
Selamlaaar! Bu bölümde bir şeyleri yürütmek için neden bu kadar çabaladığımızı, emek vermekle zorlamak arasındaki ince çizgiyi ve bazen artık istemediğimiz şeyleri neden bırakamadığımızı konuşuyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
şarj olsun diye inanılmaz bir sistem kurmuş oluyorsunuz.
Bir şeyler sıkıştırmışsınız, kabloyu sabitlemişsiniz,
telefonun açısını ayarlamışsınız falan.
Bir de gayet memnunuz böyle halinizden.
Çözüm buldum falan diyorsunuz.
Halbuki kablo bozuk değil mi?
Ama siz onu değiştirmek yerine çalıştırabilmek için
hayatınızı organize etmeye başlamışsınız.
Geçen gün bunu düşündüm ve dedim ki
biz bunu hayatımızda da yapmıyor muyuz ya?
Yani bir şeyin yürümediğini görüyoruz
ama yürüsün diye türlü türlü yöntem geliştiriyoruz.
Mesela bir ilişkide sorun var diyelim kendimizi değiştiriyoruz.
Bir arkadaşlıkta iletişim kopuyor daha çok arıyoruz.
Bir iş bizi böyle mutsuz ediyor biraz daha sabrediyoruz.
Ve bir noktadan sonra öyle bir hale geliyoruz ki o şeyi sürdürmek için kurduğumuz düzenin içinde yaşamaya başlıyoruz.
Beni asıl düşündüren de bu oldu.
Çünkü bazen bir şeyin devam etmesini o kadar çok istiyoruz ki devam edebilmesi için ne kadar uğraştığımızı fark etmiyoruz bile.
Hatta bazen bu çabamızla gurur duyuyoruz.
Ben kolay kolay vazgeçmem, ben emek veririm, ben sorunları çözerim diyoruz.
Ama acaba gerçekten çözüm mü üretiyoruz?
Yoksa çözülmesi gereken bir şeyi sürekli idare mi ediyoruz?
Ve bir de şu var.
Bir şeyin devam ediyor olması onun gerçekten yolunda gittiği anlamına geliyor mu?
Çünkü bazen mesela bir ilişki bitmemiştir ama içinde kimse mutlu değildir.
Ya da bir arkadaşlık devam ediyordur ama bir taraf sürekli uğraşıyordur.
Bir hayal artık hayatımızdadır ama belki artık onu eskisi kadar istemiyoruzdur.
Yine de bütün bunlara rağmen bırakmıyoruz.
Çünkü bunca zaman uğraştık değil mi?
Bunca zaman emek verdik, bunca şey atlattık.
Şimdi bırakmak olur mu?
İşte bugün biraz bunu konuşmak istiyorum.
Bir şeyin devam etmesi için çabalamakla artık yürümeyen bir şeyi zorla yürütmeye çalışmak arasındaki fark ne?
Ve biz neden bazen kabloyu değiştirmek yerine bütün hayatımızı o bozuk kabloya göre düzenliyoruz?
Öncelikle şuradan başlayalım.
Ben çabalamayı hiç kötü bir şey olarak görmüyorum.
Hatta bence hayatımızdaki en kıymetli şeylerin birçoğu gerçekten emek istiyor.
Bir ilişki emek istiyor, arkadaşlık emek istiyor, bir konuda gelişmek, kariyer yapmak, kendi hayatını kurmak, bir şey öğrenmek.
bunların hepsi emek gerektiriyor.
Ve zaten hiçbir şey için uğraşmayalım, her şey kendiliğinden olsun gibi bir düşünce de
açıkçası çok gerçekçi gelen bir şey değil.
Ama burada önemli bir ayrım olduğunu düşünüyorum.
Bir şey için emek vermek başka, bir şeyi zorla oldurmaya çalışmak başka.
Mesela bir ilişki düşünün.
İki insanın birbirini anlamaya çalışması, problemleri konuşması, birbirine zaman ayırması bunlar hep emek vermek.
Ama sürekli aynı problemi tek başınıza çözmeye çalışıyorsanız,
sürekli siz özür diliyorsanız, sürekli siz bir şeyleri düzeltiyorsanız,
Orada böyle biraz bir durmak lazım ya.
Çünkü ilişkide emek var.
Evet ama karşılıklılık var mı?
Ya da mesela iş hayatını düşünelim.
Bir projede çok zorlanabilirsiniz.
Çok çalışmanız gerekebilir.
Bu gayet normal.
Bazen bir şeyin güzel bir yere gelmesi için gerçekten çok sabretmek gerekiyor.
Ama her gün kendinizi tükettiğiniz, böyle artık size hiçbir şey katmadığını düşündüğünüz,
yalnızca bunca zaman uğraştığınız için devam ettiğiniz bir işteyseniz orada başka sorular sormak gerekiyor.
Bence hatta burada kendimize sormamız gereken şey şu.
Ben bunu gerçekten istediğim için mi yapıyorum yoksa bırakmaktan korktuğum için mi?
Çünkü ikisi bazen dışarıdan çok benzer görünebiliyor.
Hatta bazen insan böyle kendi içinde bile ayırt edemiyor bence.
Düşünsenize yıllardır bir şey için uğraşıyorsunuz.
Bir hedefiniz var, bir hayaliniz var.
O kadar zaman ayırmışsınız ki artık böyle o şey sizin kimliğinizin bir parçası olmuş.
Ve bir gün fark ediyorsunuz ki aslında onu eskisi kadar istemiyorsunuz.
Ama bırakmak da istemiyorsunuz.
Çünkü o zaman bugüne kadar yaptığınız her şey boşa gitmiş gibi hissedeceksiniz.
İşte bence yürütmek için çabalamanın en yorucu taraflarından biri burada başlıyor.
Psikolojide ve davranışsal ekonomide bununla böyle çok bağlantılı bir kavram var.
Batık maliyet yanılgısı diye bir şey.
Çok basit anlatayım.
Diyelim ki sinemaya gittiniz.
Böyle bilet aldınız.
Film başladı.
Ve ilk yarım saatte fark ettiniz ki film hiç güzel değil.
Hiç eğlenmiyorsunuz.
Sıkıldınız.
Hatta böyle bir an önce çıksanız daha iyi hissedeceksiniz.
Ama çıkmıyorsunuz.
Çünkü diyorsunuz ki ben para verdim buna.
O kadar geldim, bilet aldım, mısır aldım.
Şimdi kalkıp gidersem bütün bunlar boşa gidecek.
Peki kaldığınızda ne oluyor?
Para zaten gitmişti o okey ama şimdi üstüne bir de 2 saatinizi veriyorsunuz.
İşte batık maliyet yanılgısı dediğimiz şey kabaca bu.
Geçmişte yaptığımız ve geri alamayacağımız bir harcama ya da bir fedakarlık yüzünden bugün vereceğimiz kararı onun etkisiyle almak.
Ve bu sadece parayla falan da ilgili değil arkadaşlar.
Zamanımız için de geçerli, emeğimiz için de geçerli, hatta duygularımız için de geçerli.
Mesela diyelim ki yıllardır devam eden bir ilişkiniz var.
Artık birbirinize iyi gelmediğinizi düşünüyorsunuz ama ayrılmak da istemiyorsunuz.
Çünkü işte ne bileyim 5 yıl verdiniz 10 yıl verdiniz birbirinize falan.
Ve diyorsunuz ki bu kadar yılın sonunda şimdi nasıl ayrılacağız biz ya?
Ama burada çok önemli bir soru var.
5 yıl verdiğiniz için mi devam ediyorsunuz?
Yoksa önünüzdeki 5 yılı da gerçekten o insanla geçirmek istediğiniz için mi?
Bence bu soru insanın biraz canını sıkıyor.
Çünkü bazen geleceğimiz hakkında karar verdiğimizi zannederken aslında böyle geçmişimizi kurtarmaya çalışıyoruz.
Geçmişte verdiğimiz emeğin enerjinin bir anlamı olsun istiyoruz.
Bir de burada şöyle bir yanılgıya da düşebiliyoruz.
Bir şeyin bitmesi onun yaşandığı süre boyunca hiçbir anlam taşımadığı anlamına gelmiyor.
Yani bir arkadaşlık bitebilir ama o arkadaşlığın hayatınıza kattıkları gerçekti.
Ya da bir ilişki bitebilir ama orada yaşadığınız güzel şeyler silinmez.
Bir hayaliniz değişebilir mesela.
Ama o hayal için çalışırken öğrendiğiniz şeyler bir anda puf diye yok olmaz.
Bence bazen bırakmakta zorlanmamızın sebebi şey oluyor.
Bırakınca geçmişin de değersizleşeceğini düşünmemiz.
Halbuki bir şeyin sonsuza kadar devam etmemesi bir dönem böyle hayatımızda çok kıymetli olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Ama tabii bunu söylemek çok kolay biliyorum.
Yani insan işin içindeyken böyle bakamıyor olaylara.
Bir de şunu düşünüyorum.
Biz bazen böyle bir şeyin şu anki halini değil de olabileceği halini seviyoruz.
Mesela bir ilişki içerisindesiniz diyelim.
Atıyorum şu an çok mutlu değilsiniz ama sürekli şöyle düşünüyorsunuz.
Biraz daha zaman geçsin düzelecek.
İşte şu dönemi atlatalım her şey daha güzel olacak.
Biraz daha anlayış gösterirsem değişecek.
Ne bileyim biraz daha sabredersem eski günlerimize döneceğiz falan.
Ve aslında ortada şu an sizi mutlu eden bir ilişki yok belki.
Ama sizi orada tutan çok güçlü bir ihtimal var.
Bir gün her şeyin güzel olacağı ihtimali.
Bu çok insani bir şey.
Çünkü umut etmek bence çok güzel bir şey aynı zamanda.
Ben böyle umudun insanı ayakta tutan çok önemli bir duygu olduğunu düşünüyorum.
Ama umutla kendimizi sürekli ertelemek arasında da bir fark var.
Çünkü bazen gelecekte güzel olacağını düşündüğümüz bir şey için bugünkü hayatımıza askıyı alıyoruz.
İşte bir gün mutlu olacağım, bir gün rahat edeceğim, bir gün karşılığını alacağım, bir gün her şey düzelecek falan diye diye.
Yani peki bugün, bugün ne yapıyoruz?
Bugün sadece o güne mi ulaşmaya çalışıyoruz yani?
Bence burada çok önemli bir ayrım var.
Çünkü geleceğe yatırım yapmakla sürekli geleceği beklemek aynı şey değil.
Bir şey için sabredebilirsiniz.
Hatta bazen sabretmeniz de gerekir kesinlikle.
Ama ortada hiçbir değişim, hiçbir karşılık, hiçbir ilerleme yokken sadece ihtimallere tutunuyorsanız kendinize şunu sormanız gerekiyor.
Ben şu anda yaşadığım şeyi mi istiyorum yoksa kafamda kurduğum versiyonuna mı tutunuyorum?
Bu soru bence özellikle ilişkilerde çok önemli.
Çünkü bazen karşımızdaki insanı olduğu gibi kabul etmek yerine onun bir gün dönüşmesini bekliyoruz.
Ama tabii aynı şey kariyerde de olabiliyor.
Bir işin bir gün bizi mutlu edeceğini, bir hayalin bir gün bize iyi geleceğini falan sürekli düşünebiliyoruz.
Ve bazen o gün hiç gelmiyor arkadaşlar.
Ya aslında şimdi biraz da böyle ilişkilere dönmek istiyorum buradan.
Çünkü yürütmek için çabalama meselesi bence en çok burada gösteriyor kendini.
Bir arkadaşlık düşünün mesela.
Her zaman ilk arayan sizsiniz.
Her zaman bir şey olduğunda konuşmayı başlatan sizsiniz.
Aranızda bir problem çıktığında konuyu açan, çözüm bulmaya çalışan, ortamı yumuşatan hep sizsiniz.
Ve bir süre sonra bu sizin doğal görevinizmiş gibi görülmeye başlanıyor.
Çünkü insanlar bazen bizim sürekli yaptığımız şeyleri böyle bir noktadan sonra fark etmemeye başlayabiliyorlar.
Hani hep güçlü duran bir arkadaşınız vardır ya, onun da kötü hissedebileceği aklınıza gelmez bazen.
Çünkü o hep toparlar, o hep çözer, o hep halleder.
İşte ilişkilerde de böyle roller oluşabiliyor.
Bir taraf böyle sürekli taşıyan kişi oluyor.
Diğer taraf da taşınmaya çok alışıyor.
Ve burada mesele her şeyin matematiksel olarak eşit olması falan da değil.
Bence zaten ilişkilerde her zaman böyle %50-%50 bir denge olmak zorunda değil.
Bazen birimizin gücü azalır, diğeri daha fazla destek olur.
Bazen birimiz daha zor bir dönemden geçeriz falan.
Yani bunlar olabilecek şeyler.
Ama önemli olan şu.
Bu yük hep aynı kişinin omzunda mı?
Ve o kişi yorulduğunda ne oluyor?
Mesela siz bir gün hiçbir şey yapmadığınızda ilişkinin bütün iletişimi duruyorsa belki orada biraz düşünmek gerekiyor.
Çünkü bir ilişkiyi yürütmek aslında iki kişinin sorumluluğu.
Bir de şu var arkadaşlar bazen bir şey için çok çabalayan kişi bir süre sonra o şeyin içinde böyle kendisi gibi davranamamaya başlıyor.
Sürekli karşı tarafı düşünüyorsunuz işte bunu söylersem alınır mı böyle davranırsam yanlış anlar mı şimdi konuyu açarsam kavga çıkar mı işte böyle o üzülmesin diye kendinizi erteliyorsunuz.
Hatta kendi üzüntünüzü erteliyorsunuz.
Ve bir noktadan sonra da ilişkiyi korumak için kendinizden vazgeçmeye başlıyorsunuz.
Bence burada çok önemli bir şey var.
Yani bir ilişkiyi korumaya çalışırken o ilişkinin içindeki kendimizi de korumamız gerekiyor.
Çünkü kendimizi sürekli susturarak yürüttüğümüz bir ilişkinin içinde yani bir düşünsenize günün sonunda ne kadar var olabiliyoruz?
Biraz da kendimize bakalım istiyorum.
Çünkü bazen sorun sadece karşımızdaki insanların yeterince çabalamaması değil.
Bizim de her şeyin sorumluluğunu üstlenmeye böyle inanılmaz bir alışmış olmamız.
Hani bazı insanlar vardır böyle bir ortamda problem çıktığında hemen çözmeye çalışırlar ya.
İşte birinin morali bozulsa onu düzeltmeye çalışır.
Bir plan aksasa hemen alternatifini bulur.
Ya da bir tartışma çıksa herkesi sakinleştirmeye çalışır.
Ve bunu o kadar otomatik yaparlar ki kendileri bile fark etmezler.
Ben bazen düşünüyorum.
Acaba biz böyle her şeyin sorumluluğunu üstlenince kendimizi daha da mı güvende hissediyoruz?
Çünkü kontrol edebildiğimiz şeyler bize böyle daha az korkutucu geliyor ya genelde.
Bir şeyleri ben halledersem sorun çıkmaz.
Ben ilgilenirsem bozulmaz.
Ben çabalarsam bitmez.
Ama mesela bu düşüncenin çok yorucu bir tarafı var ya.
Çünkü hayatımızdaki her şey bizim kontrolümüzde değil.
Bir insanın bize nasıl davranacağını kontrol edemeyiz.
Bir ilişkinin iyi gitmesini tek başımıza sağlayamayız.
Her projenin başarılı olmasını garanti edemeyiz.
Ve bütün bunları yapamayacağımızı kabul etmek bazen çok zor geliyor.
Çünkü sanki böyle kontrolü bırakırsak sorumluluğumuzu da bırakmış gibi hissediyoruz.
Halbuki her şeyden sorumlu olmamak hiçbir şeyi umursamamak anlamına gelmiyor.
Bence bazen kendimize şunu söyleyebilmek gerekiyor.
Ben elimden geleni yapabilirim ama her şeyin sonucunu tek başıma belirleyemem.
Bu cümle bence çok rahatlatıcı bir cümle.
Çünkü insan bazen gerçekten her şeyin kendisine bağlı olmadığını duymaya ihtiyaç duyuyor.
Şimdi böyle ilişkileri, arkadaşlıkları konuştuk ama bir de hayatın kendisi var arkadaşlar.
Bence bazen yaşamayı bile bir yapılacaklar listesine çeviriyoruz.
İşte işe yetiş, evi toparla, arkadaşlarına görüş, aileni ara, spor yap, ne bileyim,
kendi geliştir, kitap oku, bir şeyler öğren, sağlıklı beslen, birikim yap, geleceği planla.
Bir sürü şey, zihninde bir sürü şey dönüyor.
Yetmedi bunları yaparken bir de mutlu ol.
Gerçekten çok komik bir olay bence bu.
Hayatı güzelleştirmek için yaptığımız şeyler bir noktadan sonra böyle hayatın bütün enerjisini tüketebiliyor.
Mesela kendimizi geliştirmek için bir hobiye başlıyoruz.
Ve sonra o hobide en iyisi falan olmak istiyoruz.
Ya da spor yapmaya başlıyoruz.
Sonra düzenli yapmadığımız gün kendimizi inanılmaz suçlu hissediyoruz.
Ya da kitap okumak istiyoruz.
Sonra ayda kaç kitap bitirdiğimizi falan hesaplıyoruz.
Ya da dinlenmek istiyoruz.
Ama dinlenirken bile böyle zamanı verimli geçirmemiz gerektiğini düşünüyoruz.
Ve bir noktada insan şunu soruyor.
Ben ne zaman sadece yaşayacağım ya?
Yani hayatımın her alanını böyle sürekli iyileştirmek, düzenlemek, geliştirmek zorunda mıyım?
Bir şeylerin dağınık kalmasına, eksik olmasına hatta bazen hiç yolunda gitmemesine izin veremez miyim?
Yani tabii ki hayatımızda böyle bazı sorumluluklarımız var.
Hepimiz bir şeyleri halletmek zorundayız.
Ama bence hayatı yürütmekle hayatı yaşamak arasında da bir fark var.
Ve o farkı da kabul etmek gerekiyor.
Çünkü sürekli her şeyin yolunda gitmesini sağlamaya çalışırken
bazen böyle yolunda giden şeylerin bile tadını çıkaramıyoruz.
Bir problemi çözüyoruz sonra hemen sıradaki geliyor.
Bir hedefe ulaşıyoruz sonra yenisini belirliyoruz.
Ya da bir şeyi hallediyoruz başka bir şey çıkıyor.
Ve sanki hayat böyle hani hep bir sonraki şeyi hallettiğimizde başlayacakmış gibi hissediyoruz.
Ama hayat zaten şu an olağan akışında da devam ediyor.
Bir gün her şeyin tamamlanmasını beklersek muhtemelen böyle çok çok uzun süreler bekleyeceğiz.
Çünkü hayatın tamamlanmış bir hali yok bence.
Şimdi bütün bunları konuştuk ama burada bir parantez de açmak istiyorum.
Çünkü günümüzde biraz da böyle her şeyi çok kolay bırakmayı öneren bir dil de var.
İşte hatta sosyal medyada görüyoruz ya böyle.
Sana iyi gelmiyorsa bırak.
Seni yoruyorsa git.
İşte ne bileyim olmuyorsa zorlama.
Kimse için uğraşma falan.
Yani şimdi kulağa çok güzel geliyor bunlar okey.
Ama hayat gerçekten hani bu kadar basit bir yer mi?
Bence değil.
Çünkü bazen güzel şeyler de yorucu olabiliyor ve bunu kabul etmek lazım.
Bazen çok sevdiğimiz insanlarla da anlaşamıyoruz.
Bazen doğru yerde olduğumuz halde zorlanıyoruz.
Bazen çok istediğimiz bir hayalin peşinden giderken de vazgeçmek istiyoruz.
Yani her zorluk yanlış yerde olduğumuz anlamına da gelmiyor.
Bence burada böyle kendimize sormamız gereken şey zorlanıp zorlanmadığımız değil.
Bu zorluğun bizi nereye götürdüğü.
Mesela bir şey için çabalarken gelişiyor muyuz yoksa sürekli aynı yerde mi dönüp duruyoruz?
Ya da bir problem yaşıyoruz ama çözmek için iki tarafta uğraşıyor mu?
Yoksa hep böyle aynı sorunları yaşayıp hep aynı konuşmaları mı yapıyoruz?
Verdiğimiz emek gerçekten bir karşılık buluyor mu?
Burada karşılıktan kastettiğim şey de sadece maddi bir sonuç ya da başarı değil açıkçası.
Bazen karşılık anlaşılmak oluyor, bazen görülmek oluyor, bazen ilerlediğini hissetmek oluyor.
Bazen de sadece çabanın tek taraflı olmadığını bilmek oluyor.
Ve bence önemli olan bir şeyi böyle hemen bırakmak ya da sonsuza kadar sürdürmek de değil.
Ne zaman devam edeceğimizi, ne zaman duracağımızı bunları daha bilinçli seçebilmek.
Çünkü bazen devam etmek gerçekten cesaret gerektiren bir şey.
Ama bazen de bırakmak bir o kadar cesaret gerektiriyor.
Yani şu bahsettiğim arkadaşlık örneğine geri dönmek istiyorum mesela.
Hani sürekli siz yazıyordunuz, siz plan yapıyordunuz ve bir gün yazmayı bıraktığınızda iletişim falan duruyordu ya.
Öyle bir olaylar herkeste vardır.
Bence böyle anlarda hemen hani demek ki beni hiç sevmiyormuş sonucuna varmak da doğru değil.
Çünkü insanların iletişim biçimleri, hayat koşulları ve ilişkilere ayırabildikleri enerjiler farklı olabiliyor.
Ama yine de bu durum bize bir şey gösterir tabii.
O ilişkiyi devam ettirmek için ne kadar sorumluluk üstlendiğimizi.
Ve belki de burada yapılması gereken şey hemen o insanı hayatımızdan çıkarmak değil de.
İşte belki bir önce konuşmak, belki ne hissettiğimizi anlatmak.
Belki de karşımızdaki insana böyle biraz alan açıp onun da çaba gösterip göstermediğini görmek.
Ama burada bütün bunları yaparken tabii hani hiçbir şey değişmiyorsa o zaman da böyle kendimize biraz dürüst olmak gerekiyor.
Çünkü bazen biz bir şeyin devam etmesi için o kadar çabalıyoruz ki artık neden devam etmesini istediğimizi bile böyle unutur bir hale geliyoruz.
Bir ilişki bitmesin diye uğraşıyoruz mesela ama o ilişkide mutlu muyuz onu bile bilmiyoruz.
Ya da bir işi bırakmamak için uğraşıyoruz ama o işin bizi nereye götürdüğünü hiç düşünmüyoruz.
Bir hayalin peşinden koşuyoruz mesela ama belki de o hayali çoktan değiştirdik biz aslında zihnimizde.
Ve bütün bunların arasında kendimize dönüp şu soruyu sormayı unutuyoruz.
Ben hala bunu istiyor muyum?
Bence bazen bu soruyu sormak bile böyle çok şey değiştiriyor.
Çünkü bir şeyi istemiş olmak onu hayatımız boyunca istemek zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor.
Bir zamanlar böyle çok anlamlı olan bir şey bugün aynı anlamı taşımıyor olabilir.
Ve bu hani geçmişte yanıldığımız anlamına gelmek zorunda da değil.
Belki değiştik, belki büyüdük, belki ihtiyaçlarımız değişti.
Belki de artık bazı şeyleri eskisi kadar zorlamak istemiyoruz.
Bence bununla barışabilmek de önemli.
Ben bugün bu bölümden şöyle bir düşünceyle ayrılıyorum aslında.
Hayatımızdaki her şeyin devam etmesi bizim sorumluluğumuz değil.
Tabii ki sevdiğimiz şeyler için emek vereceğiz.
İlişkilerimize sahip çıkacağız.
Hayallerimizin peşinden gideceğiz.
Bazen zorlanacağız, bazen sabredeceğiz, bazen yeniden deneyeceğiz.
Ama bütün bunları yaparken kendimizi de unutmamamız gerekiyor.
Çünkü bir şeyi kaybetmemek için o kadar çok çabalayabiliriz ki
o süreçte böyle kendimizi ne kadar kaybettiğimizi fark etmeyebiliriz bile
ve belki de bazen mesele hani daha çok çabalamak falan değil.
Neye neden çabaladığımızı fark etmek.
O zaman sana bir soru diyeyim tam da burada.
Hayatında şu anda gerçekten istediğin için devam ettirdiğin şeyler neler?
Yalnızca bitsin istemediğin için yürütmeye çalıştığın şeyler neler?
Yani böyle gerçekten içinden gelerek canla başla devam ettirdiğin, istediğin, üzerine çabaladığın şeylerden bahsediyorum.
Bence biraz bunu düşünelim bugün.
Çünkü düşünmeye değer olduğunu düşünüyorum.
Ne kadar çok düşünmek dedim.
Ve şunu da unutmayalım.
Bir şeyin yürümesi için emek vermek güzel ama her şeyi tek başımıza yürütmek zorunda değiliz.
Bölümün sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
Bu bölümü ilgisini çekeceğini düşündüğün bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
