
Bir kitabı eline almak, sayfalarını çevirmek, istediğin anda okumaya başlamak… Hepimiz için aynı derecede mümkün mü?
Transkript
Merhaba, podcast kanalıma hoş geldiniz. Ben Özlem.
Hiç tanımadığınız bir insan için bir şey yaptınız mı?
Üstelik o insanı belki hiçbir zaman tanımayacağınızı, yaptığınız şeyin ona ulaştığı ana şahit olmayacağınızı bilerek.
Bugün biraz gönüllü olmaktan konuşmak istiyorum.
Ama gönüllülüğü yalnızca birilerine yardım etmek üzerinden değil, biraz da başka bir yerden düşünmek istiyorum.
Bir insan neden karşılığında hiçbir şey beklemeden zamanını, emeğini, bilgisini başka biriyle paylaşır?
Ve daha önemlisi bir başkası için yaptığımız bir şey dönüp bizde değiştirir mi?
Gönüllülük gerçekten karşılıksız mı?
Gönüllülük deyince aklımıza genellikle çok büyük işler geliyor.
Bir sivil toplum kuruluşunda çalışmak, bir yardım kampanyasında görev almak, afet bölgesine gitmek.
Oysa gönüllülük bazen çok daha küçük bir yerden başlayabiliyor.
Bir çocuğa ders anlatmak olabilir.
Bir hayvanın bakımını üstlenmek olabilir.
Birinin ihtiyacı olan bir konuda bildiğin bir şeyi paylaşmak olabilir.
Ya da benim durumumda olduğu gibi bir kitabı sesli okumak.
Aslında verdiğimiz şey çoğu zaman aynı.
Zamanımız ve zaman belki de sahip olduğumuz en kıymetli şeylerden biri.
Çünkü yerine yenisini koyamıyoruz.
O yüzden gönüllülük üzerine düşünürken benim aklıma şu soru geliyor.
Bir insan geri alamayacağı zamanın bir kısmını neden hiç tanımadığı başka bir insana verir?
Belki de cevap sandığımızdan daha basit.
Çünkü insan yalnızca kendisi için yaşayan bir varlık değil.
Bir yere ait olmak, bir işe yaradığını hissetmek, başka birinin hayatında küçücük de olsa olumlu bir karşılığının olduğunu bilmek bize de iyi geliyor.
Ve galiba gönüllünün güzel tarafların biri tam da burada.
Verirken yalnızca karşı taraf almıyor.
Biz de bir şey alıyoruz. Bir anlam duygusu belki. Bir bağ. Birlikte yaşadığımız dünyayla biraz daha ilişki kurma hissi. Benim gönüllülüğüm kitaplardan geçti. Benim gönüllülükle kurduğum bağ ise tahmin edebileceğiniz gibi kitaplardan geçiyor. Ben Getem'de gönüllü kitap okuyucusuyum.
Getem yani Görme Engeller Teknoloji ve Eğitim Laboratuvarı Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde 2006 yılından beri hizmet veren bir e-kütüphane.
Burada binlerce sesli ve elektronik kitabın yanı sıra sesli betimlemeler ve farklı erişilebilir içerikler bulunuyor.
Ve bu sesli kitapların oluşturulmasına gönüllü okuyucular da katkıda bulunuyor.
Ben de onlardan biriyim.
Aslında bunu söylediğimde üzerine durmak istediğim kelime okuyucudan çok gönüllü.
Çünkü Getem özellikle bunun altını çiziyor.
Bu işin temelinde gerçekten gönüllülük var.
Sertifika almak, bir dersin sosyal sorumluluk ödevini tamamlamak ya da başka bir karşılık elde etmek için değil, bir eserin daha erişilebilir olmasında katkıda bulunmak için.
Üstelik gönüllü olmak için İstanbul'da olmanız da gerekmiyor.
Gerekli teknik şartları sağladıktan ve deneme kaydınız onaylandıktan sonra kendi bilgisayarınızla, kendi telefonunuzla uzaktan kayıt almanız da mümkün.
Benim en çok sevdiğim tarafı da bu.
Bir yerde oturuyorsunuz.
Önünüzde bir kitap var.
Mikrofonunuzu açıyorsunuz ve okumaya başlıyorsunuz.
Dışarıdan baktığınızda yaptığınız şey bundan ibaret.
Ama aslında o ses kaydının yolculuğu sizde bitmiyor.
Bir başkasına ulaşıyor.
Tam da bu konular üzerine düşünürken okuduğum bir kitap.
Meseleyi benim için başka bir yere taşıdı.
Sao Ishikawa Kambur adlı romanı.
Romanın merkezinde şeyaka var.
Ağır bir kas hastalığıyla yaşayan, solunum cihazına bağlı olan ve dış dünyayla ilişkisinin önemli bir bölümünü dijital ortamlar üzerinden kuran bir kadın.
Kambur yalnızca engellilik üzerine bir roman değil.
Beden, arzu, bağımsızlık, toplumun normal kabul ettiği şeyler ve erişilebilirlik üzerine de insanı rahatsız eden, iyi anlamda rahatsız eden sorular soruyor.
Ve kitapta beni özellikle düşündüren meselelerden biri kitaplara erişimdi.
Çünkü biz okumayı seven insanlar kitapla kurduğumuz fiziksel ilişkiyi çok romantikleştiriyoruz.
Kitabın kokusu, sayfaları çevirmek, altını çizmek, kitabı çantamıza atıp bir kafeye götürmek, yatağa uzanmak.
Bunların hepsini okuma deneyiminin doğal parçaları gibi anlatıyoruz.
Ama aslında onların hiçbiri herkes için doğal olarak mümkün değil.
Bir kitabı eline alabilmek bile fiziksel bir eylem.
Kitabı tutmak bir eylem, sayfayı çevirmek bir eylem, kitapçıdaki raflara ulaşmak bir eylem
ve bir şeyi yapabiliyor olmamız o şeyin herkes için aynı derecede erişilebilir olduğu anlamına gelmiyor.
Kambur bana biraz bunu yeniden düşündürdü.
Ve doğal olarak getemde yaptığım şeyleri arasında bir bağ kurdum.
Sesli kitap bir alternatif mi, erişim aracı mı?
Bu da çok gündemde bir soru.
Sesli kitaplara son yıllarda bizim için çoğunlukla bir alternatif okuma biçimi olarak konuşuluyor.
Yürürken dinliyoruz, arabada dinliyoruz, ev işi yaparken dinliyoruz, okumaya vaktim yok, bari dinleyeyim diyoruz.
Ama başka bir insan için sesli kitap bir alternatif olmayabilir.
Bir esere ulaşabilmenin yolu olabilir.
İşte burada gönüllü sesli kitap okuyuculuğuna bakışım da biraz değişiyor.
Ben mikrofonun başına geçtiğimde yalnızca kitap okumuyorum.
Benim için son derece sıradan olan bir şeyi, bir kitabı açıp okuyabilmeyi, başka bir insan için erişebilir hale getiren zincirin küçük bir parçası oluyorum.
Ve bunu düşününce yardım etmek kelimesi bile bana tam doğru gelmiyor.
Çünkü mesele birinin eksikliğini tamamlamak değil.
Mesela herkesin aynı kaynaklara erişebilmesinin önünde engellerden birini biraz olsun azaltabilmek.
Bence gönüllükle ilgili önemli bir ayrım da burada başlıyor.
Gönüllük bize ne veriyor?
Buraya kadar hep gönüllüğün diğer tarafa sağladığını faydadan bahsettik.
Peki gönüllü olan kişiye ne oluyor?
Bence insan kendisinden başka bir şeye emek verdiğinde dünyası biraz genişliyor.
Kendi sorunlarımız elbette ortadan kalkmıyor.
Hayatımız bir anda kolaylaşmıyor.
Ama kendimizden başka bir yere temas ediyoruz.
Ve bazen insanın ben bugün ne yaptım sorusuna verebildiği küçücük bir cevap bile iyi geliyor.
Bir işe yaradım.
Üstelik gönüllülük bana göre yalnızca başkasına bir şey vermek değil, başkasının dünyasını fark etmek.
Benim kolaylıkla yaptığım bir şeyi başkasının neden yapamadığını düşünmek.
Daha önce hiç fark etmediğim bir engeli görmek.
Ve belki bundan sonra dünyaya biraz daha dikkatli bakmak.
Bu yüzden gönüllülüğün en büyük faydalarından birinin empati olduğunu düşünüyorum.
Ama acımak anlamında bir empatiden bahsetmiyorum tabii ki.
Onun yerinde olsam ne hissederdim demekten de biraz farklı bu.
Daha çok benim hiç düşünmeden kullandığım bu dünya herkes için aynı şekilde mi tasarlanmış diye sorabilmekten bahsediyorum.
Belki senin de verebileceğin bir şey vardır.
Bu bölümü dinlerken ben ne yapabilirim ki diye düşünmüş olabilirsiniz.
Belki de çok küçük bir şey yapmak gerekmiyor.
Çok büyük bir şey yapmak hiç gerekmiyor.
Ben kitap okumayı seviyorum.
Sesimi kullanabiliyorum.
Bir miktar zaman ayırabiliyorum.
Benim verebildiğim şey bu.
Bir başkası çocuklarla çok iyi iletişim kuruyordur.
Bir başkası hayvanlarla ilgilenebilir.
Bir başkası bir konuda çok bilgidir ve bilgisini paylaşabilir.
Bir başkası sadece birkaç saatini verebilir.
Belki mesele herkesin aynı gönüllülük biçimini seçmesi değil.
Elimizde ne olduğuna bakmak.
Benim verebileceğim ne var diye sormak.
Çünkü bazen bize çok küçük gelen bir şey bir başkasının hayatında hiç de küçük olmayabilir.
Ben yıllardır kitap okuyorum.
Kendim için okuyorum.
Merak ettiğim için okuyorum.
Öğrenmek için okuyorum.
Bazen kaçmak için, bazen anlamak için okuyorum.
Ama getemde mikrofonun karşısına geçtiğimde başka bir amaçla da okuyorum.
Hiç tanımadığım bir insanın bir kitaba erişebilmesinin yollarından biri olmak için.
Belki gönüllülüğün en güzel tarafı da bu.
Birbirimizi tanımadan ve birbirimizin hayatına da dokunmak istiyoruz.
Ve belki dünyayı değiştirmek dediğimiz şey her zaman çok büyük hareketlerle başlamıyor.
Bazen bir kitabı açıyorsunuz, mikrofonu çalıştırıyorsunuz ve okumaya başlıyorsunuz.
Bir yerlerde hiç tanımadığınız biri de sizi dinliyor.
Bu bölümün sonuna geldik.
Tekrar görüşmek üzere.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
