
Bir Süper Güç Nasıl Çöker? - Sovyetler Birliği'nin Dağılışı
26 Ağustos 2026 · 18 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Yalnız değilsin. Terappin; zihnin ve bedenin için uzman kadrosuyla bütünsel sağlığında hep yanında.
✨ POD20 kodu ile: İlk ve tekli seanslarında geçerli %20 indirim seni bekliyor.
Kendine bir iyilik yap, bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
*
Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir.
*
Sovyetler Birliği... 20. yüzyılın Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte en güçlü ülkesi... Nasıl oldu da dağıldı? Bugün sizlerle birlikte bir süper gücün neden çöktüğüne tanıklık edeceğiz.
Hepinize iyi dinlemeler...
Transkript
İzlediğiniz için teşekkürler.
Moskova radyolarında bu metinle duyurulduğunda Sovyetler Birliği aslında bir geçiş dönemine giriyordu.
Stalin uzun bir süre boyunca iktidarda kalmış ve dönem dönem oldukça sert politikalara başvurmuştu.
Onun ölümünün ardından gelen süreçte dikkat çeken ilk şey ardılları arasında yaşanan iktidar mücadelesi oldu.
Sovyetler Birliği sözde kollektif liderlik adı verilen bir yapı tarafından yönetilmeye başlandı.
Başlangıçta Georgi Malenkov Başbakanlık, Laurenti Beria İçişleri Bakanlığı ve Vyacheslav Molotov ise Dışişleri Bakanlığı görevini üstlendi.
Ancak bu iktidar modeli kısa zamanda derin yaralar almaya başladı.
Nikita Khrushchev yalnızca birkaç ay içinde parti içindeki etkinliğini muazzam bir hızla arttırmış
ve 1953 yılının Eylül ayına gelindiğinde Komünist Parti 1. Sekreteri olarak liderliği fiilen ele geçirmeyi başarmıştı.
Kuruşçev iktidarına yumuşama dönemi olarak bilinen bir değişim rüzgarı estirerek başladı.
Stalin'in baskıcı politikalarının önemli bir bölümü gevşetildi ve çalışma kamplarındaki birçok tutuklu serbest bırakıldı.
Bu dönem aynı zamanda bir yüzleşme dönemiydi.
Kuruşçev, 1956 Şubatında gerçekleşen 20. Komünist Parti Kongresinde Stalin iktidarında yaşananları sert bir dille eleştirecek ve bu dönemi şahıs kültürünün parti içi demokrasiyi ve gerçekliği tahrip ettiği, insanların kendi gölgelerinden bile korkar hale geldiği bir dönem olarak betimleyecekti.
Ne vaki Kuruşçev'in idaresi de pek uzun ömürlü olmadı.
İç politikada yaptığı bazı başarısız reformlar, dışarıda ise Berlin Duvarı'nın inşası ve Küba füze krizi gibi Sovyetlerin imajını zedeleyen bazı olaylar yaşanması, Kuruşçev'e olan güvenin azalmasına sebep oldu.
1964 Ekim'ine gelindiğinde Sovyetler yönetimindeki huzursuzluk iyice artmış ve en sonunda bu durum bir darbeye dönüşmüştü.
14 Ekim 1964'te Kuruşçev, yaşının ilerlemiş olması ve bazı sağlık problemleri öne sürülerek görevinden alındı.
Yerine ise Leonid Brezhnev, partinin birinci sekreteri olarak atandı.
Brezhnev'in iktidarı kısmen de olsa bir istikrar dönemi olarak kabul edilir.
Bunun yanı sıra birçok tarihçi bu yılların aslında bir duraklama dönemi olduğuna dair de görüş bildirir.
Brejnev yönetimindeki Sovyetler 1965 yılından itibaren detento olarak bilinen bir yumuşama dönemine girdi.
Amerika ile yakın ilişkiler kuruldu ve karşılıklı olarak nükleer silahların sınırlandırılmasını içeren anlaşmalar yapıldı.
İçeride ise mevcut durumu korumaya yönelik ekonomi politikaları izleniyordu.
Fakat bu durum ilerleyen süreçte Sovyet ekonomisinin hızla düşmesine neden olacaktı.
Çünkü Brejnev ve hükümeti ekonomiyi ileri taşıyacak herhangi bir plana sahip değillerdi.
Brejnev'in kendisinin vaat ettiği şey de zaten refahtan ziyade istikrar ve Sovyetlerin süper güç olma durumunun devam ettirilmesiydi.
Bu dönemde Kızıl Ordu, Orta Avrupa'dan Uzak Doğu'ya kadar devasa bir alanın kontrolünü elinde tutuyordu.
Sovyet uzay programı ise başarılı bir şekilde yürütülmeye devam ediliyordu.
1968 yılında Şekoslovakya'da ortaya çıkan Prak Baharı hareketinin de başarılı bir şekilde kontrol altına alınmış olması Brejnev'in prestijinin artmasına ve derinlerde yatan bazı sorunların su yüzüne çıkmamasına olanak sağladı.
Prak'ta başlayan bu hareketin talepleri sansürün gevşetilmesi ve siyasi liberalizasyonun sağlanması yönündeydi.
Ancak daha sonradan Brejnev doktrini olarak anılacak olan anlayışa göre Brejnev bir sosyalist ülkenin kapitalizme yönelmesini yalnız o ülkenin değil tüm sosyalist ülkelerin ortak sorunu olarak görüyordu.
Bu doğrultuda 20 Ağustos gecesi Kızıl Ordu Çekoslovakya'yı işgal etti ve zor kullanarak Prak Baharı hareketini bastırdı.
Bu şekilde Brejnev Doğu Buloğu'na Sovyetlerin hegemonyasına meydan okuyan hiçbir hareketin kabul edilmeyeceğini göstermiş oluyordu.
Ancak bu gücün altında ekonomik verimsizlik ve yüksek askeri harcamalar gibi yapısal sorunlarda giderek büyümeye devam etti ve bu sorunlar zaman içerisinde etkisini göstermeye başlayacaktı.
1970'li yılların sonuna gelindiğinde Brejnev'in sağlık durumu kötüleşmeye başladı.
Her geçen gün yönetimden uzaklaşıyor olsa da fiili olarak iktidarda kalmaya devam etti.
Yönetim yavaş yavaş yaşlı parti üyeleri tarafından üstlenilmeye başlandı.
İşte bu parti üyelerinin 1979 yılında verdikleri bir karar hali hazırda güç kaybetmiş olan Sovyet ekonomisinin altına tam manasıyla dinamit döşedi.
1979 yılının Aralık ayında hükümet komşu Afganistan'daki komünistleri güçlendirmek amacıyla buraya asker göndermeye başladı.
KGB Başkanı Yuri Andropov ve genelkurmayın desteğiyle başlatılan müdahale,
Afganistan'daki komünist Taraki hükümetine karşı koyan mücahitleri birkaç ay içerisinde bastırmayı hedefliyordu.
Ancak teoride oldukça basit görünen bu plan kısa süre içerisinde trajik bir askeri operasyona dönüştü.
Kızılordu birlikleri dağlık Afgan coğrafyasında gerilla taktikleriyle savaşan
ve dış güçlerden lojistik destek alan dirençli bir düşmanla karşı karşıya kaldı.
Savaş uzadıkça kayıplar da artmaya başladı.
Ayrıca Sovyetler Birliği savaşın devam ettiği her yıl buraya milyarlarca ruble kaynak ayırmak zorunda kalıyordu.
İşte Mart 1895'te iktidara gelen Mihail Gorbacov aynı zamanda Afganistan'da yaşanan bu çıkmazı da devralmış oldu.
Gorbacov'a göre Afganistan Sovyetler Birliği'nin kanayan yarasıydı ve ülkenin toparlanabilmesi için acilen buradan çıkılması gerekiyordu.
Yine de Sovyetlerin Afganistan topraklarından çekilmesi zaman alacak, son birlikler ancak 15 Şubat 1989'da yurtlarına dönebileceklerdi.
Afganistan'daki savaş, Sovyetler Birliği için ekonomik açıdan son derece yıpratıcı olmuştu.
Ayrıca uluslararası alanda itibar kaybına da yol açarak halk nezdinde Sovyetler idealine büyük bir darbe vurdu.
Yine de Afganistan Savaşı, Sovyetler Birliği'nin dağılmasına giden yoldaki nedenlerden yalnızca biriydi.
Gorbacov'un iktidarı boyunca öncelikli amacı Sovyetlerin içinde bulunduğu durgunluk problemine bir çözüm bulmak ve soğuk savaşta yeni bir sayfa açacak reformlar yapmaktı.
Bunun için ilk olarak Perestroika yani yeniden yapılanma adı verilen bir reform programı başlattı.
Bu program ekonomide merkezi kontrolün kısmen gevşetilmesi anlamına geliyordu.
Yani bundan sonraki süreç şu şekilde işlemeye başlayacaktı.
Tamamen devlet kontrolünde olan fabrikalar yarı özerk hale getirilecek, daha önce belirlenen üretim kotaları kalkacak, işletmelerin kendi üretimlerini ve satış planlamalarını yapabilmelerine izin verilecekti.
Yabancı yatırımcıların da sınırlı bir şekilde Sovyetler Birliği'nde yatırım yapmalarına müsaade edilecekti.
Ki bunun sonucunda örneğin 1987 yılında Moskova'da bir Amerikan firması olan McDonald's hizmet vermeye başlayacaktı.
Bu hamlelerin ekonomiyi yeniden canlandırması bekleniyordu.
Ancak beklendiği gibi olmadı.
Zira eski sistem hızla çözülürken yeni pazar dinamikleri bir türlü oturmuyordu.
Gorbaçov'un kendisi bile bu durumu bir süre sonra itiraf etmek zorunda kalacaktı.
Halk ise her zaman olduğu gibi ekmeğinin derdine düşmüştü.
O dönemde kullanılan popüler bir söylem yaşananları şu şekilde özetliyor.
Her şey bol olacak dendi.
Fakat sonuçta hiçbir şey bulunamaz oldu.
Gorbacov'un reformlarının ikinci ayağı ise Glasnost adı verilen siyasal açıklık politikasıydı.
Bu döneme kadar Sovyetler Birliği'nde yoğun bir sansür politikası uygulanmıştı.
Glasnost'la birlikte bu sansür önemli ölçüde gevşetildi.
Daha önce yasaklı olan kitaplar ve filmler yayınlanmaya başladı.
Özellikle Stalin döneminde yapılan icraatlar artık tartışılıyor hatta eleştiriliyordu.
Devletin gazeteleri olan Pravda ve İzvestiya dahi cesur haberler yapmaya başlamıştı.
Böylece yolsuzluk iddiaları, çevre kirliliği, alkolizm hatta Sovyet sisteminin yapısal ekonomik zaafları bile kamuoyunda konuşulur hale geldi.
Ancak Gorbacov'un Glasnost politikasını sınayan asıl olay Nisan 1986 yılında gerçekleşen Çernobil faciası olacaktı.
İlk başta yetkililer bölgede yaşanan nükleer patlamanın boyutunu gizlemeye çalıştılar.
Ancak uluslararası baskı beklenenden çok yüksekti.
Ve en nihayetinde Gorbacov, 14 Mayıs 1986'da bir televizyon programına katılarak yaşananlarla ilgili birçok detayı açıklamak zorunda kaldı.
Bu süreçte Gorbacov'un reformları siyasal alana da kendini gösterdi.
1988 yılında Sovyet anayasasında değişiklikler yapılarak daha demokratik seçimler için zemin hazırlandı.
Bu şu anlama geliyordu.
Yaklaşık 70 yıldır devam eden tek parti iktidarı artık sarsılmaya başlamıştı.
1989 yılında parti dışından adayların katılımıyla bu seçimlerin ilk denemesi yapıldı.
Bu Sovyetler Birliği'nde yaşayan insanlar için gerçekten de eşsiz bir deneyimdi.
Tüm bu süreç aslında halkın yönetime duyduğu güveni arttırmak amacıyla inşa edilmişti.
Ancak reformlar başka bir şeyi daha tetikleyecekti.
Zira Sovyetler Birliği'nin dört bir yanında bağımsızlık rüzgarları çoktan esmeye başlamış durumdaydı.
Bu rüzgarın şiddetini arttırdığı ilk yer ise Baltık bölgesi olacaktı.
Letonya, Estonya ve Litvanya 1940 yılında henüz Stalin döneminde Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilmişlerdi.
Ancak bu üç ülkenin halkı da bağımsızlık özlemini içten içe yaşamaya devam ettiler.
1980'lerin sonlarından itibaren Moskova'nın baskısı iyice zayıflamaya başlayınca bu cumhuriyetlerde Şarkı Devrimi adı verilen barışçıl bir diriliş hareketi kendini göstermeye başladı.
Baltık halkları büyük festivallerde bir araya geliyor, eski ulusal marşlarını okuyor ve meydanlarda kendi bayraklarını dalgalandırıyorlardı.
Bu festivaller içerisinde dünya kamuoyunun dikkatini çeken en büyük gösteri 23 Ağustos 1989'da gerçekleşti.
O gün yaklaşık 2 milyon kadar insan el ele vererek 600 kilometreyi aşan uzun bir insan zinciri oluşturdular.
Baltık yolu olarak adlandırılan bu eşsiz protesto dünyada büyük yankı uyandırdı.
Gorbacov ise ilk başlarda bu üç cumhuriyetle orta yolu bulmaya çalıştı.
Ancak Baltık ülkeleri oldukça kararlıydı.
1990 yılında Litvanya, 1991'de ise Estonya ve Letonya bağımsızlıklarını ilan ettiler.
Elbette bu bağımsızlık ilanları Moskova tarafından tanınmadı
Ve artık Gorbacov da zor kullanmanın vaktinin geldiğine karar vermiş durumdaydı.
1991 yılının Ocak ayında Kızılordu ve KGB, Baltık ülkelerine karşı bir operasyon düzenledi.
Özellikle 13 Ocak gecesi taraflar arasındaki çatışmalar doruk noktasına ulaştı.
O gece 14 Litvanyalı sivilin hayatını kaybetmesi ve yüzlercesinin yaralanması,
dünya kamuoyunda büyük tepki uyandırdı.
Dahası bu kanlı baskın Baltık ülkelerinin bağımsızlık inancını daha da arttırmıştı.
Netice olarak Gorbacov zor kullanarak bu hareketlerin önüne geçemeyeceğini anladı ve birkaç ay içerisinde Baltık Cumhuriyetleri fiilen Moskova'dan ayrıldılar.
Ancak bu bağımsızlık rüzgarı burada dinleyecek, aksine hız kesmeden Sovyetlerin üzerinde savrulmaya devam edecekti.
1991 yılının Nisan ayında Gürcistan bağımsızlığını ilan edecek, Azerbaycan, Ermenistan ve Ukrayna'da ise bağımsızlık hareketleri hız kazanmaya başlayacaktı.
Tüm bu yaşananlar ülkenin gelenekçi unsurlarını ve sertlik yalnızlığı parti üyelerini harekete geçirdi.
1991 yılının 19 Ağustos gecesi üst düzey devlet ve parti üyelerinden oluşan bir grup, Devlet Acil Durum Komitesi olarak toplanarak bir darbe başlattı.
Bu esnada Gorbacov, Kırım'da tatildeydi.
Darbeciler bu durumdan faydalanarak Gorbacov'un sağlık durumu nedeniyle görevden alındığını ve ülkede sıkı yönetim ilan edildiğini bildirdiler.
Sovyet radyosunda gün boyunca Tchaikovsky'nin Kuğu Gölü Balesi çalınırken Moskova sokakları zırhlı birlikler ve tanklarla doluvermişti.
Ancak bu darbe girişimi beklenmedik bir tepkiyle karşılaştı.
Sovyetler Birliği'nin en büyük cumhuriyeti Rusya Federasyonu'ydu.
Ve bu cumhuriyetin başında henüz başkanlığa yeni seçilmiş kararlı bir adam vardı.
Boris Yeltsin
19 Ağustos sabahı Yeltsin, Moskova'daki parlamento binası önünde bir tankın üzerine çıktı ve kendisini dinleyen halka ülkeyi normal anayasal düzene döndürmek için darbecilere karşı direnme çağrısında bulundu.
Bu çağrı kısa süre içerisinde ülke genelinde muazzam bir yankı getirdi.
Başta Moskova ve Leningrad olmak üzere pek çok Sovyet şehrinde fabrikalar iş bırakmaya, halk sedirinişe katılmak için barikatlar kurmaya başladı.
Ordudaki generaller de ikiye bölünmüş durumdaydı.
Kimileri darbecileri, kimileri ise Yeltsin'i destekliyordu.
Ancak zaman geçtikçe her yerde oklar Yeltsin'in lehine dönmeye başladı.
Gösteriler 3 gün boyunca devam etti ve 3 günün sonunda darbeciler ya teslim olmak ya da intihar ederek hayatlarına son vermek zorunda kaldılar.
Darbe girişiminden sonra Gorbaçov Kırım'dan geri döndü ve görevini yeniden üstlendi.
Ancak siyasi dengeler artık tamamen değişmiş durumdaydı.
Boris Yeltsin birkaç günlük direniş sürecinde muazzam bir popülerite kazanmış ve ulusal bir kahramana dönüşmüştü.
Diğer yandan darbe girişimine birçok Komünist Parti üyesinin destek vermiş olduğu gerçeğinin ortaya çıkması
hem Gorbachev yönetimine hem de Komünist Parti'ye olan güveni halk nezdinde oldukça zayıflatmıştı.
Nitekim hemen darbe sonrasında Gorbachev, Sovyet Komünist Partisi'nin faaliyetlerine askıya aldığını ilan ederek
parti yönetimini fiilen tasfiye etti.
70 yıldır iktidarda olan Komünist Parti artık tamamen çökmüştü.
Ağustos darbe girişimi Sovyetler Birliği'ne bağlı ancak bağımsızlığı arzulayan diğer devletlerin de derhal harekete geçmesine olanak sağladı.
Daha önce tereddüt eden Ukrayna, Beyaz Rusya, Moldova, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan gibi cumhuriyetler de 1991'in sonbaharında Moskova'dan kopacaklarını açıkladılar.
Sovyetler Birliği hala kağıt üzerinde devasa bir birlik gibi görünüyordu.
Ancak bu durumun artık fiili olarak hiçbir gerçekliği yoktu.
Çok geçmeden her şey resmiyete de dökülecekti.
8 Aralık 1991'de Rusya Federasyonu Başkanı Boris Yeltsin, Ukrayna Cumhurbaşkanı Leonid Kravchuk ve Beyaz Rusya Yüksek Şura Başkanı Stanislav Shushkevich Belarus'un Belovej Ormanı'nda gizlice bir araya geldiler.
Burada imzaladıkları anlaşmayla Sovyetler Birliği resmen son bulmuş, yerine Bağımsız Devletler Topluluğu adı verilen yeni bir işbirliği platformu oluşturulmuştu.
21 Aralık 1991'de Baltık ülkeleri ve Gürcistan dışındaki diğer Sovyet Cumhuriyetleri de bu platforma katıldıklarını ilan ettiler.
Bundan yalnızca 4 gün sonra Gorbacov bir televizyon programına katıldı ve devlet başkanlığı görevinden istifa ettiğini açıkladı.
Sovyetler Birliği'nin artık var olmadığını, yerine bağımsız devletlerin bir topluluk oluşturduğunu üzgün ama vakur bir ifadeyle dile getirdi.
Aynı günün akşam saatlerinde Moskova'daki Kremlin Sarayı'nda dalgalanan Kızıl Bayrak törenle indirildi ve göndere Rusya Federasyonu'nun bayrağı çekildi.
O gün itibariyle Sovyetler Birliği artık tam anlamıyla tarih olmuş, 69 yıllık süper güç tek bir kurşun dahi sıkılmadan çökmüştü.
Sonuç olarak Sovyetler Birliği'nin dağılması pek çok farklı etkenin sonucuydu.
Otoriter bir sistemin kendi yarattığı baskılara daha fazla dayanamaması,
ekonomik olarak batıya yetişemeyip halkının beklentilerini karşılayamaması
ve en önemlisi ise aslında insanların daha fazla özgürlük istemesi.
İşte tüm bunlar Sovyetleri kaçınılmaz olan sona getirdi.
Bir sonraki videoda görüşmek üzere.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
