
Yalnız değilsin. Terappin; zihnin ve bedenin için uzman kadrosuyla bütünsel sağlığında hep yanında.
✨ POD20 kodu ile: İlk ve tekli seanslarında geçerli %20 indirim seni bekliyor.
Kendine bir iyilik yap, bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
*
Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir.
*
MÖ. 15 Mart 44 sabahı Jül Sezar, yaklaşan tehlikeye dair peş peşe uyarılar aldı. Eşi Kalpurnia’nın gördüğü rüya, uğursuz kehanetler ve eline kadar ulaşan bir ihbar mektubu… Buna rağmen Sezar, Senato toplantısına gitmek üzere evinden çıktı.
Peki Roma’nın en güçlü adamı, onlarca kişinin dahil olduğu bir komplonun ortasına nasıl yürüdü? Bu bölümde Jül Sezar’ın son gecesinden Pompeius’un heykeli önünde gerçekleşen suikasta ve cinayetin Roma Cumhuriyeti için doğurduğu sonuçlara uzanan 15 Mart hikâyesini anlatıyoruz.
Hepinize iyi dinlemeler.
Transkript
Tarih Tarih
Bunun yerine odanın merkezindeki alçak sofrayı üç taraftan kuşatan geniş sedirler var.
Romalı misafirler bu sedirlere uzanıyor ve dirseklerinden birine yaslanarak yemeklerini yiyorlardı.
İşte bu sedirlerden birinde bize çok tanıdık gelecek bir isim var.
Gaius Julius Cesar.
Onu bir süre elindeki bazı belgeleri incelerken görüyoruz.
önündeki kağıtlardan birini katlayıp kenara bırakıyor, ardından masadaki kadehine uzanıyor.
Bu gece aslında onun için oldukça sıradan olmalı.
Fakat birazdan sofrada açılacak bir konu, ertesi gün yaşanılacak olanlar düşünüldüğünde neredeyse ürpertici bir anlam kazanmak üzere.
Çünkü o gece sofradaki konuşma bir noktada ölüme geldi.
İnsan için en iyi ölüm hangisiydi?
Uzun bir hastalığın ardından bekleyerek ölmek mi yoksa savaş meydanında ölmek mi?
Ya da insanların arasında, yaşlılıkta, belki de uykuda?
Masadakiler henüz cevap vermeden ilk sözü Sezar aldı.
Ve en iyi ölümün ani ve beklenmedik bir ölüm olduğunu söyledi.
Bu söz bugün bize bir kehanet gibi geliyor.
Çünkü ertesi gün neler yaşanacağını biliyoruz.
Ama masadakiler bilmiyordu.
Belki güldüler, belki başka bir konuya geçtiler.
Kaynaklar bu konu hakkında oldukça sessiz.
O anda hiç kimse masaya gelişi güzel bırakılmış bu cümlenin 2000 yıl sonra bile hatırlanacağını düşünmüş olamazdı.
Yine de o sofrada ertesi gün yaşanacakların farkında olan en azından bir kişi bulunuyordu.
Dekinus Brutus Albinus
Onu suikastin en meşhur ismi Marcus Brutus ile karıştırmamak gerek.
İkisi farklı adamlardı.
Dekimus, Galya savaşlarında Sezar'ın yanında bulunmuş, onun güvenini kazanmış bir komutandı.
Sezar vasiyetinde onu yedek mirasçılarından biri olarak gösterecek kadar yakınında tutmuştu.
Ve işte o gecede Dekimus, Sezar'la birlikte aynı sofrada oturuyordu.
Fakat onu özel kılan durum şu.
Dekimus bir gün sonra Sezar'a düzenlenmesi planlanan bir komplonun içinde yer alıyordu.
Sezar ani bir şekilde ölmeyi tercih ettiğini söylediğinde Dekimus'un yüzünde ne belirdi bilmiyoruz.
Şaşkınlık mı, korku mu, insanın yalnızca kendisinin anlayabileceği karanlık bir ironi mi?
Bir tarihçinin burada durması gerek.
Çünkü Dekimus'un zihnine giremeyiz.
Fakat bildiğimiz bir şey var.
Ertesi sabah Sezar'ı gidip evinden çıkaracak ve onu ölüme doğru götürecek kişi Dekimus'un ta kendisi olacaktı.
Suikast bir gecede doğmamıştı. Roma yıllardır kendi içinde parçalanıyordu.
Cumhuriyetin kurumları ayaktaydı, konsüller seçiliyor, senato toplanmaya devam ediyordu.
Fakat siyasetin dili giderek daha fazla zorbalığa, sokak çetelerine ve sürgünlere dayanmaya başlamıştı.
Buradaki cumhuriyeti modern bir demokrasi gibi düşünmemek gerek.
Roma Cumhuriyeti geniş halk kitlelerinin sınırlı ölçüde söz sahibi olduğu
fakat iktidarın büyük bölümünü zengin ve soylu ailelerin paylaştığı bir düzendi.
Sezar bu düzenin dışından gelmemişti.
Tam tersine onun içinde yükselmişti.
Fakat yükselirken sistemi kendi çevresinde bükmüş, Galya'da kazandığı servet askerlerinin sadakati ve iç savaşta elde ettiği zafer sayesinde diğer bütün aristokratların üzerine çıkmıştı.
Romalıların Büyük Pompeyus adını verdiği adamı yenmiş, Senato'daki rakiplerini ise bağışlamıştı.
Kendisine karşı silah taşıyan adamlara makamlar vermişti.
Bu bağışlayıcılık Sezar'ın en çok övündüğü özelliklerinden biriydi.
Fakat affetmek her zaman minnet yaratmaz.
Bazen affedilen kişiye kaybettiğini her gün yeniden hatırlatmaya devam eder.
Marcus Brutus Pompeius'un tarafında savaşmış, yenilgiden sonra Sezar tarafından bağışlanmıştı.
Örneğin Cassius da yenilmiş tarafın adamıydı.
Fakat Sezar'ın gölgesinde yaşamaya razı değildi.
Dekimus ise yalnızca bağışlanmış bir düşman değil, Sezar'ın kendi çevresinden gelen bir adamdı.
Komplocuları aynı amaç çevresinde birleşmiş, cumhuriyet kahramanları olarak görmek kolaydır.
Fakat antik kaynaklar daha bulanık bir tablo çizer.
İçlerinde gerçekten tek adam yönetimine karşı çıkanlar da vardı.
Kaybettikleri makamların, servetin ya da nüfuzun öfkesini taşıyanlar da.
Sezar öldüğünde onun yerini alabileceğini düşünenler de.
Cumhuriyet tutkusu, kişisel hırs, eski yenilgiler ve korku.
Aslında hepsi aynı hançerin kabzasında birleşmişti.
Tarihçi Suetonius, komplocuların sayısının 60'tan fazla olduğunu söyler.
Şamlı Nikola daha da yüksek bir sayıdan söz eder.
Kesin rakamı bilmiyoruz.
Fakat bu kadar geniş bir grubun aylarca susabilmesi bile aslında başlı başına şaşırtıcıdır.
Başlangıçta komplocular birçok plan üzerine tartışmışlardı.
Sezar kutsal yoldan geçerken saldırmak, seçimler sırasında onu bir köprüden itmek, gladiyatör gösterilerinden faydalanmak.
Ancak sonunda senato toplantısında karar kılmışlardı.
Çünkü orada diğer yurttaşlar bulunmayacaktı.
Çok sayıda komplocunun aynı yerde toplanması kuşku uyandırmayacaktı.
Üstelik Sezar birkaç gün içinde uzun bir doğu seferi için Roma'dan ayrılmaya hazırlanıyordu.
Şehirden çıkarsa ona ulaşmak zorlaşacak, zaferle dönerse gücü daha da artacaktı.
Zaman daralıyordu. Komplocular içinde, Sezar içinde.
Ancak henüz gün doğmuş değil.
14 Mart gecesi yaşanan tuhaf olaylar sadece o sofrada konuşulanlarla sınırlı kalmayacaktı.
Roma gündüzleri gürültülü bir şehirdi.
Dar sokaklarda satıcılar, hayvanlar, arabalar, köleler, müşteriler ve memurlar birbirine karışırdı.
Geceleri bile tam anlamıyla susmazdı.
Ağır yük arabalarının bir bölümü gündüz trafiğine engellememek için karanlıkta hareket ederdi.
Ama Sezar'ın evinde o saatlerde başka bir ses yükseldi.
Plutarkos'un anlattığına göre odanın kapı ve pencereleri birden açılmış, içeri ay ışığı dolmuştu.
Sezar gürültüyle uyanmıştı.
Sonra bir anda yanında uyanan eşinin anlaşılmayan sözler söylediğini ve ağladığını fark etmişti.
Kalpurnia rüyasında kocasını görmüştü.
Hem de kendi kollarının arasında öldürülmüş halde.
Soetonyus ise Kalpurnia'nın rüyasında Sezar'ın bulutların üzerinde uçtuğunu ve Tanrı Jüpiter'le el sıkıştığını gördüğünü yazar.
Antik tarihçiler büyük ölümlerin çevresine işaretler yerleştirmeyi severdi.
Bu nedenle o geceye ait rüyaların ne kadarının gerçekten yaşandığını, ne kadarının ise olaydan sonra biçimlendiğini bilemeyiz.
Fakat bütün bu anlatıların birleştiği yer açıktır.
Kalpurnia o sabah korkuyordu ve Sezar'ın dışarı çıkmasını istemiyordu.
Şafak yaklaştığında ev hareketlenmeye başladı.
Kapıda günün ilk habercileri, görevlileri ve ziyaretçileri bekliyordu.
Roman'ın işleri Sezar daha yatağından kalkmadan onun evinin çevresinde birikmeye başlamıştı.
Sabah uyandıklarında Kalpurnia gördüğü rüyayı yeniden anlattı.
ve Sezar'ın o gün evden ayrılmamasını istedi.
Sezar ise tanrıların iradesini anlamak için kurbanların incelenmesini istemişti
ve kahinlerin getirdiği sonuçlar iyi işaret etmiyordu.
Bunun ardından Sezar o gün senatoya gitmeme kararı aldı.
Kalpurnia'nın rüyası doğru olsun ya da olmasın o an için aslında kocasının hayatını kurtarmış gibi görünüyordu.
Sezar'ın o gün için evden çıkmaması yeterliydi.
Sonra ne mi oldu? Onunla dün akşam aynı odada yemek yiyen Dekimus çıkageldi.
Dekimus, Sezar'ın evine girebilmek için açıklama yapmak zorunda olan biri değildi.
Güvenilir bir komutan ve yakın bir dosttu.
Bir gece önce aynı sofrada birlikte oturmuşlardı ve o sabah komplonun dağılmak üzere olduğunun farkındaydı.
Sezar toplantıya gitmezse her şey mahvolabilirdi.
60'dan fazla insanın aynı sırrı bir gün daha taşıması beklenebilir miydi?
Birisi korkup konuşabilirdi.
Bir köle bir konuşmayı duymuş olabilirdi.
Komplocular için çember daralıyordu.
Bu yüzden Dekimus'un önünde tek bir görev vardı.
Sezar'ı evinden çıkarmak.
Dekimus önce kahinlerle alay etti.
Sonra Kalpurnia'nın rüyasını küçümsedi.
Fakat Sezar'ı harekete geçiren asıl şey bunlar değildi.
Dekimus onun korkusuna değil, siyasal kişiliğine seslendi.
Senatörlerin sabahtan beri onu beklediğini söyledi.
Toplantıyı düzenleme talebi bizzat Sezar'ın kendisinden gelmişti.
Şimdi bir haberci gönderip eşinin daha iyi bir rüya gördüğü başka bir gün tekrar gelmelerini mi isteyecekti?
Eğer o günü uğursuz buluyorsa en azından toplantıya bizzat gidip senatörleri selamlamasını ve erteleme kararını onların yüzüne söylemesini tavsiye etti.
Bu makul görünüyordu fakat ölümcül kararlar çoğu zaman makul görünen küçük bir tavizle başlar.
Konuşmanın ardından Sezar fikrini değiştirdi ve Dekimus'la birlikte evden ayrılarak sokağa adımını attı.
Sezar'ın konutu forum çevresindeydi. Senato'nun o gün toplandığı yerse kentin başka bir bölümünde Campus Martius'taki Pompeius Tiyatrosu kompleksindeydi.
Tam olarak hangi sokaklardan geçtiklerini bilmiyoruz.
Bildiğimiz şey Sezar'ın sedyesinin Roma'nın sabah kalabalığı içinde ilerlediği ve yol boyunca ona ulaşmak isteyen insanların çevresinde toplandığıdır.
Romalı güçlü bir adamın evden işe yaptığı sakin bir yolculuk değildi bu.
Memurlar, dilekçe sahipleri, meraklılar ve korumalar hareket halinde onunla birlikte ilerliyorlardı.
Anlatıya göre Sezar yolda günler önce kendisini uyaran kahin Suprinna'yı da görmüştü.
Suprinna Sezar'a Mart ayının itleri civarında büyük bir tehlikeye karşı dikkatli olmasını söylemişti.
İtler, Romalıların ay içindeki günleri hesaplama biçiminin sıradan parçalarından biriydi.
Mart, Mayıs, Temmuz ve Ekim aylarında ayın 15'ine denk gelirlerdi.
Sezar kahini görünce Mart'ın itleri geldi diyerek onu alaya aldı.
Ancak Suprinna'nın cevabı alçak sesle gelecekti.
Evet geldi ama henüz geçmedi.
Bu konuşmayı Plutarkos ve Suetonius aktarır.
Hikayenin bütün mantığı aslında bu cümlede saklıdır.
Tehlike zamanı gelmişti.
Sezar ise tehlikenin gelmesini onun geçtiği sanısıyla karıştırıyordu.
Roma'nın kalabalık caddeleri içerisinde Sedye ilerlemeye devam etti.
Bir süre sonra kalabalığın içinden başka bir adam yaklaştı.
Adı Artemidoros'tu.
Knidoslu bir Yunan ve felsefe hocasıydı.
Brütüs'ün çevresindeki bazı insanlarla ilişkisi vardı ve komplodan haberdardı.
Elinde bir tomar kağıt tutuyordu.
Artemidoros bir fırsat bulup bunları Sezar'a uzatmayı başardı.
Ve bunu kendin oku Sezar diye bağırdı.
Hemen oku, seni yakından ilgilendiriyor.
Sezar tomarı aldı, açmaya çalıştı.
Fakat tam da o anda birisi önüne geçti.
Bir soru soruldu, başka bir dilekçe uzatıldı.
Sedye yeniden hareket etti.
Sezar ikinci kez Tomar'a döndü ancak yine okuyamadı.
Plutarkos Sezar'ın birkaç kez okumaya yeltendiğini fakat çevresindeki insanların bir şekilde buna engel olduğunu söyler.
Elindeki diğer belgeleri görevlilere verdiği halde Artemidorus'un Tomar'ın yanında tuttuğunu da ekler.
Başka bir antik aktarımsa Artemidorus'un kalabalık yüzünden Sezar'a hiçbir zaman ulaşamadığını iddia eder.
Ayrıntı değişir, sonuç değişmez. Komployu deşifre edecek satırlar Cesar'ın yanına kadar gelmiş fakat kapalı kalmıştır.
O sırada Pompeyus'un tiyatrosunda bekleyen adamlar için zaman çok daha yavaş ilerliyordu.
Komplocular sabahın erken saatlerinden beri oradaydı.
Senato toplantısı için gelen herhangi bir senatör gibi davranıyorlardı.
Konuşuyor, selamlaşıyor ve bekliyorlardı.
Togalarının altında sakladıkları hançerlerin yerini belli etmemeye çalışıyorlardı.
Sezar gecikince kaygıları büyümeye başladı. Plan öğrenilmiş olabilir miydi? Bir muhbir mi konuşmuştu?
Tam da bu gergin bekleyiş anında uzakta bir hareketlenme oldu.
Sezar nihayet Pompeyus'un yaptırdığı dev tiyatro kompleksinin önüne ulaşmıştı.
Roma'nın ilk kalıcı taş tiyatrosuydu bu.
Yapının arkasında sütunlarla çevrili geniş bir portiko, bahçeler ve senatonun zaman zaman kullandığı toplantı salonu bulunuyordu.
Toplantı salonunda Pompeyus'un büyük bir heykeli vardı.
Pompeyus birkaç yıl önce Sezar'la savaşmış, yenilmiş ve en sonunda Mısır'da ölmüştü.
Şimdi ise yalnızca mermerden bir seyirciydi.
Fakat ironik olarak birazdan Sezar onun ayaklarının dibine düşecekti.
Antik yazarların bu ironiği özellikle büyüttüklerini hissederiz.
Plutarkos sanki görünmeyen bir gücün Sezar'ı Pompeyus'un intikamına götürdüğünü söyler.
Bir tarihçi için bu kaderin kanıtı değildir.
Fakat Romalıların olayı nasıl hatırlamak istediğinin güçlü bir göstergesidir.
Onlara göre böylesine büyük bir adam sıradan bir odada rastgele bir heykelin önünde ölmemeliydi.
Sahnenin kendisi de tarihe yakışmalıydı.
Şamlı Nikola'nın anlatısına göre Sezar salona girmeden önce kahinler hayvanları kurban ettiler ve kehanetleri yorumladılar.
İşaretler uğursuzdu.
İlk hayvanın ardından bir başkası getirildi. Sonuç yine değişmedi.
Sezar yeniden toplantıyı erteleme fikrini düşünmeye başladı.
Bu artık son çıkıştı.
Ancak tam da o anda görevlilerden biri senatoda toplantı yeter sayısının sağlandığını ve herkesin kendisini beklediğini bildirdi.
Bu süreçte Dekimus bir kez daha yanına gelmiş ve kahinlerin saçmalıklarına sırtını dönmesini söylemişti.
Antik kaynakların dili bazen kaderden söz eder.
Fakat burada kaderin parmakları yoktu.
Sezar'ı salona götüren el dost bildiği bir insana aitti.
Sezar'ın dostu ve komutanı olan Marcus Antonius da onunla birlikte gelmişti.
Marcus Antonius konsüldü.
Askerler arasında saygınlığı vardı ve fiziksel olarak güçlü bir adamdı.
Eğer müdahale ederse komployu bozabilirdi.
Bu nedenle komploculardan Trebonius kapıda ona yanaştı ve onunla konuşmaya başladı.
Antonius dışarıda kaldı.
Sezar ise içeri girdi.
O an salonun içindeki herkes ayağa kalktı.
Bazıları saygıdan, bazıları korkudan.
Bazıları ise onu daha rahat öldürebilmek için.
Sezar koltuğuna doğru ilerledi.
Elinde Artemidorus'un tomarının hala bulunup bulunmadığını kesin olarak bilmiyoruz.
Tarihçi Plutarchos tomarla birlikte salona girdiğini söyler.
Şamlı Nikola ise uyarı notunun ölümünden sonra diğer belgeler arasında bulunduğunu aktarır.
Belki cevap parmaklarının ucundaydı.
Fakat artık bunun hiçbir önemi yoktu.
Sezar oturduğu anda komplocularda önceden belirledikleri yerlere geçtiler.
Bazıları koltuğun arkasına, bazıları ise yan tarafına yerleşti.
Senator Tilius Kimber ön tarafta kalmıştı.
Kardeşinin sürgünden dönmesi için af istiyordu.
Sezar'ın ilk yaptığı şey bu talebi ertelemek oldu.
Kimber ise ısrar etmeye devam etti.
Diğerleri ise yardım edecekmiş gibi yaklaşmaya başladı.
Bir Roma siyasetçisinin çevresinde oluşan alışıldık ricacı kalabalığa benziyorlardı.
Fakat her adım Sezar'ın hareket alanını biraz daha daraltıyordu.
Bu durum onu öfkelendirmişti ve etrafındakileri geri çevirmeye çalıştı.
Senatör Kimber iki eliyle togasını tuttu ve omzundan aşağı çekti.
İşte tam bu anda komploculardan Kaska hançerini çıkardı ve Sezar'a doğru savurdu.
İlk darbe boyunla omuz arasına geldi.
Kaska heyecandan hedefini tam bulamamıştı.
Yara derin değildi.
Sezar döndü ve Kaska'nın kolunu yakaladı.
Suet Onyus'a göre elindeki sivri kalemi Kaska'nın koluna sapladı.
Bu ilk birkaç saniyede Cesar hala direniyordu.
Fakat sonra ikinci darbe geldi.
Ardından üçüncü.
Cesar hangi yöne dönerse başka bir hançer darbesiyle karşılaştı.
Yüzüne, göğsüne, böğrüne, uyluğuna ardı ardına darbeler indirildi.
Saldırganlar o kadar sıkışmıştı ki birbirlerini bile yaralamaya başlamışlardı.
Cassius'un savurduğu darbelerden biri Marcus Brutus'un eline gelmişti.
Başka bir komplocu hançerini kendi arkadaşının bacağına saplamıştı.
Bu düzenli bir infaz değildi.
Suikaste katılan herkesin vurması gerekiyordu.
Böylece cinayet tek bir kişinin suçu olmayacak, hepsinin ortak eylemine dönüşecekti.
Sezar bir süre daha ayakta kalmaya çalıştı.
Sonra kalabalığın içinde Marcus Brutus'u gördü.
İşte bu noktada dünya tarihinin en meşhur cümlelerinden biri ortaya çıktı.
Sen de mi Brütüs?
Fakat büyük ihtimalle bu söz söylendiği biçimiyle Sezar'a ait değildir.
Latince et tu brute ifadesini ölümsüzleştiren İngiliz tiyatro yazarı Shakespeare'dir.
Suetonius bazı yazarların Sezar'ın Brütüs'e sen de mi çocuğum dediğini aktardığını söyler.
Ardından Sezar'ın ilk darbede çıkardığı bir inleme dışında konuşmadığını da belirtir.
Plutarkos'un anlatısında kesin bir son söz yoktur.
Bu yüzden Sezar'a burada söylemediğinden emin olmadığımız bir cümleyi söyletmeyeceğiz.
Bazen tarihçinin yapabileceği en dürüst şey sahneyi sessiz bırakmaktır.
Plutarkos'a göre Sezar, Brütüs'ün de hançer çektiğini görünce direnmeyi bırakmıştı.
Bu anlatıya Suetonius da şu ayrıntıyı ekler.
Sezar düşerken bedeninin alt kısmı açıkta kalmasın diye Togas'ın eteğini bacaklarının üzerine doğru çekmiştir.
Aslında son anında bile nasıl düşeceğini kontrol etmeye çalışıyordu.
Hayatı boyunca taşıdığı dignitasıydı bu.
Yani bir Romalı soylunun onuru, ağırlığı ve dışarıya gösterdiği yüzü.
Bedeni üzerindeki son iktidarı işte buydu.
Sezar Pompeyus'un heykelinin kaidesine doğru düştü.
Bir zamanlar yenilmez görünen iki rakip yeniden aynı yerdeydi.
Biri mermerden, diğeri ise kanlar içinde.
Hançerler Sezar yere düştükten sonra da inmeye devam etti.
Plutarkos ve Suetonius bedeninde 23 yara bulunduğunu yazar.
Şamlı Nikola ise 35 der.
Suetonius'un aktardığı hekim Antistius'a göre yaralardan yalnızca biri, yani göğse gelen darbe öldürücüdür.
Bu da sahnenin son ironisidir.
Sezar'ı öldürmek için onlarca adam bir araya gelmiştir.
Fakat hekim Antistius'a göre açtıkları yaralardan yalnızca bir tanesi ölümcüldür.
Evet Gaius Julius Sezar artık ölmüştü.
Roma ise henüz ne olduğunu anlamış değildi.
Suikaste katılmayan senatörler birkaç saniye boyunca oldukları yerde donup kaldılar.
Yardım etmediler, konuşmadılar.
Sonra biri kapıya yöneldi ve salon bir anda boşalmaya başladı.
Brütüs öne çıkıp konuşmak istedi ama kimse dinlemedi.
Bundan sonra komplocular salondan çıktılar.
Hançerleri hala ellerindeydi.
Brütüs ve arkadaşları halka korkmamalarını söylüyordu.
Bir tiranı öldürdüklerini, Roma'ya özgürlüğünü geri verdiklerini haykırıyorlardı.
Ardındansa Kapitolium tepesine doğru ilerlemeye başladılar.
Kendilerini kaçan katillerden ziyade şehri kurtaran adamlar gibi göstermeye çalışıyorlardı.
Fakat sokaklarda bekledikleri coşku yoktu.
Yalnızca kapatılan kapılar, yarım bırakılmış işler ve ne olacağını anlamaya çalışan bir şehir vardı.
Komplocular suikasti ayrıntılı biçimde planlamışlardı.
Sezar'ın nerede oturacağını, kimin ilk işareti vereceğini, Marcus Antonius'u kimin dışarıda tutacağını biliyorlardı.
Ama cinayetten sonraki Roma için aynı ayrıntıda bir plan yapmamışlardı.
Tüm bunlar yaşanırken Marcus Antonius ortadan kayboldu.
Lepidus saklandı.
Caesar'ın taraftarları ilk anda ne kadar büyük bir saldırıyla karşı karşıya olduklarını bilmiyorlardı.
Seutonius'a göre Caesar'ın cesedi bir süre daha Pompeyus heykelinin önünde yatmaya devam etti.
Sonunda içeriye üç hizmetkar girdi.
Sezar'ı bir sedyeye yerleştirip evine taşıdılar.
Sabah Roma'nın hakimi olarak geçtiği sokaklardan şimdi üç kişinin taşıdığı sessiz bir beden olarak evine geri dönüyordu.
Kalpurnia'nın sedyeyi gördüğünde ne yaptığını antik kaynaklar anlatmaz.
Bu noktada onun çığlığını duyabilir, yere kapandığını ya da sabah gördüğü rüyayı hatırladığını söyleyebiliriz.
Ama bunları ne yazık ki bilmiyoruz.
Bu nedenle kapıyı açalım ve tarihin derin sessizliğine kulak verelim.
Sezar'ın öldürülmesi Roma Cumhuriyeti'ni kurtarmadı.
Marcus Brutus ve Cassius birkaç yıl sonra Filippi de yenilerek hayatlarına son verdiler.
Sezar'ın evlatlığı Octavius onun kalıcılaştıramadığı tek adam yönetimini daha dikkatli bir şekilde inşa edecekti.
Komplocular bir diktatörü engellemek istemişlerdi.
Fakat yaptıkları şey Roma'nın ilk imparatoruna giden yolu açtı.
Yine de Sezar'ın son gününü anlatırken dikkat etmemiz gereken bir mesele var.
Bu podcast'te duyduğunuz rüyalar, kurbanlar, kahinler, uyarı mektupları ve kusursuz ironiler
olaydan sonra kaleme alınmış antik anlatılardan geliyor.
Şamlı Nikola yaşanan olaylara görece yakın bir dönemde yazmıştı.
Fakat Augustus'un adamıydı. Plutarkos, Suetonius, Appianus gibi tarihçilerse Sezar'ın ölümünden kuşaklar sonra yaşadı.
Hepsi farklı bilgiler topladı, hepsinin anlatmak istediği başka bir Sezar vardı.
Bu nedenle Sezar'ın o gün gerçekten kaç kez uyarıldığını kesin olarak bilemeyiz.
Ama işin tarihsel özü bütün bu süslemelerin altında canlı bir şekilde durmaya devam ediyor.
M.Ö. 44 yılının 15 Mart tarihinde komplocular Sezar'ı öldürdüler.
Fakat onun Roma'ya öğrettiği gerçeği ortadan kaldıramadılar.
Bir cumhuriyet bütün gücünü tek bir kişide toplamaya başladığında o kişiyi öldürmek eski düzeni geri getirmeye yetmeyebilir.
Evet, Sezar artık yoktu. Ancak onun hayaleti yüzlerce yıl boyunca Roma'nın siyasi koridorlarında dolaşmaya devam edecekti.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
