
Hitler'in Yükselişi ve Düşüşü - Dünyayı Sarsan Adamın Hikayesi
2 Temmuz 2026 · 1 sa 6 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Yalnız değilsin. Terappin; zihnin ve bedenin için uzman kadrosuyla bütünsel sağlığında hep yanında.
✨ POD20 kodu ile: İlk ve tekli seanslarında geçerli %20 indirim seni bekliyor.
Kendine bir iyilik yap, bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
*
Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir.
*
Bugün Adolf Hitler'in yükselişini ve düşünü konuşacağız. İktidara nasıl yükseldi, ülkesini nasıl yönetti ve kurduğu düzen nasıl yerle bir oldu? Hepinize iyi dinlemeler.
Transkript
Adolf Hitler
Bu ismi duyunca gözümüzün önünde bazı sahneler beliriyor.
Bir milyon civarında insanın katledildiği toplama kampları,
gezegenin şimdiye kadar gördüğü en büyük savaş,
Coşkuyla yapılan ateşli konuşmalar
Tarihin gördüğü en büyük mitingler
Ve Berlin'in yıkık dökük görüntüsü
Bunların hepsi ister istemez insanın aklına Adolf Hitler'i getiriyor.
Bazılarınızsa onu şu çizimlerle hatırlıyor olabilir.
Bu çizimler Adolf'un gençlik yıllarından, ressam olmayı istediği döneme aitler.
Peki nasıl oldu da ressam olmayı gönülden arzulayan genç Adolf, 20. yüzyılın en güçlü ve kötü şöhretli diktatörlerinden biri haline geldi?
Başarısının ve acımasızlığının ardında yatan sebepler nelerdi?
Bunların hepsini cevaplamak için Hitler'in doğumundan itibaren hayatında bir yolculuğa çıkarak onun iktidara yükselişindeki kritik noktalara ve düşünce yapısını değiştiren olaylara yakından bakacağız.
Şimdi hazırsak başlayabiliriz.
Adolf Hitler 20 Nisan 1889'da Avusturya Macaristan'ın Branau Amin kasabasında dünyaya geldi.
Babası bir gümrük memuruydu.
Adolf'un ondan önce doğan 3 kardeşi bebekken geçirdikleri rahatsızlıklar sonucu ölmüştü.
Annesi Clara, Adolf'un da hastalanarak ölmemesi için onu üzerine titreyerek büyüttü.
Hitler 10 yaşına geldiğinde bu kez 6 yaşındaki kardeşi Edmund kızamık nedeniyle hayatını kaybetti.
Bu kayıp Hitler'i derinden etkilemişti.
Bu andan itibaren hüzünlü ve içine kapanık bir çocuğa dönüştü.
Derslerine olan ilgisini kaybetti ve disiplinsiz tavırlar sergilemeye başladı.
Hitler'in bu hareketleri babası tarafından fiziksel şiddet görmesine sebep oluyordu.
Bu durum 14 yaşında babasını kaybedinceye dek devam etti.
Babasının ölümünün ardından genç Adolf okulu bıraktı ve öncelikle birkaç ufak çaplı işte çalıştı.
18 yaşına geldiğinde ise ressam olma hayaliyle Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'ne başvuruda bulundu.
Ancak bu başvuru onun için büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlandı.
Yeteneğinin yeterli düzeyde olmadığı gerekçesiyle akademiye kabul edilmemişti.
Bundan bir süre sonra annesi göğüs kanseri nedeniyle hayatını kaybetti.
1908'de bir kez daha başvurduğu akademinin onu yeniden reddetmesiyle kendisini, son umutlarını da yitirmiş bir şekilde tamamen parasız ve dayanaksız kalmış durumda buldu.
Bu dönemde Hitler, Viyana'daki bekar evlerinde ve belediye yurtlarında kalıyor, çizdiği manzara resimlerini dükkanlara ve turistlere satarak geçinmeye çalışıyordu.
Viyana'da geçirdiği bu zaman diliminde Yahudileri ilk kez yakından tanıma fırsatı buldu.
O döneme kadar Yahudilerle ilgili bildiği tek şey onların farklı bir dine mensup olduklarıydı.
Yahudilerin sırf dinleri yüzünden hor görüldüklerini düşünüyor ve Almanlar tarafından dışlanmalarını anlamsız buluyordu.
Ancak Viyana'da geçirdiği zaman boyunca Hitler'in Yahudiler hakkındaki düşünceleri değişecekti.
Kaleme aldığı Kavgam adlı kitabında anlattığına göre ne zaman bir tiyatro gösterisi veya bir müzik abartılsa o eserin Yahudi yapımı olduğunu görüyordu.
Bunu abartanlar da yine Yahudilerdi.
Birçok alanı ele geçirdiklerinden birbirlerini kayırarak Almanların önüne geçiyorlardı.
Hitler'in Güzel Sanatlar Akademisi tarafından reddedilmesinin de bu döneme denk gelmesi, onun içinde önü alınamaz bir Yahudi düşmanlığının oluşmasına sebep olmuştu.
Hitler'in rahatsızlık duyduğu şey yalnızca Yahudiler de değildi.
Siyasi görüşünün şekillenmeye başladığı gençlik yıllarında Avusturya-Maceristan'ın çok uluslu yapısından da rahatsız olmaya başlamıştı.
Ona göre bu kadar çok etnik unsur barındıran bir devlet er ya da geç yıkılmaya mahkumdu.
Hitler Viyana'da umduğunu bulamamıştı.
Bu nedenle yeni fırsatlar aramak için babasından kalan son birikimi de kullanarak Mayıs 1913'te Almanya'nın Münih kentine gitti.
Burada bir yıl boyunca yaptığı resimleri satarak geçinmeye çalıştı.
28 Haziran 1914 günü Avusturya Macaristan İmparatorluğu veliahtı Franz Ferdinand Saraybosna'yı ziyareti sırasında bir Sırp milliyetçisi olan Gavrilo Princip tarafından öldürüldü.
Bu suikast Avusturya Macaristan'ın Sırbistan'a savaş açmasına sebep oldu.
Sırbistan'ın Avusturya Macaristan tarafından ilhak edilmesini istemeyen Rusya'nın Avusturya'ya savaş açmasının ardından Almanya'da savaşa girdi.
Fransa ve İngiltere'nin de dahil olmasıyla 1. Dünya Savaşı başlamış oldu.
Bu savaş Hitler'in yükselişini başlatan olaylar zincirinin ilk halkasıydı.
Hitler hiç vakit kaybetmeden gönüllü olarak Alman ordusuna katıldı.
Birçok askerin aksine zorlu koşullardan şikayetçi değildi.
Viyana ve Münih'te yaşadığı kimsesiz ve yoksul yaşamından sonra hayatı ilk defa anlamlı bir hal almıştı.
Canla başla savaşıyordu.
Ekim 1916'da son ve muharebesinde bacağından yaralanmış ve tedaviye alınmıştı.
Tedavinin ardından Mart 1917'de cepheye geri döndü.
15 Ekim 1918'de İpres yakınlarında İngilizler tarafından tertiplenen zehirli gaz saldırısında geçici körlük yaşayıp yine hastaneye kaldırılmıştı.
İyileşmeye başladığı dönemde ise Almanya'nın teslim olduğu haberini aldı.
Bu haber onu çok öfkelendirmişti.
Ateşkes imzalandığında Almanya hala düşman topraklarındaydı ve bu durumda teslim olmayı mantıksız buluyordu.
Birçok Alman milliyetçisi gibi o da Almanya'nın cephede değil, masada yenildiğini ve hainler tarafından komploya uğradığını düşünüyordu.
Savaştan sonra Münih'e dönen Hitler burada askeri personel olarak ordu adına siyasi ajanlık yapmaya başladı.
Alman hükümeti savaş sonrasında ortaya çıkan aşırı sağcı partileri kendisine tehdit olarak görüyordu.
Bu sebeple birçok ajan bu toplantıları izlemekle görevlendirilmişti.
Hitler de bu ajanlardan biri olarak 1919 Eylül'ünde Alman İşçi Partisi'nin toplantılarını izlemeye başladı.
Ancak bu görev umulmadık bir sonuç doğurdu.
Hitler bu partinin görüşlerini kendisine yakın görmeye başladı.
Alman İşçi Partisi de onun gibi milliyetçilik temeline dayalı bir sosyalizm fikrini benimsiyordu.
İzlemeye gittiği her toplantıda Hitler'in partiye olan ilgisi daha da artmaya başladı.
12 Eylül 1919'da yapılan bir parti toplantısında Bauman adlı bir seyirci Bavyeran'ın Almanya'dan ayrılıp Avusturya ile birleşmesi gerektiğini söyledi.
Hitler bu sözlere çok öfkelendi ve ayağa kalkarak adamı azarladı.
Kendine has bir hitabet yeteneği vardı.
Konuşmaya başladığında herkes susuyor, ağzından çıkacak kelimeler pür dikkat bir şekilde dinleniyordu.
Hitler'in aşağılayıcı sözleri karşısında küçük duruma düşen Bauman, toplantıyı terk etmek zorunda kalmıştı.
Partinin kurucularından Anton Drexler, Hitler'in tartışmayı kazanmasından oldukça etkilenmişti.
Bu yüzden onu partiye üye olmaya davet etti.
Hali hazırda parti görüşlerine kendini yakın hisseden Hitler, bu daveti kabul etti ve Alman İşçi Partisi'nin az sayıda üyesinden biri haline geldi.
Normalde askeri personellerin siyasi partilere katılma hakkı yoktu.
Fakat Hitler'e parti yönetiminde yükselerek görevini daha başarılı bir şekilde sürdürebileceği düşüncesiyle özel bir izin verilmişti.
Fakat yetkililer Hitler'in amacının gammazcılık olmadığını henüz bilmiyorlardı.
Hitler aslında bu küçük partinin yükselişine öncülük ederek siyasi alanda yükselmek istiyordu.
Partiye üye olduktan kısa bir süre sonra Mart 1920'de ordudan istifa etti ve tüm zamanını siyasi kariyerine ayırmaya başladı.
Aynı yıl içerisinde partinin propagandasından sorumlu kişi haline getirildi.
Bundan sonra ilk iş olarak partinin adını Nasyonel Sosyalist Alman İşçi Partisi olarak değiştirdi.
Parti üyeleri ise zaman içinde Naziler olarak anılmaya başlanacaktı.
1920 Almanyası'nda Nazi Partisi gibi aşırılık yanlısı partilerin gelişmesi için gereken tüm koşullar mevcuttu.
Savaşın kaybedilmesine ve ekonomik sorunlara duyulan öfke ülkede yoğun bir huzursuzluğa sebep olmuştu.
Hitler ise bu krizi partisi adına bir fırsata çevirmeyi düşünüyordu.
O zamana kadar nasyonel sosyalistler küçük barlarda ufak kitlelere hitap etmişlerdi.
Ancak Hitler'in konuşmaları muazzam bir ilgi çekiyordu.
Kısa süre içerisinde bu toplantılara binlerce kişi katılır hale geldi.
Onun vaatleri dinleyiciler tarafından ilgiyle dinleniyor, destekçilerine sayısı her geçen
gün artıyordu.
Hitler bu sayede kısa süre içerisinde partinin en popüler üyesi oldu.
1921 yılının Haziran ayında partinin yürütme komitesi üyeleri Nürnberg merkezli Alman Sosyalist Partisi ile birleşmek istediler.
Fakat Hitler bu birleşmeyi asla kabul etmeyeceğini açıkladı ve öfkeli bir şekilde partiden istifa etti.
Komite üyeleri partinin popülerleşmesindeki en önemli figür olan Hitler'in istifasının partinin sonu olacağını biliyorlardı.
Bu yüzden onu ikna etmek için hemen çalışmalara başladılar.
Hitler eline büyük bir fırsat geçtiğinin farkındaydı.
Kartları doğru oynarsa yükselmesi işlem bile değildi.
Bu nedenle komite üyelerine Anton Drexler yerine parti lideri yapılırsa istifasını geri çekeceğini söyledi.
Netice olarak teklifi kabul edildi ve Adolf 29 Temmuz 1921'de partinin lideri oldu.
Şimdi sıra daha büyük ölçekli siyasi atılımlar yapmaya gelmişti.
Almanya 1. Dünya Savaşı'nı kaybettiğinde imzalanan Versay Anlaşması ile Alman ordusunun mevcudunun 100.000 askerle sınırlandırılması kararlaştırılmıştı.
Bu karar birçok askeri işsiz bıraktı.
Bu askerlerin bir kısmı Nazi partisine katılmıştı.
İşte bu askerlerden biri de Ernst Röhm isimli bir subaydı.
Röhm, kendisiyle beraber partiye katılan eski askerleri 1921 yılında Fırtına Bölüğü anlamına gelen Sturmabdellung adı altında yeniden teşkilatlandırarak Hitler'e bağlı müstakil bir ordu oluşturdu.
Bu ordu kısaca Seya olarak anılıyordu.
Bu birliğin üyeleri parti toplantılarında güvenlik sağlamakla ve gerektiğinde rakip parti mensuplarını korkutmakla görevlendirildi.
1922 yılının Ekim ayında Benito Mussolini, kara gömlekliler adı verilen milis birlikleriyle beraber Napoli'den yola çıkarak Roma'ya kadar yürümüş ve hiçbir direnişle karşılaşmadan iktidarı ele geçirmişti.
Hitler, Mussolini'nin İtalya'da yaptığını Almanya'da yapmak istiyordu.
O dönemde Nazi partisinin merkezi olan Baviyera'da gücü elinde bulunduran 3 isim vardı.
Bu 3 kişi yüksek yetkilerle donatılmıştı.
Eyalet Komiseri Gustav von Kahr,
Baviyera Eyalet Polisi Başkanı Albay Hans Ritter
ve General Otto von Rostow.
8 Kasım 1923'te Bavyera'nın en büyük birhanelerinden biri olan Bürgerbräu Keller'de Bavyera Eyalet Komiseri Gustav von Kahr büyük bir topluluğa konuşma yapıyordu.
Hitler kendine bağlı SA birlikleriyle beraber birhaneyi bastı ve Bavyera'nın 3 önemli yöneticisini kendisine katılmaya zorladı.
Hazır böyle bir topluluğu bulmuşken karşısında bulunan kalabalığa karşı da bir konuşma yaptı.
Kısa süre içerisinde herkesi etkilemeyi başarmıştı.
Biranenin içinde kulakları sağar eden bir alkış koptu.
Tezahüratlar ve coşku her zamankinden daha yüksekti.
Tüm bunlar Hitler'in yapacağı darbenin başarılı olacağının sinyalleriydi.
Arkasına aldığı bu güçle birlikte önce Münih'in kontrolünü sağlayacak ardından da Berlin'e doğru hareket edecekti.
Bu yürüyüş sırasında ordunun ve polisin kendisine destek vereceğini düşünüyordu.
9 Kasım sabahı Hitler, 3 bin kişiden oluşan destekçileriyle beraber Münih şehrinin merkezine doğru yürümeye başladı.
Grup, şehir merkezindeki Bavyera Savunma Bakanlığı civarına kadar sorunsuz ilerledi.
Ancak buraya ulaştıklarında 100 kadar polis tarafından önleri kesildi.
Çıkan çatışmada 16 nazi ve 4 polis hayatını kaybetti
Bu çatışma sırasında Hitler de yaralanmış ancak kaçmayı başarmıştı
Fakat bu kaçış ona yalnızca 2 gün kazandırmıştı
2 gün sonra tutuklanarak hapse atıldı
Çıkarıldığı duruşmada sakin ve yumuşak bir ses tonuyla yaptığı konuşmasında
Halkı kurtarmak için cesur bir eylem gerçekleştirmek zorunda olduğunu vurguladı
Yargıçların önünde aslında tarihin en iyi konuşmacılarından biri vardı.
Bu durum ister istemez sonuca etki etti ve vatana ihanetten yargılanan Hitler sadece 5 yıl ceza aldı.
Cezasının yaklaşık 9 ayını yattıktan sonra ise 20 Aralık 1924'te serbest bırakıldı.
Hitler hapishanedeyken Alman İşçi Partisi 7 Aralık 1924 seçimlerinde %3 oy alarak mecliste 14 sandalye elde etmişti.
Bu dönemde savaşın yıkıcı etkilerinin yavaş yavaş azalmaya başlamasıyla birlikte Alman ekonomisi istikrar kazanmaya başlamıştı.
Bu tür yeni gelişmeler Nazi Partisi'nin yükselişini sekteye uğrattı.
20 Mayıs 1928'de yapılan seçimlerde partinin oyu düşmüştü.
%2.6 oranında oy alarak mecliste yalnızca 12 sandalye elde edebilmişlerdi.
Ancak ertesi sene yani 1929 yılında Amerika'da büyük buhran adı verilen ekonomik krizin patlak vermesiyle parti yeniden popülerlik kazanmaya başladı.
Kriz tüm dünyada olduğu gibi Almanya için de kötü sonuçlar doğurmuştu.
Savaş tazminatlarını ödemeye çalışan Almanya'da işsizlik ve yoksulluk bir anda tavan yapmıştı.
Bu ortam Nazi partisine seçmen kitlesini arttırma imkanı sundu.
Bu dönemde Hitler ekonomik krizi fırsat bilerek bir propaganda kampanyası başlattı.
Hitler'in fikirleri hem yoksul halk hem de sosyalistlerin yükselişinden çekinen sanayicilerin dikkatini çekmiştir.
Birçok iş insanı maddi açıdan Nazi partisini desteklemeye başlamış ve Hitler'in daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlamışlardı.
Nasyonel Sosyalist Alman İşçi Partisi 14 Eylül 1930 seçimlerinde ilk büyük seçim başarısını elde ederek oyların %18.3'ünü topladı
ve parlamentoda bulunan milletvekili sayısını 12'den 107'ye çıkardı.
Bu, Nazi partisi için olağanüstü bir başarıydı.
Ancak bunun yalnızca bir başlangıç olduğunu henüz kimse bilmiyordu.
Belki de Hitler'i bunun dışında tutmak gerekir.
Çünkü onun sıradaki hedefi Cumhurbaşkanı seçilmekti.
10 Mayıs 1932'de yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Hitler %36.8 oranında oy alarak büyük bir başarıya imza attı.
Fakat seçimi oyların %53'ünü alan rakibi Hinderburg kazanmıştı.
Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Haziran ve Kasım aylarında yapılan iki genel seçimde ise hiçbir parti mecliste çoğunluğu sağlayamadı.
Buna karşılık Naziler Haziran seçimlerinde 230 sandalye ve Kasım seçimlerinde 196 sandalye elde ederek iki seçimde de parlamentoda en çok sandalyesi bulunan parti olmuştu.
Hitler bu gücünü kullanarak Cumhurbaşkanı Hinderburg'a kendisini şansölye olarak atamasını teklif etti.
Hinderburg, Hitler'i kullanarak aşırı sağcı kitleleri kontrolde tutabileceğini düşündüğü için bu teklifi kabul etti ve 30 Ocak 1933 günü yapılan törenle Hitler şansölye ilan edildi.
Hitler'in şansölye seçilmesinden kısa bir süre sonra 27 Şubat 1933 akşamında Alman parlamentosunda bir yangın çıktı.
Hitler yangını komünistlerin çıkardığını iddia ederek bu durumu yetkilerine arttırmak için bir bahane olarak kullandı.
Ertesi gün Cumhurbaşkanı Hinderburg'a anayasanın kişi hak ve özgürlükleriyle ilgili maddelerini ortadan kaldıran bir kararname imzalattı.
Bu kararname ile Nazi ve Alman Ulusal Halk Partisi dışındaki tüm partilerin yayınları ve seçim çalışmaları durduruldu.
Bu şartlar altında Mart 1933'te gerçekleşen seçimlerde Hitler'in liderliğindeki Nazi Partisi %43.9'a yalarak 288 sandalye ile parlamentodaki en yüksek sandalye sayısını elde etti.
Ancak mecliste çoğunluk için 324 sandalye gerekiyordu.
Bu yüzden Hitler Alman Ulusal Halk Partisi ile bir koalisyon kurdu.
23 Mart 1933'te meclise sunduğu yetki kanunuyla parlamentonun tüm yetkilerini 4 yıl süreyle kabineye devretti ve parlamentonun çalışmalarını bu süre boyunca askıya aldı.
Böyle bir kanunun uygulamaya konulması için parlamentoda 3'te 2 oranında çoğunluk sağlanması gerekiyordu.
Hitler bunu sağlamak için 81 komünist vekili oylamadan önce gözaltına aldırdı.
ve oylama günü parlamento, SEA birlikleri tarafından kuşatılarak bazı sosyal demokrat vekiller içeri alınmadı.
Böylece yeterli çoğunluk sağlandı ve yetki kanunu meclis oylamasından geçmiş oldu.
Kanunun kabulünün ardından Hitler, Nazi partisi dışında kalan tüm partileri yasakladı
ve Nazi partisine bağlı olmayan tüm sendika, dernek ve kuruluşları kapattı.
Almanya'da parlamenter demokrasi böylece sona erdi.
Artık gerçek manada bir seçim yapılamayacak ve parlamento üyelerini Nasyonel Sosyalist Alman İşçi Partisi belirleyecekti.
Böylece Hitler, Almanya'nın mutlak hakimi oldu.
Cumhurbaşkanı Hindenburg'un yetkileri ise sembolik boyutlara indirgendi.
Hitler'in mutlak hakimiyetinin arttığı bu dönemde Seha'nın lideri Ernst Röhm,
Alman ordusunun Seha tarafından yönetilmesi gerektiğini savunmaya başlamıştı.
Üstelik Nazi partisinin sosyalist tarafını da göstermesi gerektiğini söylüyordu.
Yani ona göre büyük şirketler bir an önce devletleştirilmeliydi.
Onun bu tutumu hem orduyu hem de sanayicileri tedirgin etmeye başlamıştı.
Nihayetinde Hitler, Römin söylemlerini kendisine bir tehdit olarak gördü ve SA'yı tasfiye etmesi gerektiğine karar verdi.
Bu sebeple 29 Haziran 1934 gecesi kendisine muhalif diğer isimlerle birlikte Ernst Röhm'ü tutuklatarak kurşuna dizdirdi.
Adına Uzun Bıçaklar Gecesi denilen bu olayın ardından yüzlerce üst düzey SEA şefi katledildi.
Hitler bir yandan ordunun desteğini arkasına alırken diğer yandan otoritesine karşı tehdit oluşturmaya başlayan SEA'dan da kurtulmuştu.
Bu olaydan yaklaşık bir ay sonra 2 Ağustos 1934'te Cumhurbaşkanı Hindenburg'un hayatını kaybetmesinin ardından Hitler, Cumhurbaşkanlığı için bir referandum düzenledi.
Referandum sonucunda %89 oranında evet oyuyla Hitler'in Cumhurbaşkanı olmasına ve bununla birlikte şansölyelik görevinin sürdürmesine halk tarafından onay verilmişti.
Böylece Hitler artık Almanya'nın yönetiminde tek söz sahibi haline geldi
İktidarı süresince Hitler Alman ekonomisinin yeniden canlanmasını sağladı
İktidara gelir gelmez başlattığı silahlanma hareketiyle, hastane ve okul inşaatlarıyla Alman işçileri için istihdam yarattı
Diğer dünya ülkelerinin krizle başa çıkmakta zorlandığı sırada Alman ekonomisi büyük bir hızla toparlanmaya başlamıştı
1939'a gelindiğinde Hitler artık ülkenin iç meselelerini halletmiş bu kez gözünü dışarı çevirmişti
Almanya önce Avusturya'yı sonra ise Çekoslovakya'yı ilhak etti
Hitler hapisteyken yazdığı kavgam adlı kitabında anlattığı hedeflerini birbiri gerçekleştiriyordu
Kitabında yazdığı gibi amacı Alman birliğini sağlamaktı
Bir sonraki amacıysa ülke sınırlarını doğuya doğru genişleterek Alman ırkını buralara yerleştirmekti.
Hitler bu amaçla Rusya ile bir ittifak kurdu ve 1 Eylül 1939'da Polonya'ya savaş ilan etti.
Bu savaş 2. Dünya Savaşı'nın başlangıcı olacak ve 80 milyon kişinin ölümüyle sonuçlanacaktı.
Hitler siyasi hayatında yaptığı her hamleyle daha zalim ve daha hırslı bir adam haline gelmişti.
Ve en sonunda tarihin en büyük diktatörü haline geldi.
Adolf Hitler'in Almanya'da iktidarı nasıl ele geçirdiğini incelemiştik.
Bu videomuzda ise 20. yüzyılın en büyük diktatörünün iktidara geldikten sonra neler yaptığını adım adım ilerleyerek göreceğiz.
Bunu yaparken inceleyeceğimiz ilk şey ise Hitler ve Nazilerle özdeşleşmiş bir terim.
Yani propaganda.
Hitler iktidara geldikten sonra kendi ideolojisini bir şekilde halkın zihnine işlemesi gerektiğini biliyordu.
Bunu gerçekleştirmenin en kolay yolu ise propagandanın gücünden faydalanmaktı.
13 Mart 1933'te kurulan Propaganda Bakanlığı,
Alman halkının düşünce ve davranışlarını şekillendirmeyi amaçlıyordu.
Bu görevi icra etmesi için seçilen kişi ise,
ilerleyen yıllarda Nazi iktidarının en kirli isimlerinden biri olarak anılacak olan Joseph Goebbels'ti.
Bakanlığın öncelikli amacı, nasyonel sosyalist ideolojiyi halka yaymak, kitlelerin desteğini sağlamak ve oluşturulacak rejimin siyasi geleceğini garanti altına almaktı.
Peki bu amaçları gerçekleştirebilmek için ne yapılabilirdi?
Goebbels'e göre yalnızca medyayı kullanmak yeterli olmayacaktı.
Kültür, sanat, eğitim. Hepsi propagandanın bir parçası haline getirilmeliydi.
Bunun sonucundaysa yeni ideolojiyi benimseyen yeni bir halk yaratılacaktı.
Propaganda Bakanlığı ilk olarak iletişim araçlarını etkin bir şekilde kullanmaya başladı.
Bunlardan ilki gazetelerdi.
Nazi Partisi tüm gazeteleri kendi tekeline aldı ve partinin kendisine ait olan
Ferkischer Baubahtar yani halkın gözlemcisi gazetesinden
Aryan üstünlüğünü, Yahudi karşıtlığını ve Alman milliyetçiliğini vurgulayan yazılar yayınlamaya başlandı.
Dönemin bir diğer popüler iletişim aracı ise radyolardı.
Almanya'daki ilk televizyon yayını 1935'te başlamıştı ve televizyon henüz herkesin ulaşabildiği bir araç değildi.
Ancak televizyona nazaran radyo daha eski bir teknolojiydi ve daha az maliyetle Alman halkına ulaştırılabilirdi.
Bu amaçla 1933 yılından itibaren WorkSanFanger adı verilen ucuz radyo cihazları üretilmeye başlandı.
Bu yeni üretilen radyonun fiyatı o kadar düşük tutulmuştu ki bir işçi birkaç saatlik çalışması sonucunda bu radyoyu alabiliyordu.
Hal böyle olunca WorkSanFanger 1939 yılına kadar 7 milyondan fazla satışa ulaştı ve bakanlığın propagandasının en büyük aracı oldu.
Öyle ki Goebbels, radyo bir halkın liderine bağlanmasını sağlayan bir araçtır.
Wolfgang Fanger bu görevi en etkili şekilde yerine getirecektir ifadesini kullanmıştı.
Nazi Almanya'sındaki propagandanın boyutu yalnızca bunlarla da sınırlı değildi.
Sinemanın gücü de kullanılmalıydı.
Lennar Eiffelstein tarafından yönetilen İradenin Zaferi filmiyle Hitler adeta bir kurtarıcı gibi bir tasvir edilmişti.
Bunun yanı sıra 1940 yılında gösterilen Ebedi Yahudi gibi bazı filmlerle de Yahudiler Alman düşmanı olarak gösterilmiş, devletin içindeki parazitler olarak tanımlanmış ve antisemitizm körüklenmişti.
Pek tabi bakanlık gençleri de yok saymamış ve nasyonal sosyalizm ideolojisini Alman gençlerine aşılamak amacıyla girişimlerde bulunmuştu.
Bunun için yapılan ilk şey okullarda verilen eğitim müfredatının değiştirilmesi oldu.
Yeni program diğer her alanda olduğu gibi Aryan ırkının üstünlüğünü ve Alman milliyetçiliğini vurguluyordu.
Okullarda her yerde Hitler'in resimleri vardı.
Öğrenciler her sabah Hitler'e selam vermeden derslere başlamıyorlardı.
Kız çocukları anne, erkek çocukları ise asker olarak eğitim görüyorlardı.
Ayrıca 1933 yılında Hitlerjugend yani Hitler Gençliği adı verilen bir gençlik organizasyonu kuruldu.
10-18 yaş arasındaki tüm gençlerin bu organizasyona katılması zorunlu tutuldu.
1939 yılına gelindiğinde bu organizasyonun üye sayısı 8 milyona aşmıştı.
Ve bu üyelerin büyük bir çoğunluğu Nazi partisinin ideolojilerini sorgusuz kabul etmiş durumdaydı.
Bir diğer adımsa devasa mitingler düzenlemekti.
Halkın liderini canlı bir şekilde karşısında görmesi gerekiyordu.
Evet, Hitler için yayın organları aracılığıyla olağanüstü bir karizma yaratılmıştı.
Ancak bu yeterli değildi.
Dönemin en iyi hatiplerinden biri olan bu adamın sürekli halkının karşısında olması gerekiyordu.
Bu şekilde mitinge katılanlar hem kitlesel bir coşku yaşayacak hem de kendilerini devasa bir topluluğun parçası olarak göreceklerdi.
Ayrıca mitingler Almanya'nın gücünü Avrupa'nın diğer ülkelerine gösteren etkinlikler olarak da görülüyordu.
Kısacası Propaganda Bakanlığı ve Goebbels, kültür, sanat, eğitim gibi pek çok alanda propagandayı başarılı bir şekilde kullanmış
ve Hitler'i Alman halkının gözünde bir kahramana dönüştürmeyi başarmıştı.
Hitler'in iktidarı boyunca çok ciddiye aldığı bir diğer konuysa ekonomi politikalarıydı.
Eğer ülke ekonomisi iyi olursa bu hem iç istikrarı sağlayacak
hem de ileride yaşanacak olası bir savaş için Almanya'nın elini güçlendirecekti.
Bunun için Hitler'in odaklandığı ilk şey ise işsizliğin azaltılması oldu.
Almanya'nın Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik bir şekilde ayrılması ülke ekonomisini ciddi anlamda etkilemişti.
1929 yılında yaşanan Büyük Buhransa toparlanma sürecinde olan ülkeyi daha da geriye götürdü ve 1930'ların ilk bölümünde işsizlik rekor seviyelere ulaştı.
Yani Hitler iktidara geldiğinde işsizlik ülkenin gündemindeki en büyük problemdi.
Hükümet bununla ilgili olarak ilk adımlarını devasa kamu projeleri başlatarak attı.
Bunlar içerisinde en dikkat çekici olanı tüm ülkeyi birbirine bağlayacak geniş kapsamlı bir otoyol projesiydi.
Ayrıca devlet desteğiyle inşaat sektörü canlandırılmış, çelik, kömür ve kimya fabrikaları açılmıştı.
Bunlarla birlikte Versailles Anlaşması da göz ardı edilmiş ve Almanya yoğun bir silah üretimine başlamıştı.
Tüm bunlar işsizliğin azalmasında önemli bir rol oynadı.
Ancak seviye halen beklenenin üzerindeydi.
1935 yılında çıkarılan zorunlu askerlik yasasıyla tüm genç erkeklerin silah altına alınması rakamları bir nebze de olsa aşağı çekti.
Bundan sonra ise Kadının Yeri Evdir sloganıyla kadınların iş dünyasından çekilmesi teşvik edildi.
Yahudilerin de zorla işten çıkarılmasıyla Aryan Alman erkekleri için daha fazla istihdam sağlandı.
Sonuç olarak 1933 yılında yaklaşık olarak 6 milyona ulaşmış olan işsiz sayısı 1939 yılına gelindiğinde resmi rakamlara göre yalnızca 300 bine düşmüş durumdaydı.
2. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Hitler devlet kontrollü ve savaş ekonomisine destek sağlayan bu iş gücünden %100 verim alacaktı.
Ancak savaşa giden yol dağıtılması gereken başka adımlar da vardı.
Almanya'nın devasa bir iş gücüne sahip olması yeterli değildi.
Her alanda kendi kendine yetebilen bir süper ekonomi modeline yani kendi verdikleri isimle autarkiye ihtiyacı vardı.
1. Dünya Savaşı'nın ardından Almanya büyük oranda dışa bağımlı bir devlet haline gelmişti.
Petrol, demir, kavuşuk ve gıda ürünleri gibi sanayi ve tarım sektöründe kullanılan ham maddeler genel olarak dışarıdan ithal ediliyordu.
Öncelikle bunun önüne geçilmesi gerekiyordu.
Bu nedenle 1936-1940 yıllarını kapsayan 4 yıllık bir ekonomi planı hazırlandı ve bu planı uygulaması için Hermann Göring görevlendirildi.
Planın temel hedefleri içerisinde savaş ekonomisi için hazırlık yapmak, tarımsal üretimi yükseltmek ve dış alımları azaltmak, sanayi üretimini şelik ve kömür özelinde ağır sanayiye yönlendirmek gibi bazı girişimler bulunuyordu.
Bu politikalar kısa vadede olumlu sonuçlar verse de uzun soluklu olarak değerlendirildiğinde tam anlamıyla bir fiyaskoya dönüştü.
Aslında hesaba katılması gereken ilk şey Almanya'nın sahip olduğu doğal kaynakların yetersiz olmasıydı.
Ancak yetkililer bunu göz ardı ettiler.
Özellikle petrol, demir cevheri ve kavuşuk gibi temel unsurlar ithal edilmek zorundaydı.
İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla bunlar işgal edilen ülkelerden temin edilecekti.
Ancak çok geçmeden hükümet başka bir sorunla daha karşı karşıya kaldı.
1930'ların ikinci yarısından itibaren sanayinin savaş ekonomisine kaydırılması tüketim ekonomisini durma aşamasına getirmişti
ve ilerleyen yıllarda bu durum Alman ekonomisi için büyük bir sorun haline gelecekti.
Kısacası bu politikalar Hitler'in iktidarı boyunca bir nebze de olsa işlemiş ancak sonrasında tam manasıyla Alman ekonomisinin çöküşüne neden olmuştu.
1930'lu yılların ilk yarısında Hitler tüm sistemi kontrol edebilecek bir yapıyı oluşturmanın çabası içindeydi.
İktidarını kaybetmek istemiyorsa yapması gereken iki şey vardı.
Birincisi muhalifleri bastırmak, ikincisi ise toplumu kontrol altında tutmak.
Bu görevi üstlenecek olan kurum ise 26 Nisan 1933 tarihinde Prusya İçişleri Bakanı Herman Göring tarafından kurulan Gizli Devlet Polisi yani Gestapo'ydu.
İlk faaliyetleri Prusya ile sınırlı olan Gestapo'nun zamanla yetki alanı genişletilmiş ve 20 Nisan 1934 tarihinden itibaren Henry Himmler'in yönetimine devredilmişti.
Himmler aynı zamanda SS kuvvetlerinin de lideriydi ve kısa süre içinde Gestapo'yu SS'in alt birimi haline getirerek daha etkili bir teşkilata dönüştürecekti.
Gestapo'nun görevi Hitler'in iktidarına muhalif olan herkesi tespit etmek, izlemek ve etkisiz hale getirmekti.
Bu noktada komünistler, sosyal demokratlar, Yahudiler, Romanlar, sendikacılar ve eşcinseller direkt olarak Gestapo tarafından hedef alınmıştı.
Teşkilatın şüpheli gördüğü kişileri sorgulama, tutuklama ve toplama kamplarına gönderme yetkisi vardı.
İkinci Dünya Savaşı ile birlikte Gestapo'nun yetki alanı daha da genişledi.
Ve işgal edilen ülkelerde de faaliyet göstermeye başladı.
Netice olarak Gestapo, Nazi rejiminin en korkulan kurumlarından biri haline gelecekti.
Hitler ve Himmler teşkilatı iktidarı korumak ve iç düşmanları ortadan kaldırmak amacıyla çekinmeden kullanacaklardı.
Ve bu şekilde Gestapo, insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birinde merkezi bir rol oynayacaktı.
1935 yılında yaşanan en büyük gelişme ise Nürnberg yasalarının yürürlüğe girmesiydi.
Nürnberg yasaları aslında iki ayrı yasadan oluşuyordu.
Bunlardan ilki reih vatandaşlık yasasıydı ve yalnızca Alman ya da Almanlara akraba olan kişilerin Alman vatandaşı olabileceğini belirtiyordu.
Bir diğer yasa ise Alman kanını ve onurunu koruma yasasıydı.
Bu yasaya göre Almanların Yahudilerle evlilik yapması yasaklanmış, 1936 yılına gelindiğinde listeye siyahiler ve romanlar da eklenmişti.
Bu yasalarla Yahudiler ve bazı azınlık gruplar vatandaşlık haklarından mahrum bırakıldığı gibi toplumda da ikinci sınıf bir mertebeye düşürülüyorlardı.
Netice olarak Nürnberg yasaları Almanya'da antisemitik politikaların yasal temelini oluşturacak ve holokostun önünü açan önemli bir adım olacaktı.
Şimdiye dek genel olarak Hitler iktidarının iç politikasına ve inşa edilen rejimin özelliklerine değindik.
Artık bu dönemde yaşanan siyasi gelişmelere göz atmaya başlayabiliriz.
Hitler'in uluslararası alanda en çok ses getiren faaliyetleri esasen 1936 yılından itibaren başladı.
Bunlardan ilki ise Renanya'nın yeniden silahlı bir bölge haline getirilmesiydi.
1. Dünya Savaşı'ndan sonra imzalanan Versay Anlaşması'na göre
Almanya, Rennes nehrinin batısında ve doğusunda bulunan 50 kilometrelik bir şerit içinde askeri varlık bulunduramayacaktı.
Bu düzenleme Fransa ve Belçika gibi komşu ülkelerin güvenliğini arttırmak için yapılmıştı.
Fakat 1935'te Fransa ve Sovyetler Birliği arasında imzalanan karşılıklı yardım anlaşması
Almanya tarafından kendi güvenliğine yönelik bir tehdit olarak algılandı
ve Hitler bu anlaşmayı gerekçe göstererek Renanya'ya asker gönderme kararı aldı.
7 Mart 1936 sabahı yaklaşık 20 bin Alman askeri ve polis gücü Renanya bölgesine girdi.
Bu birlikler Saarbrücken, Aachen ve Trier gibi şehirlere konuşlandı.
Operasyona kışta atbikatı kod adı verilmişti.
Alman ordusu, Fransız ordusunun olası bir müdahalesine karşı hazırlıksızdı
ve Hitler, Fransızların askeri bir karşılık vermesi durumunda birliklerin geri çekilmesi talimatını vermişti.
Ancak Fransa içindeki siyasi krizler ve İngiltere'nin uzlaşmacı tutumu nedeniyle herhangi bir askeri müdahale gerçekleşmedi.
Bu harekatın başarıyla sonuçlanması Hitler açısından oldukça önemliydi.
Çünkü bu andan itibaren dış politikada daha özgüvenli olacak ve agresif kararlar verebilecekti.
Ancak öncelikle birkaç müttefiğe ihtiyacı vardı.
Hitler ilk olarak Habeşistan'ı işgal etmesi sonucu İngiltere ve Fransa ile gerilim yaşayan İtalyanlarla 25 Ekim 1936'da bir anlaşma imzaladı.
Bundan yaklaşık bir ay sonra ise Sovyetler Birliği'nin yayılmacı politikalarından rahatsız olan Japonya ile bir pakt yaptı.
Bir yıl sonra bu parkta İtalya'nın da katılımıyla Berlin-Roma Tokyo mihveri oluştu.
Bu süreç dünyanın ikinci bir büyük savaşa gittiğinin en belirgin göstergelerinden biriydi.
Müttefikler bulunduğuna göre artık harekete geçme zamanı gelmişti.
Hitler Avusturya'da doğmuştu ve uzun yıllardan beri Almanya ile Avusturya'yı birleştirmenin hayalini kuruyordu.
Bu doğrultuda Almanca'da bağlanma ve birleşme anlamlarına gelen Anspuluş süreci başladı.
12 Mart 1938 sabahı Alman ordusu Avusturya sınırını geçti ve herhangi bir direnişle karşılaşmadan ülkeyi ilhak etti.
Aynı gün Hitler de Avusturya'ya giriş yapmış ve 15 Mart tarihinde ise Viyana'da yaklaşık 200 bin kişiye hitap ederek Avusturya'nın ilhak edildiğini ilan etmişti.
Avusturya'nın ilhakına uluslararası boyutta yeterli bir tepki gelmedi.
Bu durumsa Hitler'in genişleme politikasında daha cesur ve agresif davranmasının önünü açtı.
29 Eylül 1938'de düzenlenen Münih Konferansı ile Çekoslovakya'nın Südet bölgesi,
İngiltere, Fransa ve İtalya liderlerinin de onayıyla Almanya'ya verildi.
Bu anlaşma esasen Hitler'in saldırgan dış politikasını yumuşatmak amacıyla yapılmıştı.
Hatta İngiltere Başbakanı Chamberlain ülkesine geri döndüğünde Almanya ile dostluk kurulduğunu ilan ederek Münih Antlaşması'nı büyük bir başarı olarak sunmuştu.
Ancak işlerin böyle olmadığı çok kısa sürede anlaşılacaktı.
Zira Südet bölgesi yalnızca bir başlangıçtı.
1939 yılının Mart ayına gelindiğinde Hitler Çekoslovakya'nın tamamını işgal edecek ve bundan sonra ise gözünü Polonya'ya dikecekti.
23 Ağustos 1939 tarihinde Hitler, Sovyetler Birliği Genel Sekreteri Josef Stalin ile bir saldırmazlık paktı imzaladı.
Dahası bu pakta göre Almanya ve Sovyetler Polonya'yı işgal edeceklerdi.
Bu anlaşma doğrultusunda 1 Eylül'de Almanya, 17 Eylül'de ise Sovyetler Birliği Polonya'ya girdi.
Polonya 35 gün direnmesine rağmen iki devletin işgaline karşı dayanamadı ve en sonunda teslim olmak zorunda kaldı.
6 Ekim'de iki devlet Polonya'yı resmen bölüştü.
Ancak bundan önce bir gelişme daha yaşanmıştı.
Birçok insan henüz farkında değildi ama dünya tarihinin en kanlı savaşı artık başlamıştı.
Hitler için öncelikle hedef Batı'da hızlı başarılar elde ederek Fransa'yı saf dışı bırakmaktı.
1. Dünya Savaşı'nda tıkanan Batı cephesi savaşın gidişatını belirlemişti.
Hitler aynı hataya düşmek istemiyordu.
Öncelikle Almanya açısından stratejik öneme sahip Danimarka ve Norveç'i işgal etti.
Ardından ise 10 Mayıs 1940'da Fallgel yani Sarı Plan adı verilen harekatla Belçika, Hollanda ve Lüxemburg'a saldırdı.
Bu saldırı esasen bir aldatmacaydı.
Almanların asıl planı Ardenler üzerinden gizli bir harekat yürüterek Fransa içlerine hızla ilerlemek ve Fransa'yı savaş dışı bırakmaktı.
Bu doğrultuda Almanlar daha önce Polonya, Danimarka ve Norveç'te de uyguladıkları Blitzkrieg yani Yıldırım Harbi taktiğiyle hızla ilerlemeye başladılar.
Alman ordusunun hızı gerçekten de muazzamdı.
Bu durum karşısında Fransızlar donup kalmış ve netice olarak Almanlar 14 Haziran'da Paris'i ele geçirmişlerdi.
Bundan sonra Fransa'da Alman güdümünde olacak olan Vichy hükümeti kuruldu.
Sonuç olarak Fransa yenilgiye uğratılmıştı.
Şimdi sıra Manş Denizi'nin ötesindeki diğer dişli rakibe gelmişti.
Yani İngiltere'ye.
Ancak İngiltere'yi ele geçirmek hiç de kolay değildi.
İngiltere kıta Avrupası'nın dışında kalan konumu sayesinde kendini her zaman diğer Avrupa ülkelerine göre daha güvende hissetmişti.
Adayı karadan işgal etmek oldukça zordu.
Bunun için Hitler bu işi havadan çözmeye karar verdi.
Alman Hava Kuvvetleri yani Luftwaffe 1940 yılının Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri üstlerini ve Londra'yı hedef alan bir dizi hava harekatı düzenledi.
Britanya Muharebesi olarak tarihe geçen bu saldırılar İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri'nin yoğun direniş göstermesiyle askıya alındı.
Ancak Hitler İngiltere'yi işgal planından vazgeçmemişti.
Böylece Londra'nın 57 gün boyunca kesintisiz olarak bombalandığı Blitz Bombardmanı harekatını başlattı.
Ayrıca Liverpool, Birmingham ve Glasgow gibi bazı şehirler de bu hareket esnasında bombalandı.
Saldırıda yaklaşık 43 bin kişi öldürüldü ve 100 binden fazla insan yaralandı.
İngiltere'nin sanayi üretimi büyük tahribata uğratıldı.
Ancak tam anlamıyla çökmedi.
İngiltere, Başbakan Churchill önderliğinde dikkate değer bir direniş göstermiş ve teslim olmamıştı.
Süreç uzamaya başlayınca bu kez Hitler, başka bir sorunla ilgilenmek için dikkatini İngiltere'den uzaklaştırmak zorunda kaldı.
Zira şimdi Stalin ve Sovyetler Birliği ile ilgilenmesi gerekiyordu.
23 Ağustos 1939 tarihinde Hitler ve Stalin arasında yapılan saldırmazlık anlaşması 1941 yılına gelindiğinde artık pek bir şey ifade etmiyordu.
Hitler'in siyasi kariyerinin başından beri doğuya doğru genişleme hayali olduğunu biliyoruz.
Bu hayali onun aslında en başından beri Sovyetler Birliğini doğal bir düşman olarak gördüğü anlamına geliyor.
Ayrıca 1941 yılına gelindiğinde Stalin'in Almanya'dan uzaklaşarak batıyla yakınlaşması,
Baltık ülkelerine ve Finlandiya'ya saldırarak bazı topraklar ele geçirmesi Hitler'i rahatsız etmişti.
En nihayetinde Sovyetlerin kendisine saldırmasını beklemektense önce kendisi saldırmayı tercih etti.
Ve böylece 2. Dünya Savaşı'nın en kanlı bölümü yani Barbarossa Harekatı başlamış oldu.
22 Haziran 1941'de 3,5 milyon Alman askeri Sovyet topraklarına geniş bir cepheden sistematik bir saldırı başlattı.
Başlangıçta diğer cephelerde olduğu gibi hızlı bir ilerleme katettiler ve Moskova yakınlarına kadar ulaştılar.
Ancak kış bastırdıkça koşullar değişmeye başlamıştı.
Ayrıca dikkate değer bir Sovyet direnişi söz konusuydu.
Netice olarak Almanlar önce durduruldular, 5 Aralık 1941'de ise Sovyetler tarafından yenilgiye uğratılarak geri püskürtüldüler.
Tüm bu gelişmeler şu anlama geliyordu.
Almanya, Sovyetler Birliği'ni düşündüğü gibi hızlı bir şekilde işgal edemeyecekti.
Barbarossa Harekatı uzun soluklu bir savaşın yalnızca ilk perdesiydi.
1942 yazından itibaren Hitler, Sovyetlerle ilgili işgal planında pratik değişikliklere gitti
ve Sovyetler Birliği'nin güneyine odaklanan Fall Blau yani Mavi Harekat adı verilen planı devreye soktu.
Bu harekatla Hitler, Bakü ve Gronsi'deki petrol rezervlerini ele geçirecek,
ayrıca Stalingrad'ı alarak Sovyetlerin bölgeyle olan ilişkisini zayıflatacaktı.
Ancak işler Hitler'in planladığı gibi gitmedi.
Güçlerini bölerek iki farklı yere saldırması stratejik bir hataydı.
Ayrıca geniş cephe hattı Almanların lojistik sorunlar yaşamasına neden oldu.
Netice olarak Sovyetler Kasım 1942'de Uranüs Harekatı adı verilen bir karşı saldırı başlattı
ve Stalingrad'daki Alman 6. Ordusunu kuşatarak 6 Şubat 1943'te teslim olmalarını sağladı.
Pek tabii bu sonucun ortaya çıkmasında Hitler'in komutanlarından gelen geri çekilme taleplerini reddetmesi de etkili olmuştu.
Stalingrad'da kaybettiği prestiji geri kazanmak isteyen Hitler, Temmuz 1943'te bu kez Kursk'u hedef alan bir taarruz daha başlattı.
Ancak burada da istediği sonucu alamadı.
Stalingrad ve Kursk muharebeleri 2. Dünya Savaşı'nın dönüm noktası oldu.
Zira Almanya artık savunma pozisyonuna geçmek zorunda kalacaktı.
Müttefikler de bunun farkındaydı.
Dahası Almanya'ya büyük bir darbe indirilme zamanının geldiğinin de farkındaydılar.
Böylece 6 Haziran 1944'te Alman işgali altındaki Fransa'yı kurtarmak amacıyla Normandiya çıkartması başlatıldı.
Hitler çıkartmanın asıl hedefinin Padekalaya olduğunu düşündüğü için Normandiya'ya yeterli yedek kuvvet göndermekte tereddüt etti.
Bunun sonucunda müttefikler 25 Ağustos 1944'te Paris'i ele geçirmeyi başardılar.
Artık Batı cephesinde kontrol kaybedilmişti.
Dahası bundan sonraki hedef bizzat Berlin ve Hitler'in kendisi olacaktı.
1945 yılının Ocak ayı
Almanya'nın ünlü diktatörü Hitler, üst düzey komutanlarıyla birlikte Berlin'de yer alan bir yeraltı sığınağına yerleşti.
Savaşın gidişatına artık buradan yön verecekti.
Bu sonun başlangıcıydı.
Artık son durağa gelinmişti.
Ancak hiçbiri bunun farkında değildi.
Peki Berlin'in altında yer alan bu sığınakta Hitler ve kurumayları son günlerinde neler yaşadılar?
Bu bölümde bunun üzerinde duracağız.
Yalnızca Hitler'in değil, çevresindekilerin başına nelerin geldiğini de öğreneceğiz.
Şimdi Hitler'in son günlerini geçirdiği sığınağın, yani Führer Bünker'in derinliklerine dalarak bu rutubetli ve iç karartıcı atmosferde nelere şahit olacağımızı görme vakti.
Aslında Hitler iktidarı boyunca pek çok farklı karargâhta ikamet etmiş, kaldığı yerlerde çok uzun süre bulunmamıştı.
Resmi ikametgahı Berlin'de yer alan Reichschanzölyeli'ydi.
Ancak savaşın patlak vermesiyle başkent artık güvenli olmaktan çıkmıştı.
Hitler'in Berlin'in dışında 20 farklı karargâhı vardı.
Bunlar içerisinde en çok zaman geçirdikleri ise Bavyera sınırları içerisinde yer alan Berghof ve Doğu Prusya'daki Wolfschanze yani Kurtini idi.
Savaşın son dönemlerinde özellikle 1944 yılının ikinci yarısında zamanının büyük bir bölümünü Hessen eyalet sınırları içindeki Alderhorst'a yani Kartal yuvasında geçirmiş, savaşı buradan yönetmişti.
Ancak Ardenler taarruzu ve Nordwind operasyonu başarısız olunca komutanlarıyla birlikte buradan ayrılarak 16 Ocak 1945'te Berlin'e döndü.
Burada rey şansölyelinin üst katındaki dairesine yerleşebilirdi.
Ancak bunu yapmak yerine şansölyelik bahçesinin yaklaşık 10 metre altına inşa edilmiş ofisler, tüneller ve depolardan oluşan devasa sığınağına,
Yani Führer bunkere yerleşmeyi tercih etti.
Hitler eski sığınağın merdivenlerinden inip patlamalara karşı dayanıklı çelik kapıların yanından geçerken ona eşlik eden 30 personeli vardı.
Ve muhtemelen hiçbiri bu yerin Hitler'in son durağı olacağını tahmin etmemişti.
Başlangıçta hava saldırılarına karşı korunma amacıyla inşa edilen sığınağın ilk aşaması olan War Bunker çok daha küçüktü ve Berlin yaz olimpiyatlarının düzenlendiği sırada 1936 yılında inşa edilmişti.
Savaş ilerledikçe buranın geliştirilmesine karar verildi.
Führerbunker adı verilen bu yeni bölüm merdivenler ve güçlendirilmiş çelik bir kapıyla Warbunker'e bağlandı.
Çatısı yaklaşık 3 metre kalınlığında betondan oluşuyordu.
İçeride uzun bir koridorun etrafında yer alan 30 oda vardı.
Odalardan bazıları Hitler ve Eva Braun için özel olarak tesis edilmişti.
Bunlar arasında bir oturma odası, bir çalışma odası, Hitler ve Eva için tasarlanmış ayrı ayrı iki yatak odası, harita odası, briefing odası ve bekleme odası bulunuyordu.
Dış dünya ile iletişim ise özel bir telefon santrali, bir telex makinesi, yüzeye uzanan bir antene bağlı olan bir askeri telsiz cihazı ve kişisel kuryeler aracılığıyla sağlanıyordu.
Sığınaktaki ilk günlerinde Hitler yalnızca yemek yiyip uyuyor, öğleden sonraları ise şansölyelik binasında üst düzey komutanlarıyla toplantılara katılıyordu.
Haberler genel itibariyle oldukça kötüydü.
2 Şubat civarında Sovyetler Birliği Berlin'den yalnızca 70 kilometre uzaklıkta olan Oder Nehri'ne ulaşmış durumdaydı.
Budapest'teki Alman kuvvetleri müttefiklere teslim olmuş Dresden şehri İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri tarafından bombalanarak yerle bir edilmişti.
Mart ayına gelindiğinde Hitler, bölgedeki petrol yataklarını korumak amacıyla Maceristan'a bir harekat başlatılmasını emretti.
Ancak bu harekat da tam bir fiyaskoya dönüştü.
Doğuda bunlar yaşanırken batıda ise müttefik generali John Leonard komutasındaki ABD 9. zırhlı tümeni Ren Nehri'ni geçiyordu.
Tüm bunların ortasında sıkışıp kalan Hitler'in fiziksel ve ruhsal sağlığı doğal olarak pek de iyi durumda değildi.
Genelkurmay başkanı Heinz Guderheim o günlerle ilgili olarak şunları kaleme alacaktı.
Vücudunun sol tarafı titriyordu.
Tuhaf ve hantal bir biçimde yürüyor, her zamankinden daha fazla eğiliyordu.
Hareketleri yavaştı.
Oturmak istediğinde birileri onun arkasına sandalye etmek zorunda kalıyordu.
Bu süreçte Hitler'in öfke patlamaları ve bağırıp çağırmaları artmıştı.
Sağlığı da pek iyi sayılmazdı.
Dr. Theodor Morel tarafından kendisine uygulanan tedavi kapsamında 70'den fazla madde alıyordu.
Ve bunların bazıları uyuşturucu etkiye sahipti.
Hitler bu ilaçlara gitgide bağımlı hale geldi.
Öyle ki bazı günlerde kendisine 20'ye yakın enjeksiyon yaptırıyordu.
İlaçları aldıktan sonra kendini zinde hissettiğini ifade etse de aslında günden güne muhakeme yeteneğini kaybediyordu.
Mart ayından itibaren Berlin neredeyse her gün bombalanmaya başlamıştı.
Bu andan itibaren Hitler de daha önceleri şansölyelik binasında yapılan toplantılarını sığınakta yapmaya başladı.
Artık gününün neredeyse tamamını Führerbunker'de geçiriyordu.
Dış dünyayla bağlantısı yok denecek kadar azalmıştı.
Tek haber kaynağı ziyaretçiler ve sığınağın içinde bulunan telefon santraliydi.
Burada yaşam yukarıya göre daha güvenliydi.
Ancak bir o kadar da acımasızdı.
Sığınak su seviyesinin altında inşa edilmişti.
Bu nedenle rutubet büyük bir sorun haline gelmiş durumdaydı.
Ve tavandan sürekli su damlıyordu.
Genel olarak her yer çok kötü kokuyor, nemli ortam ise çekilmez bir hal alıyordu.
Elektrik üretmek için kullanılan jeneratörlerin uğultusu da personelin çoğunda baş ağrısına neden oluyordu.
Hem bu ortam hem de Dr. Morel'in tedavisi Hitler'in muhakeme yeteneğini günden güne köreltmeye başladı.
Hiçbir zaman komutanlarını tam anlamıyla dinleyen bir lider olmamıştı.
Ancak artık çoğu öneriyi göz ardı ediyor, üst düzey yetkilileri azarlıyor ve hatta onları hain olmakla suçluyordu.
Örneğin Genelkurmay Başkanı Heinz Guderayn, Letonya'da sıkışıp kalmış 200 bin askerin tahliyesini önerdiğinde Hitler onu öfkeyle azarlamıştı.
Fakat bu yalnızca bir başlangıçtı. Zira Hitler'in çılgınlığı her geçen gün daha da ilerliyordu.
19 Mart'ta yürürlüğe giren Neron kararnamesi işlerin çığırından çıktığını gösterir nitelikteydi.
Artık Hitler, bırakın Almanya yansın diyordu.
Zira Neron kararnamesi Alman topraklarında yer alan ve düşman tarafından kullanılabilecek tüm askeri ulaşım ve iletişim araçlarının, askeri tesislerin, sanayi kuruluşlarının ve ikmal depolarının imha edilmesini emrediyordu.
Kararnamenin hayata geçirilmesi içinse silah üretiminden sorumlu bakan Albert Speer görevlendirildi.
Ne var ki Speer bu andan itibaren Hitler'in emirlerini göz ardı etmeye başladı.
ve söz konusu yıkım emrini hayata geçirmedi.
Hitler'in sığırakta geçirdiği günler dış dünyayla bağlantısını öylesine koparmıştı ki
emirlerinin yerine getirilmediğini Speer'in bir buçuk ay sonra durumu kendisine itiraf etmesiyle öğrenecekti.
Nisan ayında ABD Başkanı Roosevelt'in ölmesi Hitler ve çevresindekilerde bir çıkış umudu oluşturmuştu.
Belki de savaşın gidişatı tersine çevrilebilirdi.
Ancak bundan yalnızca bir gün sonra Kızıl Ordu'nun Viyana'ya girmesi umutlarının boşa çıkmasına neden oldu.
Nazilerin beklentisinin aksine müttefiklerde bir çatlak oluşmamış ve Roosevelt'in yerine Harry Truman geçmişti.
Savaş tüm hızıyla devam ediyordu.
Dahası Rus ordusu birkaç gün içinde Oder nehrini geçecek ve Berlin'e doğru ilerlemeye başlayacaktı.
20 Nisan günü Hitler 56. doğum gününü kutlamak amacıyla son kez sığınaktan dışarı çıktı.
Hitler gençliği üyesi olan bazı gençlere,
Rus tankları karşısında sergiledikleri cesaretten ötürü Demir Haç madalyası verdi.
Aynı gün öğleden sonra ise,
Nazi Almanyası'nın karanlık yüzünü oluşturan komutanları ve bakanlarıyla bir askeri briefing toplantısı düzenledi.
Herman Göring, Henry Himmler, Josef Goebbels, Albert Speer, Rudolf von Ribbentrop ve Martin Bormann bu son toplantının katılımcıları arasındaydı.
Pek çoğu Berlin'in terk edilmesini tavsiye ediyordu.
Böylece savaş dışarıdan yönetilebilirdi.
Ancak Hitler bunu kesin olarak reddetti ve kalmaya karar verdiğini bildirdi.
Toplantı sona erdiğinde katılımcıların çoğu kuşatılmakta olan Berlin'i alelacele terk ettiler.
Artık Hitler kaderiyle baş başa kalmış gibi görünüyordu.
Sığınakta işler bundan sonra da kötüye gitmeye devam etti.
Hitler gerçeklikle olan bağlantısını neredeyse tamamen yitirmiş durumdaydı.
Özellikle son zamanlarda ordusunun gerçekte olduğundan çok daha büyük bir güce sahip olduğunu düşünüyor,
bununla ters düşen görüşleri ise tamamen göz ardı ediyordu.
Komutanlarından Felix Steiner'e kentin kuzeyinde konuşlanan Sovyet birliklerini yok etme emri vermişti.
Ancak Steiner asla harekete geçemedi.
Hitler 20 metrelerce altındaki briefing odasında,
gerçekte var olmayan tümen ve kol orduları harita üzerinde hareket ettiriyor,
verilen emirlerin gerekli mercilere ulaştırılmasını istiyordu.
22 Nisan günü Steiner'e verdiği emrin yerine getirilmediğini öğrendiğinde ise adeta çılgına döndü.
Kendisi hariç herkesi savaşın kaybedilmesiyle ilgili olarak sorumlu tutuyor, generallerini suçluyor, kendisine yakın olan herkese kin ve nefret kusuyordu.
Bu kriz yaklaşık 3 saat sürdü.
En sonunda yatıştığında yanındakilere ilk defa savaşın kaybedildiğini itiraf etti ve intihar edeceğini açıkladı.
Hitler Berlin dışındaki pek çok noktayla da iletişimini kaybetmiş durumdaydı.
Hatta şehrin içinde dahi etkisi gittikçe azalmaya başlamıştı.
23 Nisan günü Herman Göring o gece saat 10'a kadar Hitler'den haber alamazsa yönetimi devralmak zorunda kalacağını bildiren bir telgraf çekti.
Hitler bu durumu bir meydan okuma gibi değerlendirdi ve Göring'in tüm görevlerinden el çektirilmesini emretti.
23 Nisan'da yaşanan bir diğer gelişme ise Hitler tarafından General Weidling'in Berlin'in savunması için atanmasıydı.
atanmasıydı. Weidling bir anda kendini şehrin sınırları içerisinde kapana kısılmış 80.000
kişinin başında buldu. Bunların birçoğu Hitler tarafından oluşturulan halk fırtınası milislerinden
ve Hitler gençliği üyelerinden oluşuyordu. Şehirde yaşanan çatışmaların artmasıyla
sığınaktaki yaşam daha da zor bir hal almaya başladı. Yukarıda kan gövdeyi götürüyor,
Berlin bir harabeye dönüşüyordu.
Ancak aşağıdakiler buna seyirci kalmaya devam ediyorlardı.
Ayrıca Goebbels'in eşi ve 6 çocuğunun sığınağa yerleşmesi yer problemine de yol açmıştı.
27 Nisan gecesi Hitler dostlarıyla birlikte BBC'yi dinlerken Henry Himmler'in müttefiklerle barış görüşmelerine başladığını öğrendi.
Bu onun için oldukça ağır bir haberdi.
Zira Himmler, Hitler'in en güvendiği komutanlarının başında geliyordu.
Öyle ki kendisine Sadık Henry lakabını takmıştı.
Hitler haberi duyunca artık sıradan hale gelmiş öfke patlamalarından birini yaşadı
ve Himmler'in vatana ihanetten yargılanması için tutuklanmasını emretti.
Sığınakta bunlar yaşanırken yukarıda savaş şiddetini oldukça arttırmıştı.
Alman tümenleri bir süre de olsa beklenmedik bir direniş göstermişlerdi.
Ancak ne olursa olsun kaçınılmaz son gelmek üzereydi.
Artık son perde iyice aralanmıştı.
Hitler de bunun farkındaydı.
29 Nisan sabahı yaklaşık 10 yıldır sevgili olduğu Eva Braun ile evlendi.
Mütevazi evlilik töreni harita odasında düzenlenmişti.
Düğün kahvaltısının ardından Hitler vasiyetini yazdırdı.
Buna göre Büyük Amiral Karl Dönitz'e halefi ilan etti.
Ayrıca Josef Goebbels'i de şansölyo olarak atadı.
Dr. Stumpf ve Gerden aldığı siyanür hapları ilk olarak köpeği blondi üzerinde test etti.
Zehir oldukça etkiliydi ve köpek yalnızca saniyeler içerisinde son nefesini vermişti.
Bundan bir gün sonra Hitler, General Weidington cephanenin tamamen tükendiğini ve şehri savunmanın artık mümkün olmadığını öğrendi.
Bundan sonra Hitler'in son emri geriye kalan herkesin şehirden kaçmasına izin vermek oldu.
Ardından sığınaktakilerle vedalaştı ve karısı Eva ile özel çalışma odasına çekildi.
Saatler 15.30'u gösterdiğinde tek bire silah sesi duyuldu.
Hitler'in yaveri Heinz Linge ve Otto Günsch kapıyı açtıklarında Hitler'in kanepeye yığılmış olduğunu gördüler.
Eva siyanür içmiş, Adolf ise başını ateş ederek intihar etmişti.
Bundan sonra ikisinin cesetleri bahçeye taşındı ve burada ateşe verildi.
Hitler, cesedinin müttefikler tarafından propaganda amacıyla kullanılmasını istemiyordu.
Bu nedenle yakılmasını emretmişti.
Tarihin en kanlı dönemlerinden biri işte bu şekilde kapanmış oldu.
Ancak Hitler'in ölümünü bir dizi kaçma girişimi, cinayet ve intihar takip edecekti.
Nazi Almanyası generalleri Wilhelm Burgdorf ve Hans Krebs liderlerinin izinden giderek intihar ettiler.
Hitler'in yaveri Heinz Linge ve SS emir subayı Otto Günsch kaçmaya çalışırken Kızıl Ordu tarafından yakalandılar.
Stumpfegger, Bormann, Hans Bauer ve Arthur Axman gibi üst düzey kurmay ve yöneticiler de kaçmaya çalışırken yakalananlar arasındaydılar.
İçlerinde en trajik sonu ise Goebbels ailesi yaşadığı.
Josef Goebbels ve eşi Magda, Hitler'in en ateşli takipçilerinden biriydiler.
Nazizmin olmadığı bir dünya ne kendileri ne de çocukları için yaşanılabilir bir dünya olacaktı.
Bu yüzden anne Magda 6 çocuğunu zehirleyerek öldürdü.
Kocası ve kendisinin sonu ise bahçede kurşuna dizilerek geldi.
Goebbels de tıpkı Hitler gibi cesedinin yakılmasını emretmişti.
Ancak yeterli miktarda benzin kalmadığı için cesetleri tam anlamıyla yok edilemedi.
Nazi Almanyası artık yoktu.
Her şey sona ermiş, müttefikler savaşı kazanmıştı.
Ancak Hitler iktidarının Almanya başta olmak üzere dünya üzerinde açtığı derin yaralar belki de hiçbir zaman onarılamayacak seviyedeydi.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
