
Avrupa'dan Gelip Anadolu'da Devlet Kuran Halk: Galatlar
26 Ekim 2026 · 26 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Avrupa’dan gelen Kelt savaşçıları, Anadolu’nun kalbinde nasıl bir devlet kurdu? Bugün Ankara’nın da içinde bulunduğu topraklara yerleşen Galatlar, Anadolu tarihinde bıraktıkları izlerle de dikkat çekiyor. Peki kimdi bu insanlar, neden Anadolu’ya geldiler ve kurdukları devlet nasıl tarih sahnesinden silindi?
Bu bölümde Galatların şaşırtıcı hikâyesinin izini sürüyoruz.
İyi Dinlemeler...
Transkript
Bir zamanlar Anadolu'nun göbeğinde burada yaşamış halklara hiç benzemeyen bir topluluk hüküm sürdü.
Dilleri diğer Anadolu uygarlıklarının dillerine hiç benzemiyordu.
Konuştukları dil ne Grekçe idi, ne Latince, ne Hititçe, ne de Frikçe.
Anadolu'nun tam ortasında yüzyıllar boyunca Avrupa'nın en batısından Ren ve Tuna nehirlerinin puslu ormanlarından kopup gelmiş bir halkın dili konuşuluyordu.
Evet yanlış duymadınız.
Bir zamanlar Ankara'da, Yozgat'ta, Eskişehir'de Kelççe konuşuluyordu.
Biz onları bugün Galatlar olarak isimlendiriyoruz.
Hikayeleri aslında ilk duyduğumuzda bir kurgu gibi duracak inanılmaz bir tezat barındırıyor.
Popüler kültürün ünlü çizgi roman kahramanları olan Asterix ve Obrix'i bilirsiniz.
İşte bu Galyalıların ait olduğu kabile federasyonlarından biri yani Tekdosaklar bir gün Çanakkale boğazını geçip Anadolu bozkırının tam kalbine bugünkü Ankara'ya yerleşiyorlar.
Sezar'ın ordularına kök söktüren Kelç savaşçılarının akrabaları Sivrihisar'ın, Büyük Nefes'in ve Kahraman Kaza'nın rüzgarlı tepelerinde Kelççe şarkılar söylüyorlar ve meşe koruluklarında meclisler kuruyorlar.
Ancak Galatları bu denli etkileyici kılan şey sadece Avrupa'dan kalkıp bu topraklara gelmiş olmaları değildir.
Asıl mesele geldikten sonra da kaybolmamalarıdır.
Çünkü tarih boyunca Anadolu'ya giren sayısız topluluk birkaç kuşak içinde eriyip yok olurken Galatlar kendi dillerini, geleneklerini, savaşçı kimliklerini ve siyasal örgütlenmelerini yüzyıllar boyunca muhafaza etmeyi başarmışlardır.
Bugün sizlerle birlikte onların hikayesini yeniden değerlendireceğiz.
Antik tarihçilerin, coğrafyacıların ve arkeolojik verilerin izini adım adım takip edeceğiz.
Anadolu'nun ortasında unutulmuş, üzeri toprakla örtülmüş ama hafızası taşlara kazınmış bu kelt devletinin izini sürmeye hazırsak artık başlayabiliriz.
Galatları tam anlamıyla kavrayabilmek için takvimleri M.Ö. 3. yüzyılın başlarına geri sarmamız gerek.
Bu çağ, Büyük İskender'in genç yaşta ölmesinin ardından imparatorluğun generalleri arasında paylaşıldığı Helenistik krallıkların birbiriyle mücadeleye giriştiği büyük bir kaos çağıydı.
Ancak Akdeniz dünyası kendi iç hesaplaşmalarıyla meşgulken kuzeyde Demir Çağı Avrupası'nın kalbinde ise askeri bir enerji birikiyordu.
Tuna Havzası ve Ren bölgesinde yaşayan Latin kültürüne mensup Kelt toplulukları, nüfus artışı ve Akdeniz'in zengin tapınaklarındaki ganimet cazibesiyle güneye doğru kitleler halinde akmaya başlamışlardı.
Antik tarihçi Justinus bu dönemi anlatırken Galya halkının Asya'yı adeta bir arı sürüsü gibi doldurduğunu söyler.
Bu tespit elbette birebir demografik bir veri gibi düşünülmemeli.
Ama dönemin Akdeniz toplumlarında yarattığı o derin şok duygusunu mükemmel şekilde özetler.
Karşılarındaki güç tek tek ordular değil, kadınları, çocukları, arabaları ve dinsel simgeleriyle hareket eden insan topluluklarıydı.
Bu dalganın zirvesi M.Ö. 279 yılında yaşandı.
Bremnus önderliğindeki Celt kuvvetleri Yunan dünyasının en kutsal ve dokunulmaz kabul edilen merkezine Delphi Tapınağı'na saldırdılar.
Antik kaynaklar kentin savunması sırasında patlak veren şiddetli fırtınaları ve depremleri dinsel bir kehanet gibi anlatsa da
keltler Delfin'in efsanevi hazinelerinin büyük bir kısmını yağmalamayı başardılar.
Fakat bu zaferin hemen ardından ganimetin paylaşımı ve liderler arasındaki nüfus mücadeleleri nedeniyle
orduda büyük bir çatlak oluştu ve keltler ikiye bölündü.
Leonorios ve Lutarios adındaki iki karizmatik şefin önderlik ettiği üç büyük kabile,
Tektosaklar, Tolistoboklar ve Trokmiler doğuya doğru yönelerek Çanakkale boğazının kuzey kıyılarına ulaştılar.
Bugün Batı literatüründe Grippoli, Türkçe'de ise Gelibolu olarak bildiğimiz bu yarımada adını doğrudan buraya yerleşen Celt kabilelerinden almıştır.
Yani Gal şehri veya Galyalıların toprağı.
Buraya ulaştıklarında bu topluluklar boğazın karşı kıyısındaki Anadolu topraklarının zenginliğini görebiliyorlardı.
Ancak pek de ufak olmayan bir sorunları vardı.
Ellerinde bu boğazı geçebilecek bir donanma yoktu.
Bu yüzden Gelibolu kıyılarında çadırlarını kurup beklemeye başladılar.
Bu esnada boğazın karşı tarafında Anadolu'nun kaderini değiştirecek bir dizi olay yaşanıyordu.
Anadolu'nun kuzeybatısında yer alan Bitinya Krallığı büyük bir iç savaşın eşiğindeydi.
M.Ö. 279'da tahta çıkan 1. Nikomedes, tahtı üzerinde hak iddia eden ve Seleukos İmparatorluğu tarafından desteklenen kardeşi Zipiyotes'i bir türlü mağlup edemiyordu.
Çaresizlik içindeydi.
Özellikle askeri güce ihtiyacı vardı.
İşte tam da bu sırada Nikomedes, boğazın karşı kıyısında bekleyen bu yeni topluluğu fark etti.
Ve onları kendi iç savaşında bir silah olarak kullanabileceğini düşündü.
M.Ö. 278 yılında Bitinya Kralı Nikomedes ile Galat şefleri arasında tarihi bir anlaşma imzalandı.
Nikomedes'in sağladığı gemilerle yaklaşık 17.000 kişiden oluşan kelk topluluğu Anadolu'ya geçirildi.
Bu nüfusun sadece 2.000 kadarı silahlı savaşçılardı.
Geri kalanı ise onların aileleri, mahiyetleri ve lojistik unsurlarıydı.
Anlaşmanın şartları son derece basitti. Galatlar Nikomedes'in tahtını koruyacak, Bitinya'nın dostunu dost, düşmanını düşman kabul edeceklerdi.
Bu Nikomedes için muazzam başarılı bir anlaşmaydı çünkü Galat savaşçıları Anadolu'ya ayak basar basmaz Zipiotes'in ordusunu mağlup etmeyi başarmış ve tahtı Nikomedes için emniyete almışlardı.
Ancak Nikomedes'in hesaba katmadığı çok temel bir kural vardı.
Evinize çağırdığınız güç sizin kontrol edebileceğinizden daha büyükse artık patron siz değilsinizdir.
Zafer'in ardından kendilerine tahsis edilen dağlık alanlara çekilip sessizce tarım yapması beklenen Galatlar kısa sürede tamamen kontrolden çıktılar.
Luturios ve Leonorios önderliğindeki kabileler yaklaşık 10 yıl boyunca Ege kıyılarından Karadeniz limanlarına kadar tüm Batı Anadolu'yu kapsayan bir yağma dönemi başlattılar.
Zengin Helenistik kentleri haraca bağlandı, kutsal alanlar tehdit edildi ve bölgesel güç dengeleri altüst oldu.
Hatta Galatlar müttefiklik sözlerini bile hiçe sayarak Amisos yani Samsun ve Herakleia Pontica yani günümüzdeki Karadeniz Ereğlisi gibi zengin liman kentlerine saldırıp büyük ganimetler topladılar.
Tarihi Justinus'un aktardığına göre doğunun kralları artık Galat paralı askerlerini kiralamadan hiçbir savaşı kazanamayacaklarını düşünmeye başlamışlardı.
Kontrolden çıkan bu krizi durdurmak ve zengin Batı Anadolu kentlerini korumak amacıyla
Bitinya Kralı 1. Nikomedes ve Pontus Kralı 1. Mitridates radikal bir jeopolitik hamle yaptılar.
Galat kabilelerini Kızılırmak'la Sakarya nehirleri arasında kalan çorak, rüzgarlı ve yarı kurak iç Anadolu bozkırlarına doğru sürdüler.
Amaç bu savaşçı halkı merkeze hapsederek hem Batı Anadolu'yu korumak hem de onları doğudan gelebilecek olası tehditlere karşı bir tampon devlet olarak kullanmaktı.
İşte bu zorunlu bozkır sürgünü antik dünyada yüzyıllarca konuşulacak olan yeni bir ülkenin doğuşunu sağladı.
Galatya
Orta Avrupa'nın koyu yeşil meşe ormanlarından ve sulak nehir vadilerinden kopup gelen bu insanlar için
İç Anadolu'nun kurak bozkırları tam bir coğrafi şok kaynağıydı.
Ancak burada da tarihin cilvesi devreye girdi ve bu zorunlu izolasyon Galatların yerel filik ve grek nüfusu içinde eriyip gitmesini engelledi.
Aksine kendi benliklerine daha da sıkı sarılmalarını sağladı.
Peki bu insanlar neye benziyordu?
Antik Akdeniz insanının gözünde Galat savaşçısı sadece davranışlarıyla değil fiziğiyle de başka bir diyardan geldiği açıkça belli olan bir insan gibiydi.
Tarihçi Diodorus Sikulus Galatların iri kıyım bedenleri, beyaz tenleri ve sarı kızıl saçlarıyla Anadolu'nun yerli halklarından anında ayrıştığını yazar.
Galat savaşçıları kalın terli saçlarını kireçli suyla yıkayıp adeta bir at yelesi gibi sertleştirip beyazlatıyorlardı.
Bıyıklarını uzatıyor, boyunlarına kelt dünyasının en kutsal, dinsel ve toplumsal nişanı olan metal halkaları yani torkları takıyorlardı.
Savaş meydanına çıktıklarında ise ürkütücülükleri zirveye ulaşıyordu.
Birçok antik kaynak Galatların muharebeye tamamen çıplak girdiklerini aktarır.
Bu sadece bir gövde gösterisi veya barbarca bir çılgınlık değildi.
Kelt inancında ruhun ölümsüzlüğüne ve tanrıların mutlak koruyuculuğuna duyulan sarsılmaz inancın dinsel bir yansımasıydı.
Siyasal ve toplumsal örgütlenmeleri de klasik Helenistik krallıkları tek adam monarşilerinden radikal biçimde ayrılıyordu.
Galatya, üç ana kabile arasında paylaşılmış bir federasyondu.
Batı bölgesini Tolistoboklar, merkez bölgeyi Tektosaklar, doğu bölgesini ise Turokmiler kontrol ediyordu.
Fakat kabile dört idari bölgeye yani tetrarşiye ayrılmıştı.
Toplam 12 tetrardan oluşan bu yönetim yapısı gücün tek bir kralın elinde toplanmasını engelliyordu.
Bu kabile federasyonunun en yüksek karar organı ise 12 tetrar ve kabile aristokrasisinden seçilen 300 soylu erkekten oluşan büyük federal meclisti.
Antik coğrafyacı Strabo'nun aktardığına göre bu meclis Galatya'nın en kutsal mekanında toplanırdı.
Yani Durnemeton'da.
Kelt dilinde Durnemeton, kutsal meşe korusu ya da meşelerin sığınağı anlamına geliyor.
Kelt evren anlayışında meşe ağacı, yeraltı ile gökyüzünü birbirine bağlayan kutsal bir eksen kabul edildiği için
tüm siyasi kararlar, cinayet davaları ve savaş ile barış ilanları bu meşe ağaçlarının altında, açık havada alınırdı.
ve bu meclisin manevi koruyucuları kabile reislerinin dahi üzerinde bir otoriteye sahip olan kelp bilginleri yani druidlerdi.
Fakat Galatların asimilasyona karşı gösterdiği en şaşırtıcı direnç dillerinde saklıydı. Galatça.
Galatça Orta Avrupa'daki kıtasal kelpçenin Doğu Akdeniz'deki uzantısıydı.
Şehirlerde ticaret ve diplomasi için Grekçe öğrenseler de kırsal bozkırda Keltçe'yi ana dilleri olarak konuşmaya devam ediyorlardı.
Bu dilsel muhafazakarlığın tarihi kanıtı M.S. 4. yüzyılda yaşamış olan ünlü kilise babası Aziz Hieronymus tarafından kaida geçirilmiştir.
Hieronymus gençliğinde Rem bölgesinde antik Kelt kültürünün kalbi sayılan Trier kentinde yaşamıştı.
Yıllar sonra Hristiyanlık araştırmaları için Galatya'nın metropolü Ankira'yı ziyaret ettiğinde duyduğu şey karşısında donak almıştı ve daha sonra kaleme aldığı metinde şöyle yazacaktı.
Galatlar Doğu dünyasının tamamında ortak lisan olarak konuşulan Grekçenin yanı sıra kendi yerel dillerine de sahiptirler ve bu dil bizim bizzat Trier'de işittiğimiz Keltçe lisanı ile neredeyse tamamen aynıdır.
Ya düşünebiliyor musunuz Anadolu'ya gelişlerinden yaklaşık 600 yıl sonra bile coğrafi olarak binlerce kilometre uzaktaki akrabalarıyla aynı dili konuşmaya devam ediyordu bu topluluklar.
Bugün antik metinlerdeki Galatça kelimelere baktığımızda bu bağ daha da netleşiyor.
Galatçada at anlamına gelen Marka, 3 atlı savaş grubunu tanımlayan Trimarkisia,
şarkı söyleyen ozanları ifade eden Bardoi,
porsuk anlamına gelen Taskos ve burun anlamına gelen Durungos doğrudan Avrupa Keltçesi ile birebir aynıdır.
Yani Anadolu bozkırında Kelt dünyasının yüzlerce yıllık hafızası yankılanmaya devam ediyordu.
Tüm bu süreç yaşanırken Galatların iç Anadolu'da estirdiği korku ve önüne geçilemez haraç düzeni Helenistik krallıkları radikal önlemler almaya zorladı.
Ancak bu gözüpek kelt savaşçılarını göğüs göğse çarpışmada durdurmak neredeyse imkansızdı.
İşin sonunda onları bozguna uğratacak şey bölgede daha önce hiç görülmemiş bir askeri teknoloji olacaktı.
M.Ö. 270-268 yılları arasında Seleukos İmparatoru I. Antiochus Soter Galat kabilelerini kesin olarak ezmek amacıyla büyük bir sefer başlattı.
İki ordu karşı karşıya geldiğinde Galatlar her zamanki gibiydi.
Çıplak bedenleri, kireçli saçları, boyunlarındaki kutsal torkları ve savaş çığlıklarıyla korkutucu bir saf oluşturmuşlardı.
Ancak Antiokos'un elinde gizli bir kozu vardı.
Hindistan seferinden getirilmiş 16 adet zırhlı savaş fili.
Savaş esnasında Rodoslu bir komutanın tavsiyesiyle son ana kadar saklanan filler bir anda ön saflara sürüldü.
Hayatlarında hiç fil görmemiş olan Galatatları bu devasa yaratıkların heybetli görüntüsünden,
kulakları sağır eden böğürmelerinden ve en tuhafıysa farklı kokusundan dehşete düştüler.
Süvariler kontrolü kaybetti.
Panikleyen atlar geri kaçarak kendi piyade hatlarını ezmeye başladı.
Temas bile sağlanamadan sadece ilk kez karşılaşılan bu canlıların yarattığı psikolojik şok
Bozkır'ın yenilmez savaşçılarını darmadağın etmeye yetti.
Bu zaferin ardından rahat bir nefes alan Anadolu kentleri
Antiyokos'a kurtarıcı anlamına gelen Soter ünvanını verdiler.
Fakat bu yenilgi Galatların sonu olmadı.
Çünkü esnek bir askeri organizasyona sahiplerdi ve kısa sürede toparlanıp bölgesel denklemde yerlerini korumayı başarmışlardı.
Ancak bu kez karşılarına Akdeniz'in yeni ve acımasız hakimi çıkacaktı.
Roma.
M.Ö. 189 yılına gelindiğinde Roma konsülü Gnaeus Magnus Vulso,
Seleukoslara destek veren Galatları cezalandırmak ve biriktirdikleri serveti yağmalamak için İç Anadolu'ya büyük bir sefer düzenledi.
Galatlar Roma lejronlarıyla Açıkova'da savaşmak yerine dağlık alanlara çekilip barikatlar kurdular.
Tolistoboklar Gordion yakınındaki Olimpos Dağı'na, Teknosaklar ve Trogmeler ise bugün Ankara yakınlarında yer alan Magaba Dağı'na sığındılar.
Ancak Roma'nın askeri disiplini ve menzilli silah teknolojisi oldukça acımasızdı.
Romalı hafif piyadelerin fırlattığı mızrak ve sapan taşı yağmuru altında zırhsız vücutlarıyla kendilerini koruyamayan Galatlar ağır bir katliama uğradılar.
Tarihçi Livius abartılı bir şekilde Olimpos dağında 10 binden fazla Galatın öldüğünü, 40 bininin ise esir alındığını yazar.
Şimdi tarihi metinlerden sıyrılıp gözlerimizi bugünkü Türkiye haytasına çevirelim.
Çünkü Galatların hikayesi sadece antik kitapların sayfalarında kalmadı.
Ayak bastığımız bu topraklarda, bizzat yürüdüğümüz yollarda somut izler bıraktı.
Anadolu'daki Galat varlığını izlemek için yerleşim ağını takip etmek gerekir.
Bu ağın kalbinde ise 3 ana kelt kabilesinin başkentleri yer alır.
İlk durağımız Ankira.
Yani bugünkü modern başkentimiz Ankara.
Ankara Galatların Tekdosak boyunun yönetim merkeziydi.
Bugün şehir merkezinde doğrudan işte bir Galat Sarayı diyebileceğimiz saf bir kelt yapısı göremeyiz.
Çünkü gördüğümüz taşlar Galat merkezinin üzerine inşa edilmiş Roma eyalet başkentine aittir.
Bunun en somut kanıtı Hacı Bayram Veli Camii'nin hemen bitişinde yükselen Augustus Tapınağı'dır.
Tapınağın duvarlarına kazınmış olan ünlü Rumca rahip listesi yazıtı Galat soydularının Roma idari yapısına nasıl entegre olduklarını
imparatorluk adına düzenledikleri gladiyatör oyunlarını ve kurban ettikleri boğaları isim isim belgeleyen paha biçilemez bir vesikadır.
Bu noktada çok kısa bir parantez açıp popüler bir şehir efsanesini de düzeltmek istiyorum.
Ankara adının Galatlardan geldiği iddiası yaygın olsa da antik kaynaklar ve akademisyenler ismin
Frikçe ve Grekçe Ankra, Ankora yani gemi çapasından türediğini kabul ederler.
Galatlar bu ismi değiştirmemiş, kentin mevcut adını benimseyip paralarının üzerine gemi çapası sembolünü basmışlardır.
İkinci durağımız Eskişehir'in Sivrihisar ilçesine bağlı Ballıhisar köyünde yer alan Pessinus.
Pessinus, Tolistobok klanının dinsel merkeziydi.
Aynı zamanda Anadolu'nun en eski ve kadim inançlarından biri olan ana tanrıça Kibelen'in kutsal kentiydi.
Galatlar buraya geldiklerinde tapınak yönetimini ele geçirip
Filik inancıyla kendi kelt geleneklerini harmanladılar.
Gent Üniversitesi'nin burada yürüttüğü kazılarda ortaya çıkarılan
merdivenli tiyatro, sütunlu cadde ve antik su kanalları
Galatların sadece yağmacı olmadığını, yerleşik ve anıtsal bir kent yaşamına adapte olduklarını da gösterir.
M.Ö. 204 yılında 2. Pön Savaşı sırasında Romalıların Kartaca tehdidine karşı kehanetler uyarınca
Pestinus'tan Roma'ya götürdükleri ünlü kutsal siyah göktaşı yani Kibel-e-Metor taşı bu kentin antik dünyadaki prestijinin en büyük kanıtıdır.
Üçüncü durağımız ise aslında Galat tarihinin en heyecan verici saklı hazinesi.
Yozgat'ın merkez ilçesine bağlı Büyük Nefes Köyü yani antik Tavium kenti.
Tavium, Trogmi boyunun başkenti ve ticaret merkeziydi.
Prof. Karl Struber başkanlığında yürütülen araştırmalar buradaki büyük kale ve küçük kale höyüklerinin Galat seramikleriyle dolu olduğunu göstermiştir.
Ancak Tavium'un en çarpıcı yönü antik kentin bugün bir Anadolu köyünün içine dağılmış olmasıdır.
Büyük Nefes Köyü'nde yürürken bir evin duvarında, bir çeşme cephesinde ya da mezarlık taşında antik Galat dönemine ait kabartmaları, devşirme mermer blokları ve aslan figürlerini görebilirsiniz.
Köyün kendisi adeta yaşayan bir açık hava müzesi gibidir.
Peki tüm bu coğrafyadan çıkan en saf Galata objeleri nerede sergileniyor?
Tabi ki Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde.
Müze vitrinlerinde sergilenen Karalar Tümlüsü Definesi'ndeki son altın gerdanlıklar,
kelk düğüm desenleriyle bezenmiş broşlar ve özellikle Bolu Hıdır Şeyhler Tümlüsü'nden çıkarılan
M.Ö. 3. yüzyıla ait bronz kelk at gemi parçası,
Bozkır'ın askeri elitlerinin ulaştığı yüksek estetik seviyeyi gözler önüne serer.
Anadolu'nun ortasında keltlerin izini sürmek, toprağın altına gömülmüş gizemli bir bulmacanın parçalarını birleştirmek gibidir.
Ama şimdi biz hikayemizi Anadolu Bozkır'ındaki kalıntılardan Roma Cumhuriyeti'nin tam kalbine,
saray entrikalarına ve ölümcül bir suikast planına taşıyoruz.
M.Ö. 1. yüzyıla gelindiğinde Galatlar artık sadece kireçli saçlarıyla savaşa koşan göçebe akıncılar değildiler.
Anadolu siyasetini avcunun içine almış, diplomasi bilen, krallık tacı taşıyan ve Roma'daki iç savaşın dengelerini değiştirebilecek kadar güçlenmiş bir aristokrasi yaratmışlardı.
İşte bu yeni kelt dünyasının en karizmatik ve kudretli figürü Kral Deiotarus'tu.
Deiotarus, Celt kabilelerini tek bir krallık çatısı altında toplamayı başaran efsanevi bir liderdi.
Ülkesini bugünkü Ankara'nın Kahraman Kazan ilçesinde yer alan Sarp İkikale'den yönetiyordu.
Sarayının bulunduğu peyyum ve kraliyet hazineleriyle cephanelerini sakladığı Blukium yani Karalar Kalesi.
Karalar Kalesi mühendislik harikası bir yapıydı.
Anakaya'ya büyük bir ustalıkla uyulmuş 45 derecelik basamaklı su tüneli kaleyi kuşatmalara karşı adeta yenilmez hale getiriyordu.
Ancak bu Sarp Kelt Kalesi M.Ö. 45 yılında dünya tarihinin yönünü değiştirebilecek bir suikast iddiasına sahne oldu.
Suikastin hedefindeki isim Roma'nın en ünlü figürü Jules Cesar'dı.
Pontus Kralı'nı mağlup ettiği Zela Savaşı'nın ardından Anadolu'da düzeni sağlayan Cesar,
müttefiki kral Deotarus'un misafiri olarak kahraman kazandaki Blukium kalesine geldi.
Daha sonra Roma senatosunda patlak verecek iddialara göre Deotarus Sezar'ı kalesinde katletmek üzere ölümcül bir pusu kurmuştu.
Plana göre Sezar kalede banyosunu yaptıktan hemen sonra kendisi için hazırlanan lüks hediyeleri incelemek üzere özel bir odaya davet edilecekti.
olaya adım attığı anda perdelerin arkasına gizlenmiş silahlı Galat savaşçıları ortaya çıkacak ve Roma diktatörünü hançerleyerek öldürecekti.
Fakat kader dünya tarihine garip bir müdahalede bulundu.
Caesar banyodan çıktıktan sonra hediyeleri incelemek istememiş ve pusu odasına uğramadan doğrudan yemek salonuna geçmişti.
Böylece tesadüf eseri suikastten kurtulmuş ve sağ salim Roma'ya dönebilmişti.
İç savaşın ardından Kral Deiotarus'un kendi torunu Kastor, öz dedesini Jüsezara suikast planlamakla suçlayarak Roma'da dava açtı.
Bu iddia Roma Cumhuriyeti'nde tam anlamıyla bir infial yarattı.
Anadolu'nun ortasındaki bir kelt kralı Roma'nın en güçlü adamını öldürmeye teşebbüs etmekle yargılanıyordu.
Deiotarus'un hayatını ve krallığını kurtarmak üzere savunmayı antik çağın en büyük hatibi Marcus Tilius Kikeroslendi.
Dava son derece garipti çünkü hakim ve jüri koltuğunda bizzat suikastin hedefi olan Jules Cesar oturuyordu.
Kikero tarihe Prorege Deiataro yani Kral Deiatarus için adıyla anılan nutkunu Cesar'ın gözlerinin içine bakarak yaptı.
Deiatarus'un Roma'ya olan sadakatini bir konağa ihanet etmenin kelp töresine aykırı olduğunu öyle parlak bir hitabetle savundu ki
Sezar, Kral Deiotarus'u beraat ettirmek ve krallığına bağışlamak zorunda kaldı.
Evet, tarih ne kadar tuhaf öyle değil mi?
Boğazı geçen göçebe paralı askerlerle başlayan hikaye,
bizi kahraman kazandaki bir kale pususundan Roma senatosuna,
Kikero'nun nutuklarına ve Sezar'ın mahkemesine kadar getirdi.
Yani Galatlar artık sadece Anadolu bozkırının değil,
Akderist siyasetinin de tam göbeğindeydiler.
Galatların izini sürerken tarihin bu gizemli halkının popüler kültürde ve dinler tarihinde de nasıl yankı bulduğunu görmemek imkansızdır.
Ancak iyi bir tarih anlatısı sadece büyüleyici iddiaları aktarmakla kalmaz.
Gerçekle efsaneyi birbirinden titizlikle ayırır.
Bu mirasın en somut dinsel ayağı şüphesiz Yeni Ahit'te yer alan Galatyalılara Mektup bölümüdür.
Erken Hristiyanlık tarihinin en kritik metinlerinden biri olan bu mektupta doğrudan Galatya bölgesindeki cemaatlere hitap eder.
Yani Hristiyanlığın küresel bir dine dönüşüm sancıları yaşanırken muhatap alınan topluluk adını bu Kelt coğrafyasından almaktadır.
Şehir efsanelerine geldiğimizde ise durum biraz daha karmaşıktır.
İstanbul'un göz bebeği Galata semtinin adını Galatlardan aldığını,
buranın M.Ö. 3. yüzyılda Boğaz'ı geçmeden önce kışlayan Kelt kabilelerinin kamp yeri olduğunu savunan güçlü tarihsel tezler vardır.
Ancak dil bilim açısından baktığımızda Galata isminin Rumca süt anlamına gelen Galaktos veya İtalyanca Galata kelimelerinden türediğini belirten alternatif hipotezler de mevcuttur.
Galatların mirası işte böyle bir şeydir.
Bazen somut bir mezar taşında, bazen bir İncil mektubunda, bazen de bir kentin adındaki kontrollü spekülasyonlarda yaşamaya devam eder.
Peki 500 yılı aşkın süre boyunca bu topraklarda hüküm süren, dillerini ve meşe korularındaki meclislerini koruyan Galatlara ne oldu?
Onlar ne bir günde yok oldular ne de geldikleri yere geri döndüler.
Roma İmparatorluğu'nun Anadolu'da kurduğu düzen ve ardından gelen Bizans çağının Hristiyanlaşma süreci içinde yavaş yavaş yerel halklarla evlilikler kurdular ve dillerini unutup asimile olarak Anadolu'nun içinde eridiler.
Son olarak belki şunu söyleyebiliriz.
Onlar Anadolu'nun en sessiz ama en derin hafızalarından biriydiler.
Ve o hafıza duymasını bilenler için taşların arasından hala bizimle konuşmaya devam ediyor.
Bir sonraki videoda görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
