda.
Kadın önceden planlıyor.
Sabah şu saatte kalksam.
Çocuğa şunu pişirsem.
Acaba şu var mıydı?
Kaşar peynir var mıydı dolapta?
Şu eksik miydi?
Onu bir almak lazım.
Şu çocuğun gömleğini ütülemem lazım.
Eşimin gömleği vardı.
Sabah ütülü gitsin.
Makineyi boşaltmam gerekiyor.
Renkler yıkanacak.
Deterjan da azalmıştı.
Anmam lazım.
Çocuğun sınavı var.
Acaba kaçta çalıştırsam?
Kursa gidecek.
Kurstan alacağım.
Sabah biraz daha erken kaldırayım.
Acaba kaçta kalksam?
Ben kaçta kalksam?
Nasıl hazırlansam?
Toplantı da vardı.
Neyse herkes yatınca çalışırım.
Arkadaşlar, özellikle beyler.
Farkında mısınız?
Yani bu görünmez emeğin farkında mısınız?
Zihinsel yükün.
Sonra diyorsunuz ki ben bulaşık makinesini boşalttım.
Neden öfkelisin?
Demeyin.
Bu fiziksel bir emek.
Okey teşekkür ediyoruz ama makinenin boşaltılması gerektiği ve bu saydığım bin bir tane şeyi sürekli aklınızda tutmak ne demek ya?
Takip etmek, kontrol etmek ve bunlar gerçekten görünmez bir emek ev içinde.
Bakın ilişkilerde patlayan kavgaların yüzde sekseni siz zannediyorsunuz ki o çöp atılmıyor diye, o makine boşaltılmıyor diye.
Hayır bununla alakalı değil bu.
Bütün bunların organizasyon yükünün, düşünce yükünün, kimin tek başına taşıdığıyla ilgili.
Bunu bir erkek de üstleniyor olabilir.
Eminim onlar da çok yorgun.
Üstlenen kimse o yoruluyor.
İşte kadınlar da, şimdi kadınlar derken, burada kadın erkek ayrımı yapmıyorum yanlış anlamayın.
İşte erkekleri kötü diyor falan değil.
Hiç sevmem erkek nefretçilerini.
Sevmem, hoşlanmam.
Kadınları burada ayrı tutmamın sebebi araştırma sonucuna göre zihinsel yükü taşıyan kişilerin yüzde sekseni kadınlar ev içi emekte.
O yüzden bunu söylüyorum.
İşte kadınlar buna patlıyor.
Yani benim söylemem mi lazım?
Kadınların patladığı şey bu.
Sen bu çocuğun babası değil misin?
Benim söylemem mi lazım?
Sen bu evde yaşamıyor musun?
Bu çöpü atmanın gerektiğini benim mi söylemem lazım?
Adamlar da diyor ki e söyleseydin yapardım.
Hayır siz de haklısınız.
Yani bir taraf bir tarafın zihnini okumasını istiyor.
Az önce dediğim gibi.
E okumayınca da böyle bir senaryo çıkıyor.
Anlatabiliyor muyum?
Olay oluyor.
Bir bölümde demiştim ya erkeklere söylemeniz gerekiyor arkadaşlar.
Bak hayatım çöpümüzü atar mısın?
Bulaşık makinesini boşaltır mısın canım ben şu işle ilgilenirken?
Canım çocuğun ayakkabısı küçülmüş alır mısın?
Söylememiz gerekiyor.
Gerçekten bakın erkeklerle kadınların kafası aynı çalışmıyor.
Onlar başka düşünüyor.
Bir bölümde anlattım ama hangisi olduğunu hatırlamıyorum.
Oldular hatırlamıştır.
O yüzden erkeklerden öyle niyetimi okusun.
İşte beni sevseydi zaten falan beklemeyin.
Çok beklersiniz.
Ha söyledim de yapmıyor diyorsanız o çok ayrı bir şey.
Şimdi ona bir şey diyemeyeceğim.
Derdim de burada diyemiyorum.
devam edelim. Toplumda ilişkilere
dair büyük bir yanılgı var.
Sağlıklı ilişki. %50
%50 bölüşülen ilişkidir
yanılgısı. Hayır. Mesela
kadın doğum yapıyor işte bebeğini emziriyor.
Gece 50 kere uyanıyor ediyor. Mahvoluyor.
Erkek de o süreçte ne yapıyor?
Evin gelirini sağlıyor. Normal bir
aileden bahsediyorum. Alışverişini yapıyor.
Sabahları işte bebeği kucağına alıyor.
Eşine biraz dinlenme alanı açıyor.
Burada bir hesap tutabilir miyiz?
Hani %50 %50. Hani ben %50
yaptım hadi sen de %50. Öyle bir şey yok.
Yani yapamayız zaten.
Çünkü yakın ilişkilerle değiş tokuş edilen şeyin bir para birimi yok.
Para birimi ne burada?
Zamanımız, uykusuzluğumuz, kariyerden feraket etmek bir sürü şey.
Ve bir erkek bence hani doğum yapmış bir kadının gerçekten ne yaparsa yapsın o seviyeyi eşitleyemez.
Mümkün değil.
O verilen emeği karşılayabilmesi bir erkeğin mümkün değil.
Yani %50 %50 olamaz.
Takas ilişkileri bakkal hesabı gibi ilerliyor.
İşte sen bana bunu verdin ben de sana şunu vereceğim.
böyle bir mantıkla ilerliyor.
Al gülüm ver gülüm.
Ama yakın ilişkilerde işte evliliklerde vesaire böyle bir şey olabilir mi ya?
Hani yok tabii ki olamaz.
Buradaki temel prensip ihtiyaca duyarlılık.
Çok önemli bir şey ihtiyaca duyarlılık.
Ben gece uykusuz kalmışım.
Defalarca kalkmışım, emzirmişim vesaire.
Sen de benim ihtiyacımı görüyorsun orada.
Uykusuzum ben.
Duyarlı olacaksın orada.
Çocuğu alacaksın bir alan açacaksın bana dinlenmem için.
İşte bu.
Sağlıklı ilişkiler %50 %50 değil arkadaşlar.
bazen %80'e %20.
Bakın burada %80 kadın.
Anne oldu çünkü.
Annelik dışında bir şey de olabilir.
Örnek veriyorum.
İşte bazen %30'a %70 olur.
Bazen eşiniz çok ağır bir hastalık geçirir.
Bir kaza geçirir.
Belki işini kaybeder.
Belki çok büyük bir depresyona girer.
Biri vefat eder ailesinden.
Toparlanamaz.
Bir şey olur.
Anlatabiliyor muyum?
Siz %80 verirsiniz.
%20 alırsınız ve hesapta soramazsınız o noktada.
İşte sen adam hastalanmış ya da kadın.
Şey mi diyeceksin karşısına geçip
e ben %20 aldım.
Böyle bir şey yok. Orada sen %80 vermek zorundasın bir eş olarak.
Bazen de tam tersi olur.
Yani önemli olan şey şu.
Hepime %80 veren sensin.
Bu önemli arkadaşlar.
Ya da alan o mu?
Roller ihtiyaçlara göre hareket ediyor mu o ilişkinin içerisinde?
Tekrar söylüyorum.
Roller ihtiyaçlara göre hareket edebiliyor mu?
İhtiyaca duyarlılık var mı?
Önemli olan şey bu.
Eğer hep siz terazinin ağır basan tarafında kalıyorsanız
o ilişkide alma verme dengesi falan zaten yok.
Bugün konuştuğumuz şey yok.
Biri sürekli alıyorsa ve vermiyorsa karşılığında bir şey ya da habire verip karşılığında bir şey almıyorsa o ilişki bir noktada tükeniyor maalesef.
Peki böyle bir ilişkinin içerisindeysek ne yapabiliriz?
Hani bu bozuk düzene ne yapılır?
Ben Tatar Ramazan, ben bu oyunu bozarım.
Şimdi kendimizi yıllardır veren ve tükenen pozisyonunda bulduysak birincisi arkadaşlar sınır koymayı öğrenmemiz gerekiyor.
Yine söylüyorum sınırlar bölümümü lütfen dinleyin.
Sınır koymak tekrar söylüyorum ceza vermek değil.
Ben buradayım kardeşim, limitim de bu, yapabileceklerimin sınırı bu, seni seviyorum ama kendimi de yok edemem demek, kendimi yok sayamam demek.
Yıllardır herkesi memnun eden, iyi çocuk rolünü çok iyi bir şekilde oynadıysanız sınır koyunca suçluluk hissetmeniz tabii çok normal.
Ama orada kalmayı öğrenmemiz gerekiyor, o suçluluk hissi var ya onunla kalmamız gerekiyor.
Hatta psikoloğum bana bunu yaptırmıştı.
Yine böyle bozulan bir ilişkimi tamir için işte ben takım çantalarımı almış gidiyordum koşarak ki Merve dedi bir kere de dur bakalım bir sen tamir etme.
Dur bakalım ne olacak dedi.
O duyguda bir kal dedi.
Hani bir durağın kal bir akışta kal bekle dedi.
Çok zordu yaptım ama ilk kez tamir için ben koşmadığımda gördüklerim gerçekten çok canımı yaktı ama gözümü de açtı.
Bunlar dışında karşılıklısız alma pratiği yapabilirsiniz.
Hani birilerinden yardım isteme pratikleri.
ve tabii o yardım gelince hemen koşarak siz de telafi etmeye çalışmıyorsunuz arkadaşlar.
Bir şeylerin karşılıksız olabileceğine,
sadece insanların bizi gerçekten sevdiklerinden bir şeyleri yaptıklarına inanalım.
Hani jacuzzi'nin bir parçası var.
Koca bir saçmalık diye arada paylaşıyorum.
Orada diyor ya, nasıl birisin?
Beni böyle üzebilirsin.
Sanki her şeyi denedin.
Kalabilirsin.
Pekala gidebilirsin.
Daha değersiz hissettiremezdin.
Çünkü ben ne zaman bir şey istesem bana verilen koca bir saçmalık.
Bilirsem hata nerede bilirsem hiç şaşırmam kafanı şişirmem diyor.
O yüzden mesele belki de hep çok vermek değildi.
Belki de asıl mesele bir gün sen bir şey istediğinde sana ne verildiğiydi.
Bize verilenin koca bir saçmalık olmadığı günlere.
Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın.
Terepin Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Denge20 koduyla terapinden %20 indirimli bir şekilde faydalanabilirsiniz.
Detaylar için açıklamalardaki linke göz atabilirsiniz.
Hoşçakalın bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
