
Kitaplar sadece hikâye anlatmaz; bazen bize kendimizi anlamanın bir yolunu da gösterir. 📚
Transkript
Merhaba, kanalıma hoş geldiniz. Ben Özlem.
Bugün beni uzun zamandır heyecanlandıran ve konuşmak istediğim bir konuyla geldim.
BİBLİYOTERAPİ
Son zamanlarda sıkça duymaya başladığımız kelime.
Nedir bu biblioterapi?
BİBLİYOTERAPİ terimi ilk kez Amerikalı deneme yazarı Samuel Krescher tarafından 1916'da ortaya atılıyor.
Krescher, roman okumanın daha uygun fiyatlı ve daha erişilebilir bir terapi şekli olduğunu söylüyor.
Hatta şöyle bir iddiada bulunuyor.
20. yüzyılın başlarında terapatik tedavinin önde gelen bir formu olan psikiyanalizin bile yerine alabileceğini düşünüyor.
Kitaplar bizlerin aslında en derinden ihtiyaçlarını ve arzularını bizlere yansıtma konusunda gerçekten eşsiz beceriye sahipler.
Başkalarının acı dolu deneyimlerini okumak bir yandan aslında bize şunu gösteriyor.
İnsan davranışlarının uç noktalarını.
Bu da bize daha iyi bir kavrayış edinmemizi sağlıyor.
Mesela damızlık kızın öyküsünde aşırı zalimlik kapasitemizi gösteriyor.
Çünkü kitaplar empatik okuma yoluyla başka bir kişinin deneyimini anlamamızı mümkün hale getiriyor.
Bir hayatımız var, bir kalbimiz var, deneyimleyebileceğimiz çok sınırlı olay var.
Sadece kendi deneyimlediklerimizle kalsaydık ne kadar sığ kalırdık düşündünüz mü?
Kitaplarla o insanların acılarını çektikleri sıkıntıları ve deneyimleri tanımaya başlıyoruz.
İçimizdeki uyandırdıkları duygularla bağlantı kuruyoruz.
Ve aslında kendimizi keşfe çıkıyoruz.
Kendimizi analiz etmeye başlıyoruz.
Edebiyat gerçekten şifa veren bir şey.
Bibliyoterapiyi çok güzel anlatan bir kitap da var.
Tavsiye edebileceğim.
Kitap okumanın iyileştirici gücü.
Yazarı Hintli biblioterapist Biyel Shah.
Biyel, biblioterapist olmadan önce çok uzun süre terapiye gidiyor.
Hanna Yana Hiyara'nın Değersiz Bir Hayat kitabını okuyor.
Kitabı okurken de baş karakter ile yaşadıkları arasında bir benzerlik görüyor.
Karakterin çocukluk travmasının yetişkin hayatında kendine gölge olmasından çok etkileniyor.
Çünkü kendisine benzer bir hikayesi var.
Terapisti ile bunu konuştuğu zaman terapisti kitabın anıları harekete geçirdiğinden bahsediyor.
Edebiyatın gücü yani empati yapma ve karşı tarafın da sizinle empati kurması edebiyatın birçok süper gücünden biri.
Biblioterapi iki Yunanca kelimenin birleşiminden türetilmiş.
Biblion yani kitap ve terapi.
Terapia yani şifa.
Kitap artı şifa.
1961 yılında biblioterapi tanımı Eyal Ayı tarafından kabul görüyor.
Tanımı da terapiye katkı sağlaması amacıyla seçilmiş okuma materyallerinin tıpta ve psikiyatride kullanımı ayrıca yönlendirilmeli, okuma yoluyla kişisel sorunların çözümüne verilen rehberlik.
Çok sıkı bir okur olan Freud, yaratıcı yazarlar ve gündüz düşlerinin makalesinde de diyor ki,
yazarlar için utanç duymadan ve kendimizi suçlamadan kendi hayallerimizin, kendi fantezilerimizin tadını çıkarmamızı sağlayan insanlardır diyor.
Ve bizler için okumanın hoş olmayan sonuçlarla karşılaşma riskini almadan bastırılmış gerilimleri serbest bırakmak için
güvenli bir çıkar yol sağlayarak en içten düşüncelerimizi, arzularımızı ve çatışmalarımızı keşfetmemize izin verdiğini söylüyor yazarların.
Yazarımız Biel, geleneksel terapi olarak düşündüğümüz şeyin konuşma terapisi olduğunu söylüyor.
Ama ona göre biblio terapinin ise okuma terapisi olarak adlandırdığını söylüyor.
Okumak, hayal gücü aracılığıyla bilinç dışı zihnine neredeyse anında erişim sağlayarak iyileşmeye ek bir hayat kazandırıyor, diyor.
Çünkü sayfadaki kelimeler aslında bizimle konuşmakla kalmaz, aynı zamanda bizi bilinç dışımızın derinliklerine doğru büyülü bir yolculuğa da çıkarır, diyor.
Ve burada yıllarca ihmal ettiğimiz zihnimizin dehlizlerini ziyaret eder ya da varlığından haberdar dahi olmadığımız kısımlarla ve arzularla burada karşılaşırız diyor.
Biblioterapinin en önemli öncülerinden biri olan Dr. Coraline Church, biblioterapinin okuyucunun kendisi ya da yakınlarını bir edebiyat eserinde gördüğünde bir tanıma şoku yaşamasıyla mümkün olduğunu söylüyor.
Geleneksel psikoterapi ile bağlantı kurarak da edebi bir metnin bir iyileşme aracı olarak nitelendirilmesi için de üç niteliğin olması gerektiğinden bahsediyor.
1- Özdeşleşme, yani okuyucunun metinle, karakterle bir şekilde özdeşleşip bağ kurması.
2- Katarsis, yani okuduğumuz metnin kendi duygularımızla bağlantı kurması ve duygularımızı serbest bırakmamıza imkan tanıması.
3. İçgörü. Yani karakterin karşılaştığı sorunlardan yola çıkarak okuyucunun kendi durumuna ilişkin içgörü edilmesini mümkün kılması ve bir bireyin içgörü ve öğrenmeyi aslında telepatik bir şekilde bütünleştirmesini sağlaması.
Yani okurken duygularınıza bakın diyor.
Şimdi geleneksel terapide aktarım denilen bir şey var.
Danışanın önceden bastırılmış duyguları ile bunların daha sonra terapisi ile danışan ilişkisine tekrarlanması arasındaki bağlantının görülmesini sağlıyor.
Sonra edinilen yeni bakış açısıyla o bastırılmış duygulardan kurtarıyor.
Biblio terapide ise aktarım okuyucu kitaptaki bir karakterle kendini özdeşleştiriyor.
Ya da bir hikayede sunulan ve duygusal bir tepkiyi tetikleyen belli bir durumla karşılaştığında gerçekleşiyor.
Edebiyat yolu ile olan bu aktarım okuyucuda duygularla çarpışma, karşılaşma sağlıyor.
İşte bu duygularla çalışmaya başladığı anda terapi başlıyor.
Mesela bir örnek vereyim.
Kitap kulübümüzde okuduğumuz kitaplardan Hamnet kitabında kitaptan bir ara uzun uzun bahsederim.
Shakespeare'in eşi Agnes.
Okurken yeri geldi hak verdim.
Yeri geldi kızdım. Bir an oldu acısını içimde hissettim. Bir an oldu bu kadar da olmaz dedim kitabı kapattım. Agnes neler yapmıştı bana. Çocuğunun yasını yaşarken içimdeki vicdanı çıkarmıştı. Kendisini sürekli yalnız bırakan kocasının arkasından bakarken belki de unuttuğum güçlü kadını uyandırmıştı.
Siz de kitabı okurken nerede, ne duygu hissediyorsunuz?
Nerede nasıl bir empatiniz var?
Neden suçluluk hissettiniz?
Neden korktunuz, öfkelendiniz?
Bunları bir düşünün.
Kitabın sizde uyandırmış olduğu duyguları düşünün.
Terepatik bir uygulama olarak biblioterapinin faydaları kısaca öz farkındalığı arttırıyor.
Hayal gücümüzü harekete geçiriyor.
Duyguları netleştiriyor.
İnsani sorunlarımız da kabullenmemizi sağlıyor.
Meditasyon gibi bir yerde.
Peki bizim kendi kendimize biblioterapi yapmamız mümkün mü?
Bu arada söylediğimiz kitapta çok detaylı şekilde anlatıyor bu konu.
Yazar şöyle yönlendiriyor.
Mesela özellikle ilgilendiğimiz şu an bizi etkileyen bir konu, bir sorun varsa
bu sorunlara karşılık gelen kitapları bulup okumamızı gerektirdiğini söylüyor.
Kitapta da bir sürü öneri var zaten.
Bu kitabı okuduktan ve bölümü hazırladıktan sonra tekrar edebi günlük tutmaya karar verdim ben de.
Nasıl mı? Kitap okuduktan sonra ya da okurken sana olanları yazmak.
Açığa çıkan duyguları sıcağı sıcağına paylaşmak.
O duyguların yüzleşmenin bir diğer yöntemi değil mi?
Tutacak olanlar bana yazsın.
Birlikte başlayalım.
Son olarak yine kendimden bir örnek vererek bölümü artık sonlandırıyorum.
Birkaç ay önce kısa bir es vermek gerekti.
Bir haftalık tatil, mola.
Sadece ara vermek.
Ama kafamın içinde de bir sürü ses.
Düşünceler neredeyse vücut bulmuş susmuyorlar.
Kafamın içinden uzaklaşmalıyım dedim.
Geçtim kitaplığımın karşısına.
7 tane kitap seçtim.
Günde bir kitap bitirebileceğim şekilde 7 farklı yazar, 7 farklı coğrafya, 7 farklı zaman, 7 farklı dünya.
Her gün bir hayata konuk oldum.
Hatta karakterlerden birine dönüştüm.
Yeni bir karakter oldum.
Kitaplar beni kafamın içinden kilometrelerce uzaklara götürdü.
Bu bir terapi değildir de nedir?
Yeni bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
