
Yalnız değilsin. Terappin; zihnin ve bedenin için uzman kadrosuyla bütünsel sağlığında hep yanında.
✨ POD20 kodu ile: İlk ve tekli seanslarında geçerli %20 indirim seni bekliyor.
Kendine bir iyilik yap, bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
@terappin.online
*
Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir.
*
1990 yazında Seattle yakınlarında üç kadın öldürüldü. Cinayetler farklı yerlerde, farklı yöntemlerle işlenmişti. Ancak kurbanların ölümden sonra bırakıldığı pozisyonlar, dedektiflerin dikkatini çeken ortak bir ayrıntı taşıyordu.
Bu bölümde, çevresinde sevilen ve polislerle yakın ilişkiler kuran George Russell'ın işlediği cinayetleri, soruşturma boyunca ortaya çıkan delilleri ve FBI profilcisi John Douglas'ın olay yerlerindeki imzalar üzerinden yaptığı analizi inceliyoruz.
Bir katilin suç işleme yöntemi değişebilir. Peki geride bıraktığı imza da değişir mi?
Transkript
Zihnini yoran her şeyden bir anlığına uzaklaş.
Yalnız değilsin.
Terapin, uzman psikolog, diyetisyen ve fizyoterapist kadrosuyla
bütünsel iyi oluşunda hep seninle.
Şimdi kendine bir alan aç.
Uygulamayı indir, ilk ve tekli seanslarında geçerli POD20 koduyla
%20 indirimle yolculuğuna başla.
Kendine bir iyilik yap.
Bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
Olay Yeri: Suç Hikayeleri Podcast'ine hoş geldiniz.
Eylül ayında kitap kulübümüz başladı.
Subsex üzerinden dönen kitap kulübümüzde bu ay Zihin Avcısı kitabını okuyoruz.
Zihin Avcısı kitabında John Douglas'ın incelediği katillerden bir tanesi olan George Russell bu videonun da konusu olacak.
23 Haziran 1990, Seattle'ın hemen doğusunda Washington Gölü'nün öte yakasında Bellevue,
o yıllarda Amerika'nın en güvenli banliyelerinden biri olarak anılıyor.
Cilalı ofis kuleleri, bakımlı çimler, geç saatlere kadar ışıkları sönmeyen restoranlar.
Burası kapılarını kilitlemeyi unutan insanların şehri.
O sabahın erken saatlerinde Black Angus restoranının arkasındaki çöp konteynırı alanına giren bir çalışan yerde bir kadın gördü.
Kadın çıplaktı ve sırt üstü yatıyordu.
Ancak adamı asıl donduran şey bedenin duruşuydu.
Çünkü bu bir düşüş, bir savrulma, bir terk ediliş pozisyonu değildi.
Kadının elleri kardanın üzerinde özenle kavuşturulmuş, bacakları uzatılmış ve ayak bilekleri tıpkı bir tabuttaki gibi üst üste bindirilmişti.
Kavuşturulmuş ellerinin arasına birisi bir çam kozalağı yerleştirmişti.
Sağ gözünün üzerinde ise plastik bir sosis kabı kapağı duruyordu.
Olay yerine gelen dedektifler kariyerleri boyunca onlarca cinayet görmüştü ama böylesini hiç görmemişlerdi.
Birisi bu kadını öldürmüş, sonra da başında dakikalarca durup onu izleyenlere bir mesaj verecek şekilde düzenlemişti.
Dedektiflerin o sabah henüz bilmedikleri bir şey vardı.
Bu sahne bir son değil, bir başlangıçtı.
Önümüzdeki 10 hafta içinde aynı bölgede iki kadın daha ölecek,
her biri bir öncekinden daha karanlık bir biçimde sergilenecek
ve bu üç sahne Amerikan adalet tarihinde bir ilkin yaşanmasına,
bir seri katilin cinayet sahnesindeki imzası üzerinden mahkum edilmesine yol açacaktı.
1990 yazında Seattle'ın Eastside denilen Doğu Yakası,
Bellevue, Kirkland, Redmond ve Mercer Island,
Amerika'nın yükselen teknoloji zenginliğinin vitriniydi.
Microsoft buradaydı, Boeing'in mühendisleri buradaydı ve genç, bekar,
parası olan bir kuşak geceleri Bellevue'nun barlarında,
Papagayos gibi gece kulüplerinde eğleniyordu.
Cinayet bu dünyanın dilinde neredeyse olmayan bir kelimeydi.
Bellevue'da bir yılda işlenen cinayet sayısı çoğu zaman bir elin parmaklarını geçmiyordu.
İşte bu yüzden 1990 yazında ardı arada ortaya çıkan 3 ceset bir polis soruşturması başlatmadı.
Bir şehrin kendine dair inancını da paramparça etti.
Ve işin en rahatsız edici tarafı şuydu.
Katil dışarıdan gelen bir yabancı değildi.
O bu dünyanın tam kalbinde yaşıyordu.
Herkes onu tanıyordu.
Herkes ona güveniyordu.
Bu hikayeyi anlamak için önce 30 yıl geriye Florida'da doğan bir bebeğe gitmemiz gerekiyor.
George Waterford Russell Jr. Nisan 1958'de Florida'da dünyaya geldi.
Anne ve babası o daha bebekken ayrıldı ve hikayesinin ilk kırılması da tam bu noktada yaşandı.
Çünkü annesi eğitimini devam etmek için yola çıkarken henüz 6 aylık olan oğlunu Florida'da anneannesiyle teyzelerinin yanına bıraktı.
George hayatının ilk yıllarını annesinin yokluğunda kadınlardan oluşan bir evde geçirdi.
Yıllar sonra bu davayı kitap baştıran gazeteci Jack Olson'a göre bu terk ediliş onun iç dünyasında hiç kapanmayacak bir yer olacaktı.
6 yaşına geldiğinde annesi onu yanına aldı ve Seattle'a getirdi.
Anne akademisyendi, çevresine saygı gören, eğitimli, başarılı bir kadındı.
Ve yeni eşiyle birlikte aile Seattle'ın hemen yanındaki Mercer Island'a yerleşti.
Mercer Island'ın ne olduğunu anlamak önemli.
Çünkü George'un bütün hayatı bu adanın gölgesinde şekillendi.
Washington Gölü'nün ortasında bu ada, Boeing yöneticilerinin, avukatların ve doktorların yaşadığı neredeyse tamamen beyaz ve zengin bir cemaatti.
George bu dünyanın içinde büyüyen bir avuç siyah çocuktan biriydi.
Zenginlerin sofrasında oturuyor ama o sofraya hiçbir zaman tam olarak ait olamıyordu.
Olson'un anlatımına göre George bu uçurumu kimliğini silerek aşmaya çalıştı.
Siyah ailelerle neredeyse hiç ilişki kurmadı.
Siyah kadınlar hakkında aşağılayıcı konuştu ve kendini çevresindeki beyaz gençlerden daha beyaz göstermeye çalışan bir role büründü.
Okulda sınıfın neşesiydi.
Esprili, konuşkan, girişken bir çocuktu ve herkes onu severdi.
Partilerin aranan yüzüydü.
Kızlarla kolay arkadaş oluyordu ve dışarıdan bakan herkes için George, adanın en sosyal çocuklarından biriydi.
Ne var ki bu parlak yüzeyin altında kimsenin görmediği bir öfke birikiyordu.
Olson'un yıllar sonra yaptığı görüşmeler aynı kızların büyüdükçe George'a mesafe koyduğunu,
onunla flört eden ama iş ciddiye binince geri çekilen bu gençlik ilişkilerinin onun zihnine birer aşağılanma olarak biriktiğini ortaya koyacaktı.
George gülümsemeye devam etti ama biriktirmeye de.
15 yaşındayken ikinci büyük kırılma geldi.
Annesiyle üvey babasının evliliği bitti ve anne doğu yakasına taşınırken George bir seçim yaptı.
Annesiyle gitmek yerine Mercer Island'da üvey babasının yanında kaldı.
Düşünün bir çocuk öz annesi yerine üvey babasını ve zengin beyaz arkadaşlarının dünyasını seçiyor.
Bu seçim onun annesine dair duygularının da özetiydi.
Üvey baba bir süre sonra yeniden evlendi ve George'un bu yeni üvey anneye karşı sağlıksız bir takıntı geliştirdiği,
onu gizlice gözetlediği öne sürüldü.
Bu iddialar üzerine ona bu evin kapıları kapandı.
Henüz lise çağında George Russell artık resmen kimsenin çocuğu değildi.
Teyzelerin, tanıdıkların, arkadaşların evleri arasında sürüklenen bir misafirdi.
Bu dönemde George içindeki öfkeyi daha da büyütüyordu.
George'un suçla tanışması erken oldu ama bu tanışma beklenmedik bir şekilde oldu.
1971'de henüz 13 yaşındayken okuldan kaçma girişimiyle hakkında işlem yapıldığında
ona ceza yerine ilginç bir seçenek sunuldu.
Mercer Island polis karakolunda vakit geçirecek, ufak tefek işlere yardım edecekti.
George bu fırsatı bir düzelme şansı olarak değil, bir staj olarak değerlendirdi.
Polislerle arkadaş oldu.
Onların nasıl çalıştığını, bir olay yerinde nelere baktıklarını, hangi hataların yakalanmaya yol açtığını içeriden istedi.
Yıllar sonra dedektifler aradıkları katilin parmak izi bırakmamaktaki ustalığını gördüklerinde
bu ustalığın nerede öğrenilmiş olabileceğini acı bir netlikle anlayacaklardı.
Karakol günleri onun polislerle kurduğu tuhaf ilişkinin de başlangıcıydı.
Memurlara ayak işleri yaptı, onlara sokaktan kulak dolgusu bilgiler taşıdı ve
kendini adeta teşkilatın gayri resmi maskutu haline getirdi.
Polisler onu sorunlu ama zararsız bir çocuk olarak görüyordu.
Oysa George o koridorlarda geçirdiği her saatte düşmanına çalışıyordu.
Nitekim yetişkinliğinde bir bara girip kendini polis memuru olarak tanıtabilecek kadar bu role hakim olacaktı.
Genç yaşlarından itibaren Mercer Island ve Bellevue çevresine bir sessiz hırsız olarak nam saldı.
Geceleri evlere giriyor, insanlar uyurken odalarında dolaşıyor ve iz bırakmadan çıkıyordu.
Bu işte ürkütücü derecede iyiydi.
Karanlık bir evde hangi basamağın gıcırdadığını, hangi köpeğin havladığını, hangi ailenin ne zaman uyuduğunu bilen sabırlı ve soğukkanlı bir gece avcısıydı.
20'den fazla kez gözaltına alındığı ama çoğu kez tatlı diliyle, bağlantılarıyla ve zararsız George imajıyla işin içinden hafif sıyrıldığı belirtiliyor.
Aslında bu hırsızlıklar para meselesi bile değildi.
George çaldıklarının çoğunu ya dağıtıyor ya da bir kenara atıyordu.
Onun için asıl mesele kendisini dışarıda bırakan o zengin dünyanın kapılarını geceleri tek tek açabilmekti.
Bu topluma karşı sessizce yürütülen bir intikam kampanyasıydı.
Bazı kaynaklara göre bu gece ziyaretlerinin hırsızlıktan daha karanlık bir boyutu vardı.
George'un uyuyan kadınların yataklarının başında sessizce durup onları izlediği öne sürüldü.
Çalmak için girdiği evlerde asıl aradığı şey belki de eşyalar değildi.
Kontrol duygusuydu.
Bir odada savunmasız bir kadının başında kimse bilmeden durabilmenin verdiği güç duygusuydu.
1987'de bir değerlendirme sonucunda kendisine antisosyal kişilik bozukluğu tanısı konuldu.
Ama kağıt üzerinde bu tanının sokakta hiçbir karşılığı yoktu.
Çünkü sokakta George Russell herkesin tanıdığı ve sevdiği bir figürdü.
30'lu yaşlarına geldiğinde sabit bir evi ve düzenli bir işi yoktu.
Arkadaşlarının kanepelerinde uyuyor, geceleri ise Bellevue'nun bar ve kulüplerinde adeta bir yıldız gibi parlıyordu.
Papagayos'un dans pistinde, Overlake'deki denizin gece masalarında onu herkes tanırdı.
İyi giyimli, esprili, kadınlarla arası iyi bir adamdı.
Ancak bir zaman sonra karanlık yüzü ara ara yüzeye çıkıyordu.
Reddedilmeye tahammülü yoktu.
Bir kulüpte kendini polis memuru olarak tanıttığı ortaya çıkınca hakkında işlem yapıldı ve mekana bir daha girmesi yasaklandı.
Kadınlar ona ilgi gösterdiği sürece o pırıl pırıl gülümseme yerindeydi.
İlgi kesildiği andaysa gözlerindeki ışık değişiyordu.
1990 yazının başında George Russell 32 yaşındaydı.
Yıllar boyunca evlere girmiş, kadınları uykularında izlemiş, öfkesini biriktirmiş ve tek bir gün bile bunun bedelini gerçek anlamda ödememişti.
Ve Bellevue'nun gece hayatı onun av sahası olmaya hazırdı.
Ta ki 22 Haziran gecesi gelene kadar.
Mary Ann Polright 27 yaşındaydı ve Redmond'da yaşıyordu.
22 Haziran 1990 Cuma gecesi eğlenmek için Bellevue'deki Papagayos kulübüne gitti.
Aynı gece George Russell da oradaydı.
Arkadaşı Smith McLean ile birlikte kulübe gelmiş, akşam yemeği yemişti.
Kulübün kapısında görevli olan izinli polis memuru saat 11.30 civarında Russell'ın yanına gelip şu kızı evine bırakacağını söylediğini hatırlayacaktı.
Memurun gördüğü kadın belirgin biçimde sarhoştu ve boyu, kilosu Mary Ann Polright'a benziyordu.
Russell o gece arkadaşı McLean'den kamyonetinin anahtarlarını istemişti.
Bahanesi dans pistine uygun gömleğini araçtaki çantasından alıp üzerini değiştirmekti.
Kamyoneti aldı ve bir daha geri dönmedi.
McLean gece boyunca arkadaşını bekledi.
Sabaha karşı 5'e kadar denizde oturdu ama ne Russell vardı ortada ne de kamyonet.
Araç ancak sabah altı sularında McLean'in evinin önüne bırakıldı.
Russell kapıyı açan McLean'in kız kardeşine gayet sakin bir tavırla
kamyoneti bir arkadaşının evine bırakmak için ödünç aldığını, McLean'i bulamadığını söyledi.
Aynı sabah ilerleyen saatlerde bir de telefon etti.
Bütün gece Mac Lane'i aradığını anlattı.
Düşünün konuştuğu her cümlede sesi sakindi.
Hikayesi hazırdı ve konuşmaları yaptığı sırada Mary Ann Polride'ın cesedi birkaç kilometre ötede kurduğu o sahnenin içinde yatıyordu.
Mary Ann'in çantası ve arabası Papagayos'ta kalmıştı.
Bir kadının gece kulübünden çantasını ve aracını bırakarak ayrılması dedektiflerin gözünde tek bir anlama geliyordu.
O oradan kendi isteğiyle çıkmamıştı ya da çıktığında geri dönmeyi planlıyordu.
Cesedi ertesi sabah yakınlardaki Black Angus restoranının arkasında bulundu.
Podcast'in başına anlattığım o sahne işte bu sahneydi.
Otopsi o özenle kurulmuş huzurlu kompozisyonun altındaki gerçeği ortaya koydu.
Çünkü Mary Ann'in ölümünde huzura dair hiçbir şey yoktu.
Yumruklarla ağır bir dayak yemişti.
Kafatasında kırık, yüzünde sayısız darbe izi, karaciğerinde iki ayrı yırtık vardı ve boğularak öldürülmüştü.
Adli tıbbın tespit ettiği en rahatsız edici bulgularsa saldırının ölümden sonra da devam ettiğini gösteriyordu.
Şimdi şunu düşünün, katil kurbanını vahşice öldürdükten sonra kaçmamıştı.
Cesedin başında kalmış, zaman harcamış, riski göze almış ve o tabut pozisyonunu korumuştu.
Elleri kavuşturmuş, ayak bileklerini üst üste bindirmiş, ellerin arasına kozalağı yerleştirmiş, gözün üzerine o plastik kapağı koymuştu.
Bellevue polisinden dedektifler bu sahnenin karşısına ilk kez böyle bir şey gördüklerini itiraf edeceklerdi.
Cinayet masası dedektiflerinin neredeyse hiçbiri kariyeri boyunca pozlanmış bir kurban görmemişti.
Soruşturma ilk günlerde umutlu başladı.
Kulüpteki görgü tanıkları o gece Mary Ann'in çevresindeki erkekleri tarif etti ve Russell'ın adı erken bir aşamada listeye girdi.
Dedektifler onunla konuştuğunda karşılarında son derece rahat, yardımsever, konuşkan bir adam buldular.
Kamyonet meselesini soranlara ise Russell'ın hazır bir hikayesi vardı.
O gece çok içmiş, araca kusmuştu.
Koltuktaki leke ve koku bundandı.
Arkadaşı McLean de aynı şeyi söylemişti.
İstiridye çorbası kustuğunu anlatmıştı.
Ne var ki McLean, o kokunun kusmuktan çok daha başka bir şey olduğunu,
içi boşaltılmış bir av hayvanının kokusunu andırdığını düşünecekti.
Koku o kadar ağırdı ki McLean aracın paspaslarını söküp garaja kaldırmak zorunda kaldı.
Koltuk döşemesindeki lekeler sonradan incelendiğinde lekenin kan olduğu ve kan grubunun Mary Ann Polright'e uyduğu,
Russell'ın kiyle ise uyuşma da ortaya çıkacaktı.
Russell'ın o geceye dair anlattığı hikayede kendi içinde çatırdıyordu.
Çevresindekilere kulüpten Porsche kullanan bir kadınla çıktığını,
kadını kendi arabasıyla görünmemek için kamyonetle evine bıraktığını anlattı.
Kulağa renkli gelen bu hikayenin tek sorunu vardı.
Sözünü ettiği porçlu kadın gerçekten vardı ama o kadın ifadesine Papagayos'tan Russell'la birlikte hiç ayrılmadığını söyledi.
Yalan üzerinden daha birkaç gün geçmeden çözülmüştü.
Ancak yalan söylemek tek başına bir insanı cinayetle suçlamayı yetmiyordu.
Ama 1990 yazında bu noktaların birleşmesi zaman alacaktı.
Elde tek tanık ifadeleri ve şüpheler vardı.
Kesin kanıt yoktu.
Soruşturmaya başladı.
Bellevue o ilk cinayeti münferit bir olay olarak kaydetti ve her şey olağan akışına geri döndü.
47 gün boyunca hiçbir şey olmadı.
Carol Mary Beat 35 yaşındaydı.
İki kız sucu büyütüyordu ve Bellevue'deki Kukine Kukine restoranında barmen olarak çalışıyordu.
Gece hayatının içinde çalışan bir kadın olarak çevresi genişti.
Müşterileri onu tanırdı, meslektaşları onu severdi ve bu geniş çevrenin içinde George Russell da vardı.
İkisi aynı mekanlarda takılıyor, Overlake'deki aynı denizde aynı gece kuşlarının dünyasını paylaşıyordu.
Tanıklar Russell'ın Carol'ı tanıdığını, arkadaşlarına ondan bahsettiğini,
hatta bir keresinde bir barda Carol'la ilgili bir konuşma sırasında Russell'ın uzaktan öfkeyle baktığını anlatacaktı.
O bakışın arkasında ne olduğunu, bir reddedilme mi, bir sürtüşme mi,
yoksa yalnızca Russell'ın zihninde büyüttüğü bir hayal mi bugün bile tam olarak bilinmiyor.
8 Ağustos gecesi Carol işten çıkıp evine döndü.
Kızları evdeydi ve o gece evde bir yabancı olduğunu, kızlarından birinin gece yarısı gördüğü bir görüntüden biliyoruz.
Çocuk odaları elinde fenerle dolaşan bir karaltı gördü ama onu annesinin bir tanıdığı sandı ve uyudu.
Şimdi bu anın üzerinde bir saniye duralım.
Bir çocuk gecenin ortasında uyanıyor, evin içinde dolaşan bir silüeti izliyor ve tehlikeyi tanıyamadığı için gözlerini kapatıp yeniden uykuya dalıyor.
O silüet o sırada ya annesinin odasından çıkmıştı ya da oraya girmek üzereydi.
Sabah annesini uyandırmaya gittiğinde kimsenin görmemesi gereken bir sahneyle karşılaştı.
Carol Beat yatağında sırt üstü yatıyordu.
Üzerinde kırmızı topuklu ayakkabılar dışında hiçbir şey yoktu.
Katil yorganı yatağın ucuna katlamış, Carol'ın bacaklarını dizlerinden bükerek kapıya doğru açmış
ve bacaklarının arasına namlusu içeride kalacak şekilde bir tüfek yerleştirmişti.
Silah o kadar simetrik, o kadar kasıtlı konumlandırılmıştı ki
odaya giren herkesin göreceği ilk şey bu olacaktı.
Carol'ın başına plastik bir kuru temizleme poşeti geçirilmiş, üzerine büyük bir yastık kapatılmıştı.
Bacaklarında parmakla sürülmüş izlenimi veren kan lekeleri vardı.
Otopsi, ölüm nedeninin başına büyük bir güçle indirilen darbeler olduğunu gösterdi.
Kafatasının sol tarafı tamamen çökmüştü ve vücudunda kaburga kırıkları dahil çok sayıda darbe izi vardı.
Darbelerin bıraktığı izlerin bir kısmı kullanılan aletin ucundan kaynaklanan kendine özgü bir Y şekli taşıyordu.
Evden Carol'ın yüzükleri ve içinde biriktirdiği gümüş dolarların olduğu keseler kaybolmuştu.
Parmak izi yoktu.
Çarşafta yalnızca bir eldiven izi bulundu.
Ve işte burada durup düşünmemiz gereken yine başka bir konu var.
İlk kurban bir tabuttaki gibi elleri kavuşturulmuş, neredeyse saygılı denebilecek bir pozisyonda bırakılmıştı.
İkinci kurbansa akla gelebilecek en aşağılayıcı biçimde kendi evinde kendi...
Zihnini yoran her şeyden bir anlığına uzaklaş.
Yalnız değilsin.
Terapin, uzman psikolog, diyetisyen ve fizyoterapist kadrosuyla bütünsel iyi oluşunda hep seninle.
Şimdi kendine bir alan aç.
Uygulamayı indir, ilk ve tekli seanslarında geçerli POD20 koduyla %20 indirimle yolculuğuna başla.
Kendine bir iyilik yap.
Bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
Yatağında çocuklarının birkaç metre ötesinde sergilenmişti.
Aynı el miydi bu?
Bir katil neden üslup değiştirsin?
Yoksa Bellevue'de aynı yaz iki ayrı canavar mı dolaşıyordu?
Cinayetin haberi yayıldıkça Eastside'ın o sarsılmaz güven duygusu da çatlamaya başladı.
Kendi yatağında çocuklarının birkaç adım ötesinde öldürülen bir kadının hikayesi
bize burada bir şey olmaz diyen bir toplumun tam kalbine oturmuştu.
Kapı zincirleri takıldı, pencere kilitleri değiştirildi
ve gece hayatının o kaygısız kalabalığı etrafında ilk kez farklı gözlerle bakmaya başladı.
Bellevue polisi iki dosya arasında gidip geliyordu.
Bir yanda çöp konteynerının yanında tabut pozisyonunda bırakılan bir kadın,
diğer yanda kendi yatağında tüfekle sergilenen bir anne vardı.
İki sahne birbirinden bu kadar farklı iken dedektiflerin bir kısmı aynı katile inanmakta zorlanıyordu.
Bu soruların cevabı kimsenin beklemediği kadar hızlı geldi.
Çünkü katil artık beklemek istemiyordu.
Üç hafta sonra yeniden saldıracaktı.
Andrea Levine, herkesin bildiği adıyla Randy, 24 yaşındaydı ve
Kirkland'in Kingsgate bölgesinde küçük bir bodrum katı dairesinde yaşıyordu.
Enerjik, sosyal, hayat dolu bir genç kadındı ve o da aynı gece hayatı çevresinin bir parçasıydı.
George Russell'ı tanıyordu.
Russell bir keresinde onun kamyonetine açı takmasına yardım etmiş,
onunla aynı araçta Kirkland'e dönmüştü.
Ama bu tanışıklığın Russell cephesinde nasıl bir yere oturduğunu,
onun Randy hakkında arkasından söylediklerinden anlıyoruz.
Cinayetten sonra Russell, Randy için erkekleri kullanan,
önüne gelenle yatan bir kadın olduğunu söyleyecek kadar ağır konuşacaktı.
30 Ağustos gecesi Randy, erkek arkadaşıyla Churklent'i bir restoranda buluştu
ve hafta sonu için San Juan adalarında yapacakları geziyi konuştular.
Gece bittiğinde arkadaşının bırakma teklifini kabul etmedi.
Bavulunu hazırlamak için kendi aracıyla evine döndü.
Saat gece 1.30 civarıydı.
O gece Russell, arkadaşları ile birlikte bir motelde kalıyordu.
Ertesi gün Kanada'ya tatile gideceklerdi.
Arkadaşları onun gece koyu renk bir pantolon, koyu bir sivit şort ve şapkayla motelden çıktığını gördü.
Sabah 6 civarında aynı kıyafetlerle geri döndü.
Üstelik Russell'ın arabası yoktu ama Randy'nin evi motelden yürüme mesafesindeydi.
Sabaha karşı 5 sularında Randy'nin oturduğu sokakta yaşayan Robert Hayes adlı bir adam
karanlıkta kucağında beyaz bir cisim taşıyan bir karaltı gördü ve seslendi.
Karaltı cevap vermeden karanlığa karıştı.
Randy'nin cesedi ancak 3 gün sonra 3 Eylül pazartesi günü bulundu.
Çünkü herkes onu San Juan Adalarında sanıyordu.
Dairesine giren polisleri karşılayan sahne en deneyimli dedektiflere bile sarsacak türdendi.
Randy yatağında çıplak, sırt üstü yatıyordu.
Bacaklar açılmış, sağ kolu omzunun üzerine uzatılmış,
sol kolunun altına ise More Joy of Sex adlı kitap yerleştirilmişti.
Ağzına plastik bir cinsel obje dayanmıştı.
Ölüm nedeni başına demir çubuk benzeri bir cisimle indirilen ağır darbelerdi.
Ama otopsi masasında sayılan asıl rakam başkaydı.
Vücudunda ölümünden sonra açılmış 231 ayrı küçük bıçak yarası vardı.
Yaraların bir kısmı desenler halinde gruplanmıştı.
Adli literatürde pikerizm denilen son derece nadir görülen bir davranıştı bu.
Katil ölü bedene bıçağı 231 kez tek tek sabırla batırmıştı.
Rendirin parmağından hiç çıkarmadığı ametis yüzüğü kaybolmuştu.
Olay yeri silinmişti.
Tek bir parmak izi yoktu.
Dedektifler sahneye baktıkça aynı hesabı yapıyordu.
231 yara aceleyle açılmış yaralar değildi.
Katil o bodrum katında saatler geçirmiş,
üstelik komşuların birkaç metre ötesinde yakalanma riskini umursamadan çalışmıştı.
Peki bu ne demekti?
Katil pervasızlaşıyor muydu?
Öfkesi mi büyüyordu yoksa kendine güveni mi?
Ve en korkutucu soru bir sonraki sahne neye benzeyecekti?
Ama artık kimsenin şüphesi kalmamıştı.
kalmamıştı. Bellevue ve Kirkland'da
tek bir yazı sağan 10 haftada
3 kadın ölmüştü ve 3'ü de öldürülmekle
kalmamış. Öldürüldükten sonra
izleyicilere sunulan birer sahneye
dönüştürülmüştü. Soruşturmalar tek
çatı altında toplandı ve dedektifler
John Hanson ve Dale Fruit'un
masasında artık 3 ayrı dosya
değil, tek bir dosya vardı.
Eastside'da ise bir panik havası esiyordu.
3 cinayette gece hayatının
çevresinden kadınları hedef almıştı ve
barlara giden her kadın artık
omzunun üzerinden bakıyordu. Peki
Bir katil kimdi? Elde ne vardı?
Bir kan grubu, birkaç lif, tanık ifadeleri.
Ve bir de katilin farkında olmadan bıraktığı altın değerinde bir hata.
Cinayetten birkaç gün sonra George Russell hoşlandığı bir kadına hediye olarak bir yüzük verdi.
Ametis taşlı, göz alıcı bir yüzüktü bu.
Ve Russell onu Kanada'da bir seyyar satıcıdan aldığını söyledi.
Kadın yüzüğü bir arkadaşına verdi.
O arkadaşla götürüp bir rehineciye bıraktı.
Polis yüzüğün izini sürüp rehineci dükkanından çıkardığında
elleriyle o yüzüğün üzerinde çalışmış bir kuyumcu, taşı ve işçiliği tanıdı.
Bu, Randy Levine'ın yüzüğüydü.
Bu sırada dedektifler Hanson ve Foote, Russell'ın çevresini adım adım örüyordu.
Papagayos'un kapısındaki polis memuru onu son gece Mary Ann'le çıkarken görmüştü.
Kamyonetin sahibi McLean o tuhaf geceyi ve kokuyu anlatmıştı.
Carol Beat'le tanışıklığı ortadaydı ve Randy Levine'ın öldürüldüğü gece motelden çıkıp sabaha karşı dönmüştü.
Üstelik cinayetten sonra Randy'nin hakkında sarf ettiği o çirkin sözler tanıkların hafızasındaydı.
Her cinayetin yörüncesinde aynı isim dönüyordu.
Peki bu kadar tesadüf mümkün müydü?
Bir adam aynı yaz öldürülen 3 kadının 3'ünü de tanıyacak, 3'ünün de öldürüldüğü gece ortalıkta olacak ve bunların hepsi rastlantı mı olacaktı?
Eylül ayının 2. haftasında Russell hakkındaki eski tarihli tutuklama emirleri gerekçe gösterilerek gözaltına alındı.
Bazı kaynaklara göre yakalanmasının son halkası tanıdığı bir kadının evine girmeye çalışırken fark edilmesi oldu.
Sorgu odasında dedektiflerin karşısına yine o tanıdık George oturdu.
Sakin, esprili, yardımsever.
Cinayetleri reddetti.
Gönüllü DNA örneği vermeyi de reddetti.
Telefonda sorgulandığı bir görüşmede evinde Ted Bundy hakkında kitaplar olduğunu kabul etti ama hayranı olmadığını söyledi.
Bu detay dedektiflerin aklına kazındı.
Çünkü Bundy de tıpkı Russell gibi çevresinin sevgilisi olan, zekasıyla ve çekiciliğiyle herkesi kandırmış bir katildi ve Russell'ın onun hikayesini raflarında taşıması bir hayranlıktan fazlasına bir aynaya benziyordu.
Dedektifler onun kendinden emin tavrının altında yatan şeyi de biliyordu.
George Russell hayatı boyunca konuşarak her şeyin içinden sıyrılmıştı ve bu kez bu da işe yarayacağına inanıyordu.
Ancak bu kez karşısında lifler, kan lekeleri ve yeni yeni doğmakta olan bir teknoloji vardı.
DNA analizi
Mary Ann Polright'in vücudundan alınan örnekler üzerinde yapılan PCR temelli inceleme
Sperm'in Russell'la aynı genetik profili taşıdığını gösterdi.
Bu profil nüfusun yalnızca küçük bir bölümünde görülüyordu.
McLean'in kamyonetindeki kan Mary'ninkiyle uyumluydu.
Russell'nkiyle değildi.
Mary Ann'in vücudundan ve cesedin sarılı olduğu çarşaftan alınan lifler
aynı kamyonetin döşemesiyle eşleşti.
Carol Beat'in yatağından ve Randy Levine'in olay yerinden alınan kıl parçaları ise
tek başına kesin eşleşme için yeterli olmasa da Russell'ı dışlamıyor, aksine tabloyu tamamlıyordu.
George Russell 3 cinayetle suçlandı ve işte tam bu noktada dava Amerikan hukuk tarihine geçecek asıl boyutuna ulaştı.
Çünkü savcılığın elindeki fiziksel kanıtların neredeyse tamamı ilk cinayete aitti.
Carol Bitt ve Randy Levine dosyalarında DNA yoktu, parmak izi yoktu, görgü tanığı yoktu.
3 cinayetiyle tek bir katile bağlayan şey kanıttan çok daha soyut bir kavramdı.
İmza
Eylül 1991'de Seattle'daki King County Adliyesi'nde başlayan dava Washington eyaletinin tarihindeki ilk seri cinayet davasıydı.
33 duruşma günü sürecek yargılamada onlarca tanık dinlenecekti.
Sanık kürsüsünde lacivert ceketi, gri pantolonu ve kravatıyla sanki bir iş görüşmesine gelmiş gibi oturan George Russell,
izleyenlerin anlatımına göre duruşmalar boyunca kah sıkılmış kah eğlenir gibi görünüyordu.
Savunmanın stratejisi netti. Bu üç cinayeti birbirinden ayrılmalıydı.
Her dosya tek başına ele alınırsa ikisinde Russell'ı mahkum edecek kanıt yoktu.
Savunmanın uzman tanı eski FBI ajını Russell Warpage'l cinayetler arasında farklara dikkat çekti.
İlk kurban neredeyse huzurlu bir pozisyonda bırakılmıştı.
İkinci kurbanda cinsel saldırı bulgusu yoktu.
Üçüncü kurbandaki bıçak yaraları ise diğer iki olayda hiç görülmeyen bir davranıştı.
Farklı sahneler farklı katiller demekti.
Savunmanın ikinci cephesi ise DNA'ydı.
Bugün bize sıradan gelen bu kelime 1991'de mahkeme salonlarının yeni ve tartışmalı misafiriydi.
Kullanılan PCR yöntemi henüz çok genç bir teknolojiydi ve bilim dünyasında hala tartışılıyordu.
Savunma örneklerin kirlenmiş olabileceğini, laboratuvar sonuçlarının güvenilmez olduğunu ve bu yeni teknolojinin jüri karşısına çıkacak olgunlukta olmadığını savundu.
Uzun teknik oturumların sonunda mahkeme, DNA kanatının jüri sunu...
Tekrar uzun teknik oturumların sonunda mahkeme DNA kanatının jüriye sunulmasına izin verdi.
Bu karar bile tek başına davayı hukuk fakültelerinin ders kitaplarına taşımaya yetecekti.
Savcılığın asıl cevabı ise iki isimden geldi ve bu iki isim Amerika'nın seri katiller konusundaki en ağır toplarıydı.
İlki FBI'nin davranış bilimleri biriminin efsanevi profilcisi John Douglas'tı.
Yani bugün izlediğiniz Mindhunter dizisindeki baş karakterin gerçek hayattaki karşılığı.
Ayrıca bizim kitap kulübünde okuduğumuzda hatta kitabın yazarı John Douglas da işte bu Douglas'tı.
İkincisi ise Ted Bundy ve Green River katili soruşturmalarında çalışmış,
Washington eyaletinin cinayet veri tabanını kuran soruşturmacı Robert Chappell'dı.
İkisinin mahkemede anlattığı kavram bugün kriminolojinin temel taşlarından biri.
Ama 1991'de bir mahkeme salonunda neredeyse hiç duyulmamıştı.
Douglas ve Chappell jüriye modus operandi ile imza arasındaki farkı anlattı.
Modus operandi yani suç işleme yöntemi katilin işi bitirmek için yaptıklarıdır.
Nasıl girdi, hangi silahı kullandı, nasıl kaçtı.
Bunlar değişebilir.
Katil öğrenir, gelişir, şartlara uyum sağlar.
Nitekim Russell da değişmişti.
İlk kurbanını dışarıda bir kulüp çıkışında avlamış, sonra ikisini evlerinde, uykularında yakalamıştı.
İlkinde elleriyle boğmuş, diğerlerinde ağır cisimler kullanmıştı.
Savunmanın farklı katiller dediği şey aslında yalnızca yöntemdeki bu değişimdi.
İmza ise bambaşka bir şeydir.
Katilin yapmak zorunda olmadığı halde yaptığıdır.
Suçun tamamlanması için gerekli olmayan,
katilin yalnızca kendi iç dünyasındaki bir ihtiyacı doyurmak için sahneye eklediği unsurdur.
Hiçbir katil yakalanma riskini uzatarak cesedin başında sahne kurmak zorunda değildir.
Yöntem değişir, imza değişmez.
Çünkü imza katilin kendisidir.
Ve bu üç olay yerindeki imza ikisine göre de gözle görülür biçimde ortadaydı.
Pozlama.
İki uzman da iddialarını havada bırakmadı.
Chappell'ın Washington eyaleti için kurduğu HITS cinayet veri tabanına ve FBI'in ülke çapındaki V-CAP kayıtlarına dayanarak jüriye somut bir gerçeği gösterdiler.
Binlerce cinayet dosyası arasında kurbanın olay yerinde bilinçli olarak sergilendiği vakalar %1'in bile altındaydı.
Yani pozlama katiller arasında bile neredeyse görülmeyen bir davranıştı.
Ve bu neredeyse görülmeyen davranış aynı yaz aynı birkaç kilometrelik alanda 3 kez tekrarlanmıştı.
İşte Keppel de aynı noktaya bastı.
Üç kurban da çıplaktı.
Üçü de öldürüldükten sonra özenle düzenlenmişti.
Üçünün de vücuduna yabancı bir cisim yerleştirilmişti ve üçü de bulunacaklarından emin olunacak şekilde bırakılmıştı.
Douglas'ın ifadesiyle üç kadın da aşağılayıcı ve küçük düşürücü pozisyonlarda sergilenmişti
ve iki aylık bir zaman dilimine sığan, birbirine birkaç kilometre mesafede işlenen bu üç cinayet aynı elinişiydi.
Peki ya sahneler arasındaki farklar?
İşte Keppel'ın kariyerine yön verecek analiz tam burada devreye girildi.
Ona göre bu farklar bir çelişki değil bir yükselişti.
İlk sahnede katil kurbanını bir tabut pozisyonuna sokmuş gözünü kapatmıştı.
Öfkesi henüz kontrollüydü.
İkinci sahnede aşağılama artık açıktı ve sahne kurbanı bulacak kişiye yani bir anneyi bulacak çocuklarına kurulmuş bir saldırıydı.
Üçüncü sahnede ise katil ölü bir bedenin başında kim bilir kaç saat geçirmiş 231 yarayı tek tek açmıştı.
Keppel yıllar sonra bu dosya hakkında şunu yazacaktı.
Gösterdiği öfkenin şiddeti ve duyduğu aşağılamayı sergilemek için katlandığı zahmet içinde derinlerde kanayan bir öfke kazanına işaret ediyordu.
Bu öfkesi her sahneyle büyüyen tek bir adamdı ve durdurulmasaydı sahneler daha da karanlaşacaktı.
Jüri 22 saat süren müzakerenin ardından kararını verdi.
Jüri üyeleri sonradan Russell'ın suçlu olduğu konusunda aralarında ciddi bir görüş ayrılığı yaşanmadığını, sürenin uzamasının önlerine konan dosyanın ağırlığını sindirmekten kaynaklandığını anlatacaktı.
18 Ekim 1991'de George Russell, Mary Ann Polaraj cinayetinden birinci derece, Carol Beat ve Randy Levine cinayetlerinden ise nitelikli birinci derece cinayet suçlarından suçlu bulundu.
Karar okunurken yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Birkaç hafta sonra görülen ceza duruşmasında yargıç eğitken onu şartlı talih ihtimali olmaksızın iki müebbet ve üzerine yaklaşık 28 yıl hapis cezasına çarptırdı.
Russell söz hakkı verildiğinde konuşmayı reddetti.
Hayatı boyunca konuşarak her kapıyı açan adam en önemli günde sessizliği seçmişti.
Savunma kararı temize taşıdı ve itirazın merkezinde yine imza vardı.
Üç dosyanın birleştirilmesinin ve bu yeni imza analizi kavramının hukuka aykırı olduğunu, jürinin somut kanıt yerine bir teoriyle ikna edildiğini savundular.
Savunma kararı temize taşıdı ve itirazın merkezinde yine imza vardı.
Üç dosyanın birleştirilmesinin ve bu yeni imza analizi kavramının hukuka aykırı olduğunu, jürinin somut kanıt yerine bir teoriyle ikna edildiğini savundular.
DNA kanıtının kabulü, sorgudaki ifadelerin kullanımı, uzman tanıklıkların sınırları.
İtiraz dilekçesi davanın tartışmalı her başlığını tek tek masaya yatırıyordu.
1994'te Washington Eyalet Yüksek Mahkemesi kararı onadı.
Mahkeme 3 olay yerindeki benzerliklerin basit bir tesadüfle açıklanmayacağını tespit etti ve
pozlamanın, failin kimliğini gösteren ayırt edici bir imza olarak delil değeri taşıdığına hükmetti.
Bu kararla birlikte imza analizi Amerikan mahkemelerinde kendine kalıcı bir yer edindi
ve Russell davası bu alanın kilometrelerce taşlarından biri olarak hukuk kitaplarına girdi.
George Russell bugün 60'lı yaşlarının sonunda ve Washington eyaletinde yüksek güvenlikli bir cezaevinde iki müebbetini çekmeye devam ediyor.
Suçunu hiçbir zaman itiraf etmedi.
Üç kadını neden öldürdüğünü, o sahneleri neden kurduğunu kendi ağzından hiç anlatmadı ve muhtemelen hiç anlatmayacak.
Davanın mirası ise onun hücresinden çok daha uzağa ulaştı.
Robert Chappell bu dosyadan yola çıkarak imza kavramını sistemleştirdi ve yıllar sonra
Signature Killers yani İmza Katilleri adlı kitabında Russell'ı
öfkesi sahneden sahneye büyüyen katil tipinin ders kitabı örneği olarak anlattı.
Bugün dünyanın dört bir yanında seri cinayet soruşturmalarında sorulan o temel soru yani
katil yapmak zorunda olmadığı halde neden yaptı sorusu
meşruiyetini büyük ölçüde bu davadan alıyor.
Üç kadının hayatına mal olan o korkunç yaz bir yandan da modern kriminolojinin
en güçlü araçlarından birini doğurmuş oldu.
Ama davayı en yakından inceleyen isim olan Jack Olson'un vardığı sonuç ortada duruyor.
Olson'a göre Russell'ın öldürdüğü şey aslında 3 kadından ibaret değildi.
O sahnelerin her birinde onu bebekken bırakıp giden anne, onu evden kovduran üvey anne,
gençliğinde onunla oynayıp sonra sırtına dönen kızlar,
yani onun zihninde birleşip tek bir düşmana dönüşen bütün kadınlar vardı.
3 kadın da onunla aynı ortamlarda nefes almıştı ve hiçbiri o parlak gülümsemenin arkasındakini görmemişti.
Mary Ann Polright, Carol Beat ve Randy Levine.
Her biri arkalarında gözü yaşlı aileler ve yarım kalmış hikayeler bıraktı.
Peki siz ne düşünüyorsunuz?
Bu podcast'ın sonuna geldik.
Siz de kitap kulübüyle ilgili daha çok bilgi almak istiyorsanız
Instagram adresinden bana ulaşabilir.
Instagram adresimin biosundan kitap kulübüne bakabilirsiniz.
Bu podcast'ın sonuna geldik.
Kendinize iyi bakın.
Başka bir podcast'ta görüşmek üzere.
Zihnini yoran her şeyden bir anlığına uzaklaş.
Yalnız değilsin.
Terapin, uzman psikolog, diyetisyen ve fizyoterapist kadrosuyla bütünsel iyi oluşunda hep seninle.
Şimdi kendine bir alan aç.
Uygulamayı indir, ilk ve tekli seanslarında geçerli POD20 koduyla %20 indirimle yolculuğuna başla.
Kendine bir iyilik yap.
Bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
