
İnsan Doğumdan İtibaren Yerçekiminin Yükünü Taşır
26 Ekim 2026 · 21 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Selamlaar! Bu bölümde, doğduğumuz andan itibaren yerçekimine karşı koymayı öğrenirken, büyüdükçe kendi kendimize eklediğimiz görünmez yükleri konuşuyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, O Zaman Sana Bi Soru podcast kanalına hoş geldiniz. Ben Melisa.
Geçen ben tek başıma bir date'e çıktım arkadaşlar. Arada yapmak lazım bence, iyi geliyor gerçekten.
Ha sanki hiç düşünmüyormuşsun gibi yalnız kalınca daha çok düşünüyorsun.
Etrafını inceliyorsun, gördüklerinden ekstra çıkarımların oluyor, bir de onları düşünüyorsun falan.
Sürekli düşünen bir insan olmak gerçekten çok zor.
Kafanın içinin susmaması, yani hiç susmaması hatta inanılmaz bir olay.
Sonra tam olarak bu düşünme olayını düşünürken böyle çok gerilere gittim.
Çözümleyebileceğimi sanıyorum ya hani dedim bir çocukluğuma ineyim falan.
Sanki orada bütün sorunlarımın cevapları beni bekliyor.
Neyse başladım düşünmeye.
Ben çocukken de bu kadar düşünüyor muydum acaba falan diye böyle yani tabii ki düşünüyordum da hani bu kadar mı düşünüyordum?
Bir şey yapmadan önce 40 tane ihtimal hesaplıyor muydum mesela?
Birinin söylediği bir cümleyi eve gidip tekrar tekrar kafamda kuruyor muydum?
Ya da henüz yaşanmamış bir olay için şimdiden endişeleniyor muydum?
Sonra fark ettim ki çocukken de aslında biz bir sürü şey düşünüyoruz.
Ama düşünme şeklimiz çok farklı.
Mesela çocukken bir şey yapmak istediğimizde çoğu zaman yapıyoruz.
Birine bir şey söylemek istiyorsak söylüyoruz.
Ne bileyim bir şey merak ediyorsak soruyoruz.
En fazla ne olabilir ki diye düşünmüyoruz bile.
Çünkü henüz o kadar fazla ihtimalin farkında değiliz.
Ama büyüdükçe bir şeyler oluyor.
Bir şey yapmadan önce böyle sonucunu düşünmeye başlıyoruz.
Sonra o sonucun başkaları tarafından nasıl değerlendirileceğini düşünüyoruz.
Sonra o insanların bizim hakkımızda ne düşüneceğini düşünüyoruz.
Sonra bütün bunları düşündüğümüz için neden bu kadar düşündüğümüzü düşünüyoruz.
Yani gerçekten inanılmaz bir döngü.
Ve bir noktadan sonra hayatımızda yaptığımız şeylerden çok.
Yapabileceğimiz ama yapmadığımız şeyler birikmeye başlıyor sanki.
Çünkü korkuyoruz.
Yanlış karar vermekten, başarısız olmaktan, rezil olmaktan, birilerine hayal kırıklığına uğratmaktan.
Sonra dedim ki peki bu ne zaman başlıyor?
Yani insan ne zaman bu kadar temkinli olmaya başlıyor?
Ne zaman bir şeyleri sürekli kontrol etmek istiyor?
Ne zaman düşmekten bu kadar korkar hale geliyor.
Ve buradan çok alakasız gibi görünen ama bence aslında hiç de alakasız olmayan bir şey geldi aklıma.
Yürümeyi öğrenmek.
Arkadaşlar biz hayatımızın ilk yıllarında yürümeyi öğreniyoruz ya.
Bunu o kadar normal karşılıyoruz ki üzerine hiç düşünmüyoruz bile.
Ama düşününce gerçekten acayip bir şey.
Bir bebek doğuyor daha kafasını bile tam olarak tutamıyor.
Sonra yavaş yavaş oturmayı öğreniyor.
Bir yerlere tutunuyor, ayağa kalkmaya çalışıyor.
Düşüyor, yeniden kalkıyor, tekrar düşüyor falan.
ve bütün bunları yaparken aslında neyle mücadele ediyor biliyor musunuz?
Yer çekimiyle.
Yani biz doğduğumuz andan itibaren bizi sürekli aşağı çeken bir kuvvetin etkisi altındayız.
Hatta daha ilk zamanlarımızdan itibaren bedenimiz bu kuvvete karşı hareket etmeyi öğrenmeye çalışıyor.
Ve beni en çok düşündüren şey de şu oldu.
Bir bebek yürümeyi öğrenirken belki onlarca, belki yüzlerce kez düşüyor
ama düşmekten dolayı yürümekten vazgeçmiyor.
Bizse büyüdükçe bazen daha ilk adımı atmadan düşme ihtimalini düşünüp
Yürümemeye karar veriyoruz ya.
Düşünsenize çocukken düşmek öğrenmenin bir parçası iken büyüdüğümüzde başarısızlığın bir göstergesi haline geliyor.
Bir de fiziksel olarak güçleniyoruz bu süreçte tabii.
Çocukken kendi bedenimizi taşımakta zorlanırken büyüdüğümüzde koşabiliyoruz, ağırlık kaldırabiliyoruz, ne bileyim kilometrelerce yürüyebiliyoruz.
Ama işin garibi bedenimiz güçlendikçe hayatımızı daha ağır hissetmeye başlıyoruz.
Çünkü artık bizi aşağı çeken tek şey maalesef ki yer çekimi değil.
Beklentiler var, sorumluluklar var, yetiştirmemiz gereken işler var, vermemiz gereken kararlar var.
Geçmişte yaptığımız hatalar, gelecekte olmasından korktuğumuz şeyler var.
Ve bunların hiçbirinin gerçek anlamda bir ağırlığı yok.
Yani tarihte çıksak öyle görünmeyecekler ama bazen omuzlarımızda kocaman bir yük varmış gibi hissettiriyorlar.
O günde işte ben tek başıma otururken bir kahve içecektim sadece.
Geldiğim noktaya bakın insanlığın varoluşsal yüklerini sorguluyorum.
Ama gerçekten insan doğduğu andan itibaren yer çekiminin yükünü taşıyor da acaba büyüdükçe kendi kendine başka ağırlıklar da mı ekliyor?
Ve daha önemlisi bu ağırlıkların ne kadarını gerçekten taşımak zorundayız?
Bugün işte biraz bunu konuşalım istiyorum.
Çünkü bazen hayatı kolaylaştırmak için daha güçlü olmamız gerektiğini düşünüyoruz ya.
Ne bileyim daha dayanıklı, daha başarılı, daha kontrollü, daha hazırlıklı.
Ama belki de mesele daha fazla ağırlık taşıyabilecek kadar güçlenmek değil.
Belki de o mesele dediğimiz şey bazı şeyleri artık taşımak zorunda olmadığımızı fark etmek.
Şimdi az önce bahsettiğim şu düşme meselesine geri dönmek istiyorum.
Çünkü bence burada çok ilginç bir şey var.
Çocukken düştüğümüzde çoğu zaman kalkıp devam ediyoruz.
Ama yetişkin olduğumuzda düştüğümüz yerden kalkmak bazen çok daha zor oluyor.
Üstelik fiziksel olarak düşmemiz de gerekmiyor yani burada.
Mesela bir iş görüşmesinden olumsuz yanıt almak, birinden beklediğimiz karşılığı görmemek, çok istediğimiz bir şeyi başaramamak.
Bunların hepsi bir çeşit düşme deneyimi gibi gelebiliyor.
Ama asıl yorucu olan bazen o olayın kendisi bile olmuyor.
O olaydan sonra kendimize anlattığımız hikaye oluyor.
Bir işten olumsuz yanıt alıyoruz mesela.
Bu işe kabul edilmedim demek yerine ben yeterince iyi değilim diyoruz.
Ya da bir ilişkimiz bitiyor ve bu ilişki yürümedi demek yerine
ben neden kimseyle düzgün bir ilişki kuramıyorum diye böyle düşünmeye başlıyoruz.
Yani tek bir olayı alıp bütün kişiliğimizi ilişkilendirebiliyoruz.
Sonra da o olayın ağırlığını olay çoktan bitmiş olmasına rağmen taşımaya devam ediyoruz.
Bence burada kendimize sormamız gereken şey şu.
Biz gerçekten yaşadığımız şeylerden mi yoruluyoruz yoksa yaşadığımız şeylere yüklediğimiz anlamlardan mı?
Bence bunun cevabı biraz ikisi gibi de.
Çünkü tabii ki hayatımızda bizi gerçekten zorlayan şeyler oluyor.
Bazen çok ciddi sorumluluklarımız, çözmemiz gereken problemlerimiz, değiştiremediğimiz koşullarımız oluyor.
Ama bir de bütün bunların üzerine kendi kendimize eklediğimiz o şeyler var ya.
Mesela bir hata yapıyoruz.
Hata zaten yapılmış, yaşanmış, bitmiş.
Belki telafi etmişiz bile.
Ama aradan 3 sene geçiyor.
Ve biz hala gece uyumadan önce o anı hatırlıyoruz.
Ve insanın kendi kendine yaptığı şeylere bakar mısınız arkadaşlar?
3 sene önce olan bir şeyi bugün yeniden düşünüp tekrar utanabiliyoruz.
Beynimiz sağa sola hiç sıkılmıyor gerçekten.
Bir de bunu yalnızca geçmişte yaşadığımız şeylere de yapmıyoruz.
Henüz yaşanmamış olaylar içinde yapıyoruz sıklıkla.
Yarın bir toplantımız var diyelim.
Daha toplantı başlamamış ama biz kafamızda böyle 5 farklı toplantı gerçekleştirmişiz.
Birinde rezil olmuşuz, birinde yanlış anlaşılmışız, birinde biri bize sinirlenmiş falan.
Ve bunların hiçbiri de gerçek değil yani.
Senin düşündüğün şeyler sadece.
Ama biz bütün o senaryoların stresini çoktan yaşamışız.
İşte o gün tek başıma otururken biraz da bunları düşündüm.
Yani insan fiziksel olarak bir yerde otururken zihinsel olarak kaç farklı yere gidebilir?
Ve niye bazen hiçbir şey yapmadığımız halde bu kadar yorgun hissediyoruz?
Mesela en son ne zaman gerçekten hafif hissettiğinizi hatırlıyor musunuz?
Hani böyle yapmanız gereken hiçbir şey yokmuş gibi.
Bir yere yetişmeniz gerekmiyor, telefonunuza bakmaya ihtiyacı duymuyorsunuz,
ertesi gün yapacağınız işleri düşünmüyorsunuz.
Gerçekten sadece oradasınız.
Belki bir tatilde, belki bir yaz akşamında, belki çocukken.
Ben bunu düşünürken fark ettim ki hafif hissettiğimiz anların ortak noktası
hayatımızda böyle hiçbir problem olmaması falan değil aslında.
O an için bütün problemlerimizi zihnimizde taşımıyor oluşumuz.
Çünkü yetişkinlik biraz böyle sürekli bir şeyleri hatırlamak zorunda olmak gibi ya.
İşte faturayı öde, mesaja cevap ver, şunu unutma, bunu yetiştir, ona dön, şunu planla falan.
Bir de bütün bunların arasında kendine vakit ayır.
İşte spor yap, sağlıklı beslen, sosyal hayatını ihmal etme, yeni şeyler öğren, kendini geliştir.
Arkadaşlar hangi ara ya? Gerçekten hangi ara?
Yani bir noktadan sonra yaşamak bile böyle yapılacaklar listesine dönüşüyor.
Ve üstelik o listede yalnızca bizim seçtiğimiz şeyler de yok.
Başkalarının bizden beklentileri de var.
Mesela ailemiz bizden bir şey bekliyor,
arkadaşlarımız başka bir şey bekliyor,
iş yerimiz başka bir şey bekliyor.
Zaten son zamanlarda sosyal medya apayrı bir beklenti dünyası.
Herkesin bir hayatı var.
Ve biz bazen kendi hayatımızı yaşarken
bir yandan başka insanların hayatlarında üstlendiğimiz rolleri de
böyle eksiksiz yerine getirmeye çalışıyoruz.
İyi bir arkadaş olmalıyım, iyi bir çalışan olmalıyım,
iyi bir evlat olmalıyım, ne bileyim başarılı olmalıyım,
anlayışlı olmalıyım, kimseyi kırmamalıyım falan.
ve bunların hepsini aynı anda yapmak zorundaymışız gibi hissediyoruz.
Oysa insanın kapasitesi sınırsız değil.
Yani bence burada çok önemli bir şey var.
Bir şeyi yapıyor olmamız onu sürekli yapmak zorunda olduğumuz anlamına da gelmiyor.
Mesela bir arkadaş grubunda her şeyi organize eden insanı düşünün.
Nereye gidilecek, kim ne zaman gelecek, rezervasyonu kim yapacak, herkesin keyfi yerinde mi falan.
Her şeyi o kişi düşünüyor.
Başta bunu isteyerek yapıyor olabilir.
Hatta bundan keyif bile alıyor olabilir.
Ama bir süre sonra bu artık bir tercih olmaktan çıkıp insanların beklentisine dönüşüyor.
Bir gün hiçbir şeyi organize etmek istemediğinde herkes şaşırıyor.
Çünkü sen hep halleden insansın ya.
Güçlü olansın, çözüm bulansın.
Peki bir gün senin de bir şeyleri halletmeye gücün kalmazsa ne olacak?
İşte bence bazen taşıdığımız yüklerin en yorucu tarafı onları böyle artık bırakamayacağımızı düşünmemiz.
Çünkü bir şeyi ne kadar uzun süre yaparsak insanlar bizi o kadar o şeyle tanımlamaya başlıyor.
Sonra biz de kendimizi öyle tanımlıyoruz tabii haliyle.
ve bir süre sonra o sorumluluğu bırakmak yalnızca böyle bir işi bırakmak gibi değil de
sanki kimliğimizden bir parça kaybetmek gibi hissettirebiliyor.
Burada çok ilginç bulduğum bir şeyden bahsetmek istiyorum aslında.
Uzayda süzülen astronotları düşünün bir, şöyle bir zihninizde canlandırın.
Hani böyle havada asılı dururlar, bir yerden başka bir yere süzülürler.
Ellerindeki eşyaları bırakırlar, onlar da havada süzülür.
Dışarıdan bakınca insana inanılmaz özgür bir his gibi geliyor.
Hani böyle hiçbir ağırlık yok, hiçbir şey seni aşağı çekmiyor gibi.
Burada işte küçük bir bilgi vereyim hatta.
astronotlar aslında yer çekiminin olmadığı bir ortamda bulunmuyor.
Dünyanın yörüngesinde uzay istasyonuyla birlikte sürekli böyle serbest düşüş halinde oldukları için
ağırsızlık hissi yaşıyorlar.
Ama işin ilginç tarafı da şu.
İnsan bedeni uzun süre bu koşullarda kaldığında kas ve kemik kaybı yaşayabiliyor.
Bu yüzden astronotların böyle uzayda düzenli egzersiz yapması falan gerekiyor.
Yani bizi dünyada sürekli aşağı çeken, hareket ederken karşı koyduğumuz yer çekimi
aslında bedenimizin güçlü kalmasına da yardımcı oluyor.
Bunu öğrenince de şunu düşündüm.
Acaba hayatımızdaki bazı ağırlıklar da böyle mi?
Bizi zorladıkları için kurtulmak istediğimiz ama bir yandan da bizi geliştiren şeyler olabilirler mi?
Şimdi tabii burada her zorluk insanı güçlendirir gibi bir şey söylemek istemiyorum.
Çünkü bazen bazı zorluklar sadece zorluktur arkadaşlar yani.
Her yaşadığımız kötü şeyden bir ders çıkarmak, her acıya bir anlam yüklemek zorunda değiliz.
Ama bazı sorumlulukların ve tabii bazı mücadelelerin bizi geliştirdiği de bir gerçek.
Mesela daha önce hiç yapmadığımız bir işe üstlenmek zor gelebilir.
Ne bileyim yeni bir şehre taşınmak, tek başına yaşamaya başlamak, hiç bilmediğimiz bir alanda çalışmak.
Bunların hepsi başlangıçta yorucu olabilir.
Ama zamanla kendi başımıza yapabildiğimiz şeylerin arttığını görmek bize güven de veriyor aslında.
Yani mesele bütün ağırlıklardan kurtulmak değil belki de.
Hangi ağırlığın bizi güçlendirdiğini, hangisinin de bizi tükettiğini ayırt edebilmek.
Bir de işin başka bir tarafı da var.
Bazen kurtulmak istediğimiz şeylerden gerçekten kurtulduğumuzda ne yapacağımızı bilemiyoruz.
Mesela çok yoğun çalıştığınız bir dönemi düşünün.
Sürekli şunu söylüyorsunuz işte şu işler bitsin hiçbir şey yapmayacağım falan.
Sonra gerçekten bitiyor.
İlk gün çok güzel, ikinci gün de çok güzel falan.
Ama üçüncü gün bir huzursuzluk başlıyor değil mi?
Bir şey yapmam gerekiyormuş gibi.
Sanki boş oturuyorsam zaman kaybediyormuşum gibi.
Hemen kendime yeni bir iş bulmalıyım, bir şey üretmeliyim, bir şey öğrenmeliyim.
Yani dinlenmeyi bile verimli geçirmek istiyoruz.
Bu da ayrı bir problem bence.
Çünkü hiçbir şey yapmamayı bile böyle bir amaca hizmet etmesi gerektiği için yapmaya başlıyor hale geliyoruz.
Dinleneyim ki daha iyi çalışabileyim.
Ne bileyim tatile gideyim ki daha motive döneyim.
Yürüyüş yapayım ki zihnim açılsın.
Peki bazen sadece dinlenemez miyiz?
Sadece yürüyemez miyiz?
Sadece bir yerde oturup hiçbir şey yapmadan vakit geçiremez miyiz?
Ya her şeyin bir getirisi olmak zorunda mı?
Bence bazen kendimize yüklediğimiz en büyük ağırlıklardan biri bu.
Sürekli bir şey olmak, bir şey yapmak, bir yere varmak zorundaymışız gibi yaşamak.
Tam bu noktada anlatılabilecek çok güzel bir hikaye var aslında Yunan mitolojisinden.
Sisyphos arkadaşlar.
Sisyphos'un hikayesini bilenleriniz vardır.
Kendisi tanrılar tarafından oldukça ilginç bir cezaya çarptırılıyor.
Kocaman bir kayayı bir dağın tepesine çıkarmak zorunda.
Ama tam tepeye ulaşacakken kaya yeniden aşağı yuvarlanıyor.
Sisyphos da tekrar aşağı inip aynı kayayı yeniden yukarı taşımaya başlıyor.
Ve bunu sonsuza kadar yapmak zorunda.
Şimdi düşünsenize dünyanın en sinir bozucu işi olabilir.
Yani bir şeyi bitiriyorsunuz ama aslında bitmiyor.
Tamamlandı diyorsunuz yeniden başlıyor.
Ve bu bana böyle biraz günlük hayatımızı da hatırlatıyor.
Sabah uyanıyoruz, işe gidiyoruz, eve geliyoruz, yemek yapıyoruz, evi topluyoruz, maillere cevap veriyoruz, mesajlara cevap veriyoruz ya da sonra uyuyoruz falan değil mi?
Ertesi gün tekrar uyanıyoruz ve neredeyse her şey yeniden başlıyor.
Hani bazen ben bu evi daha dün temizlemedim mi falan deriz ya.
İşte Sisyphos biraz o hissin, mitolojik versiyonu gibi.
Ama tabii hikayenin çok da felsefi bir tarafı da var.
Albert Camus'un Sisyphos söylendiği bir eseri var.
Bu eserde de hikaye üzerinden insanın anlam arayışını sorguluyor.
Çünkü insanlar sürekli bir şeylere anlam vermek istiyorlar ya.
Yaptığımız işin bir anlamı olsun, çektiğimiz sıkıntının bir karşılığı olsun, verdiğimiz emeğin bir sonucu olsun gibi.
Ve çoğu zaman mutluluğu bir şeyleri tamamladıktan sonra erteliyoruz.
Şu işi bitireyim rahatlayacağım.
Şu hedefe ulaşayım mutlu olacağım.
Şu dönem geçsin kendime vakit ayıracağım.
Ama o dönem geçince başka bir dönem başlıyor.
Ne bileyim bir hedefe ulaşınca başka bir hedef belirliyoruz.
Bir problem çözülünce yeni bir problem çıkıyor.
Ve hayat hiçbir zaman tamamen bitmiş bir yapılacaklar listesine dönüşmüyor.
Peki o zaman ne yapacağız?
Bütün bu sorumluluklarımızın bitmesini bekleyerek mi yaşayacağız?
Camus'un Sisyphos yorumunda beni en çok düşündüren şey insanın içinde bulunduğu duruma rağmen yaşamla kurduğu ilişki.
Camus Sisyphos'u böyle mutlu tasavvur etmemiz gerektiğini söylüyor aslında.
Kulağa çok tuhaf geliyor değil mi baktığımızda?
Adam sonsuza kadar aynı taşı taşıyor.
Nasıl mutlu olsun abicim?
Ama bence burada şöyle bir düşünce var.
Belki de mutluluk dediğimiz şey her zaman bir işi tamamlamaktan, bir hedefe varmaktan ya da bütün sorunlarımızı çözmekten gelmiyor.
Bazen bütün bunların ortasında kendi hayatımızla ilgili nasıl bir ilişki kurduğumuzla alakalı.
Ve bu bana çok da tanıdık bir yerden geliyor.
Çünkü ben de bazen fark ediyorum.
Yani sürekli bir sonraki şeyi bekliyorum.
İşte şu işi bitireyim, şu haftayı atlatayım, şu planı gerçekleştireyim.
Sonra bir bakıyorum hayatımın büyük bir kısmını bir şeylerin bitmesini bekleyerek geçiriyorum.
Oysa hayat yalnızca hedefe vardığımız anlardan oluşmuyor ki.
O hedefe giderken yaşadığımız bütün günler de hayatın kendisi.
Bunu hatırlamak bazen zor oluyor biliyorum.
Çünkü bize sürekli ilerlememiz, gelişmemiz, daha iyisini yapmamız gerektiği söyleniyor.
Ama belki de bazen ilerlemek kadar bulunduğumuz yerde olabilmeyi de öğrenmemiz gerekiyor.
Şimdi böyle en baştaki yerçekimi meselesine de dönmek istiyorum biraz.
Çünkü bence bu metaforun en ilginç tarafı şu.
Yerçekimi bizi aşağıya çekiyor ama aynı zamanda yere basabilmemizi de sağlıyor.
Yani yerçekimi yalnızca bizi engelleyen bir kuvvet değil.
Yani böyle düşünmek doğru olmaz.
Hatta şöyle düşünün.
Zıplamak istiyorsunuz.
Yükselmek için önce yere basmanız gerekiyor değil mi?
bacaklarınızla yere bir kuvvet uyguluyorsunuz
ve yerin size uyguladığı tepki kuvveti sayesinde
yukarı doğru hareket ediyorsunuz.
Yani bir anlamda yükselmek için yere ihtiyacımız var.
Bence bu hayatımızdaki bazı bağlar için de geçerli.
Çünkü biz özgürlükten bahsederken
bazen hiçbir şeye bağlı olmamayı hayal ediyoruz.
Yani kimse bizden bir şey beklemesin,
hiçbir sorumluluğumuz olmasın,
istediğimiz zaman istediğimiz yere gidelim,
istediğimiz her şeyi yapabilelim.
Ama gerçekten hiçbir şeye bağlı olmamak ister miydik?
Hiçbir insana, hiçbir yere, hiçbir sorumluluğa.
Bence istemeyebiliriz.
Şahsen ben istemezdim gibi geliyor.
Çünkü bazı bağlar bizi kısıtlamak yerine güvende hissettirmek için varlar.
Mesela sevdiğimiz bir insanla kurduğumuz bir ilişkiyi düşünelim.
Tabii ki sorumlulukları var.
Yani karşımızdaki insanı düşünmek, ona zaman ayırmak, bazen kendi isteklerimizle onun ihtiyaçları arasında denge kurmak gerekiyor.
Ama bütün bunlar her zaman bize yük gibi gelmiyor.
Çünkü o ilişki aynı zamanda bize sevgi veriyor, güven veriyor, yakınlık veriyor, aidiyet hissi veriyor.
Yani birine bağlı olmakla birinin yükünü taşımak aynı şey değil.
Ve bence burada çok önemli bir ayrım var.
Bizi hayata bağlayan şeylerle bizi kendimizden uzaklaştıran şeyler aynı değil.
Mesela bir arkadaşınızla görüşmek için yoğun bir günün ardından evden çıkmak böyle size sanki fiziksel olarak çok yorucu gibi geliyor olabilir.
Ama o arkadaşınızla geçirdiğiniz zamanın sonunda kendinizi çok daha iyi hissedebilirsiniz.
Çünkü bazı şeyler enerji harcamamızı gerektirse de bize iyi gelirler.
Ama bir de tam tersi ilişkiler var tabii.
Sürekli kendimizi açıklamak zorunda hissettiğimiz, sürekli yanlış anlaşılmaktan korktuğumuz, sürekli karşımızdaki insanın beklentilerini karşılamaya çalıştığımız ilişkiler ve bazen bunların ağırlığını ancak o ilişkiden uzaklaştığımızda fark edebiliyoruz.
Bu yüzden de hayatımızdaki her sorumluluğa aynı gözle bakmamak gerekiyor.
Bir şeyin zor olması onun yanlış olduğu anlamına gelmiyor.
Ama zorlandığımız her şeyi de sırf böyle alıştığımız için sürdürmek zorunda da değiliz.
Bazen kendimize şu soruyu sormak gerekiyor diye düşünüyorum.
Ben bunu gerçekten istediğim için mi yapıyorum?
Yoksa yapmazsam ne olacağından korktuğum için mi?
Çünkü bazen ikisi dışarıdan aynı şeymiş gibi görünebiliyor ama içimizde yarattığı his bambaşka oluyor.
Şimdi sizden bir şey hayal etmenizi isteyeceğim.
Sırtınızda kocaman bir çanta var tamam mı?
Böyle seyahate giderken kullandığınız şu sırt çantalarından falan düşünebilirsiniz.
Ama bu çantanın içinde kıyafetler, kitaplar, eşyalar falan yok.
Hayatınız boyunca biriktirdiğiniz şeyler var.
Birinin sizden beklentisi var mesela ya da yıllar önce yaptığınız ve hala unutamadığınız bir hata var.
Başarısız olmaktan korktuğunuz için bir türlü başlayamadığınız bir şey var.
Ailenizin sizin için hayal ettiği bir hayat var.
Kendinize verdiğiniz ama belki artık gerçekleştirmek bile istemediğiniz sözler var.
Ya da başkalarından duyduğunuz ve bir türlü aklınızdan çıkaramadığınız cümleler var.
Ve siz bütün bunları bu çantayla taşıyorsunuz.
Hatta belki o kadar uzun süredir taşıyorsunuz ki artık ağırlıklarının farkında bile değilsiniz.
Şimdi o çantayı açtığınızı düşünün.
İçindekileri tek tek çıkarıyorsunuz ve her birine bakıp kendinize şunu soruyorsunuz.
Bunu gerçekten taşımak istiyor muyum?
Mesela başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğünü kontrol etme isteğiniz var diyelim.
Bunu gerçekten taşımak zorunda mısınız?
Geçmişte yaptığınız bir hatanın utancı var ya da
bu hata size bir şey öğretmiş olabilir mesela.
Belki telafi etmeniz gereken bir şey de vardır.
Ama kendinizi sonsuza kadar cezalandırmak zorunda mısınız?
Birinin beklentisini karşılayamadığınız için hissettiğiniz suçluluk var diyelim ki.
Peki o beklentiyi karşılamak gerçekten sizin sorumluluğunuz muydu?
Bence burada önemli olan şey bütün yükleri bir anda çantadan çıkarmak değil.
hangilerinin bizim için anlamlı olduğunu fark etmek.
Çünkü bazılarını isteyerek taşıyoruz.
Sevdiğimiz bir insanın yanında olmak istiyoruz.
Bir hayalimiz için emek vermek istiyoruz.
Bir sorumluluğu yerine getirmek istiyoruz.
Ve bunlar zor olsa da bizim için değerli olabiliyor.
Ama bazılarını da yalnızca alışkanlıktan taşıyoruz.
Bazılarını başkaları bize verdiği için.
Bazılarını da bırakırsak nasıl biri olacağımızı bilmediğimiz için.
Ve belki de bizi en çok yoran şey bütün bu ağırlıkları birbirinden ayırt edememek.
Şimdi bütün bunları konuşunca şöyle bir sonuç çıkabilir.
O zaman bütün sorumluluklarımızı bırakalım, kimsenin beklentisini önemsemeyelim, hiçbir şeyi düşünmeyelim falan.
Ama mesele bu değil arkadaşlar.
Çünkü gerçek hayatta her şeyi bırakmak her zaman mümkün değil.
Zaten her şeyi bırakmak istediğimiz de söylenemez.
Bazı sorumluluklarımızı seviyoruz, bazı bağlarımız bizim için çok değerli, bazı hedeflerimiz uğruna yorulmaya razıyız.
Ve bence bunda yanlış bir şey yok.
Önemli olan kendi seçtiğimiz şeylerle başkalarının bizim yerimize seçtiği şeyleri birbirinden ayırabilmek.
Bir de böyle kendimize daha anlayışlı davranabilmek.
Çünkü bazen kendimizden gerçekten çok fazla şey bekliyoruz.
Hem başarılı olalım, hem mutlu olalım, hem herkese iyi geçinelim, hem kendimize vakit ayıralım,
hem kimseyi hayal kırıklığına uğratmayalım, hem de bütün bunları yaparken hiç yorulmayalım.
Ama insan olmak biraz da yorulmak değil mi?
Bazen hiçbir şey yapmak istememek, bazen yanlış karar vermek, bazen bir şeyleri yetiştirememek,
bazen yardım istemek, bazen de sadece durmak.
Bunların hiçbiri bizi daha az değerli yapmıyor.
Ve belki de hafiflemek dediğimiz şey hayatımızda hiçbir zorluk kalmaması değil.
Kendimizden sürekli kusursuz olmamızı beklememek demek.
Her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığımızı kabul etmek, her sorumluluğu tek başımıza üstlenmemek, bazen de bir şeyleri olduğu haliyle bırakabilmek.
Ben o gün tek başıma çıktığım deyette bütün bunları düşünmedim tabii arkadaşlar.
Yani böyle bir kahve içmeye çıkıp sisi fosa kadar gitmedim.
Ama sonrasında düşününce insanın böyle kendi kendine kaldığında zihninin ne kadar farklı yerlere gidebildiğini fark ettim.
Ve bütün bunların sonunda dönüp dolaşıp yine en baştaki soruya geldim.
İnsan neden büyüdükçe böyle hayatı daha ağır hissediyor?
Belki çünkü çocukken yalnızca ayağa kalkmayı öğreniyoruz.
Büyüdüğümüzde ise bir yandan ayakta durmaya çalışırken bir yandan da sırtımıza yeni şeyler ekliyoruz.
Sorumluluklar, beklentiler, korkular, pişmanlıklar, hayaller ve bazen bunların hepsini aynı anda taşımaya çalışıyoruz.
Oysa düşünsenize yürümeyi öğrenen bir bebek düştüğünde tekrar ayağa kalkıyor.
Düşmesinin ne anlama geldiğini uzun uzun düşünmüyor.
Kendi başarısız ilan etmiyor.
Başkalarının kendisi hakkında ne düşünceyle ilgilenmiyor.
Sadece yeniden deniyor.
Tabii hani büyüdüğümüzde hayat bu kadar basit olmuyor da.
Ama belki de o çocuktan hatırlayabileceğimiz bir şey her zaman olabilir.
Düşünmek her zaman yanlış yolda olduğumuz anlamına gelmiyor.
Bazen sadece yürümeyi öğreniyoruz.
Ve bence aynı şey taşıdığımız yükler için de geçerli.
Her şeyi taşımak zorunda değiliz.
Her zaman güçlü olmak zorunda değiliz.
Her sorunun cevabını bilmek zorunda değiliz.
Bazen yalnızca elimizden geleni yapmamız yeterli.
Ve belki de en önemlisi kendimize biraz daha az yüklenmemiz gerekiyor.
Çünkü yer çekimi zaten var arkadaşlar.
Yani gerçekten doğduğumuz andan itibaren bizi aşağı çeken bir kuvvetin etkisi altında yaşıyoruz.
Bir de onun üzerine kendimizi gereksiz yere aşağı çekmeyelim.
O zaman sana bir soru.
Hayatında taşıdığın şeylerden hangileri seni aşağıya çekiyor ve hangileri seni ayakta tutuyor?
Belki de daha önemlisi bugün biraz hafiflemek istesen ilk olarak neyi bırakırdın?
Çünkü belki de hayat hiçbir ağırlığımızın olmadığı yere ulaşmakla ilgili değil.
Hangi ağırlıkları taşımaya değer bulduğumuzu öğrenmekle ilgili diye düşünüyorum.
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğün bir arkadaşınla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak. Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
