
Neden her sabah erkenden kalkıp okula gidiyoruz? Okul sadece ders dinleyip defter doldurduğumuz bir yer mi, yoksa içinde çok daha büyük bir sır mı saklı?
Bu bölümde minik kaşiflerle birlikte okulun binlerce yıl önce nasıl ortaya çıktığını, Sümerlerin ilk okullarını ve insanların bilgiyi nesilden nesile nasıl aktarmaya başladığını keşfediyoruz. Üstelik okulda öğrendiğimiz yeni şeylerin beynimizi nasıl geliştirdiğini, arkadaşlarımızla birlikte olmanın bize hangi sosyal becerileri kazandırdığını ve okul olmasaydı dünyanın nasıl bir yer olabileceğini de konuşuyoruz.
Çantanızı ve merakınızı yanınıza alın. Bu kez keşif rotamız bizi okulun ve öğrenmenin büyüleyici hikâyesine götürüyor!
Yeni keşifleri kaçırmamak için podcastimizi takip etmeyi unutmayın 🎧
instagram: @cocuklaricinpodcast
Transkript
Şimdi keşif zamanı, burada sorular hep farklı.
Hazırsan başlıyor bu kez, çocuklar için geliyor bu podcast.
Merhaba minik kaşifler ve sabahları o uykulu gözleri sevgiyle okula hazırlayan sevgili ebeveynler.
Minik kaşiflere hepiniz hoş geldiniz. Ben Pelin.
Bu hafta gezegenler serimize devam edip uzayın derinliklerine mi uçsak yoksa başka bir gizemin peşine mi düşsek derken
çok uzun zamandır defterime not ettiğim ve bizim evdeki minik kâşifin neredeyse her okul yılının başında sorduğu o meşhur soru geldi aklıma.
Hani o sabahları sıcacık yorganın altından hiç ama hiç çıkmak istemediğimiz anlar var ya
İşte tam öyle bir anda bizimki bana dönüp dedi ki,
''Ya anne neden sabah kalkıp okula gitmek zorundayım? Gitmesem ne olur sanki?''
''Sahi çocuklar biz neden her gün okula gideriz? Ne var bu okulda da anne babalarımız, dedelerimiz, anneannelerimiz, babaannelerimiz hatta onların da büyükleri ta çocukken her sabah erkenden kalkıp oraya gitmişler.
Sadece sıralarda oturup sessizce defter doldurmak için mi?''
Yoksa işin içinde kimsenin ilk bakışta göremediği başka bir süper güç mü saklı?
Hadi o zaman sırt çantanızı ve en önemlisi merakınızı yanınıza alın.
Zamanda geriye gidip işin kökenine iniyoruz ve keşif başlıyor.
Önce zamanda binlerce yıl geriye gidelim kaşifler.
İlk insanların yaşadığı dönemlerde bugünkü anlamıyla okul diye bir yer hiç yoktu.
Sabah çalan bir zil sesi yoktu.
Kimse de ödev vermiyordu.
İlk duyduğunuzda kulağa rüya gibi geliyor değil mi?
Ama durun, hemen öyle sevinmeyin.
Çünkü o zamanlar çocuk olmak hiç de kolay değildi.
Doğada her şeyi tek başınıza ya da sadece büyüklerinizi izleyerek deneye yanıla öğrenmek zorundaydınız.
Hangi meyve tatlı, hangi mantar zehirli, mağaraya yaklaşan vahşi bir ayıdan nasıl kaçılır?
Ateş nasıl yakılır?
Üstelik çok büyük bir sorun vardı.
Düşünsenize bir insanın öğrendiği her şeyi ondan sonra gelen herkesin sıfırdan en baştan keşfetmesi gerekseydi ne olurdu?
Her yeni nesil tekerleği baştan icat etmek, tarımı, saymayı, gökyüzünü anlamayı tek başına baştan çözmek zorunda kalırdı.
İşte insanlığın en büyük süper gücü tam burada ortaya çıktı.
Öğrendiklerimizi biriktirmek ve birbirimize aktarabilmek.
Binlerce yıl önce Mezopotamya'da yaşayan Sümerler tarihin en harika icatlarından birini yapıp yazıyı buldular.
Çivi yazısı.
Peki yazı ne işe yaradı dersiniz?
İnsanların öğrendiği bilgileri artık sadece kafasında tutmak yerine kil tabletlerin üzerine kazıyıp saklamasına.
Bilgi artık yok olmuyor.
Bir nesilden diğerine bir hazine gibi devrediliyordu.
Ve bu yazıyı öğrenmek isteyen çocuklar için tarihin ilk okulları açıldı.
Adına da ne dediler biliyor musunuz?
Edubba yani tablet evi.
Ama çocuklar o zamanın tabletleri şimdiki gibi cam ekranlı, parmakla kaydırılan tabletler değildi tabii ki.
Onlar ıslak, yumuşacık çamur kalıplarıydı.
Öğrenciler ellerine sivri uçlu kamış kalemler alıp o yumuşak kile bastırarak işaretler yapıyorlardı.
Sonra da bu çamurları güneşte ya da fırında pişiriyorlardı.
Taş gibi sertleşen bu tabletler binlerce yıl sonraya yani bugüne kadar ulaştı.
İşte okul dediğimiz şey aslında tam olarak bu.
İnsanlığın binlerce yıldır biriktirdiği tüm büyüleyici sırları, formülleri ve bilgileri
her defasında sıfırdan aramak zorunda kalmayalım diye bize sunulan devasa bir zaman makinesi kapısı gibi.
Peki biz sadece geçmişteki bilgileri dinlemek için mi okula gidiyoruz?
Kesinlikle hayır.
Asıl büyük sır nerede biliyor musunuz?
Kafamızın tam içinde, beynimizde.
Bir önceki bölümümüzde konuşmuştuk.
Hatırlarsınız, beynimiz yeni şeyler denedikçe, yepyeni bir dil keşfettikçe tıpkı bir sporcu gibi antrenman yapıyor.
Değişiyor ve güçleniyordu.
Bilim insanları buna nöroplastiste yani beyin plastistesi yani bir nevi beynin deneyimlerle şekil alabilme süper gücü diyorlar.
İşte okul bu harika beynimizin her gün yeni şeyler deneyebildiği dev bir macera parkı gibidir.
Matematikte bir problem çözerken problem çözme becerilerinizi kullanırsınız.
Yeni bir dil öğrenirken yeni kelimeler ve seslerle tanışırsınız.
Bir resim yaparken hayal eder, planlar ve üretirsiniz.
Bir masal dinlerken zihninizde yepyeni dünyalar kurarsınız.
Bahçede top oynarken ise beyniniz ve vücudunuz birlikte çalışır.
Topun nereye gideceğini tahmin eder, ne zaman koşacağınıza karar verir ve hareketlerinizi ona göre ayarlarsınız.
Yani okulda öğrenmek sadece kitap açıp bilgi ezberlemek değildir.
Düşünmek, denemek, hareket etmek, hayal etmek, soru sormak ve yeni şeyler keşfetmek de öğrenmenin bir parçasıdır.
Şimdi gelin o en baştaki soruya geri dönelim.
Peki hiçbirimiz okula gitmeseydik, hep evde otursaydık ne olurdu sanki?
İşte o zaman dünya bambaşka bir yer olurdu çocuklar.
Ama hiç de eğlenceli olmayan bir yer.
Düşünsenize kimse okula gitmeseydi.
Kimse mikroskopla hücreleri incelemeyi ya da gökyüzündeki yıldızların sırrını öğrenemezdi.
O hastalandığımızda bizi iyileştiren doktorlar yetişebilir miydi?
Hastalıkların çaresini bulacak bilim insanları, dünyayı dolaşan dev gemileri, uçakları tasarlayan mühendisler olabilir miydi?
Tabii ki hayır. Hatta uzaya roketler fırlatıp Mars'a keşif robotları bile gönderemezdik.
Çünkü uzaya giden o astronotlar, dev binaları yapan mimarlar, o büyüleyici kitapları yazan yazarlar
hepsi bir zamanlar tıpkı sizin gibi bir okul sırasında oturup soru soran meraklı çocuklardı.
Okul bize sadece derslerle ilgili kazanım sağlayan bir yer değildir.
Okul başka insanlarla bir arada yaşamayı ve bir takım olmayı öğrendiğimiz yerdir aslında.
Evde kendi başınıza otururken sabretmeyi ya da paylaşmayı öğrenmek biraz zor olabilir.
Ama okulda bir arkadaşınızla aynı boya kalemini sırayla kullanmayı,
teneffüste hangi oyunu oynayalım diye konuşup ortak bir kuralda buluşmayı deneyimlersiniz.
Bazen istediğiniz oyun seçilmez ama sırf arkadaşınız mutlu olsun diye o oyuna katılır, sonra da kendi istediğiniz oyunu oynarsınız.
Bilim insanları buna sosyal ve duygusal beceriler diyor.
Çünkü hayattaki en büyük başarı sadece defterdeki soruları doğru çözmek değildir.
Asıl mesele yanımızdaki insanları anlayabilmek, onunla el ele verip yeni bir şeyler üretebilmektir.
Dünyayı değiştiren bütün o büyük projeler tek bir kişinin aklıyla değil, tıpkı okul bahçesindeki gibi sırt sırta veren güçlü takımlarla hayata geçer.
Şimdi bölümümüzü kapatmadan önce size her zaman olduğu gibi bir sorum var.
Eğer bir gün okul müdürü size gelip, hey sevgili Kaşif, bundan sonra okulun ders programına tamamen senin istediğin yepyeni bir ders ekliyoruz deseydi, siz hangi ders eklemek isterdiniz? Cevaplarınızı merakla bekliyorum.
İsterseniz bu sorunun cevabını anne ya da babamızın kulağına fısıldayabilirsiniz.
Onlar da bana çocuklar için podcast hesabı üzerinden cevaplarınızı atabilir.
Unutmayın, beynimiz hazır bir kitap değil.
Her sabah kapağı açılan heyecan dolu bir macera defteridir.
O yüzden okula gitmeden önce kendinize göz kırpıp şunu sorun.
Acaba bugün beynim hangi yepyeni macerayı başlatacak?
Hepinize merak ve keyif dolu bir eğitim öğretim yılı dilerim minik kerslikler.
Merak dolu sorularınız hiç bitmesin.
Zihniniz hep ışıl ışıl parlasın.
Bir sonraki bölümümüzde görüşmek üzere.
Merakla kalın, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
