
Biraz tarih, biraz insan hikâyesi, biraz da “Gerçekten böyle mi olmuş?” merakıyla… 🎙️
Transkript
Merhabalar, podcast kanalıma hoş geldiniz. Ben Özlem.
2011 yılı. Bir çarşamba akşamı televizyonu açıyoruz.
Ve karşımıza daha önce Türk televizyonlarında pek de görmediğimiz bir dünya çıkıyor.
Devasa bir saray. Kaftanlar, mücevherler, entrikalar, savaşlar, iktidar mücadeleleri.
Bir tarafta Kanuni Sultan Süleyman, diğer tarafta daha ilk bölümlerinden hepimizin adını ezberlediği Hürrem.
Sonra Pargalı İbrahim geliyor.
Mahide Evren geliyor, Valide Sultan geliyor.
Ve farkına varmadan yalnızca bir dizi izlemiyoruz.
Yıllarca konuşacağımız, karakterlerini gerçek tarihi kişilerle neredeyse iç içe geçireceğimiz,
kocaman bir televizyon fenomeninin içine giriyoruz aslında.
Ben bugün size Muhteşem Yüzyıl'ı anlatmak istiyorum.
Ama bu kez sarayın içinden değil, biraz arka kapısından gireceğiz.
Çünkü dizinin ardından yayınlanan 8 bölümlük Muhteşem Yüzyıl Gizli Dünya isimli bir yapım belgeseli var.
Belgesel boyunca dekorlardan kostümlere, haremden savaş sahnelerine, şehzadelerden oyuncuların set anılarına kadar dizinin 4 sezon boyunca nasıl yaratıldığını görüyoruz.
Ve izlerken benim aklıma sürekli aynı soru geldi.
Biz 4 yıl boyunca aslında ne kadar büyük bir prodüksiyon izlemişiz.
Çünkü rakamları duyunca işin boyutu biraz daha anlaşılıyor aslında.
Dizi için 4000 metre karelik kapalı alanda 23 ana mekan ve 5 Osmanlı sarayı kurulmuş.
Yaklaşık 50 bin metre kumaştan 5000 kostüm hazırlanmış.
4000 kavuk ve taç, 1000 civarında kılıç üretilmiş.
Her bölümde yüzlerce yardımcı oyuncu kullanılmış ve kamera arkasında yaklaşık 130 kişilik bir ekip çalışmış.
Belgesel içinse oyunculardan yönetmenlere, yapım ekibinden tarih danışmanlarına kadar 56 kişi röportajla yapılmış.
Yani bizim ekranda birkaç saniye gördüğümüz bir görüntünün arkasında bazen günlerce, haftalarca süren bir hazırlık var aslında.
Ve belgeselin ilk bölümü de tam olarak bununla.
Yani Muhteşem Yazı Yıl'ın görüntüsünü nasıl yarattıklarıyla başlıyor.
Birinci bölüm Sarayı Yaratmak
İlk bölüm dekorlara, kostümlere ve takılara ayrılmış.
Kumaşların kapalı çarşıda seçilmesinden,
taçların, miğferlerin ve aksesuarların hazırlanmasına kadar işin mutfağına giriyor.
Bence Muhteşem Yüzyıl'ın başarısının en önemli parçalarından biri de zaten buydu.
Çünkü daha hikaye anlamadan bile hangi dünyada olduğumuzu biliyorduk.
Hürrem'in elbiseleri, Mahidevran'ın daha ağır görüntüsü,
Valide Sultan'ın ihtişamı.
Kıyafetler yalnızca güzel görünmek için kullanılmıyor.
Karakterin değişimini de anlatıyor.
Özellikle Hürrem'e baktığımızda bunu daha çok net görüyoruz.
Saray ilk geldiğinde Hürrem ile gücünü elde etmiş Hürrem aynı görünmüyor.
Elbiseleri değişiyor, takıları değişiyor, duruluşu değişiyor.
Yani kostüm aslında hikayenin bir parçasına dönüşüyor.
Ve düşününce bu çok ilginç.
Bir karakterin iktidara doğru yürüyüşünü bazen tek kelime söylemeden yalnızca üzerindeki kıyafetten anlayabiliyoruz.
İkinci bölüm Haram
İkinci bölümde kapı biraz daha açılıyor ve dizinin en çok konuşulan mekanlarından birine giriyoruz.
Oyuncular kendi harem algılarından söz ediyorlar.
Kadın oyunculara Osmanlı döneminde yaşamak isteyip istemeyecekleri bile soruluyor.
Ama burada bence ilginç olan başka bir şey var.
Muhteşem Yüzyıl başladığında Türkiye'deki en büyük tartışmalarından biri de haremin nasıl gösterildiğiydi.
Çünkü popüler kültürde harem çoğu zaman sadece aşk ilişkileri üzerinden hayal ediliyor.
Oysa dizinin kurduğu dünyada haram aynı zamanda çok ciddi bir iktidar alanı.
Hürrem'in yükselişini düşünün.
Mahidevran ile mücadelesi.
Valide Sultan'ın otoritesini.
Mihrimah'ın zaman içerisinde sayan rayın en güçlü figürlerinden birine dönüşmesi.
Buradaki kadınlar yalnızca padişahın çevresindeki insanlar değiller.
Gücün kimde olacağını belirlemeye çalışan siyasi aktörlere dönüşüyorlar.
Belki de Muhteşem Yüzyıl'ın seyirciyi bu kadar içine çekmesinin nedenlerinden biri de buydu.
Saraydaki büyük siyasi mücadelelerle haremin içindeki küçük görünen çatışmaların aslında birbirinden hiç de bağımsız olmadığını gördük.
3. Bölüm Muhaç ve Seferler
Sonra sarayın kapısından çıkıyoruz.
3. Bölüm bizi savaş meydanlarına götürüyor.
Muhaç, Seferler, Atlar, Askerler, Yüzlerce Figüran,
Haliter Genç, Okan Yalabık ve Malkaçoğlu Bali Bey'i canlandıran Burak Özçivit gibi oyuncular savaş sahnelerinin nasıl çekildiğini anlatıyor.
Özellikle sıcak havalarda, ağır kostümler içerisinde yapılan çekimlerin ne kadar zorlayıcı olduğundan söz ediyor.
Biz televizyonda birkaç dakika izliyoruz.
Ordu yürüyor, Sultan atının üstünde davullar çalıyor, sonra savaş başlıyor.
Ama kamera biraz geriye çekildiğinde karşımızda yüzlerce kişinin aynı anda doğru yerde olması gereken devasa bir organizasyon çıkıyor.
Bu bölüm bana şunu düşündürdü.
Muhteşem Yüzyıl aslında yalnızca bir saray dizisi değildi.
Bir bölümde iki kişinin odadaki konuşmasını izlerken birkaç bölüm sonra kendimizi Mohaç'ın ortasında bulabiliyorduk.
Bu ölçek değişikliği dizinin dünyasını gerçekten büyük hissettiren bir şeylerdendi.
4. Bölüm Çekilmesi En Zor Sahneler
Belgeselin 4. Bölümünde kamera arkasında biraz daha yaklaşıyoruz.
Bu kez konu ekibin en çok zorlandığı sahneler.
Kalabalık sahnelerde kullanılan özel çekim ekipmanları, hastalık sahneleri, fiziksel olarak zorlayıcı çekimler.
Ve burada insan ister istemez dizide aklında kalan sahneleri düşünmeye başlıyor.
Benim için mesela Muhteşem Yüzyıl'ın en güçlü taraflarından biri ölümleri ve vedalarıydı.
Çünkü 4 sezon boyunca sevdiğimiz ya da nefret ettiğimiz pek çok karakterle de vedalaştık.
Pargalı İhra, İbrahim, Şehzade Mustafa, Cihangir, Hürrem ve sonunda da Süleyman.
İzlemeyenler için biraz spoiler içeriyor. Bilginiz olsun.
Bu sahneleri etkileyici yapan yalnızca senaryo değildi.
Oyunculuk, ışık, müzik, kostüm, dekor, kamera hepsi aynı anda çalışıyordu.
Biz seyirci olarak bunların hiçbirini ayrı ayrı düşünmüyorduk.
Sadece üzülüyorduk.
Bence iyi bir prodüksiyonun başarısı biraz da burada yatmıyor mu?
Arkasında kemeği izlerken fark etmiyor musunuz?
Beşinci bölüm bir Türk dizisinin dünyaya açılması.
Beşinci bölüm bence belgeselin en ilginç bölümlerinden biri.
Çünkü artık mesele yalnızca Türkiye değil.
Muhteşem Yüzyıl dünyaya açılıyor.
Dizi yayınlandığı dönemde onlarca ülkeye satılıyor ve yapımcıların açıkladığı rakamlara göre
dünya genelinde 200 milyona aşkın izleyiciye ulaşıyor.
Oyuncular da bu beklenmedik uluslararası başarının hayatlarını nasıl değiştirdiğini anlatıyorlar.
Ve burada durup düşünmek gerekiyor.
Biz Türkiye'de Hürrem ile Mahidevran'ın kavgasını izlerken
Balkanlarda, Orta Doğu'da ve dünyanın farklı bölgelerinde milyonlarca insan aynı karakterleri konuşuyor.
Hürrem artık yalnızca bizim televizyon karakterimiz değil.
Uluslararası bir popüler kültür figürüne dönüşüyor.
Belki dizinin tarihsel doğruluğunu tartışabiliriz.
Ki zaten yayınlandığı dönemde de çok tartışıldı.
Ama kültürel etkisini görmezden gelmek çok zor.
Çünkü dünyanın pek çok yerindeki insanın Osmanlı tarihine, kanuniye, hürreme ilk merakı bu dizi sayesinde oluştu.
Ve burada benim en çok sevdiğim bir soru ortaya çıkıyor.
Bir tarih dizisinin görevi tarihi öğretmek midir?
Yoksa tarihi merak ettirmek mi?
Bence bu ikisi aynı şey değil.
Muhteşem Yüzül bir belgesel değildi, bir kurgu dizisiydi.
Ama belki milyonlarca insanın daha sonra gerçekten böyle mi olmuş diye arama yapmasına sebep oldu.
Bazen merakın başlangıcı da böyle oluyor.
6. Bölüm Tahtın Bedeli Şehzadeler
6. Bölümde sarayın belki de en acı tarafına geliyoruz.
Şehzadeler, Selim, Bayezid, Cihangir ve tabii Şehzade Mustafa.
Belgeselde Osmanlı'daki taht sisteminden söz edilirken Şehzadeleri oynayan oyuncular da kendi karakterlerini nasıl gördüklerini anlatıyor.
Muhteşem Yüzyıl'ın son dönemlerinin bu kadar karanlıklaşmasının nedeni de aslında burada.
Çünkü başlangıçta izlediğimiz çocuklar büyüyor.
Ve bir noktadan sonra kardeş olmaktan önce tahtın adayları haline geliyorlar.
Birinin kazanması diğerinin kaybetmesi demek.
Özellikle Şehzade Mustafa'nın hikayesi dizinin en unutulmaz bölümlerinden birine dönüştü.
Çünkü seyirci tarihi biliyor olsa bile bir umut taşıdı.
Belki bu sefer olmayacak.
Ama oluyor.
Ve burada Muhteşem Yüzyıl'ın belki en güçlü temalarından biri ortaya çıkıyor.
İktidarın bedeli.
Hürrem bütün hayatı boyunca çocuklarını korumaya çalışıyor.
Süleyman İmparatorluğunu korumaya çalışıyor.
Şehzadeler hayatta kalmaya çalışıyor.
Ama sonunda saraydaki hiç kimse gerçekten kazanmıyor gibi.
7. Bölüm Kamera Kapanınca
Neyse ki belgesel, dizi bütün bu trajedinin içinde bırakmıyor.
7. Bölüm çok daha eğlenceli.
Oyuncuların repliklerini unuttuğu anlar, çekim hataları, set şakaları, aklıma geldikçe bile gülümsemeler geliyor bana da.
Özellikle Rüstem Paşa'yı canlandıran Ozan Güven'in sette yaptığı şakalardan söz ediliyor.
Ve bu görüntüler insanda çok garip bir his yaratıyor.
Çünkü dört sezondur birbirini öldürmeye çalışan insanları bir anda gülerken görüyorsunuz.
Sultan Süleyman artık Sultan Süleyman değil.
Hürrem Hürrem değil.
Rüstem Paşa Rüstem değil.
Hepsi bir anda oyuncuya dönüşüyor.
Ve belki belgeselin en sıcak tarafı da burası.
Ekranda son derece ağır, dramatik ve karanlık görünen dünyanın arkasında aslında yıllarca birlikte çalışan büyük bir ekip olduğunu hatırlıyoruz.
8. Bölüm
Süleyman ve Hürrem
Ve son bölüm
Bence başka türlü bitmesi de düşünülemezdi.
Süleyman ve Hürrem
Halit Ergenç, Meryem Uzerli ve daha sonra Hürrem'i canlandıran Vaide Perçin
oynadıkları karakterlerin kendileri için ne ifade ettiğini anlatıyorlar.
Çünkü Muhteşem Yüzyıl'ın merkezinde aslında sürekli aynı soru var.
Süleyman'ın yanında kim kalacak?
İbrahim mi, Hürrem mi, Şehzadelerden biri mi?
Devlet mi, ailesi mi?
belki dizinin 4 sezon boyunca bizi ekrana bağlayan asıl çatışması da buydu.
Ama bütün siyasi mücadelelerinin ortasında
Süleyman ile Hürrem'in ilişkisi dizinin başlangıcından sonuna kadar ana damar olarak kaldı.
Bir tarafta dünyanın en güçlü hükümdarlarından biri,
diğer tarafta saraya köle olarak getirilen bir kadın
ve yıllar içerisinde Osmanlı hainliğinin en etkili kadınlarından birine dönüşen Hürrem.
ayrıca uzun uzun konuşabiliriz.
Ama televizyon hikayesi açısından baktığımızda çok güçlü bir dönüşüm bu.
Ve 8 bölüm bittiğinde insan muhteşem yüzyıla biraz farklı bakıyor.
Çünkü biz ekranda Süleyman'ı, Hürrem'i, İbrahim'i, Mahidevran'ı, Mustafa'yı gördük.
Ama onların arkasında yüzlerce insan vardı.
Kostüm dikenler, taç yapanlar, dekor kuranlar, makyaj yapanlar,
Altları hazırlayanlar, kamerayı taşıyanlar, figüranlar, yönetmenler, senaristler ve 4 yıl boyunca aynı dünyayı ayakta tutmaya çalışan büyük bir ekip.
Belki bu yüzden üzerinden yıllar geçmesine rağmen muhteşem Yüzyıl hala karşımıza çıkıyor.
Sahneleri sosyal medyada yeniden dolaşıyor.
Repliklerini hala biliyoruz ve ben bu bölümü hazırlıyorum.
Müziklerini duyduğumuzda hangi diziden olduğunu hemen anlıyoruz.
Ve Hürrem Sultan dediğimizde çoğumuzun zihninde tarih kitaplarındaki bir gravürden önce Meryem Uzerli'nin yüzü beliriyor.
Bence popüler kültürün gücü biraz da burada.
Bazen tarih bize bir kitap sayfasından değil bir hikayeden geliyor.
O hikaye bizi meraklandırıyor.
Sonra belki kitabını açıyoruz, araştırıyoruz ve gerçekten ne olmuş diye soruyoruz.
Muhteşem yüzyılın tarihsel doğruluğunu tartışmaya devam edebiliriz.
Ama bir konuda hakkını teslim etmek gerekiyor.
Bize koskoca bir dünya kurdu.
Ve Güzlü Dünya belgeselini izlediğinizde anlıyorsunuz ki o dünyanın kurulması da en az anlatıldığı hikaye kadar ilginç.
Benim 8 bölümlük belgeselden aklımda kalan en güçlü şey de tam olarak bu oldu.
Biz ekranda ihtişamı gördük.
Belgeselize bize o ihtişamın arkasındaki emeği gösterdi.
Peki sizin muhteşem yüzyılda unutamadığınız karakter kimdi?
Hürrem mi?
Pargalı mı?
Şehzade Mustafa mı?
Yoksa Sultan Süleyman mı?
Ben bu soruyu buraya bırakıyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
