
Selamlaaar! Bu bölümde dünyanın en kırıcı hislerini konuşuyoruz. Psikolojideki sosyal acı, aidiyet, ilişkisel değer ve dışlanma araştırmalarından yola çıkarak aslında bizi kıran şeyin yalnızca yaşadığımız olay olmadığını; o olayın kendimiz hakkında bize ne düşündürdüğünü sorguluyoruz.
Instagram: melisaersahiin
Mail: ozamansanabisorupodcast@gmail.com
Transkript
Selamlar, O Zaman Sana Bi Soru podcast kanalına hoş geldiniz. Ben Melisa.
Geçenlerde böyle duygularımla savaşmaya çalıştığım bir anda aklıma bir soru geldi.
O soru da şu. Dünyanın en kötü hissi ne?
Tamam mı? Böyle baya bir süre bunu düşündüm.
Yani ne hani acaba bu? Bu konuşulmuş bir şey mi?
Şu an sadece ben mi düşünüyorum? Bana göresi mi var? Başkasına göresi de var mı falan diye.
Ama hani böyle fiziksel bir acıdan falan bahsetmiyorum.
Başına geldiğinde gerçekten içinden bir şey kopmuş gibi olan hislerden bahsediyorum.
Ne bileyim mesela sevdiğin birinin artık seni sevmediğini öğrenmek mi?
Çok istediğin bir şey için seçilmemek mi?
Herkesin davet edildiği bir yere senin davet edilmediğini görmek mi?
Ya da bir arkadaşının seni hayal kırıklığına uğratması mı?
Birine verdiğin değerin onda karşılığı olmadığını fark etmek mi?
Yoksa çok daha garip bir şey olan,
böyle senin hayatında kocaman yer kaplayan birinin hayatında
aslında sandığın kadar büyük bir yer kaplamadığını anlamak mı?
Yani var ya bu var ya uff uff bu çok fena bir şey.
Ama gerçekten düşününce böyle bazı hisler var.
İnsanın başına çok büyük bir felaket gelmiş gibi görünmüyor dışarıdan.
Hani böyle kimse ölmemiş, dünya başına yıkılmamış, hayat devam ediyor.
Ne bileyim sabah kalkıyorsun, işe gidiyorsun, kahveni içiyorsun, story falan atıyorsun ama
içinden bir ses sürekli böyle aynı şeyi söylüyor.
Bu bana inanılmaz koydu diyor.
Yani o sesi de böyle susturamıyorsun.
Ve beni asıl düşündüren şey de şu oldu.
Neden bazı şeyler bize bu kadar koyuyor?
Yani içimizde bu kadar büyük yer kaplıyor.
Çünkü olayın kendisi mi çok kötü yoksa o olay bize kendimiz hakkında başka bir şey mi düşündürüyor?
Sonra ben bunu biraz araştırmaya başladım.
İlk söylemem gereken şey şu arkadaşlar.
Psikolojide dünyanın en kırıcı 10 hissi falan diye böyle mükemmel bilimsel hazırlanmış bir liste yok.
Yani birazdan hani böyle çıkıp da Harvard bilim insanları dünyanın en kırıcı 7 hissini açıkladı falan diyemeyeceğim.
Ama psikolojide çok uzun zamandır araştırılan bir alan var.
O da sosyal acı.
İşte reddedilmek, dışlanmak, terk edilmek, yok sayılmak, bir bağın kopması.
Ve enteresan olan da şu ki psikolog Roy Baumester ve Mark Lerrin'in yıllardır üzerinde durduğu önemli fikirlerden biri
ait olma ihtiyacının insanın temel motivasyonlarından biri olduğu.
Yani birileriyle bağ kurmak, o bağın devam edeceğine inanmak, bir grubun veya ilişkinin parçası olmak
bizim için ekstradan böyle güzel bir bonus falan değil.
Tamamen insan zihni için bayağı böyle temel bir ihtiyaç.
Bu yüzden de biri o bağı tehdit ettiğinde
mesele sadece beni çağırmadılar falan olmuyor.
Altında bazen çok daha büyük bir soru beliriyor.
Beni istemiyorlar mı?
Ve galiba dünyanın en kırıcı hislerine buradan başlayabiliriz.
Seçilmemek arkadaşlar.
Bir iş görüşmesine giriyorsun.
Çok istiyorsun mesela böyle hazırlanmışsın.
Kafanda çoktan o işe başlamışsın hatta.
LinkedIn'de böyle yeni pozisyonunu bile hayal etmişsin.
Sonra pat diye bir mail.
Diğer adaylarla ilerlemeye karar verdik.
Tamam yani profesyonel hayat olabilir.
Ama insanın içindeki ilk tepki her zaman işte demek ki diğer aday bu pozisyona daha uygundu kadar rasyonel bir yerden olmayabiliyor.
Bir anda demek ki yeterli değilim diye düşünmeye başlıyorsun.
Veya romantik ilişkide düşün.
Hoşlandığın insan seni istemiyor.
Yani teorik olarak dünyanın en normal şeyi.
Herkes herkesten hoşlanmak zorunda değil.
Bunu biliyoruz.
Ben de biliyorum.
Sen de biliyorsun.
Ama reddedildiğin anda beynimizin hani tabii canım insanlar romantik partner seçiminde birbirlerinden farklı tercihler yapabilirler, bunlara sahip olabilirler diye bir böyle TED talk yapmaması çok enteresan.
Onun yerine neyim eksik diye düşünmeye başlıyoruz.
Mark Larry'nin kişiler arası reddedilme üzerine yaptığı araştırmalar burada çok ilginç bir kavramdan söz ediyor.
Relational value.
Bu kabaca aslında ilişkisel değer diye adlandırılabilir.
Yani benim için önemli olan bir insanın benimle ilişki kurmaya ne kadar değer verdiğine dair algım.
Bu algının düştüğünü hissettiğimiz zaman ortaya sadece üzüntü çıkmıyor arkadaşlar.
Kırgınlık, kıskançlık, yalnızlık, utanç, sosyal kaygı gibi bir sürü farklı duygu ortaya çıkabiliyor.
Larry'nin bu alandaki değerlemesinde de kişiler arası reddedilmenin yarattığı pek çok duygunun,
kişinin başkalarının gözündeki ilişkisel değerinin düşük ya da tehdit altında olduğunu algılamasıyla bağlantılı olduğu anlatılıyor.
O yüzden bence seçilmemekle yetersiz hissetmek arasındaki mesafe düşündüğümüzden çok daha kısa.
Birisi seni seçmiyor bir karar veriyor ama sen bazen o karardan kendin hakkında bir sonuç çıkarıyorsun.
Beni seçmedi bir anda ben seçilecek biri değilim gibi bir yerden olabiliyor.
Bunlar aynı cümle değil bakın dikkat ettiğimizde ama bu seçilmemek olayı var ya fazlasıyla kırıcı bir his.
Gelelim bir diğerine o da yok sayılmak.
Yani seçilmemekten daha garip bir his varsa o da gerçekten bu yok sayılmak.
Hatta bazen düşünüyorum yani birinin bize kızması mı daha kötü yoksa hiçbir tepki vermemesi mi?
Çünkü kızgınlıkta bile bir ilişki var aslında.
Yani biri sana kızmış.
Demek ki söylediğin veya yaptığın bir şey onda bir yere dokunmuş.
Ama yok sayılmak dediğin şey var ya o başka bir şey.
Mesaj atıyorsun görüyor cevap yok.
Bir ortamda bir şey anlatıyorsun.
Kimse böyle duymamış gibi konu değişiyor.
Bir arkadaş grubunda herkes bir şey planlıyor.
Sonradan öğreniyorsun ki sen yoksun.
Ve komik tarafı da şu.
Bazen olay gerçekten küçücük.
Yani işte bir WhatsApp grubuna eklenmemek, bir masada sözünün kesilmesi,
Instagram'da gördüğüm bir fotoğraf işte ha bunlar dün buluşmuş falan.
Bunlar bakınca iki saniyelik olaylar.
Ama bütün gece kafanda.
Psikolog Kipling Williams'ın yıllarca çalıştığı ostresizm yani dışlanma ve yok sayılma araştırmaları
tam olarak bunun neden bu kadar etkili olabileceğine bakıyor.
Williams'ın modelinde dışlanma dediğimiz şey özellikle bazı temel ihtiyaçları tehdit edebiliyor.
Bunlar neler?
Aidiyet, öz saygı, kontrol hissi ve kişinin varlığının fark edildiğini, anlam taşıdığını hissetmesi.
Üstelik deneysel çalışmalarda kısa süreli hatta oldukça basit dışlanma deneyimlerinin bile insanlarda sıkıntı yaratabildiği gösteriliyor.
Bu konuda kullanılan meşhur bir deney de var.
Cyberball diye bir deney.
Deneye katılan insanlar bilgisayarda diğer kişilerle top atma oyunu oynadıklarını düşünüyorlar.
Bir süre böyle herkes birbirine top atıyor.
Sonra diğer oyuncular topu sana atmamaya başlıyor.
Olay bu.
Kimse sana hani senden nefret ediyoruz falan demiyor.
Ne bileyim hakaret yok, kavga yok.
Sadece top gelmiyor.
Ve bu küçücük simülasyon bile dışlanmışlık hissi yaratabiliyor.
Çünkü galiba beynimiz için bazen mesajın açıkça söylenmesi gerekmiyor.
O topun sana gelmemesi bile yeterli yani.
Bunu gerçek hayata çevir mesela.
Bazen kimse bize seni artık aramızda istemiyoruz falan demiyor.
Sadece daha az arıyorlar, daha az soruyorlar.
Planlar yapılıyor sen sonradan öğreniyorsun.
Ve bir noktada şunu fark ediyorsun.
Ben bu hikayenin biraz dışına çıkmışım.
Yani dünyanın en kırıcı hislerinden biri bence tam olarak bu.
Bir yere ait olduğunu düşünürken artık ait olmadığını fark etmek.
Burada çok ilginç bir parantez açacağım.
İnsanlar reddedilme ve ayrılık için neden böyle fiziksel acıda kullandığımız kelimeleri kullanıyorlar sizce?
Hani söylenir ya böyle işte çok acıttı, içim acıdı, kalbim kırıldı.
Hatta İngilizce'de de aynı hurt, pain, broken heart falan.
Bir dönem yapılan nöro görüntüleme araştırmaları sosyal reddedilme ile fiziksel ağrı arasında devreye giren bazı beyin sistemlerinin kısmen örtüşebildiğini gösterdi.
özellikle yakın zamanda istemediği bir ayrılık yaşamış kişilerin eski partnerlerini gördükleri deneyler bu fikri oldukça popüler hale getirmiş.
Ama burada internette çok gördüğümüz o hani şey vardır ya
beyin ayrılıkla kolun kırılmasını tamamen aynı şekilde algılıyor falan.
Ya bu cümle biraz iddialı.
Sonraki çalışmalar sosyal reddedilmenin sinirsel temsilinin fiziksel ağrıyla birebir aynı olmadığını
ilişkinin bundan daha karmaşık olduğunu gösteriyor.
Yani hayır sevgilin senden ayrılınca beynin işte kolumu sıkıldı arkadaşlar falan diye alarm vermiyor.
Ama sosyal acı lafı da sadece şiirsel bir metaforda değil yani baktığımızda.
İnsan için sosyal bağlar o kadar önemli ki arkadaşlar.
Onların tehdit edilmesine gerçekten ciddi bir sıkıntı sistemiyle cevap veriyoruz.
Bence bu da böyle kalp kırıklıklarımızı biraz daha anlaşılır hale getiriyor.
Çünkü bazen insanlar ayrıldıktan sonra kendine kızıyor ya işte hani niye bu kadar üzülüyorum falan diye.
Üzülüyorsun çünkü bir bağ kopmuş.
Zihnin açısından hiç önemsiz bir olay değil bu.
Gelelim benim ağır bulduklarımdan birine.
O da ihanet.
Ve ihanet deyince sadece böyle aldatmayı falan düşünmeyin.
Bir arkadaşının senin ona anlattığın özel bir şeyi başkasına anlatması,
arkandan konuşması birinin,
güvendiğin birinin zor bir anda seni yalnız bırakması,
birinin yüzüne başka arkandan başka davranması.
Bence ihaneti diğer kötü davranışlardan ayıran çok önemli bir şey var.
O da şu.
Aynı davranışı yabancı biri yaptığında o kadar da kırılmıyorsun.
Çünkü yabancıdan bir beklentin yok.
Sokaktan geçen rastgele bir insan benim hakkımda saçma bir şey söylese muhtemelen tamam abi falan deyip geçerim yani.
Ama en yakın arkadaşım söylese o başka.
Ki yakın ilişkilerde güven ihlallerini araştıran çalışmalar da sosyal mesafenin önemli olduğunu gösteriyor.
Örneğin bir deneysel çalışma var.
Orada tanıdık birinin aldatıcı davranışı yabancı birinin aynı davranışına kıyasla güveni daha fazla düşürmüş.
2026'da yayınlanan yakın ilişkilerde ihanet üzerine bir derlemede
ihaneti ilişkinin kabul edilmiş kurallarının ihlali olarak ele alıyor
ve buna öfke, incinme, kıskançlık ve utanç gibi duyguların eşlik edebileceğini anlatıyor.
Çünkü ihanette sadece bana kötü bir şey yaptın yok.
Ben seni bunu yapmayacak biri sanıyordum var.
Aslında aynı anda iki şeyi kaybediyorsun.
Birincisi güven, ikincisi de kafandaki insan.
Çünkü bazen karşındaki insan fiziksel olarak hala orada
Ama senin tanıdığını düşündüğün versiyonu artık yok.
Belki bunu senden beklemezdim cümlesi de bu yüzden bu kadar güçlü bir yerden.
Hani bunu beklemiyordum demiyoruz bakın.
Senden beklemiyordum.
Yani kırıldığımız yer davranış kadar davranışı yapan kişi.
Bir de çok acayip bir his daha var.
Yerinin dolduğunu görmek.
Bence bunu çoğumuz hayatımızın bir noktasında yaşamışızdır.
Bir yerden ayrılıyorsun mesela bir ilişkiden, bir işten, bir arkadaş grubundan.
Sonra hayatın sensiz devam ettiğini görüyorsun.
Eski sevgilin başka biriyle mutlu, eski iş yerinde senin masanda başka biri oturuyor, eskiden sürekli görüştüğün arkadaşların hala birbirleriyle görüşüyorlar ama artık sensiz.
Ve mantıklı tarafın diyor ki e yani ne olacaktı herkes hayatını durduracak değil ya tabii ki devam edecekler.
Doğru ama içeride başka bir taraf da diyor ki bu kadar mıydı ya bu kadar mıydı?
Ben gittim ve hiçbir şey değişmedi mi?
Bence burada aslında inanılmaz bir insani ihtiyacımızla karşılaşıyoruz.
Önemli olduğumuzu hissetmek.
Kimsenin hayatında vazgeçilmez biri olmadığımızı biliyoruz belki de ama bunu bilmekle görmek aynı şey değil.
Eski sevgililerin bir gün başka biriyle olabileceğini bilmek başka, fotoğrafını görmek başka mesela.
Ya da işten ayrıldıktan sonra yerine birinin alınacağını bilmek başka.
Bir LinkedIn paylaşımında işte ekibimize hoş geldin yazısını görmek bambaşka.
Çünkü görüntü sana şunu söylüyor.
Hayat devam ediyor.
Ve bu çok doğal bir gerçek ama bazen de çok kırıcı bir gerçek.
Ve tekrar ilişkisel değer fikrine dönüyoruz aslında burada.
Her zaman yerimize biri geldiği için üzülmüyoruz.
Bazen de demek ki benim yerim doldurulabilirmiş diye üzülüyoruz.
Ama burada bence ufak bir mantık hatası var.
Birinin senden sonra hayatına başka birini alabilmesi senin değersiz olduğunu göstermiyor.
Ya da bir rolün yeniden dolabilmesi senin o roldeki varlığının anlamsız olduğu anlamına gelmiyor.
Ama kalp kırıklığı dediğim şey de zaten çoğu zaman matematiksel olarak çalışan böyle mantıklı bir sistem değil ya.
Neyse şimdiye kadar böyle hep başkalarının bize yaptığı şeylerden bahsettik.
ama bazen insanı kıran kişi ta kendisi oluyor arkadaşlar.
Burada utançla suçluluk arasındaki ayrım çok enteresan bence.
Psikoloji literatüründe sık kullanılan ayrımlardan biri şöyle.
Suçluluk daha çok hani kötü bir şey yaptım gibi.
Utançsa ben kötüyüm veya işte bende bir eksiklik var gibi bir tarafa kayabiliyor.
Bu ayrımın ayrıntıları akademide hala tartışılıyor.
Ama utancın kişinin davranışından ziyade kendilik algısına yayılabildiği fikri
araştırmalarda oldukça merkezi bir noktaya konumlanmış.
Bence hayatımızın en kırıcı anlarından bazıları da tam da burada yaşanıyor.
Bir hata yapıyorsun ve hata yanlış yaptım olarak kalmıyor.
Ben zaten beceriksizim oluyor.
Ya da bir ilişkin kötü bitiyor.
Bu ilişki olmadı demiyorsun.
Ben ilişki yürütemiyorum diyorsun.
Ya da birisi seni istemiyor.
Bu insan benimle olmak istemedi demiyorsun.
Kimse beni istemiyor falan gibi bir yerden bakıyorsun.
Olayların nasıl büyüdüğünü görüyor musun?
Yani tekil bir olaydan resmen bir kimlik çıkarıyoruz.
Bir başarısızlıktan karakter analizi, bir reddedilmeden hayat boyu sürecek bir kehanet.
Ve sonra o kehanetin içinde yaşamaya başlıyoruz.
Bence kendimize yaptığımız en kırıcı şeylerden biri bu olabilir.
Başımıza gelen bir şeyi kim olduğumuzun kanıtı haline getirmek.
Bir de hiçbir insanın sana yaşatmasına ihtiyaç duymadığın bir işkence yöntemi var.
Beyninin ücretsiz olarak sana sunduğu ya şöyle yapsaydım hizmeti.
Yani uyumaya çalışıyorsun beynin çıkıyor geliyor diyor ki 2017'de verdiğimiz o kararı tekrar değerlendirmek ister misin?
Hayır ya hayır bir dakika ne oluyoruz ya?
Başlıyor yani o anda senaryo kurmacalar başlıyor.
Pişmanlık gerçekten böyle enteresan bir duygu.
Çünkü sadece olmuş olanı düşünmüyorsun.
Olmamış olan bir hayatı da düşünüyorsun.
Psikolojide buna counterfactual thinking deniyor.
Yani karşı olgusal düşünme.
Yani şunu söyleseydim, oraya gitseydim, biraz daha bekleseydim, o gün telefonu açsaydım, bu işi kabul etmeseydim.
Zihnin gerçek geçmişin yanına alternatif bir geçmiş oluşturuyor.
Pişmanlık araştırmalarında da duygu genellikle kişinin mevcut sonucu farklı bir seçim yapmış olsaydı ortaya çıkabileceğini hayal ettiği daha iyi bir sonuçla karşılaştırmasıyla ilişkilendiriliyor.
Ve buradaki en zalim şey ne biliyor musunuz?
Alternatif hayatın kötü taraflarını bilmiyorsun.
Çünkü yaşanmadı.
Yani sadece ideal versiyonunu yazabiliyorsun.
Onunla ayrılsaydım çok mutlu olurdum.
Ne bileyim belki olmazdın.
Bu işi kabul etseydim hayatım değişirdi.
Belki değişirdi belki daha beter olurdum.
Bilmiyoruz işte bunu yani.
Ama zihnimiz yaşanmamış hayatların fragmanını çekerken nedense hep böyle Oscar'lık bir versiyonu çekiyor.
Ve biz gerçek hayatımızı onunla karşılaştırıyoruz.
Bir tarafta bütün sorunlarıyla gerçek hayat var.
Öbür tarafta senaristliğini de yönetmenliğini de her şeyini yaptığımız mükemmel bir alternatif hayat var.
Tabii ki gerçek hayat kaybediyor arkadaşlar yani onun yanında.
Ama işin diğer tarafında bu karşı olgusal düşünme dediğimiz şey var ya.
Onun tamamen gereksiz olduğu da söylenemez.
Araştırmalar bunun geçmişteki sonuçlardan öğrenmemize ve gelecekteki davranışlarımızı ayarlamamıza yardımcı olabileceğini gösteriyor
Yani pişmanlığın bir görevi var aslında
Sorun belki de bize bir şey öğrettikten sonra hala evden çekip gitmemesi
Tamam kardeşim mesajı aldık bir dahakine yapmayacağız yani niye yıllardır buradasın
Şimdi bir geri dönelim tamam mı?
Ne dedik işte seçilmemek, yok sayılmak, terk edilmek, ihanete uğramak, yerinin doldurulduğunu görmek, utanmak, pişman olmak falan
Dışarıdan baktığımızda bunların hepsi farklı şeyler.
Ama bence araştırmaların anlattığı şeyleri yan yana koyduğumuzda çok ilginç bir ortaklık çıkıyor.
Bizi kıran şey çoğu zaman sadece olayın kendisi değil.
O olayın tehdit ettiği şey.
Mesela seçilmemek yeterli miyim diye ortaya çıkıyor.
Yok sayılmak benim varlığım fark ediliyor mu diye.
Dışlanmak buraya ait miyim diye sorduruyor.
İhanet güvenebilir miyim diye.
Yerimin doldurulması ben önemli miydim diye.
Ya da utanç bende bir sorun mu var.
Ya da pişmanlık hayatımı yanlış mı yaşadım?
Ve bak bütün yollar yavaş yavaş aynı yere çıkıyor.
Benim değerim ne?
Belki de bu yüzden çok değer vermediğim bir insanın reddetmesiyle hayatının merkezine koyduğum birini reddetmesi aynı şey değil.
Ve yabancı birinin seni bir yere çağırmaması ile yine aynı şekilde en yakın arkadaşlarının çağırmaması da aynı değil.
Bu yüzden de bir hata yaptığında bir başkasının yanlış yaptın demesiyle senin kendine sen zaten böylesin demen aynı şey olmuyor.
Çünkü kırılmanın şiddetini sadece olay belirlemiyor arkadaşlar.
O olayın bizim için ne anlama geldiği belirliyor.
Birinin davranışı bazen sadece davranış olarak kalıyor.
Bazen de gidip bütün özdeğerimizin üzerine oturuyor.
Ve sanırım ben bu bölüme başlarken dünyanın en kırıcı hissi ne diye düşünüyordum.
İşte terk edilmek mi, aldatılmak mı, yok sayılmak mı, ne bileyim seçilmemek mi, pişmanlık mı?
Ama şu an tek bir tanesini seçmem gerekirse başka bir şey söylerdim.
Dünyanın en kırıcı hislerinden biri, bencesi tabii bu, değer verdiğin bir yerde değersiz hissetmek.
Çünkü reddedilmek her zaman kırmıyor bizi.
Önemsemediğimiz biri reddettiğinde mesela devam edebiliyoruz ya da bir gruba alınmamak her zaman kırmıyor.
O gruba ait olmak istemiyorsak umurumuzda bile olmuyor.
Ya da bir insanın fikri her zaman canımızı acıtmıyor.
O insanın fikrine değer vermiyorsak geçip gidiyor öylece.
Demek ki kırıldığımız yerde sadece karşı taraf yok.
Bizim ona verdiğimiz değer de var.
Belki de tam da bu yüzden çok sevdiğimiz insanlar bizi böyle en çok kırabilecek insanlar.
Çünkü onların elinde bizim için böyle önemli olan bir şey var.
Onların gözündeki yerimiz.
Ve burada bence kendimize hatırlatmamız gereken çok önemli bir ayrım var.
Birinin sana verdiği değerle senin değerin aynı şey değil.
Bir insan seni seçmeyebilir.
Bu seçilmeye değer olmadığını göstermez.
Ya da bir arkadaş grubu seni dışarıda bırakabilir.
Bu ait olmaya layık olmadığını göstermez.
Veya birisi sana ihanet edebilir.
Bu güvenmekle aptallık ettiğini de göstermez.
Ya da bir ilişki bitebilir bu sevilmeyecek biri olduğunu göstermez.
Bir hata yapabilirsin.
Bu hatanın kendisi olduğunu anlamına gelmez.
Ve belki de kırılmamak gibi bir hedefimiz zaten olmamalı.
Çünkü kırıldığımız şeyler biraz da böyle neye değer verdiğimizi gösteriyor ya.
Seçilmemek canını yakıyorsa değer görmek senin için çok önemlidir mesela.
Ya da dışlanmak canını yakıyorsa ait olmak çok önemlidir.
İhanet canını yakıyorsa güven çok önemlidir.
Birini kaybetmek canını yakıyorsa bağ kurmak çok önemlidir.
Pişmanlık canını yakıyorsa hayatının nasıl geçtiği çok umrundadır.
Bunların hiçbirini önemsemeyen bir insan belki daha az kırılırdı.
Ama nasıl bir hayat yaşardı onu tabii ki bilemiyorum.
O yüzden belki sorun nasıl hiç kırılmam değil de ben neden tam olarak buradan kırıldım?
Bu da bugünün sorusu olsun.
Emin ol bu sorunun cevabı bazen karşındaki insan değil de seni anlatıyor.
Bugünlük benden bu kadar arkadaşlar.
Bölümü sonuna kadar dinlediğin için çok teşekkür ederim.
İlgisini çekeceğini düşündüğüm bir arkadaşımla paylaşmayı ve yeni bölümleri kaçırmamak için Spotify'dan takip edip zili açmayı unutma lütfen.
Kucak dolusu sevgi ve öpücüklerimi iletiyorum.
Kendine çok iyi bak. Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
