
Kuzey Kore Neden Dış Dünyadan Kopuk? - Kim İl Sung ve Dönemi
7 Eylül 2026 · 19 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Yalnız değilsin. Terappin; zihnin ve bedenin için uzman kadrosuyla bütünsel sağlığında hep yanında.
✨ POD20 kodu ile: İlk ve tekli seanslarında geçerli %20 indirim seni bekliyor.
Kendine bir iyilik yap, bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
*
Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir.
*
Kim Il-sung, bugün dünyanın en kapalı rejimlerinden biri olan Kuzey Kore’nin kurucusuydu. Japon işgaline karşı savaşan genç bir gerilladan, etrafında büyük bir kişilik kültü oluşturulan mutlak bir lidere dönüştü. Peki Kuzey Kore nasıl onun yönetiminde bugünkü sisteminin temellerini attı? Bu bölümde Kim Il-sung’un hayatını ve Kuzey Kore’nin kuruluş hikâyesini konuşacağız.
Hepinize iyi dinlemeler.
Transkript
Bugün Kuzey Kore'den D-Zaman birçok kişinin aklına benzer şeyler geliyor.
Baskıcı yönetim politikaları, uzun süredir ülkeyi idare eden Kim hanedanı, Pasifikteki nükleer savaş başlığı denemeleri ve dünyadan kopuk bir halk.
Peki nasıl oldu da Kuzey Kore böyle bir ülkeye dönüştü?
Bugün bu soruya cevap vermeye çalışacağız.
Bunu yapabilmek için ise öncelikle bir adamın hayatına odaklanmak zorundayız.
Kuzey Kore'nin yakın tarihini anlayabilmek için yapmamız gereken ilk şey 1910 yılına gitmek olacak.
Çünkü bu tarihte Kore gücünün zirvesindeki Japon İmparatorluğu tarafından ilhak edildi ve Kore halkı üzerinde büyük bir baskı rejimi kuruldu.
Bu olaydan yalnızca 2 yıl sonra yani 15 Nisan 1912'de ise Pyongyang yakınlarındaki Mangyongdae köyünde bir çocuk dünyaya geldi.
Adı Kim'di.
Henüz hiç kimse farkında değildi ama zamanı geldiğinde bu çocuk Kore tarihine damga vuracak ve halkının kaderini değiştirecekti.
Kim'in ailesi Japonya'ya karşı direnen milliyetçi Hristiyan bir gruba dahildi.
Bu da çok geçmeden yoğun baskı altında kalacakları anlamına geliyordu.
Özellikle Kim'in doğduğu yıl bu baskı oldukça şiddetlenmiş, o yıl içerisinde 52.000'den fazla Koreli sürgüne gönderilmişti.
En nihayetinde 1920 yılına gelindiğinde aile bu baskılardan iyice bunalarak Çin'in Mançurya bölgesine göç etmek zorunda kaldı.
Burada daha özgür bir ortam bulan Kim henüz küçük yaşlardan itibaren milliyetçi ve komünist fikirlere ilgi göstermeye başladı.
1929 yılında Güney Mançurya Komünist Birliği adlı bir oluşuma katıldı.
Bu sırada henüz 17 yaşında genç bir adamdı.
Ancak bu macerası pek de uzun sürmedi.
Üç ay sonra birlik dağıtıldı ve saptanan üyeler hapse atıldı.
Kim de bunlardan biriydi.
1929-1930 yıllarını hapiste geçirdi.
Artık eğitim hayatı sona ermişti.
Ancak Kim, hapisten çıktığında artık başka birine dönüşmüş durumdaydı.
Eskisine göre çok daha katı ve çok daha kararlı bir adamdı.
Bundan sonra ilk olarak Japonya'ya karşı silahlı direnişe katılma kararı aldı.
1931 yılında Çin Komünist Partisi'ne üye oldu.
Koreli ve Çinli gerillalara katılarak Mançurya'daki direnişin silahlı boyutunda rol almaya başladı.
Bundan yalnızca bir yıl sonra Japonlar bölgeyi işgal edince Mançurya'daki gerilla hareketi daha da önem kazandı.
Kim ise kendi birliği içerisinde hızla kendini göstermiş ve yükselmeye başlamıştı.
1935 yılından itibaren ona Il-sung demeye başladılar.
Bu güneş gibi parlayan anlamına geliyordu.
Bundan iki yıl sonra Kim henüz 24 yaşında olmasına rağmen 200 kişilik bir birliğin başına geçerek Kuzey Kore topraklarına girdi ve Pochonbo baskını adı verilen bir harekat gerçekleştirdi.
Bu baskın esnasında bir Japon polis karakolunu ve birkaç resmi binayı ateşe verdi.
Bu tam anlamıyla bir gerilla zaferiydi.
Ancak bu başarı tabii ki düşmanlarının da dikkatini çekmişti.
Japonlar 1940 yılından itibaren Kim ve birliğini kıskaca almaya başladılar.
Aynı yıl içerisinde gelen kıtlık ve zorlu kış şartları da birliğin sayısının bir düzine adama kadar düşmesiyle sonuçlandı.
ve en sonunda Kim, Sovyetler Birliği'ne sığınmaya karar verdi.
Sovyet Kızıl Ordu subayları Japonlara karşı ciddi başarılar kazanmış bu genç Koreli komutanı dikkatle değerlendirdiler.
Kim ve adamları ilk olarak Vyatskoe askeri kampına yerleştirildiler ve burada eğitim aldılar.
2. Dünya Savaşı sırasında Kim, Koreli gönüllü birliğinin başına getirildi ve 1942 yılında resmen Kızıl Ordu'da yüzbaşı rütbesine yükseltildi.
Böylece Sovyetlerde geçirdiği yıllarda Kim, askeri alanda muazzam deneyimler kazandığı gibi kendisi için önemli bir müttefik de edinmişti.
2. Dünya Savaşı'ndan sonra Sovyet lider Josef Stalin, Japon sömürgesinden kurtulan Kore'nin kuzeyinde düzeni kurması için bir lider arayışına girişti.
Uygun adayın bulunması içinse gizli polis şefi Lavrenti Beria'yı görevlendirdi.
Beria çok geçmeden Stalin'e 33 yaşındaki Kim Il-sung'u önerdi.
Stalin'in de onayından geçen Kim, 1945 yılında yıllar süren ayrılığın ardından Kore'nin Wonsan Limanı'na ayak bastı.
Sovyetler eliyle yeni bir lider yaratılmak üzereydi.
Ancak Kim, Koreliler için bir soru işaretiydi.
Zira dil becerileri oldukça zayıftı ve Koreceyi akıcı bir biçimde konuşamıyordu.
Koreliler daha önce onun zaferlerini duymuşlardı.
Ancak bu adam şimdi karşılarına bir Sovyet üniformasıyla çıkmıştı.
Bunların hepsi viral sorun teşkil ediyordu.
Ancak bu sorunları çözecek olan yine Kim'in kendisi ve onu destekleyen Sovyet yetkililer olacaktı.
Nitekim Şubat 1946'da Sovyetlerin girişimleriyle Kuzey Kore Halk Komitesi adı verilen geçici bir yönetim kuruldu.
Ve 8 Şubat'ta bu yönetimin başına Kim Il-sung getirildi.
Bu ilk yıllarda Kim, bölgedeki Sovyet valisi General Teren Tishitiko'nun gölgesinde kaldı ve Sovyetler uzun bir süre boyunca Kore'deki işlerini Tishitiko üzerinden yürüttüler.
Kim Il-sung ise ilk yıllarında önemli reformlar yapmaya odaklandı.
Japonların elindeki veya işbirlikçilerin kendilerine ait olan büyük arazilere el konuldu ve bunlar Koreli köylülere dağıtıldı.
Bunun yanı sıra sanayi tesisleri kamulaştırıldı, işçi sendikaları ve gençlik örgütleri oluşturuldu.
Bu radikal adımlar bir yandan Sovyetler Birliği'nin desteğiyle sosyalist bir düzen kurma hedefine hizmet ediyor,
diğer yandan da Kim Il-sung'un halk arasındaki popülaritesini arttırıyordu.
2. Dünya Savaşı sona erdikten sonra Kore yavaş yavaş ABD ve Sovyetlerin etki alanında iki parçaya bölünmeye başladı.
38. paralelin kuzeyi Sovyetler, güneyi ise Amerikan ordusu tarafından işgal edilmiş durumdaydı.
Başlangıçta bu geçici bir durum gibi görünüyordu.
Ancak Soğuk Savaşın gerilimiyle parçalanma kaçınılmaz bir hal aldı.
Bunun bir sonucu olarak 15 Ağustos 1948'de Siyangman Ri Başkanlığında Güney'de yeni bir devlet kurulduğu ilan edildi.
Aynı yılın 9 Eylül tarihinde ise Kuzey'de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti kuruldu.
Bu yeni ülkenin başkanı ise Sovyetlerin gözdesi Kim Il-sung'dan başkası değildi.
36 yıllık sömürge süreci sona ermişti.
Ancak şimdi de Kore iki farklı ideoloji tarafından bölünmüş durumdaydı.
Kim Il-sung'un başkan olduktan sonraki ilk faaliyetlerinden biri,
kuzeyde ve güneyde ayrı ayrı faaliyet gösteren komünist partileri birleştirerek Kore İşçi Partisi'ni kurmak oldu.
Pek tabii kendisi de bu partinin başkanı olarak seçildi.
Bu dönemde ayrıca muhalif sesler de hızlı bir şekilde bastırılmaya başlandı.
Mesela Sovyetlerle anlaşmazlığa düşen milliyetçi lider Chomansi 1946 başlarında Sovyetlerce hapsedildi ve bir daha serbest bırakılmadı.
Yine Kim Il-sung'un gölgesinde kalan eski parti başkanı Kim Tu-bong da ilerleyen yıllarda saf dışı edilerek iktidardan uzaklaştırıldı.
Aynı zamanda Kim'in hakimiyetini güçlendirmek için güçlü bir orduya da ihtiyacı vardı.
Bunun içinse Sovyetler Birliği'nin desteği oldukça önemliydi.
8 Şubat 1948 tarihinde kurulan Kuzey Kore Halk Ordusu, Kore ve Sovyetlerin işbirliğiyle oluşturulmuş,
bir yıl içerisinde ise bölgedeki en modern ordulardan biri haline getirilmişti.
Ordunun bünyesindeki askerlerin çoğu Mançurya'da ve Sovyet ordusunda gönüllü olarak savaşmış olan Korelilerden oluşuyordu.
Ayrıca Sovyet yapımı T-34 tanklarına, yine Sovyet üretimi toplara ve ağır silahlara sahiplerdi.
Ordudaki bu umut verici durum bir süre sonra Kim'in yeni bir idealin peşinde koşmasına neden olacaktı.
Güçlüydü, iktidarını sağlamlaştırmıştı.
Şimdi bütün Kore'yi kendi idaresi altına alabilirdi.
Bu şu anlama geliyordu, Kore yeniden savaşa girmek üzereydi.
Bu süreçte Doğu bloğunda da birçok şey iyi gidiyor gibi görünüyordu.
Sovyetler ilk atom bombasını üretmiş, Çin'de komünistler iktidarı ele geçirmiş, Amerika uzak doğudaki önceliğini Japonya'ya kaydırmıştı.
Stalin ise bölgedeki yegane güç olmayı aklına koymuş durumdaydı.
Bu noktada Kim Il-sung'un saldırı planı için onu ikna etmesi zor olmadı.
25 Haziran 1950'nin şafak vaktinde Kuzey Kore Halk Ordusu 38. paraleli geçti ve Güney Kore'ye ani bir saldırı başlattı.
Başlangıçta Kuzey Ordusu hızlıca ilerleyerek Seul'ü almayı ve Güney'in büyük bir bölümünü işgal etmeyi başardı.
Ancak bu durum birkaç gün sonra Birleşmiş Milletler'de büyük tepkiyle karşılandı
ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üye devletlere işgalci Kuzey'e karşı güneye yardımcı olmaları konusunda çağrıda bulundu.
Bu çağrı gerçekten de büyük bir etki yarattı.
Amerika Birleşik Devletleri önderliğinde oluşturulan Birleşmiş Milletler Kuvvetleri,
Eylül 1950'de İncheon'a çıkarma yaparak savaşın seyrini değiştirdiler.
Dahası bir ay içinde bu kuvvetler Güney Kore'yi kurtarmış, 38. paraleli aşarak kuzeye doğru ilerlemeye başlamışlardı.
Bir anda Kim Il-sung tam anlamıyla bir yıkımla karşı karşıya kaldı.
Ancak bu kez de devreye Çin'in yükselişteki lideri Mao girdi
ve binlerce Çinli Kuzey Kore ordusuna destek olmak için bölgeye akın etmeye başladı.
Bu durum iki tarafın orduları arasında dengenin kurulmasını sağladı.
Nitekim Temmuz 1953'te imzalanan ateşkes sonucunda iki tarafta net bir kazanç elde edememiş ve eski sınırlar yeniden kabul edilmişti.
Savaşın belki de en büyük sonuçlarından biri Kuzey Kore'nin iç siyasi dinamiklerini kökten değiştirmesiyle gerçekleşti.
Savaş sonrasında Kim, otoritesini sorgulayan ya da Sovyet-Çin çizgisini savunan pek çok kişiyi tasfiye etme imkanı buldu.
Savaşın sona ermesiyle birlikte ise parti içinde geriye kalan son muhalifleri ezmeye başladı.
Eski Güney Kore Komünist Partisi lideri Pak Hong-yong casusluk suçu ile tutuklandı ve 1955 yılında idam edildi.
Aynı şekilde Çin yanlısı görüşleriyle bilinen Choi Chang-ik gibi siyasi karakterler de tasfiyelerden nasibini alanlar arasında yer aldılar.
Bu sürecin sonunda ülkede kimin karşısında yer alabilecek tek bir siyasi alternatif kalmamıştı.
İktidarın tüm ipleri artık onun elindeydi.
Savaş yıllarında yaşadığı acı tecrübeler ise ona özellikle iki konuya önem vermesi gerektiğini göstermişti.
Bunlar güçlü bir ordu ve toplumun sıkı devletlenmesinin gerekliliğiydi.
Ancak öncelikle yapılması gereken şey bir lider kültü oluşturmak ve tüm toplumu bunun etrafında organize etmekti.
Ona göre ancak bu yolla savaşın yaraları sarılabilir ve Kuzey Kore ekonomik anlamda sınıfa atlayabilirdi.
1950'ler ve 60'lar boyunca bu lider kültü inşası muazzam boyutlara ulaştı.
Gazetede dahi olsa Kim Il-sung'un resmi üzerine karalama yapmak yasaklanmıştı.
Propaganda aracılığıyla Kim, Marx, Lenin, Stalin ve Mao gibi büyük isimlerle yarıştırılır olmuştu.
Tarih kitapları yeniden yazılmış, Japonlara karşı ülkeyi tek başına Kim'in Sung'un kurtardığı bir alternatif tarih hikayesi oluşturulmuştu.
Doğum günü ise Güneş günü adıyla en büyük milli bayram ilan edilmişti.
Tüm bu propaganda ve dayatmalarla birlikte efsanevi lider kültü inşa edilirken bir yandan da Kore iç politikası yeniden yapılandırılmaya başlandı.
Kim, 1955 yılında yaptığı bir konuşmasında,
''Dogmatizmi ve biçimciliği ortadan kaldıralım, ideolojik çalışmada Juche'yi kuralım.'' ifadesini kullandı.
Juche, Korece'de özne veya öznerlik anlamına geliyordu
ve burada kullanıldığı anlamıyla öz güç ya da kendi kendine yeterliliği ifade ediyordu.
Kim Il-sung bu konuşmasında Sovyetler Birliği ve Çin'in kalkınma modellerini
körü körüne taklit edenleri eleştirerek şu sözleri sarf ediyordu.
İdeolojik işimizde Sovyet kalıbını mutlaka izlememiz gerektiğine dair sabit bir kural yoktur.
Kimileri Sovyet yolunu, kimileri Çin yolunu savunuyor.
Fakat artık kendi yolumuzu bulmanın vakti gelmedi mi?
Yani kısacası Kim, Kore'nin kendi göbeğini kendi kesmesi gerektiğini vurguluyordu ve 1960'lardan itibaren bu ideolojiyi hayata geçirmeye başladı.
Sovyetler ve Çin arasında denge politikası izliyor, tarımla kolektifleşmeyi destekliyor, ağır sanayide ilerleme içinse Kore'nin özgücünün yeterli olduğunu savunuyordu.
savunuyordu. Tüm bunların yanı sıra Kuzey Kore halkı her geçen gün daha da içe kapanık bir toplum
haline gelmeye başlamış durumdaydı. 1960'lardan itibaren Kim, Kore'nin kapılarını dünyaya
kapatmaya başladı. Dış seyahatler, kültürel etkileşimler ve yabancı yayınlar yasaklandı.
Sovyetler ve Çin'le ilişkiler ise oldukça kısıtlı hale getirildi. Bu izolasyon siyaseti bir yandan
rejimin güvenliğini sağlamayı, diğer yandan ise halkın dışarı ile ilişkisini tamamen keserek
Kim Il-sung için yapılan propagandayı etkili kılmayı hedefliyordu.
Bu politika 1960'lar ve 70'ler boyunca aslında Kuzey Kore'nin belli oranda kalkınmasına ön ayak oldu.
Özellikle gelişmekte olan ülkelerin kurduğu Bağlantısızlar Hareketi'ne katılması
Kuzey Kore'ye bu ülkelerle sınırlı da olsa diplomatik ilişkiler kurma imkanı sağladı.
Ancak 1980'lerden itibaren İbre güney yönüne dönmeye başladı.
Kuzey ise gittikçe derinleşen bir diplomatik yalnızlığa sürüklendi.
Bu yıllarda Güney Kore ekonomik olarak büyüyor, uluslararası saygınlığı artıyordu.
1988 yılında gerçekleşen Seul Olimpiyatlarının ardından Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti de güneyle olan ilişkilerini düzeltmeye başlamışlardı.
Bu noktada artık Kore'nin Kim'in önderliğinde birleşmesi imkansız gibi görünüyordu.
Ayrıca bir sorun daha vardı.
Yapılan propagandalar sonucu halkı için adeta yaşayan bir efsane haline gelmiş olan Kim Il-sung iyice yaşlanmış durumdaydı.
Aslında Kore halkı 1950'li yıllardan itibaren aile içinde iktidar fikrine alıştırılmıştı.
Bu doğrultuda Kim'in ailesi de propagandalar aracılığıyla yüceltilmiş, hanedana dayalı bir iktidar devrinin kapıları ardına dek açılmıştı.
Kim Il-sung'un büyük oğlu Kim Jong-il, 1960'larda üniversite eğitiminin ardından babasının partisinde hızla yükselmişti ve Kuzey Kore'nin geleceği onun ellerinde şekillenecekti.
Kim Il-sung da bu durumu destekliyordu.
Son dönemlerinde devlet başkanı sıfatıyla en üste kalmakla birlikte günlük yönetimin birçok yükünü oğluna devretmeye başladı.
1992'den itibaren yayınlanan bazı resmi posterlerde ilk kez Kim Jong-il'in fotoğrafları babasıyla yan yana yer aldı.
Halk artık ülkenin iki lideri olduğu düşüncesine alıştırılıyordu.
Dahası Kim Il-sung yavaş yavaş sahneyi terk etmeye başlamış durumdaydı.
Nitekim 8 Temmuz 1994'te ani bir kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti.
Oğlu Kim Jong-il ise babasının tüm ünvan ve yetkilerini devralarak iktidara geçti.
1998'de yapılan anayasa değişikliğiyle Kim Il-sung'a ebedi devlet başkanı ünvanı verilerek ölümünden sonra bile ülkenin değişmez devlet başkanı olduğunun altı çizildi.
Artık Kuzey Kore'nin protokolünde devlet başkanlığı makamı boş bırakılıyor ve babasının ruhani varlığını temsil eden Kim Jong-il, Milli Savunma Komisyonu Başkanı sıfatıyla fiili liderlik yapıyordu.
Kim Il-sung, 46 yıllık iktidarının ardından geride dünyanın en izole ülkesini bırakmıştı.
Ölümünden hemen önce Sovyetler Birliği'nin dağılması ve sosyalizmin dünya çapında güç kaybetmesi Kuzey Kore'yi daha da yalnızlaştırmıştı.
Sovyet desteğini kaybeden Kuzey Kore bu yıllarda hem sanayi hem de tarımsal olarak muazzam bir çöküşle karşı karşıya kaldı.
Ayrıca sömürge boyunduruğuna karşı dağlarda gerille savaşı veren genç idealist, zamanla kendi mutlak gücünü tesis eden ve soyundan bir hanedan bırakan bir komünist krala dönüşmüştü.
Bugün bile Kuzey Kore, onun yıllar önce kurduğu ideolojinin ve dünyanın bir parçası olarak varlığını sürdürmeye devam etmektedir.
Yarım yüzyıla yakın iktidarı boyunca Kim, Kore yarımadasının kuzeyinde kendine has bir dünya kurmuş ve tüm olumsuz yönleriyle birlikte tarihe izi silinmeyecek bir figür olarak geçmiştir.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
