
Bugün tarihin ilk barış dönemi kabul edilen Pax Romanayı inceliyoruz. Gerçekten de bu bir barış dönemi miydi? Yoksa bir illüzyon mu yaratılmıştı? Ya da barışla kastedilen tam olarak neydi?
Hepinize iyi dinlemeler...
Transkript
Yağmalıyorlar, katlediyorlar, gasp ediyorlar.
Ve buna sahte bir isimle imparatorluk diyorlar.
Issız bir çöl yaratıyorlar ve adına barış diyorlar.
Gelin sizinle birlikte bugün bir yolculuğa çıkalım.
Yıl M.S. 120.
İskoçya'nın puslu ve balta girmemiş ormanlarından yola çıkıyoruz.
Yanımızda ne bir ordu var ne de ağır silahlar.
Elimizde sadece üzerinde Roma mührü olan bir parşömen taşıyoruz.
Manş denizine geçiyor, Galya'nın üzüm bağlarından süzülüp Alpleri aşıyoruz.
Ardından Adriati'yi geçip Anadolu'nun kadim topraklarına,
oradan da Fırat kıyılarına, Mezopotamya'nın sıcak topraklarına kadar ulaşıyoruz.
Binlerce kilometre, onlarca farklı dil, yüzlerce farklı tanrı.
Ama her yerde aynı para birimi geçiyor.
Her şehirde aynı hukuk işliyor ve her yolda aynı güven hissi bize eşlik ediyor.
İnsanlık tarihi genel olarak savaşların, yıkımların ve kanlı fetihlerin tarihidir.
Ancak bundan yaklaşık 2000 yıl önce 200 yıl kadar süren bir sessizlik dönemi var.
Romalıların deyimiyle Pax Romana yani Roma Barışı.
Bugüne kadar 1. ya da 2. Dünya Savaşı ile ilgili çok fazla kitap okuduk.
Ya da belgesel istedik.
Bugün ise farklı bir konuyu, tarihin gördüğü ilk dünya barışını, yani Pax Romana'yı inceleyeceğiz.
Ancak başlamadan önce bu döneme dair zihnimizde canlanan o huzurlu tabloyu biraz sarsmamız gerekiyor.
Şu soruları kendimize sormak zorundayız.
Bir imparatorluk milyonlarca insanı nasıl tek bayrak altında topladı?
Bu gerçekten bir huzur dönemi miydi?
Yoksa sadece kılıçların gölgesinde gerçekleşen sessiz bir itaat miydi?
Daha da önemlisi tarih tekerrür mü ediyor?
Yani bugünün küresel düzeni aslında modern bir paks romanı olarak adlandırılabilir mi?
Burası Kronik Tarih. Ben anlatıcınız Koray Avcı.
Şimdi hazırsanız tarihin en uzun yaz mevsimine giriş yapıyoruz.
Bugün Pax Romana'dan önceki dönemi yani M.Ö. 1. yüzyılı incelediğimizde Roma Cumhuriyeti tarihinin en kanlı sayfalarıyla karşılaşırız.
Grakus kardeşlerin reform çığlıklarının meydanlarda susturulduğu, Marius ve Sulla'nın ölüm listeleriyle şehri birbirine kattıkları,
Sezar, Pompey ve Krasus'un Roma'yı ele geçirmek için adeta politikayı bir satranç oyununa çevirdikleri bir yüzyıl bu.
Bu yüzyılın doruk noktası ise M.Ö. 44 yılı.
Sezar'ın Senato'da suikastta uğradığı tarih.
Ancak bugün üstünde duracağımız kişi Sezar değil.
Onun evlatlığı Oktavianus.
Yani gelecekte Roma'nın ilk imparatoru olacak olan Augustus.
Sezar'ın ölümünden sonra Roma Cumhuriyeti'ndeki iç karışıklıklar doruk noktasına ulaştı.
Bu kaos ve karmaşa dönemi M.Ö. 31 yılında gerçekleşen Aktium Savaşı'na dek devam etti.
Bu savaşta Oktavianus, ünlü Romalı general Marcus Antonius'la Mısır'ın son firavunu Kleopatra'yı yenilgiye uğrattı ve rakiplerini devre dışı bıraktı.
Artık Roma'nın tek hakimiydi.
Fakat M.Ö. 27 tarihine gelindiğinde Oktavianus, Senato'nun önünde beklenmedik bir hamle yaptı.
tüm olağanüstü yetkilerini Senato'ya ve Roma halkına devrettiğini açıkladı.
Senato ise bu fedakarlık karşısında ona dini bir saygınlık ifade eden
ve yüce ya da kutsal anlamına gelen Augustus ünvanını verdi.
Bu andan itibaren Augustus, imparator veya kral ünvanlarını kullanmaktan kaçındı.
Çünkü bu ünvanlar Roma halkının hafızasında hoş olmayan hatıralara karşılık geliyordu.
Bunun yerine hukuksal düzenlemeler ve anayasal uzlaşmalarla zaman içerisinde ordunun yönetimini devraldı ve Pirinkeps Kvitatis yani yurttaşların birincisi anlamına gelen bir ünvan benimsedi.
Bu ünvan onun bir kral değil sadece diğer senatörler arasında önceliği olan biri olduğu ilizyonunu yaratıyordu.
Ancak gerçek manada Augustus Roma'nın yeni imparatoru olmuştu.
Augustus'tan kısaca bahsettiğimize göre şimdi Roma tarihinin altın çağına yani Pax Romana'ya giriş yapabiliriz.
Her şeyi açıklamaya basit bir soruyla başlayalım.
Diyelim ki dünyanın en büyük ordusuna sahibiz.
Haritayı önümüze açtık.
Britanya'nın puslu ormanlarından Mısır'ın kızgın çöllerine, İspanya kıyılarından Anadolu'nun kalbine kadar her yer bizim kontrolümüzde.
Peki bu devasa coğrafyayı nasıl elimizde tutacağız?
Sadece kaba kuvvetli mi?
Askerleri her köşe başına dikerek mi?
Böyle bir durumda saf kas gücü ve şiddet bir yere kadar işimizi görür öyle değil mi?
Kaba kuvvet fethetmemizi sağlar evet ama kalıcı olmamızı sağlamaz.
İşte Sezar'ın evlatlığı olan Augustus'un tarihte yarattığı o büyük kırılma anı da tam olarak burada başlıyor.
Agustus başa geçtiğinde devletin sınırlarını genişletmekten çok şimdiye dek alınan yerleri birbirine bağlamayı amaçladı.
Roma lejyonları tarihin o güne dek gördüğü en ölümcül, en disiplinli savaş makinesiydi.
Ancak Pax Romana dönemine girildiğinde askerlerin elindeki yegane alet artık o meşhur kısa kılıçları, yani gladiusları değildi.
Neydi biliyor musunuz? Bir kazma. Evet.
Romalıların deyimiyle Dolabra ve bir ölçüm aleti olan Groma.
Bundan önce de Romalılar aslında mühendislik alanında büyük gelişim göstermişlerdi.
Lejyonlar yalnızca savaşmıyor, aynı zamanda Galya'nın fethini mümkün kılan köprüleri de inşa ediyorlardı.
Örneğin M.Ö. 55 yılında Sezar, Ren nehrini geçmek için 10 gün gibi kısa bir sürede yaklaşık 200 metre genişliğinde bir köprü inşa ettirmişti.
Ancak Pax Romana döneminde Roma ordusu adeta dünyanın en büyük inşaat şirketine dönüşü verdi.
M.Ö. 31 yılında Augustus'un Aktium zaferiyle iç savaş sona erdiğinde
lejyonlar kışlalarına çekilip yatmadılar.
Ellerine kazmayı, küreği alıp dağları deldiler.
Bataklıkları kuruttular ve tarihin gördüğü en muazzam lojistik ağlarından birini inşa etmeye başladılar.
Roma yolları.
Bugün bile bütün yollar Roma'ya çıkar dememizin bir sebebi var.
80 bin kilometresi taş döşeli ana arter olmak üzere tam 400 bin kilometrelik bir ağadan bahsediyoruz.
Bunun ne kadar muazzam bir uzunluk olduğunu şöyle ifade edeyim.
Bu uzunluk dünyanın etrafını tam 10 kez dolaşmak demek.
Peki ama neden? Neden bu kadar zahmete girdiler?
Çünkü Augustus'un ve dolayısıyla Roma'nın zihni tüm hesaplamaları o devasa harita üzerinde yapıyordu.
Bir isyan mı çıktı?
Normalde aylarca sürecek olan intikal süresi bu yollar sayesinde haftalara iniyordu.
Vergiler mi toplanacak?
Tüccarlar mal mı taşıyacak?
Emirler mi iletilecek?
Hepsi bu yollar sayesinde hızla ilerliyordu.
Kursus Publicus adını verdikleri devlet posta teşkilatı sayesinde imparatorun mühürlü bir emri günde 80 kilometre yol kat ederek en uç sınırlara dahi hızlı bir şekilde ulaşıyordu.
Roma İmparatorluğu bu yolları birer siyasi tendon gibi kullandı.
İsyankar kabileleri kan dökerek değil, onları bu sisteme bağımlı hale getirerek pasifize etti.
Çünkü bu yollar sadece asker taşımıyordu, kültürü, konforu ve ticareti de taşıyordu.
Roma'nın fethettiği topraklara götürdüğü şey sadece kanun değildi.
Devasa su kemerleriyle gelen temiz suydu.
Yerden ısıtmalı hamamlardı ve halkın sosyalleştiği tiyatrolardı.
Bunun sonucu olarak da Germen kabile liderleri ormanda yaşamak yerine
toga giyip şarabını yudumlayan Romalı valiler gibi yaşamayı tercih etmeye başladılar.
İşte Pax Romana'nın sırrı da aslında buradaydı.
İnsanları size itaat etmeye zorlamak yerine onlara sizin gibi olmayı arzulatmak.
Peki bu devasa asimilasyon çarkı sadece taşla, yolla, hamamla mı dönecekti?
Onlarca farklı dili konuşan, yüzlerce farklı tanrıya inanan milyonlarca insanı tek bir potada nasıl eriteceklerdi?
Şimdi bu soruları cevaplamaya çalışalım.
Augustus o bahsettiğimiz haritaya baktığında aynı zamanda şunları da görüyordu.
Kuzeyde savaşçı keltler, doğuda kadim Mısırlılar, felsefesiyle övünen Helenler, Suriyeliler ve İberyalılar.
Birbirinden tamamen farklı dilleri konuşan, bambaşka tanrılara inanan, farklı geçmişlere sahip milyonlarca insan.
Bu devasa kitleyi sadece taştan yollarla birbirine bağlayamazsınız.
Zihinleri de birbirine bağlamanız gerekir.
İşte Roma'nın inşa ettiği ikinci büyük ağ kelimelerden ve kurallardan oluşan Latince ve Roma hukukuydu.
Roma hiçbir zaman işgal ettiği yerlerdeki insanların dinine ya da kültürüne doğrudan savaş açmadı.
Tapınakları yıkmak yerine kendi tanrılarını onlarınkinin yanına koymayı tercih etti.
Bunun yanısı da çok daha zekice bir hamleyle onlara o güne dek dünyanın gördüğü en cazip teklifi sundu.
Roma vatandaşlığı.
Roma vatandaşı olmak demek sıradan bir köylüden veya barbardan bir anda ayrışmak demekti.
Haksız yere kırbaçlanmamak, ticaret yapabilmek, mülk edinebilmek demekti.
Yani Roma hukuku önünde güvence altında olmak demekti.
Hatta Hristiyanlığın en önemli figürlerinden biri olan Tarsuslu Paulus bile tutuklandığında bu hakkını kullanmış ve doğrudan imparatora itiraz edebilmişti.
Ünlü Romalı hatip Cicero'nun o efsanevi sözündeki gibi
Kivis Romanus Sum
Yani ben bir Roma vatandaşıyım cümlesi
o dönemde bir insanın üzerine giyebileceği en güçlü zırhtı.
Ama bu zırhı giymenin bir bedeli vardı.
Sistemin dilini konuşmak.
Yani latinceyi.
Roma kendi dilini ve hukukunu bir fırsat olarak sundu.
Eğer Ücrabi Galya köyünde doğduysanız
ve açlıktan ölmek istemiyorsanız
zengin olmak, siyasi olarak yükselmek ya da sadece malınızı güvenle satmak istiyorsanız
Latince öğrenmek zorundaydınız.
Çünkü mahkeme kayıtları, tüccar sözleşmeleri, vergi levhaları, atama emirleri bunların hepsi Latinceydi.
Yani Roma aklı lejronlarıyla fiziki fethi tamamladıktan sonra asıl kalıcı işgali zihinlerde başlattı.
Ortak bir dil ve evrensel bir hukuk sistemiyle onlarca farklı milleti aynı kurallara uyan,
aynı parayı yani Roma denaryusunu kullanan devasa bir pazar yerine dönüştürdü.
Sistem tıkır tıkır işliyordu.
Sınırların içinde savaş bitmişti, ticaret patlamış, ekonomi şahlanmıştı.
Barış adeta mermerden bir heykel gibi tüm Akdeniz'in ortasına dikilmişti.
Ancak her kusursuz heykelin bazı bölgelerine mutlaka gölgeler düşer.
Bu ihtişamlı Roma barışının bedeli neydi?
Bu devasa çak aslında nasıl işliyordu?
Şimdi bunları konuşma vakti.
Biz bugün barış dediğimizde şiddetin tamamen yok olduğu bir ortam canlandırıyoruz gözümüzde.
Oysa Romalılar için Pax yani barış şiddetin sona ermesi değildi.
Şiddetin tekelleşmesi demekti.
Yani sadece ve sadece devletin şiddet uygulama hakkına sahip olması.
Eğer sistemin içindeyken kurallara uyuyorsanız, evet hayat güzeldi.
Tiyatrolar, hamamlar, güvenli yollar sizin emrinizdeydi.
Fakat eski kültürünüzü, bağımsızlığınızı talep ederseniz ya da bu kusursuz sisteme ufacık bir başkaldırıda bulunursanız Roma'nın o medeni yüzü bir anda kaybolurdu.
Romalı tarihçi Tacitus, Britanya'nın işgali sırasında Kaledonyalı direniş lideri Kalgakus'un askerlerine yaptığı konuşmayı aktarırken tarihe geçen şu muazzam sözleri kaydeder.
Yağmalıyorlar, katlediyorlar, gasp ediyorlar.
Ve buna sahte bir isimle imparatorluk diyorlar.
Issız bir çöl yaratıyorlar ve adına barış diyorlar.
İşte Pax Romana'nın sınır boylarındaki gerçek yüzü tam olarak buydu.
İçerideki o huzurlu, mermer döşeli sokakların güvenliğini sağlamak için
sınırların ötesinde ve direnenlerin üzerinde kesintisiz bir dehşet uygulanıyordu.
Peki ya sınırların içi?
O çok övdüğümüz, ticaretin şahlandığı, hukukun işlediği güvenli bölgeler
gerçekten de o kadar masum ve huzurlu muydu?
Bu 200 yıllık altın çağın, o devasa su kemerlerinin,
yolların ve tapınakların altında yatan görünmez bir temel daha vardı.
Kölelik.
Tarihçi Bruce Frier ve Kate Hopkins'e göre
M.S. 1. yüzyıl dolaylarında Roma'nın nüfusu yaklaşık 45-60 milyon dolaylarındaydı.
Bunun neredeyse 8-10 milyonu kölelerden oluşuyordu.
Roma barışı dediğimiz şey aslında bu milyonlarca kölenin çaresizliği üzerine inşa edilmişti.
Dahası Roma aklı toplumsal psikolojiyi çok iyi okuyordu.
Yüzyıllardır savaşan, kan döken kitleler aniden barış ortamına girdiğinde içlerindeki o agresif enerjiyi başka bir yere aktarmaları gerekiyordu.
İnsanların devlete isyan etmemeleri, siyasetle çok fazla ilgilenmemeleri için ne yapılabilir?
Cevap yine mimari bir dehanın içinde, kolezyumda ve imparatorluğun dört bir yanına yayılan amfiteatrolarda gizliydi.
Ünlü Romalı şair Juvenalis'in o meşhur tespitiyle panem et kirkenses yani ekmek ve sirk.
Roma devleti olası bir isyanı engellemek için halka bedava buğday dağıttı ve onlara devasa arenalarda kanlı gladiyatör dövüşleri sundu.
İnsanların içindeki o savaşma, kan dökme, tahakküm kurma arzusu kontrollü bir şekilde türbünlerden izletilerek deşarj edildi.
Siz türbünde güven içinde oturup arenada vahşice ölen birini izlerken aslında devlet bilinçaltınıza şunu fısıldıyordu.
Bak dışarıda ölüm var, kaos var. Benim sağladığım bu barışın içinde kal.
Bedava ekmeğini ye ve şovun tadını çıkar.
Yani özetle Pax Romana kılıçların kınından çıkmadığı bir ütopya değil.
Kılıçların kimin boğazına dayanacağına sadece tek bir merkezin karar verdiği kusursuz bir yönetim örneğiydi.
Güvenlik karşılığında özgürlüğün ve iradenin tamamen devlete teslim edildiği devasa bir altın kafesti.
Şimdi gelelim işin en çarpıcı kısmına.
Pax Romana M.Ö. 31'de Augustus'un kazandığı Actium zaferiyle başladı.
Ve filozof imparator Marcus Aurelius'un 180 yılındaki ölümüyle sona erdi.
Aradan neredeyse 2000 yıl geçti.
Fakat bu süre içerisinde işler ne kadar değişti?
Günümüz modern dünyasına bir bakalım.
En büyük savaşı ne zaman yaşadık?
Birçoğumuz buna 2. Dünya Savaşı diyecekti.
Türkiye açısından düşündüğümüzde bu aslında 1. Dünya Savaşı'dı.
Çünkü biz son ana kadar 2. Dünya Savaşı'na dahil olmadık bile.
Yani neredeyse 100 yıldır büyük bir savaş görmeden yaşıyoruz.
Peki öyleyse biz de bir Paks, yani barış döneminde yaşıyor olabilir miyiz?
Roma'yı düşünelim.
Tüm imparatorluğu birbirine bağlayan muazzam bir ağ sahiplerdi.
Roma yolları.
Bu sayede iletişimi hızlı bir şekilde sağlayabiliyorlardı.
Bugün baktığınızda biz çok daha fazlasına sahibiz.
Yollarımız zaten daha da gelişmiş durumda.
Bunun yanı sıra internetimiz, telefonlarımız ve uydularımız var.
Bu sayede iletişimi çok hızlı bir şekilde kurabiliyoruz.
Bir diğer benzerlik de para birimleri ve ekonomiyle alakalı.
O dönemde Roma'nın para birimlerinden biri olan denaryus,
tıpkı bugünün ABD doları gibi Akdeniz Havzası'nın rezerv para birimiydi.
M.S. 1. yüzyılda bir tüccar elinde denaryus varsa Londra'dan İskenderiye'ye, Kartaca'dan Antakya'ya kadar her yerde alışveriş yapabilirdi.
Bu durum 1945 sonrası doların egemen olduğu günümüz dünyasıyla büyük benzerlikler göstermektedir.
Ayrıca günümüzde koca dünya sanki tek bir üretim fabrikasına dönmüş gibi.
Nasıl ki Romalılar tiyatroyla kültürlerini diğer medeniyetlere taşıdılarsa bugün de bazı devletler aynı şeyi yapmaya devam ediyor.
Buna kültür emperyalizmi adını veriyoruz.
Amerika'da, Türkiye'de, Hindistan'da izlenen içeriklerin pek çoğu aynı.
Yemek kültürleri de yayılmaya başladı.
Biz hamburger yerken Almanların lahmacun yediğini görebiliyoruz.
Tüm bunları düşününce özellikle Amerika başta olmak üzere bazı ülkelerin kültür emperyalizminin muazzam şekilde yürüttüğünü görüyoruz.
Yine dile bakınca da arada benzerlikler var.
Evet herkes kendi ana dilini konuşuyor.
Ancak uluslararası bir şirkete ortalama bir pozisyon için başvurduğumuzda bile
bize sorulan ilk soru İngilizce bilip bilmediğimiz.
Bu dili bilmek bize fırsatlar sunuyor.
Tıpkı Roma vatandaşı olmak isteyen Germenlerin Latince öğrenmesi gibi.
Peki ya savaş?
Bugün bile dünyanın pek çok yerinde bölgesel savaşlar meydana geliyor.
Örneğin Rusya-Ukrayna ya da İsrail-Filistin gibi.
Pax Romana döneminde de işler aslında böyleydi.
Yahudi isyanları ya da Germen kabileleriyle mücadeleler buna örnek olarak verilebilir.
Ancak genel ölçüde barış sağlanmış durumdaydı.
Kısacası Roma'nın icat ettiği o sistem, o barış ilizyonu aslında yok olmamış, sadece şekil değiştirmiş olabilir mi?
Bugün lejyonların yerini küresel sermayeler, mermer yolların yerini ise okyanusların altından geçen fiber optik kablolar,
Uydular ve devasa internet ağları aldı.
Eskiden barbar kabileleri sisteme entegre etmek için onlara yerden ısıtmalı hamamlar,
görkemli tiyatrolar ve Roma vatandaşlığı vaat ediliyordu.
Bugünse küreselleşme ve medeniyet adı altında bize sunulan şey,
sınırsız internet erişimi, akıllı telefonlar ve dijital platformlar.
O yüzden telefonunuzun ekranını her açtığınızda kendinize bir anlığına şu soruyu sorun.
Bu teknolojiyi ve barışı ben kendi çıkarım için mi kullanıyorum yoksa bu sistemin yani Digital Pax Romana'nın uyuşturulmuş bir parçası mıyım?
Bir sonraki videoda görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
