
Yalnız değilsin. Terappin; zihnin ve bedenin için uzman kadrosuyla bütünsel sağlığında hep yanında.
✨ POD20 kodu ile: İlk ve tekli seanslarında geçerli %20 indirim seni bekliyor.
Kendine bir iyilik yap, bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
*
Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir.
*
Basit, sıradan, ufacık bir taş parçası beynimizi tamamen değiştirmiş, evrimsel süreçte bizi bambaşka bir noktaya taşımış olabilir mi?
Herkese merhaba ben Koray. Bugün milyonlarca yıl öncesine yolculuk yapıyoruz.
Transkript
Basit, sıradan, ufacık bir taş parçası.
Beynimizi tamamen değiştirmiş, evrimsel süreçte bizi bambaşka bir noktaya taşımış olabilir mi?
Kulağa çok saçma geliyor öyle değil mi?
Yahu bir taşın evrimsel kodlarımızla ne alakası var diyebilirsiniz.
Bence bu kadar peşin hükümlü olmayın.
Çünkü bu ikisi arasındaki bağlantıyı anlayabilmek için milyonlarca yıl öncesine yolculuk yapmamız gerekiyor.
Şöyle bir durup doğadaki yerimizi düşünelim.
Bir aslanın gücüne sahip değiliz.
Bir çıta kadar hızlı koşamayız.
Ya da bir kartal gibi gökyüzünden avımızı seçemeyiz.
Yani 3 milyon yıl önceki Afrika savanasında durumumuz hiç de öyle parlak değil.
Besin zincirinin en altındayız.
Yani biz avız.
Korkan, saklanan ve hayatta kalmak için bazı hilelere ihtiyaç duyan bir av.
İşte yine tam da böyle korkup saklandığımız bir anda atalarımızdan biri belki tesadüfen ya da belki de çaresizlikten yerden bir taş alıyor ve onu fırlatıyor.
İşte insanoğlunun hikayesi de aslında tam bu anda başlıyor.
Çünkü biz bu silahı ilk kez kullandığımızda yani taşı yerden alıp fırlattığımızda bu eylem sadece düşmanımıza zarar vermedi.
Aynı zamanda bizim beynimizi de değiştirdi.
Bugün sizlerle insanoğlunun yaşadığı en büyük nörolojik devrimi konuşacağız.
Bir taşı hedefe fırlatmanın beynimizdeki matematik işlemcisini nasıl çalıştırdığını,
uzaktan öldürme becerisinin bize geleceği planlama yeteneğini nasıl kazandırdığını
ve en önemlisi bugün klavye başında birbirimize attığımız dijital taşların beynimizi şu an nasıl yeniden şekillendirdiğini.
Her şeyi açıklamaya bir deney yaparak başlayalım.
Bir şempanzeyi ve profesyonel bir beyzbol oyuncusunu yan yana getirdiğimizi düşünelim.
Fiziksel güç açısından baktığımızda şempanze bizim oyuncumuzdan çok daha avantajlıdır.
Çünkü yetişkin bir şempanze ortalama bir insandan daha güçlüdür.
Ama iş bir şeyi fırlatmaya geldiğinde durum tersine döner.
Bir şempanze elimdeki taşı en fazla saatte 30 km hızla fırlatabilir.
Hedefi tutturma ihtimali ise şansa kalmıştır.
Oysa profesyonel bir atıcı aynı topu saatli 160 km hızla milimetrik bir hedefi vuracak şekilde fırlatabilir.
Peki neden? Şempanzeler bizden daha güçlüyse neden bir maddeyi bizden daha uzağa atamıyorlar?
Cevap kaslarımızda değil, iskeletimizde, bağ dokumuzun elastikiyetinde ve daha da önemlisi beynimizin içindeki o balistik bilgisayarda.
Harvard Üniversitesi'nden Dr. Neil Roche ve ekibinin yaptığı araştırmalar bize şunu gösteriyor.
Yaklaşık 2 milyon yıl önce atamız Homo erectus'un anatomisi garip bir şekilde değişmeye başladı.
Omuzlarımız aşağı indi, belimiz uzadı ve kollarımız birer mancına evrildi.
Bu süreçte tırmanma yeteneğimizden feragat ettik.
Fakat bir şeyi fırlatma konusunda biyolojik bir makinaya dönüştük.
Araştırmalar profesyonel bir fırlatıcının kolunun fırlatma anında saniyede 9000 dereceye varan bir açısal hıza ulaştığını gösterir.
Ve evet sıkı durun. Bu hız neredeyse bir helikopter pervanesinin dönüş hızıyla kıyaslanabilecek düzeyde.
Böylesine bir hızı kasların tek başına üretmesi mümkün değil.
Yani aslında biz kaslarımızı değil tendonlarımızı bir yay gibi kullanarak bu hızı elde ederiz.
Bu süreçte vücudumuz enerjiyi depolayıp aniden serbest bırakan elastik bir yay gibi çalışır.
Biz taşı fırlatırken yalnızca kolumuzu kullanmayız.
Enerji ayak parmaklarımızdan başlar, bacaklarımızdan yukarı tırmanır, kalçamızın dönüşüyle hızlanır, gövdemizde gerilir ve en sonunda parmak uçlarımızdan patlayarak çıkar.
Ancak asıl büyü bunlarda da değil. Asıl büyü beynimizin bu hareketi koordine etmek için çözdüğü diferansiyel denklemlerde.
Bir hedefe, diyelim ki 20 metre ötedeki bir tavşana taş atacağız. Beynimiz şunları hesaplamak zorunda.
Hedefin uzaklığı, hareket hızı, taşın ağırlığı, rüzgarın yönü ve tabii ki yer çekimi inmesi.
Tüm bunları hesaplayıp taşı elimizden bırakmamız gereken o mükemmel an ne kadar biliyor musunuz?
Sadece 1 milisaniye.
Yani saniyenin binde biri.
İlim Kelvin 1983 yılında yayınladığı
Aston's Troll and its Launch Window makalesinde
isabetli bir atış için gereken zamanlama hassasiyetini
matematiksel olarak modellemiştir.
Buna göre eğer taşı 1 milisaniye erken bırakırsak
taş tavşanın metrelerce üstünden uçar gider.
1 milisaniye geç bırakırsak da bu kez yere düşer ve tavşan kaçar.
İşte bilim insanları bu hesaplama sürecine nörolojik balistik teori diyor.
Atalarımız daha iyi taş atabilmek için beyinlerinin cerebellum yani beyincik ve posterior parietal korteks bölgelerini geliştirmek zorunda kaldılar.
Bu bölgeler zamanlama, planlama ve üç boyutlu düşünme merkezleridir.
Yani o ilk taşı fırlattığımızda sadece bir hayvanı avlamadık, geleceği simüle etmeyi öğrendik.
İşte o an aslında insanoğlunun soyut düşünme yeteneğinin, yani sanatın, matematiğin ve felsefenin ilk kıvılcımını çaktığımız andı.
Peki değişen yalnızca bu muydu?
Doğayı düşünelim. Doğada kural basittir. Yemek istiyorsak yaklaşmak zorundayız.
Bir aslan avının nefesini yüzünde hissetmeli ya da bir köpek balığı dişlerini geçirmek için hedefine sokulmalı.
Fakat insan bu kuralı yıkan ilk ve tek canlı oldu.
Bilim tarihinde buna action at a distance yani uzaktan etkilenir.
Isaac Newton yer çekimini açıklarken bu terimi kullanmıştı.
Ama aslında ilk uzaktan etkiyi yaratanlar fizikçiler değildi.
O ilk taşı fırlatan atalarımızdı.
Mesafe güvenlik demekti.
Eğer bir mamutu 20 metre öteden vurabiliyorsanız onun devasa dişlerinden veya ayaklarından korunmuş olurdunuz.
Bu güvenli bölge insana düşünmek için zaman kazandırmıştı.
Dahası avlanmak artık bir refleks savaşı olmaktan çıkmış bir satranç oyununa dönüşmüştü.
Peki devasa bir mamutu tek bir taşla devirebilir misiniz?
İmkansız.
Onu indirmek için 10 belki 20 kişi aynı anda koordine bir şekilde saldırmalısınız.
İşte tam bu noktada insanlık tarihinin en büyük ikinci icadı devreye girmek zorundaydı.
Yani dil.
Düşünün ki 20 kişisiniz.
Sessizce pusuya yatmışsınız.
Harekete geçmek için birinin şimdi demesi lazım.
Veya sen sağdan git ben soldan.
Bu aşamada işaret dili yetmez.
Çünkü karmaşık planlar karmaşık sesler gerektirir.
Organizasyon gerektirir.
Bu bahsettiklerim sadece bir teoriden ibaretle değil.
Nörobilim bize şaşırtıcı bir kanıt sunuyor.
Beynimizde konuşma yeteneğimizi kontrol eden broka alanıyla el ve alet kullanma becerimizi yöneten motor korteks komşudur.
Hatta iç içe geçmiştir.
Yani beynimiz kelime üretmekle taş yontmak arasında çok da büyük bir fark görmüyor.
Bir cümleyi dil bilgisi kurallarına göre dizmek ve bir mızrağı doğru sırayla yontmak nörolojik olarak benzer işlemler.
Biz konuşmayı belki de silah yaparken birbirimize o mızrağı öyle yontma böyle yont derken öğrendik.
Evet, uzaktan etki ve dil bize doğada hayatta kalmamız için büyük bir avantaj sağladı.
Ancak özellikle uzaktan etkinin yani mesafenin bir de karanlık yüzü vardı.
Conrad Lorenz gibi davranış bilimciler şunu söyler.
Doğada bir kurt rakibi teslim olup boynunu açtığında saldırmayı bırakır.
İçgüdüsel bir fren mekanizması vardır.
Çünkü kurbanın gözlerini görür, korkusunu hisseder.
Bu davranış türün devamlılığı için de elsemdir.
Ama elimizde bir taş varsa veya bir ok veya bir tüfek kurbanımızla göz göze gelmeyiz.
Onun acısını, korkusunu, son nefesini hissetmeyiz.
Mesafe arttıkça empati azalır.
İlk taş bizi korudu, evet.
Fakat aynı zamanda vicdaren de körleştirdi.
O gün 20 metreden taş atan atamız aslında bugünün 10 bin kilometre öteden düğmeye basıp şehirleri yok eden pilotunun da psikolojik temelini attı.
Kısacası silah bizi sadece avcı yapmadı.
Bizi eylemlerinin sonuçlarından duygusal olarak kopabilen soğukkanlı stratejilere dönüştürdü.
Tüm bunlara gerçekten ufacık bir taş mı sebep oldu diye düşünüyor olabilirsiniz.
Ama dahası da var.
Evet bahsettiğimiz o küçücük taş aslında çok daha fazlasına sebep oldu.
Bir şeyleri fırlatmaya başlamadan önce doğada kural basitti.
Büyük olan kazanır.
Bir goril sürüsünde lider olmak istiyorsanız en güçlü kaslara, en büyük dişlere sahip olmalısınız.
Zayıfsanız şansınız neredeyse sıfırdır.
Ama bir silah kullanabiliyor olmak bu kuralı yerle bir eder.
Çünkü bir silahınız varsa kas gücünün bir önemi kalmaz.
50 kiloluk cılız bir insan doğru mesafeden, doğru bir atışla 200 kiloluk bir devi yere serebilir.
Dinler tarihinin o ünlü duellosunu bilirsiniz.
Davut ve Goliath.
Bilmeyenler için şöyle kısaca özetleyeyim.
Olaylar Antik İsrail'de iki ordunun karşı karşıya gelmesiyle başlar.
Devasal savaşçı Goliath günlerce rakip orduya meydan okur.
Ancak güstesi ve ağır zırhı karşısında kimse ona yaklaşmaya cesaret edemez.
Fakat en sonunda elinde kılıç bile olmayan genç bir çoban öne çıkar.
Davut.
Herkes Davut'u zayıf, Goliath'ı ise yenilmez olarak görür.
Oysa Kanadalı yazar Malcolm Gladwell'in David and Goliath kitabında da dediği gibi.
Burada asıl avantajlı olan Davut'tur.
Goliath yakın dövüş teknolojisine güveniyordu.
Hantal ve yavaştı.
Davut ise balistik teknolojiye sahipti.
Elinde bir sapan ve taş vardı.
Rakibi daha elini bile kaldıramadan Davut'un taşı hedefini bulmuş ve Goliath yere sevilmişti.
Yani buradaki hikayede de anlatıldığı gibi antik çağda da bir devrim yine bir taşın fırlatılmasıyla gerçekleşmişti.
Bu andan itibaren silah şiddeti demokratikleştirdi.
Artık en güçlü olan değil, aleti en iyi kullanan, en iyi stratejiyi kuran, en zeki olan hayatta kalıyordu.
O ilk taşı attığımız andan itibaren yaklaşık 3 milyon yıl geçti.
Artık elimizde obsidiyen taşları, mızraklar veya oklar yok.
Fakat uzaktan etki kuralı hala geçerli.
Hatta her zamankinden daha güçlü diyebiliriz.
Bugün fırlattığımız şeyler artık taşlar değil.
Tweetler, yorumlar, emojiler ve linkler.
Ama mekanizma aynı.
Güvenli mesafeden, sonuçlarını görmeden, hedefle göz göze gelmeden etki yaratmak.
Birini engellemek veya sosyal medyada linç etmek.
Bunlar atalarımızın o taşı fırlatırken hissettiği güvenli saldırganlık dürtüsünün dijital versiyonları.
Empati yok, temas yok, sadece sonuç var.
Nörolojik olarak da değişen pek bir şey yok aslında.
Atamız mızrağı hedefe isabet ettirdiğinde beyni ona bir ödül veriyordu.
Dopamin.
Bu hormonuna başardın, hayatta kaldın diyordu.
Bugün bizler de Instagram'da bir fotoğraf paylaşıp like aldığımızda beynimiz aynı sinyali veriyor.
Hedefi vurdun, aferin sana.
Bu da gösteriyor ki biz aslında hala savana'daki o avcılarız.
Sadece artık avımız mamutlar değil, onaylanma, beğeni ve etkileşim.
Taşı yonttuk, ellerimiz değişti.
Mızrağı yaptık, omuzlarımız değişti.
Stratejiyi kurduk, beynimiz büyüdü.
Peki şimdi? Şu an elimizdeki cihazlar ve yapay zeka algoritmaları beynimizi nasıl yontuyor?
Dikkat süremiz kısalıyor mu? Hafızamız tembelleşiyor mu?
Yoksa tıpkı o ilk taş gibi bizi biyolojik sınırlarımızın ötesine taşıyacak yeni bir evrimsel sıçramanın eşiğinde miyiz?
Cevabı henüz bilmiyoruz.
Ama bildiğimiz tek bir şey var.
Alet ne kadar gelişirse gelişsin, onu kullanan el ve onu yöneten vicdan hala insana ait.
O yüzden bir dahaki sefere elinize bir taş aldığınızda şunu sorun.
Ben mi onu kullanıyorum yoksa o mu beni?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
