
Selamlaaar! Bu bölümde dürüstlükle patavatsızlık arasındaki ince çizgiyi, neden her düşündüğümüzü söyleme ihtiyacı hissettiğimizi, eleştirilere neden bazen tahammül edemediğimizi ve birilerini kırmamak için sustuklarımızı konuşuyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, O Zaman Sana Bi Soru podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melisa.
Biliyorsunuz arkadaşlar geçen hafta yalan söylemenin psikolojisini, neden yalan söylediğimizi falan konuştuk.
Hazır onu konuşmuşken aklıma gelen aslında biraz da bağlantılı bulduğum bir noktayı da bölüm yapmadan geçmek istemedim.
Çünkü şunu düşündüm.
Hepimiz dürüst insanları sevdiğimizi söylüyoruz ama bazen duyduğumuz dürüstlüğe de tahammül edemiyoruz.
Bir yandan da böyle kendimize dürüstlük adı altında başkalarını kırma hakkı falan tanıyabiliyoruz.
Hatta bazı insanlar var.
Eminim hepinizin karşılaştığı tipler bunlar.
Daha tanışmanızın ilk 10 dakikasında size böyle dobra bir insan olduklarını falan söylerler.
Ben biraz dobra bir insanım.
Ben içimden ne geçiyorsa söylerim.
Benim öyle içim dışım birdir falan gibi söylemleri vardır bu insanların.
Ve ben artık bu cümleleri duyduğumda biraz sinir oluyorum arkadaşlar.
Çünkü bu cümlelerin devamında genellikle benim hiç sormadığım, hiç merak etmediğim,
hatta mümkünse hayatım boyunca öğrenmek istemediğim bir fikir geliyor.
Mesela biri size dönüp sen biraz kilo mu aldın diyor tamam mı?
Siz daha ne olduğunu anlamadan ama yanlış anlama ben dobra bir insanım sadece falan diye ekliyor.
Yanlış anlamayayım da ne yapayım kardeşim yani şimdi ben bu bilgiyi ne yapacağım?
Hayatımda nasıl bir yere koyacağım mesela?
Bir de işte şey vardır ben senin iyiliğin için söylüyorum.
Bu cümleyle başlayan konuşmaların insanın iyiliğine hizmet ettiği çok nadir görülüyor gibi geliyor bana.
Senin iyiliğin için söylüyorum ama bence o iş sana göre değil.
Senin iyiliğin için söylüyorum ama sevgilin seni pek sevmiyor gibi.
Ya da işte senin iyiliğin için söylüyorum ama o saç sana hiç yakışmamış.
Ya gerçekten benim iyiliğim için mi söylüyorsun?
Yoksa söylemek istediğin şeyi söyleyebilmek için benim iyiliğimi mi bahane ediyorsun?
Çünkü bazen bence bu dürüstlükle patavatsızlık arasındaki çizgiyi biraz karıştırıyoruz sanki.
Hatta bazı insanlar için dürüstlük böyle aklına gelen her şeyi hiçbir filtreden geçirmeden söylemek anlamına geliyor.
Ama bir yandan da şöyle bir durum var.
Diyelim ki gerçekten çok yakın bir arkadaşınız var tamam mı?
Bir karar vermiş.
Sizce çok yanlış bir karar.
Belki daha önce aynı hatayı yaptı, çok üzüldü.
Şimdi yeniden aynı şeyin içine giriyor.
Ne yapacaksınız?
Hiçbir şey söylemeyip izleyecek misiniz?
Yoksa kırılacağını bile bile düşündüğünüz şeyi söyleyecek misiniz?
Ve eğer söylemeye karar verirseniz karşınızdaki insanın kırılmasından da sorumlu musunuz?
İşte tam burada işler biraz karışıyor.
Çünkü hepimiz hayatımızda dürüst insanlar olsun istiyoruz.
Bize yalan söylenmesin, gerçekler bizden saklanmasın istiyoruz.
Ama sonra biri gerçekten düşündüğünü söylediğinde bazen duymamış olmayı diliyoruz.
Hatta zaman zaman bana karşı dürüst ol dediğimiz insanın aslında bizim duymak istediğimiz şeyi söylemesini bekliyoruz.
Bir de bunun tam tersi var tabii.
Söylediğimiz şey doğru olduğu sürece o şeyin karşı tarafta yarattığı etkiyi önemsemememiz gerektiğini düşünüyoruz.
Yani bir tarafta her şeyi söyleme hakkını kendinde bulanlar var, diğer tarafta hiçbir şey duymak istemeyenler var.
Ve ikisinin ortasında bir yerde hepimizin bildiği bölümünde başlığı olan o atasözü duruyor.
İstediğini söyleyen istemediğini işitir.
Ama ben bu sözün yalnızca çok konuşan insanlarla ilgili olduğunu düşünmüyorum açıkçası.
Bence biraz susmayı bilmekle, biraz eleştirilmeye tahammül etmekle, biraz da söylediğimiz sözleri sorumluluğuna almakla ilgili.
O yüzden de bugün biraz bunları konuşalım istiyorum.
Yani her doğru söylenmeli mi?
İnsanlar neden düşüncelerini bazen de kendilerine saklayamıyor?
Neden bazen en küçük eleştiriyi bile kaldıramıyoruz?
Ve en önemlisi birini kırmamak için sürekli susmak gerçekten doğru bir şey mi?
Çünkü bazen istediğini söyleyen istemediğini işitiyor gerçekten.
Ama bazen de istediğini söylemeyen ya da söyleyemeyen hiç istemediği bir hayatı yaşıyor.
Benim bu konuda çok ilginç bulduğum bir şey var.
Dobre olduğunu söyleyen insanların bir kısmı bunu çok olumlu bir karakter özelliği olarak görüyor.
Ve aslında dürüstlük gerçekten de değerli bir özellik.
Yani kim hayatında ne düşündüğünü bilmediği sürekli başka bir şey söyleyip başka bir şey yapan insanlar olsun ister ki.
Hepimiz karşımızdaki insana güvenebilmek istiyoruz.
Ama burada şöyle bir ayrım yapmamız gerekiyor bence.
Dürüst olmakla aklımızdan geçen her şeyi söylemek aynı şey değil.
Çünkü düşüncelerimiz her zaman gerçeklerden oluşmuyor maalesef.
Bazen bir şey hakkında yeterli bilgimiz olmuyor.
bazen önyargılı oluyoruz, bazen kendi deneyimlerimizden hareketle başka birinin hayatını yorumluyoruz
ve bazen de sadece kötü bir gün geçiriyoruz.
Ne bileyim böyle canımız sıkkın, sabah kötü uyanmışız, trafikte gerilmişiz, iş yerinde birine sinirlenmişiz.
Sonra gidip bir arkadaşımızın yaptığı küçücük bir şeye normalde vermeyeceğimiz kadar büyük bir tepki veriyoruz.
Ama arkasından da ben ne düşünüyorsam onu söylüyorum diyoruz.
Peki o an düşündüğümüz şey bizim gerçek düşüncemiz mi?
Yoksa o anki ruh halimizin bize düşündürdüğü bir şey mi?
Mesele yalnızca ne söylediklerimiz değil arkadaşlar.
Nasıl söylediğimiz, ne zaman söylediğimiz ve neden söylediğimiz de önemli.
Bir de bence burada kendimize sormamız gereken çok basit bir soru da var.
Ben bunu neden söylüyorum?
Gerçekten karşımdaki insana yardımcı olmak için mi?
Yoksa bir şeyi fark etmesini istediğim için mi?
Yoksa sadece içimden geçtiği ve söyleme hakkım olduğunu düşündüğüm için mi?
Çünkü bazen bir fikri paylaşmanın arkasında iyi niyetten çok kendi fikrimizi ifade etmiş olmanın verdiği bir tatmin olabiliyor.
Hatta bazı zamanlar karşımızdaki insana bir şey söylemek için doğru anı değil de söyleyebileceğimiz ilk anı bekliyoruz.
Düşünsenize böyle çok yakın bir arkadaşınız yeni ayrılmış.
Berbat hissediyor, ağlıyor, kendini toplayamıyor falan.
Siz de o ilişkiyi zaten en başından beri onaylamıyordunuz.
Ve gidip diyorsunuz ki ben sana demiştim.
Ne kadar güzel ya tebrik ederim haklı çıktın bravo bebeğim yani.
Peki arkadaşın şimdi bununla ne yapsın?
Siz haklı çıktınız diye onun üzüntüsü azalıyor mu?
Hatta belki tam tersine zaten kendini kötü hisseden insanın bir de aptal hissetmesine sebep oluyorsunuz.
İşte burada dürüstlükle ilgili önemli bir ayrım var.
Bir şeyi söylemekte haklı olabilirsiniz ama onu söyleme biçiminiz yanlış olabilir.
Ve bence bazen ben sadece doğruları söylüyorum cümlesi var ya bu ikinci kısmı düşünmekten kaçınmamızı sağlıyor.
Çünkü niyetimizin iyi olduğunu düşünmek yarattığımız etkiyi değerlendirmekten daha kolay.
Oysa karşımızdaki insanın ne hissettiğini önemsemek düşündüğümüz şeylerden vazgeçmek anlamına gelmiyor.
Sadece o düşüncenin karşımızda bir insan olduğunu hatırlayarak dile getirilmesi anlamına geliyor.
Bir de tabii her şeyin söylenmesi gereken bir zamanı var.
Bazen çok doğru bir cümleyi çok yanlış bir zamanda kurabiliyoruz ve o zaman cümlenin doğruluğu neredeyse hiçbir anlam ifade etmiyor.
O yüzden belki de dürüstlük dediğimiz şey yalnızca gerçeği söyleme cesareti değil.
O gerçeği nasıl söyleyeceğini bilecek kadar düşünceli olmak da aynı zamanda.
Şimdi bir de işin başka tarafına bakalım.
Biz neden her konuda fikrimizi söylemek istiyoruz?
Çünkü biraz düşününce fark ediyorum ki etrafımızda sürekli birbirinin hayatını yorumlayan insanlar var.
Kimin ne giyeceğinden, kimin kiminle birlikte olması gerektiğine, birinin iş değiştirme kararından çocuk yetiştirme biçimine kadar böyle yani.
İnanılmaz herkesin her konuda bir fikri var.
Üstelik çoğu zaman bu fikirler sorulmuyor bile.
Bir insan bir karar aldığını söylüyor.
karşısındaki hemen kendi değerlendirmesini yapmaya başlıyor.
Ben olsam öyle yapmazdım.
Sen bilirsin ama bence yanlış.
Bana sorarsan o iş olmaz.
Ya canım ben sana sormadım ki.
Ben sadece olan bir şeyi anlattım sana.
Belki sevincimi paylaşmak istedim.
Belki üzgündüm.
Belki yalnızca biri beni dinlesin istedim.
Ve bence burada çok önemli bir alışkanlığımız devreye giriyor.
Birini dinlemekle onun anlattığı şeye cevap vermek zorunda hissetmek arasında çok büyük bir fark var.
Bazen birinin anlattığı şeye hemen yorum yapmazsak sanki böyle yeterince ilgili görünmeyeceğimizi düşünüyoruz.
Sanki bir insan bize bir problem anlattığında böyle mutlaka çözüm üretmemiz gerekiyor.
Oysa bazen karşımızdaki insanın çözüme ihtiyacı yok.
Sadece anlaşılmaya ihtiyacı var.
Mesela arkadaşınız size iş yerinde yaşadığı bir problemi anlatıyor diye düşünün.
Siz hemen ben olsam istifa ederdim falan diyorsunuz.
Belki o insanın istifa etme imkanı yok.
Belki zaten bunu çoktan düşündü.
Belki de o an yalnızca yaşadığı haksızlığa sizin de üzülmenizi istiyor.
Ama bazen gerçekten karşımızdaki insanın neye ihtiyacı olduğunu anlamadan ona kendi ihtiyaç duyduğumuz türden cevaplar veriyoruz.
Ve bence bu alışkanlığın bir kısmı da hayatımız üzerinde kontrol sahibi olma isteğimizden geliyor olabilir diye düşünüyorum.
Çünkü başka insanların kararlarını yorumlamak gerçekten çok kolay.
Dışarıdan bakınca her şey daha net görünüyor.
Ben olsam asla o ilişkiye devam etmezdim.
Ben olsam o işi bırakırdım.
Ben olsam aileme karşı çıkardım.
çıkardım. Ne güzel değil mi? Böyle uzaktan
uzaktan söylemek. Başkasının
hayatına dışarıdan bakınca böyle
hepimiz çok cesuruz, çok kararlıyız,
çok mantıklıyız. Ama aynı
kararları kendi hayatımızda vermemiz
gerektiğinde işte o zaman işler değişiyor.
Çünkü o kararın sonucunu
yaşayacak olanlar bizler oluyoruz.
Bence bazen başkalarının hayatında
çok net olmamızın sebebi o
hayatın sorumluluğunu taşımıyor olmamız.
Hatta bir başkasının yaptığı hatayı
fark etmek, kendi hatalarımızla
yüzleşmekten çok daha kolay gelebiliyor.
Bir arkadaşımızın ilişkisi hakkında
çok net konuşabiliyoruz mesela.
İşte bu insan sana iyi gelmiyor diyebiliyoruz.
Ama kendi ilişkimizde benzer
bir durum yaşadığımızda bir anda bütün
o netlik kayboluyor. Çünkü dışarıdan
bakarken gördüğümüz şeylerle
içeriden yaşarken hissettiklerimiz
aynı değil. Bir de bu işin sosyal medyası
var tabii. Bence sosyal medya bu
konuda hepimizi biraz değiştirdi.
Artık bir şey gördüğümüzde ona mutlaka
bir tepki vermemiz gerekiyormuş gibi
hissedebiliyoruz. Mesela bir insan bir video
paylaşmış tamam mı? Altında yüzlerce
yorum var ya. Kimisi onun ne giymesi
gerektiğini söylüyor. Kimisi nasıl
konuşması gerektiğini söylüyor. Kimisi
nasıl yaşaması gerektiğini söylüyor ya.
Kardeşim sen bir insanın
nasıl yaşaması gerektiğine nasıl karışabilirsin
yani? Bazen gerçekten bir
insanın hiç zararı olmayan
kendi hayatıyla ilgili bir tercihine
bile uzun uzun yorumlar yapılıyor
ve ben burada şunu düşünüyorum.
Bir fikrimizin olması. O fikrin
mutlaka duyulması gerektiği anlamına geliyor mu?
Çünkü aslında baktığımızda her gün zihnimizden yüzlerce düşünce geçiyor.
Bunların bazılarını birkaç dakika sonra kendimiz bile önemsemiyoruz.
Ama bazen o an aklımıza gelen bir düşünceyi
sanki böyle çok önemli bir gerçekmiş gibi başka birine aktarabiliyoruz.
Sonra o insan günlerce bizim söylediğimiz şeyi düşünüyor.
Biz ise böyle söylediğimizi bile hatırlamıyoruz kimi zaman.
Bence söylediğimiz sözlerin en tuhaf taraflarından biri bu.
Bizim için sıradan olan bir cümle başka birinin zihninde çok uzun süre kalabiliyor.
Çocukken böyle birinin size söylediği küçük bir şeyi yıllar sonra hatırlayabiliyorsunuz ya.
Belki bir öğretmenin söylediği bir cümle, belki bir aile üyesinin görünüşümüzle ilgili yaptığı bir yorum,
belki bir arkadaşımızın şaka diye söylediği bir şey.
O insan büyük ihtimalle söylediğini çoktan unuttu ama biz hala hatırlıyoruz.
Bu yüzden bazen bir şey söylemeden önce yalnızca böyle haklı olup olmadığımızı değil de
Söylediğimiz şeyin karşı tarafta nasıl bir iz bırakabileceğini de düşünmek gerekiyor.
Tabii bu herkesin ne hissedeceğini önden tahmin edebileceğimiz anlamına gelmiyor.
Zaten böyle bir şey mümkün de değil.
Ama en azından bazen durup şunu sorabiliriz.
Bu insanın şu anda benim fikrime gerçekten ihtiyacı var mı?
Belki de bazı düşüncelerimizin en doğru yeri zihnimizdir diye düşünüyorum.
Ve bu hiç kötü bir şey değil.
Şimdiye kadar böyle sürekli konuşan insanlardan bahsettik.
Ama biraz da dinleyen taraf olalım istiyorum.
Çünkü bu hikayede her zaman haklı olan taraf sözleri duyan kişi değil.
Bazen gerçekten duymamız gereken şeyleri de duymak istemiyoruz.
Hatta bazen birinin bize söylediği şey çok doğru olduğu için daha fazla rahatsız olabiliyoruz.
Bunu da böyle biraz açmak istiyorum.
Mesela yakın bir arkadaşınız size davranışınızdan rahatsız olduğunu söylüyor.
Diyor ki ben sana bir şey anlatırken sürekli sözümü kesiyorsun ve bu beni rahatsız ediyor.
Şimdi aslında burada size yönelik çok açık bir geri bildirim var.
Ama siz ne yapıyorsunuz?
Hemen böyle zihninde türetiyorsun.
Yani ben kötü bir arkadaş mıyım sen de benim sözümü kesiyorsun bu kadar büyütülecek ne var falan diye.
Bir anda konu sizin yaptığınız davranıştan çıkıyor size haksızlık yapılıp yapılmadığına dönüşüyor.
Çünkü bazen eleştiri bir davranışımıza yönelik değil de doğrudan böyle kimliğimize yönelik algılıyoruz.
Birinin bunu yanlış yaptın demesi zihnimizde sen yanlış bir insansın gibi yankılanabiliyor.
Ve bu ikisi aynı şey değil arkadaşlar.
Ama o anda ayırt etmek hiç kolay olmuyor tabii.
Çünkü hepimizin kendimizle ilgili bir hikayesi var.
Kendimizi nasıl biri olarak gördüğümüze dair bir inancımız var ya da inançlarımız var.
Mesela diyelim ki kendimizi çok düşünceli bir insan olarak görüyoruz.
Çevremizdekileri önemseyen iyi bir arkadaş, iyi bir partner olduğumuzu düşünüyoruz.
Sonra biri çıkıp diyor ki bazen çok bencil davranıyorsun.
Ve bu cümle yalnızca o kişiden gelen bir eleştiri olmuyor.
Bizim kendimizle ilgili kurduğumuz hikayeyle de çatışan bir cümle oluyor.
Ve bu yüzden rahatsız oluyoruz.
Çünkü bazen eleştirilmek yalnızca bir davranışımızı değiştirmemiz gerektiğini değil de kendimiz hakkında düşündüğümüz bazı şeyleri yeniden değerlendirmemiz gerektiğini de hatırlatıyor.
Psikolojide bilişsel çelişki diye bir kavram var.
En basit haliyle sahip olduğumuz inançlarla karşılaştığımız bilgiler birbiriyle uyuşmadığında bir rahatsızlık hissedebiliyoruz ve buna deniyor bu da.
Ve bazen bu rahatsızlığı gidermenin en kolay yolu kendimizi sorgulamak yerine karşımızdaki insanın söylediklerini reddetmek oluyor.
Sen yanlış anlamışsın, ben öyle demek istemedim, sen de her şeyi abartıyorsun.
Ama belki de bazen gerçekten yanlış yapmışızdır ya.
Yani bence bu ihtimali kabul etmek çok önemli.
Çünkü kendimizle ilgili her olumsuz geri bildirimi reddettiğimizde yalnızca kendimizi korumuş olmuyoruz.
Değişme ihtimalimizi de azaltıyoruz.
Bir de böyle bazı eleştiriler var ki bizi çok fazla rahatsız ediyor.
Başkası aynı şeyi söylese belki umursamayacağız ama belli bir insandan duyduğumuzda günlerce düşünüyoruz onu.
Neden peki?
Yani belki o insanın fikrine çok önem verdiğimiz için, belki söylediği bir şey bizim zaten kendimizde sevmediğimiz bir özelliğimize dokunduğu için, belki de geçmişte benzer bir konuda çok eleştirildiğimiz için.
Yani bazen bir cümlenin yarattığı etki yalnızca o cümlenin kendisiyle ilgili olmuyor.
Bizim geçmişimizle, güvensizliklerimizle, kendimize bakışımızla da ilgili olabiliyor.
Mesela kendinizden çok emin olduğunuz bir konuda biri sizi eleştirdiğinde o eleştiriyi daha kolay karşılayabilirsiniz.
Ama zaten kendinizden şüphe duyduğunuz bir konuda aynı eleştiriyi duyduğunuzda işte o zaman çok daha fazla incinebilirsiniz.
Çünkü bazen başkasının söylediği şey içimizde zaten var olan bir düşünceyi seslendiriyor.
Ve bunu duymak da hiç hoşumuza gitmiyor.
Ama burada önemli bir ayrım yapalım.
Bir sözden incinmemiz o sözün mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez.
Aynı şekilde incinmiş olmamız da karşımızdaki insanın mutlaka haksız olduğunu da göstermez.
Bazen bir eleştiri hem doğru hem de kırıcı olabilir.
Bazen de son derece nazik söylenmiş bir şeyi biz rahatsız edici bulmuş olabiliriz.
O yüzden bence eleştirildiğimizde kendimize iki ayrı soru sormamız gerekiyor.
Birincisi bu insanın bana söylediklerinde doğruluk payı var mı?
İkincisi de bu insanın bana bunu söyleme biçimi uygun muydu?
Çünkü bu iki sorunun cevabı birbirinden farklı olabilir.
Ve belki de olgunlaşmanın bir kısmı duymaktan hoşlanmadığımız şeyleri hemen reddetmek yerine onları böyle değerlendirebilmekten geçiyor.
Hani bazen birinin söylediği bir şeye çok sinirleniriz böyle o an kesinlikle haklı olduğumuzu düşünürüz ya.
Sonra eve gideriz böyle aradan birkaç saat geçer biraz sakinleşiriz ve bir anda aklımızdan şöyle bir düşünce geçer.
Ya aslında biraz haklı olabilir mi ya?
İşte bence o an çok kıymetli.
Çünkü birinin haklı olabileceğini kabul etmek bizim tamamen haksız olduğumuz anlamına gelmiyor.
Sadece kendi bakış açımızın tek ihtimal olmadığını kabul etmiş oluyoruz.
ve belki de istediğini söyleyenin istemediğini işitmesi kadar
istemediğini işitenin de bazen duyduklarını düşünmesi gerekiyor.
Bir de tabii tartışırken söylediklerimiz var.
Bence bu konunun en zor taraflarından biri de bu.
Çünkü bazen normal şartlarda asla söylemeyeceğimiz şeyleri
sinirliyken çok kolay söyleyebiliyoruz.
Hatta bazen karşımızdaki insanı en fazla neyin inciteceğini bildiğimiz için
özellikle onu söylüyoruz.
Düşünsenize böyle çok yakın olduğunuz bir insanla tartışıyorsunuz.
Bu insanı da yıllardır tanıyorsunuz.
Neye üzüldüğünü biliyorsunuz, nelerden çekindiğini biliyorsunuz, en hassas olduğu konuları biliyorsunuz.
Ve tartışmanın bir noktasında bütün bunları ona karşı kullanıyorsunuz.
O an belki tartışmayı kazanmış gibi hissediyorsunuz.
İşte karşınızdaki susuyor, söyleyecek bir şey bulamıyor.
Ama bir düşününce gerçekten kazanıyor musunuz?
Çünkü bazen bir tartışmada son sözü söylemekle o tartışmadan haklı çıkmak aynı şey olmuyor.
Hatta bazen son sözü söylemek uğruna karşımızdaki insanın bize duyduğu güveni zedeleyebiliyoruz.
Ve sonra o meşhur cümle geliyor.
Sinirle söyledim aslında öyle düşünmüyorum.
Ya ben bu cümle üzerine biraz düşünmek istiyorum.
Çünkü o kadar sık kullanıyoruz ki.
Birine böyle kırıcı bir şey söylüyoruz sonra sinirli olduğumuzu ifade ederek o sözün etkisini azaltmaya çalışıyoruz.
Ama gerçekten sinirli olmamız söylediğimiz şeyin sorumluluğunu ortadan kaldırıyor mu?
Bence kaldırmıyor.
kaldırmıyor. Çünkü bir insana sinirli
olması anlaşılabilir bir şey. Hepimiz
sinirleniyoruz. Bazen kontrolümüzü
kaybediyoruz. Bazen istemediğimiz tepkiler
veriyoruz. Ama bu verdiğimiz
tepkilerin sonuçları olmadığı anlamına
da gelmiyor. Bir de şöyle bir düşünce
var ya. İnsan sinirliyken gerçekleri
söyler falan diye. Ya ben buna
tamamen katılmıyorum açıkçası.
Çünkü öfkeliyken söylediğimiz her şey
içimizde sakladığımız büyük gerçekler
olmak zorunda değil. Bazen öfke
olayları olduğundan farklı yorumlamamıza
da sebep olabiliyor. Bazen abartıyoruz.
Bazen o anki kırgınlığımızı
anlatabilmek için böyle çok keskin
kelimeler seçiyoruz. İşte sen
zaten hep böylesin. Sen hiçbir zaman
beni düşünmedin. Seninle konuşmak
istemiyorum falan. Hep
ve hiçbir zaman gibi kelimeler
özellikle tartışmalarda çok kolay
çıkıyor ağzımızdan. Ama gerçekten
hep mi? Gerçekten hiçbir zaman mı?
Yani belki o insan bizi
defalarca düşündü ama biz o anda
yalnızca düşünülmediğimiz bir anı
hatırlıyoruz. Ve bir anlık
kırgınlığımızı da bütün ilişkiye yayıyoruz.
Sonra sakinleştiğimizde söylediğimiz
şeyin düşündüğümüzden aslında çok
daha büyük olduğunu fark ediyoruz. Ama
iş işten geçmiş olabiliyor. Çünkü
sözlerin ilginç bir tarafı var arkadaşlar.
Söylediğimiz bir cümleyi
geri alabiliyoruz ama duyulmamış
hale getiremiyoruz. Özür dileyebiliyoruz.
Niyetimizi açıklayabiliyoruz.
Hatta bazen karşımızdaki insan
bizi affediyor. Ama yine de
söylediğimiz şey onun zihninde bir yerde
kalabiliyor. Özellikle de sevdiğimiz
insanlardan duyduğumuz sözler bazen
çok daha fazla etkiliyor bizi.
Çünkü yabancı birinin bizim hakkımızda ne düşündüğünü
önemsemeyebiliriz. Aman der
geçeriz. Ama çok sevdiğimiz bir
insanın bizim en hassas olduğumuz
konuda söylediği bir şeyi
kolay kolay unutamayabiliyoruz. Bu yüzden
ben tartışmalarda bazen susmanın
çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ama
burada bahsettiğim susmak da hani karşımızdaki
insanı cezalandırmak için günlerce
konuşmamak falan değil. O an
söylediğim şeyin zarar vereceğini fark edip
kendimize biraz zaman tanımak.
Ben şu anda çok sinirliyim ve bu
konuşmayı böyle sürdürmek istemiyorum
diyebilmek. Bence bu da inanılmaz
büyük bir iletişim becerisi bu arada.
Çünkü bazen haklı olsak bile
haklılığımızı ifade etme biçimimiz
yüzünden asıl meseleyi kaybedebiliyoruz.
Bir konuda haklısınız. Gerçekten
haksızlığa uğradınız. Ama bunu anlatırken
o kadar kırıcı cümleler
kuruyorsunuz ki bir süre sonra kimse
yaşadığınız haksızlığı konuşmuyor.
Herkes sizin söylediklerinizi konuşmaya
başlıyor. Ve olayın sonunda
dönüp şöyle diyorsunuz. Ya ben aslında
haklıydım. Belki de öyleydiniz
evet ama bazen haklı olmak söylediğimiz
her şeyi haklı çıkarmıyor maalesef.
Bence istediğini söyleyen istemediğini
işitir sözü biraz da bunu anlatıyor.
Çünkü birinin karşısına çıkıp düşündüğümüz
her şeyi söyleyebiliriz. Ama sonra
o insanın bize bir cevap verme hakkı
olduğunu kabul etmek zorundayız.
Yani kendi dürüstlüğümüzü bir hak olarak görüp
karşımızdakinin dürüstlüğünü saygısızlık
olarak değerlendiremeyiz. Bu biraz
tek taraflı bir anlaşma olur. Ben sana
istediğimi söyleyeyim ama sen bana hiçbir şey
söyleme. Böyle bir dünya yok kardeşim.
Böyle bir dünya yok yani. Şimdi bütün
bunları konuştuk ama burada çok önemli
bir noktaya geliyoruz. Çünkü sürekli böyle
patavatsız insanlardan, kırıcı sözlerden
gereksiz yorumlardan bahsedince
sanki en doğrusu susmakmış gibi
görünebiliyor. Ama bence bu da başka
bir problem. Çünkü bazı insanlar
gerçekten çok fazla konuşuyor. Bazı
insanlar da neredeyse hiç konuşamıyor.
Yani düşündüklerini söyleyemiyorlar.
İstemediği bir şeye hayır diyemiyorlar.
kırıldıklarını ifade edemiyorlar.
Birinin yaptığı bir davranıştan rahatsız oluyorlar.
Ama o insan üzülmesin diye hiçbir şey söyleyemiyorlar.
Hatta bazen çok basit konularda bile kendi fikirlerini geri plan atıyorlar.
Mesela bir arkadaş grubuyla dışarı çıkacaksınız.
Herkes bir yer öneriyor.
Siz aslında oraya gitmek istemiyorsunuz.
Ama işte şimdi ben istemiyorum desem sorun çıkar falan diye düşünüyorsunuz.
Ve hiçbir şey söylemiyorsunuz.
Sonra bütün akşam hiç gitmek istemediğiniz bir yerde oturuyorsunuz.
Belki bu çok küçük bir örnek.
Ama bazı insanların hayatında bu durum sadece restoran seçmekle sınırlı kalmıyor maalesef.
İlişkilerinde de böyle davranıyorlar, iş hayatlarında da, aileleriyle kurdukları ilişkilerde de.
Bir şeyden rahatsız oluyorlar ama söylemiyorlar.
Çünkü karşılarındaki insanın vereceği tepkiden çekiniyorlar.
Belki tartışma çıkmasını istemiyorlar, belki sevilmemekten korkuyorlar.
Belki de çocukluklarından beri böyle uyumlu olmanın, sorun çıkarmamanın, karşı çıkmamanın iyi bir özellik olduğu öğretilmiş onlara.
Ve zamanla bu insanlar kendi ihtiyaçlarını ifade etmekte zorlanmaya başlayabiliyorlar.
Çünkü bazen birilerini kırmamak için susmayı öğrenirken kendimizi kırmaya alışıyoruz.
Bence burada böyle çok önemli de bir ayrım var.
Düşünceli olmak başka bir şey.
Kendini sürekli geri plana atmak bambaşka bir şey.
Yani birinin kalbini kırmamak için kelimelerimizi özenle seçebiliriz.
Ama bu rahatsız olduğumuz bir davranışı hiç dile getirmememiz gerektiği anlamına gelmiyor.
Yani mesela yakın bir arkadaşınız sürekli son dakika plan iptal ediyor diyelim.
Siz bunlar rahatsız oluyorsunuz ama her seferinde önemli değil ya olur böyle şeyler falan diyorsunuz.
Sonra bir gün öyle bir noktaya geliyorsunuz ki küçücük bir olayda patlıyorsunuz.
Aslında o gün yaşanan şey sizi bu kadar da sinirlendirmiyor.
Ama daha önce söylemediğiniz her şey birikmiş oluyor.
Ve bir anda yalnızca o günü değil son 6 ayı konuşmaya başlıyorsunuz.
Sen zaten hep böylesin, ben senin için şunları yaptım, sen hiçbir zaman beni düşünmedin.
Yani karşınızdaki insan da böyle ne olduğunu anlayamıyor.
Çünkü siz o zamana kadar hep sorun değil demişsiniz.
Gerçekten sorun olmadığını düşünmüş olabilir o da tabii.
İşte bazen susmanın da böyle bir bedeli var.
Biz hiçbir şey söylemediğimizde karşımızdaki insanın neye kırıldığımızı kendiliğinden anlamasını bekleyebiliyoruz.
Ve anlamadığında da daha fazla kırılıyoruz.
Oysa kimse bizim zihnimizi okuyamıyor yani okuyamaz da.
Bazen kendi ihtiyaçlarımızı ifade etmek zorundayız.
Bazen bu yaptığın beni üzdü demek zorundayız.
bazen ben bunu istemiyorum demek zorundayız.
Ve belki de en önemlisi bunları söylediğimiz için kötü bir insan olmadığımızı anlamamız gerekiyor.
Çünkü sınır koymak birine saldırmak demek değil.
Ya da birini eleştirmek onu değersizleştirmek demek değil.
Birine katılmamak onu sevmemek anlamına falan da gelmiyor.
Ama bazen bütün bunları birbirine karıştırıyoruz.
Mesela bir arkadaşımızın teklifini reddettiğimizde sanki o insanı reddetmişiz gibi hissediyoruz.
Ya da birinin davranışından rahatsız olduğumuzu söylediğimizde
sanki onun bütün karakterini eleştiriyormuşuz gibi düşünüyoruz.
Ve bu yüzden de susuyoruz.
Ama burada sevdiğim böyle çok güzel bir düşünce var.
İyi bir ilişki hiç tartışmadığınız bir ilişki olmak zorunda değil.
Bence iyi bir ilişki bazen birbirinizle aynı fikirde olmadığınızda da
kendinizi güvende hissedebildiğiniz bir ilişki.
Çünkü düşününce hepimizin hayatında farklı düşündüğümüz,
bazı davranışlarını sevmediğimiz ama yine de çok sevdiğimiz insanlar var.
ve bazen bu ilişkileri sürdürebilmek için hoşumuza gitmeyen şeyleri de konuşmamız gerekiyor.
O yüzden bence asıl mesele susmak ya da konuşmak değil.
Kendimizi ifade ederken, karşımızdaki insanı ezmeden, karşımızdaki insanı düşünürken de
kendimizden vazgeçmeden iletişim kurabilmek.
Tabi bunu söylemesi kolay, uygulaması o kadar kolay değil farkındayım.
Çünkü bazen yıllardır sustuğumuz bir şeyi ilk kez söylediğimizde
karşımızdaki insan buna alışık olmadığı için tepki gösterebiliyor.
Hatta sen çok değiştin falan diyebiliyorlar.
Ama bazen insanların değiştiğimizi düşünmesinin sebebi artık eskiden sustuğumuz şeyleri söylemeye başlamamız oluyor.
Ve bu her zaman kötü bir değişim değil bence.
Ben bu atasözünü düşünürken bir noktada şunu fark ettim.
Biz hani istediğini söyleyen istemediğini işitir diyerek genellikle insanlara biraz susmayı öğütlüyoruz.
Ama hayat yalnızca ne zaman susacağımızı öğrenmekten ibaret değil.
Ne zaman konuşacağımızı da öğrenmemiz gerekiyor.
Çünkü bazen söylemediğimiz şeylerin de sonuçları olabiliyor.
Birine onu sevdiğimizi söylemiyoruz çünkü ya karşılık vermezse diye düşünüyoruz mesela.
Bir arkadaşımıza kırıldığımızı söylemiyoruz çünkü ya aramız bozulursa diye korkuyoruz.
İşlerinde hak ettiğimizi düşündüğümüz bir şeyi talep etmiyoruz çünkü ya yanlış anlaşılırsa diyoruz.
Birine artık o ilişkiyi sürdürmek istemediğimizi söyleyemiyoruz çünkü onu üzmek istemiyoruz.
Ve sonra bir bakıyoruz ki hayatımızda bizim yerimize başkalarının karar verdiği birçok alan oluşmuş.
Üstelik bazen bu insanlara da kızıyoruz yani.
Beni hiç düşünmüyorlar, benim ne istediğimi önemsemiyorlar, her zaman onların istediği oluyor falan diyoruz.
Ama dönüp bakınca kendi isteklerimizi hiç ifade etmediğimizi de fark edebiliyoruz.
Tabi burada bütün sorumluluğu susan kişiye yükleyemeyiz.
Bazı ilişkilerde konuşmak gerçekten çok zor olabiliyor.
Yani karşımızdaki insan öfkeyle karşılık veriyorsa, bizi sürekli küçümsüyorsa, söylediklerimizi önemsemiyorsa, kendimizi ifade etmekte zorlanmamız çok anlaşılır.
Hatta bazen susmak kendimizi korumanın bir yolu da olabilir.
Ama güvenli ilişkilerde bile sıf böyle olumsuz bir tepki almamak için sürekli susuyorsak zamanla kendi isteklerimizle aramıza da mesafe koyabiliyoruz.
Ve bu noktada kendimize şunu sormamız gerekiyor bence.
Ben gerçekten huzurlu bir insan mıyım?
Yoksa yalnızca huzursuzluk çıkmasın diye sürekli kendimden ödün mü veriyorum?
Çünkü ikisi birbirinden çok farklı.
Bazen çatışmadan kaçınmayı huzurla karıştırıyoruz.
Hiç tartışmıyorsak, hiç kimse bize kırılmıyorsa, herkes bizimle iyi anlaşıyorsa böyle çok doğru bir şey yaptığımızı düşünüyoruz.
Ama belki de bunun sebebi kendi fikirlerimizi hiç ortaya koymamamızdır.
Oysa hayatta herkesin bizi sevmesi, herkesin bize katılması, herkesin verdiğimiz kararlardan memnun olması mümkün değil.
Bazen doğru bir şey söylediğimizde birileri kırılacak, bazen sınır koyduğumuzda birileri rahatsız olacak ya da bazen birine hayır dediğimizde bizim hakkımızda olumsuz şeyler düşünecek.
Ve bence bunların hepsini engellemeye çalışmak çok yorucu.
Çünkü kendi davranışlarımızı kontrol edebiliriz ama insanların o davranışlara nasıl tepki vereceğini tamamen kontrol edemeyiz.
Elbette düşünceli olabiliriz, kırıcı olmamaya çalışabiliriz, kelimelerimizi seçebiliriz.
Ama her şeyi doğru yapsak bile karşımızdaki insanın hiç kırılmayacağını garanti edemeyiz.
Belki de burada ihtiyacımız olan şey herkesi memnun etmeye çalışmak yerine kendi davranışlarımızın sorumluluğunu almayı öğrenmek.
Ben sana düşüncemi saygılı bir şekilde söyleyebilirim.
Sen buna katılmayabilirsin.
Hatta bundan rahatsız olabilirsin.
Ve biz yine de birbirimize saygı duyabiliriz.
Bence sağlıklı iletişimin en önemli taraflarından biri bu.
Karşımızdaki insanın bizimle aynı fikirde olmak zorunda olmadığını kabul etmek.
Çünkü bazen bir tartışmada amacımız anlaşılmak değil de karşımızdakini ikna etmek oluyor.
O insan bizim gibi düşünene kadar konuşuyoruz.
Söylediğimiz şeyi böyle tekrar tekrar anlatıyoruz.
Farklı örnekler veriyoruz.
ve bir noktadan sonra tartıştığımız konunun bile önemi kalmıyor.
Sadece karşımızdaki insanın tamam sen haklısın demesini bekliyoruz.
Ama ilişkiler böyle yürümüyor.
Bazen iki insan aynı olaya bakıp farklı şeyler düşünebilir.
Bazen ikisinin de kendine göre haklı olduğu noktalar olabilir.
Ve bazen bir konuşmanın sonunda ortak bir karara varmadan da birbirimizi anlayabiliriz.
Bence bunu kabul etmek de önemli.
Çünkü herkesin bizi anlaması gerekmiyor.
Herkesin bize hak vermesi de gerekmiyor.
Ama bizim de herkesi ikna etmek gibi bir görevimiz yok.
Bunu da kabul etmek lazım.
Bütün bu konuştuklarımızın sonunda tabii insanın aklına şöyle bir soru geliyor.
E peki ne yapacağız?
Her düşündüğümüzü söylemeyeceğiz ama her şeyi de içimize atmayacağız.
Eleştiriye açık olacağız ama her eleştiriyi de kabul etmek zorunda değiliz.
Ya bunlar biraz karmaşık görünüyor.
Çünkü aslında iletişim dediğimiz şey bir sürü kesin kuralı uygulamaktan ibaret değil.
Her insan farklı, her ilişki farklı, her durum farklı.
Ama bence kendimize sorabileceğimiz birkaç soru var.
Mesela birine bir şey söylemeden önce şunu düşünebiliriz.
Bu söylediğim şey gerçekten gerekli mi?
Bir arkadaşınızın saçını beğenmediyseniz bunu mutlaka bilmesi gerekiyor mu mesela?
Belki hayır ama arkadaşınız hayatını önemli ölçüde etkileyecek bir karar alıyorsa
ve sizin bildiğiniz önemli bir şeyi bilmiyorsa o zaman konuşmanız gerekebilir.
İkinci olarak da ben bunu neden söylemek istiyorum?
Karşındaki insanı önemsediğim için mi yoksa bir sorunu çözmek için mi?
Ya da kendimi haklı çıkarmak için mi?
Ve üçüncü olarak bunu söylemenin daha iyi bir yolu var mı?
Çünkü bazen söylemek istediğimiz şeyden vazgeçmemiz gerekmiyor.
Sadece onu biraz farklı ifade etmemiz gerekiyor.
Sen çok bencilsin demek yerine mesela bu durumda benim ne hissettiğimi düşünmeni isterdim diyebiliriz.
Ya da sen zaten beni hiç dinlemiyorsun demek yerine konuşurken sözüm kesildiğinde kendimi dinlenmemiş hissediyorum diyebiliriz.
Ya bunların hiçbiri sihirli cümleler değil tabii yani.
Her tartışmayı çözmezler.
Ama en azından karşımızdaki insanın bütün karakterine saldırmak yerine bizi rahatsız eden davranışa odaklanmamızı sağlayabilirler.
Bir de son bir soru var ki bence en önemlilerinden biri.
Ben bunun cevabını duymaya hazır mıyım?
Çünkü bazen insanlara çok ağır şeyler söyleyip onların hiçbir tepki vermemesini bekliyoruz.
Birine karakteriyle ilgili sert yorumlar yapıyoruz.
Ama o insan bize kendi davranışlarımızla ilgili bir şey söylediğinde tamamen savunmaya geçiyoruz.
Burada bence kendimize karşı biraz daha dürüst olmamız gerekiyor.
Eğer birine düşüncelerimi açıkça söyleme hakkım olduğunu düşünüyorsam onun da bana katılmama ve kendi ifade etme hakkı olduğunu kabul etmeliyim.
Ama bu birinin kırıcı davranışına aynı şekilde karşılık vermemiz gerektiği anlamına da gelmiyor tabii.
Çünkü bazen bize söylenen her şeye cevap vermek zorunda değiliz.
Bazen karşımızdaki insanın amacı gerçekten konuşmak değil de tartışmak da olabilir.
Bazen bizi anlamak istemiyor olabilir.
Ve bazen ne söylersek söyleyelim o konuşmanın iyi bir yere gitmeyeceğini fark edebiliriz.
İşte o zaman susmak kendimizi ifade edememek anlamına gelmez.
Bazen yalnızca o tartışmayı sürdürmemeyi seçmek anlamına gelir.
Çünkü her tartışma kazanılmak zorunda değil ya.
Her yanlış anlaşılma açıklığa kavuşturulmak zorunda değil.
Her insan bizim hakkımızdaki fikrini değiştirmek zorunda değil.
Bazen kendimize anlatırız karşımızdaki anlamaz.
Bir daha anlatırız yine anlamaz.
Ve biz bir noktada şöyle düşünürüz.
Ben bunu nasıl anlatacağım?
Ama belki de artık anlatmamız gerekmiyordur.
Çünkü iletişim yalnızca konuşmakla ilgili değil arkadaşlar.
Karşımızdaki insanın dinlemek istemesiyle de ilgili.
Ve dinlemek istemeyen birine kendimizi sonsuza kadar anlatamayız yani.
Ben bu bölümü anlatırken sürekli aynı şey üzerine düşündüm.
Hayatımızda bizi en fazla etkileyen sözler hangileri?
Birilerinin bize söyledikleri mi yoksa bizim söyleyemediklerimiz mi?
Çünkü bazen yıllar önce duyduğumuz bir cümleyi hala hatırlıyoruz.
Birinin bize söylediği kırıcı bir şeyi.
Hiç beklemediğimiz bir anda duyduğumuz bir eleştiri.
ya da öfkeyle söylenmiş ve sonradan özür dilenmiş bir sözü.
Ama bazen de yıllar önce söylemediğimiz bir şey aklımıza düşüyor.
Keşke o gün kendimi savulsaydım diyoruz.
Ya da keşke ne hissettiğimi söyleseydim.
Keşke o ilişkiyi bitirmek istediğimi daha önce dile getirseydim.
Keşke onu sevdiğimi bilseydi.
Ve ilginç olan şu ki ikisi de aynı yerden geliyor aslında.
Kelimelerden.
Birinde söylediklerimizin sonuçlarını yaşıyoruz.
Diğerinde söyleyemediklerimizin.
O yüzden ben artık istediğini söyleyen, istemediğini işitir sözünün yalnızca susmamız gerektiğini öğütleyen bir söz olduğunu düşünmüyorum.
Bence bu söz biraz da böyle söylediklerimizin bir karşılığı olabileceğini hatırlatıyor.
Çünkü konuşmak bir eylem ve her eylem gibi konuşmanın da sonuçları var.
Bazen söylediklerimiz bir ilişkiyi iyileştiriyor, bazen bozuyor, bazen bir insanın kendisini daha iyi anlamasını sağlıyor.
Bazen de yıllarca unutamayacağı bir kırgınlık bırakıyor ama susmanın da sonuçları var.
Bazen susarak bir tartışmayı önlüyoruz, bazen bir ilişkiyi koruyoruz, bazen de kendi ihtiyaçlarımızı görmezden geliyoruz.
Bu yüzden bence asıl mesele her şeyi söylemek ya da hiçbir şey söylememek değil.
Ne zaman konuşacağımızı, ne zaman dinleyeceğimizi, ne zaman da gerçekten susmamız gerektiğini öğrenmek ve belki biraz da şunu kabul etmek.
Biz ne kadar iyi niyetli olursak olalım bazen birilerini kıracağız.
Ne kadar dikkatli konuşursak konuşalım bazen yanlış anlaşılacağız.
Ne kadar haklı olursak olalım bazen karşımızdaki insan bizimle aynı fikirde olmayacak.
Ve bütün bunlar hayatın bir parçası.
Önemli olan hiçbir zaman kimseyi kırmayan, hiçbir zaman yanlış bir şey söylemeyen,
hiçbir zaman eleştirilmeyen bir insan olmaya çalışmak değil.
Böyle bir insan olmak zaten mümkün değil.
Bence önemli olan gerektiğinde özür dileyebilmek.
Gerektiğinde hatamızı kabul edebilmek.
Gerektiğinde karşımızdakinin haklı olabileceğini de düşünebilmek.
ve gerektiğinde de başkası rahatsız olacak diye kendi doğrularımızdan vazgeçmemek.
Çünkü herkesin her şeyi söyleme hakkı olduğunu düşündüğü bir dünyada
belki de asıl marifet ne zaman susacağımızı bilmektir.
Ama herkesin birbirini memnun etmeye çalıştığı bir dünyada da asıl cesaret bazen konuşabilmek oluyor.
O zaman sana bir soru.
Şimdiye kadar seni en çok hangisi pişman etti?
Söylediğin bir şey mi yoksa söylemeye cesaret edemediğin bir şey mi?
Çünkü ben düşünüyorum da böyle bazı kelimelerin ağızdan çıkması için biraz daha beklemesi gerekiyor.
Ama bazı kelimelerin de artık söylenmesi gerekiyor.
Bölümün sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğün bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
