
Babil Kulesi’nden Esperanto’ya: İnsanlığın Ortak Dil Arayışı
18 Eylül 2026 · 14 dk
PlatformlardaSpotify
Dünyada 1 milyondan fazla ailenin tercih ettiği NovaKid ile 4-12 yaş arası çocuklarınız, profesyonel eğitmenlerle oynayarak ve konuşarak İngilizceyi doğal bir şekilde öğrensin!
🎁 Konuşulacak Çok Şey Var Özel İndirim Kodları:
COKSEYVAR15: Haftada 2+ seans için %15 İndirim
COKSEYVAR30: Haftada 3+ seans için %30 İndirim
🔗 İlk seans ücretsiz: Hemen denemek için tıklayınız!!
Bu bölüm Novakid hakkında reklam içerir.
Transkript
Herkese merhaba! Konuşulacak Çok Şey Var!! podcastine hoş geldiniz.
Ben Zeynep. Geldim ve bugün çok ilgimi çeken bir konudan bahsedeceğim.
Biliyor musunuz bilmiyorum ama dünyada bugün yaklaşık 7000 dil konuşuluyor arkadaşlar.
7000!
Bu sayıyı söyleyince ben böyle insanların yüzüne bir bakıyorum.
Hep aynı ifade.
Bu kadar mı?
Hani gerçekten.
7000 tane mi?
Evet bu kadar.
Ama insanlar binlerce yıldır tam tersini hayal ediyor.
Tabii ki yani herkesin birbirini anlayabildiği, sınırların, dillerin, karışıklığın olmadığı tek bir dil.
Ve bu hayal o kadar güçlü ki insanlar onun için kuleler inşa etmiş, yeni diller icat etmiş, savaşlar vermiş.
Bugün bu hikayeyi konuşacağız.
Babil Kulesi'nden başlayıp Esperanto'ya uzanacağız.
Oradan da İngilizce'ye geleceğiz ve bir yerde şunu soracağız.
Peki gerçekten ortak bir dil mümkün mü?
Hazırsanız başlıyorum.
Her şey bir kuleden başlıyor.
Eski ahitte yaratılış bölümünde çok kısa ama çok güçlü bir hikaye var.
Nuh'un tufanından sonra hayatta kalan insanlar Mezopotamya'da bir ovaya yerleşiyor ve bir karar alıyorlar.
Gökleri ulaşacak bir kule inşa edeceğiz diyorlar.
Yani hem ün kazanalım hem de dağılmayalım diyorlar.
Tuğlaları pişiriyorlar ve insana da başlıyorlar.
Tanrı bunu görüyor ve şunu düşünüyor.
Bunlar tek bir halk, tek bir dil konuşuyorlar.
Bunu yapabiliyorlarsa bundan sonra istedikleri her şeyi yapabilirler.
Ve kuleyi yıkmak yerine çok daha zekice bir şey yapıyor.
Dillerini karıştırıyor.
Birden herkes farklı diller konuşmaya başlıyor.
Kimse kimseyi anlamıyor, inşaat duruyor, insanlar dağılıyor.
Kule yarım kalıyor, şehrin adı da Babil oluyor.
Nereden geliyor bu Babil?
İbranice Bavel sözcüğünden arkadaşlar.
Kargaşa, karışıklık anlamında.
Ve insanlığın dil çeşitliliği bu hikayeye göre bir ceza değil aslında.
Bir müdahale, bir sınır koyma.
Bu hikayeyi ilk duyduğunuzda belki dini bir anlatı gibi geliyor.
Ama bir adım geri çekilin ve şunu görün istiyorum.
Binlerce yıl önce yaşayan insanlar dil çeşitliliğini açıklamak için bu hikayeyi anlattı.
Yani neden bu kadar çok dil var?
Neden birbirimizi anlamıyoruz?
Bu soruların altında çok daha derin bir şey de var aslında.
Keşke anlasaydık.
Keşke tek bir dilimiz olsaydı.
Bu keşke duygusu insanlıktan hiç çıkmadı arkadaşlar.
Tarih boyunca bazı diller olmak istemedikleri halde ortak dil haline geldiler.
Buna lingua franca deniyor.
Ortak geçer dil.
Roma İmparatorluğu döneminde bu işlevi latince üstlendi bildiğiniz gibi.
İmparatorluğun sınırları içinde bugünkü İspanya'dan Suriye'ye,
hani İngiltere'den Kuzey Afrika'ya kadar uzanan bir coğrafyada
latince ortak iletişim diliydi.
Yani bir İspanyol tüccarla Mısırlı bir asker Latince konuşarak gayet de anlaşabiliyordu.
Peki Roma çöktükten sonra ne oldu?
Latince kaybolmadı ama dönüştü arkadaşlar.
Yani halk arasında farklı biçimler aldı ve zamanla İtalyanca, İspanyolca, Fransızca, Portekizce gibi ayrı dillere evrildi.
Ama Latince bir süre daha Avrupa'nın ortak yazı dili olarak kaldı.
Bildiğiniz gibi hani kilise aracılığıyla, bilim aracılığıyla.
Bir İsveçli bilim insanıyla İtalyan ilahiyatçı Latince yazışıyordu.
Ortak dil buydu o dönemde.
Sonra Fransızca devreye girdi.
17. ve 18. yüzyıllarda Fransızca Avrupa aristokrasisinin ve diplomasisinin dile oldu.
Arkadaşlar yani bir Rusçarı Fransızca konuşuyordu.
Osmanlı sarayında Fransızca biliniyordu.
Uluslararası anlaşmalar Fransızca yazılıyordu.
Bu tesadüf değildi.
Fransa'nın siyasi ve kültürel gücünün bir yansımasıydı.
Yani güçlü olan ülkenin dili ortak dil oluyordu.
Ve bu ilke farkındaysanız bugün de değişmedi.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından artık ABD dünyanın en güçlü ekonomisi ve siyasi gücü haline geldi.
Teknoloji, sinema, müzik, bilim yani bunların merkezi büyük ölçüde İngilizce konuşan ülkelerdi.
Ve yavaş yavaş kaçınılmaz olarak İngilizce dünyanın ortak dil haline geldi.
Bugün bir Japon mühendisi, Brezilyalı bir doktor gibi tanımıyor olabilir ama ikisi de İngilizce konuşabiliyor olsa iletişim kurabiliyorlar tabii ki.
Ama şunu söylemek lazım. İngilizce bu konuma gelirken kimse bir karar almadı.
Yani hiçbir toplantıda tutup da hani İngilizce olsun denmedi.
Güç ilişkileri, ticaret, teknoloji, popüler kültür bunu kendiliğinden yarattı.
Peki insanların bilinçli olarak ortak dil yaratmaya çalıştıkları bir dönem olmadı mı?
Zeynep'ciğim. İşte orası çok ilginç
arkadaşlar. 17. yüzyıldan
19. yüzyıla kadar
özellikle Avrupa'da evrensel
dil projeleri çok moda oldu.
Yani filozoflar, bilim insanları,
idealistler hepsi kendi sistemlerini
tasarladılar. Descartes bile bu konuda
düşünceler geliştirdi. Ama
çep aynı. Sıfırdan,
herkesin eşit şekilde öğrenebileceği
hiçbir ulusa avantaj tanımayan
mükemmel bir dil.
Yüzlerce proje ortaya attılar. Yüzlerce
Ama çoğu kağıt üzerinde kaldı tabii ki.
Sadece bir tanesi hayatta kaldı arkadaşlar ve bu dil hala konuşuluyor.
Yıl 1887.
Polonya'nın Beyaz Rusya sınırındaki Bielstok şehri.
Ludwig Leher Zemanov adında genç bir göz doktoru yıllardır üzerine çalıştığı küçük bir kitabı yayımladı.
Kitabın adı Uluslararası Dil.
Ama kitabın kapağındaki yazar ismi çok ilginç.
Doktor Esperanto.
Yani Doktor Umutlu.
Zamenhof neden böyle bir şey yaptı?
Çünkü arkadaşlar Bielstok 4 farklı toplumun yani Polonyalı, Rus, Alman ve Yahudi bir arada ama birbirinden ayrı yaşadığı bir şehirdi.
4 ayrı dil, 4 ayrı dünya.
Ve Zamenhof gençken bunun yarattığı o gerginliği, güvensizliği, anlaşmalığı bizzat yaşadı.
Şöyle düşündü.
İnsanlar birbirini anlamıyor çünkü ortak dilleri yok.
Ortak bir dil olsaydı belki birbirlerini daha iyi anlarlardı.
Ve bir dil yarattı.
Esperanto gerçekten çok zekice tasarlanmıştı.
Sadece 16 dil bilgisi kuralı vardı.
İstismarsız.
Kelime köklerini Avrupa dillerinden aldı ama sistemi o kadar basit ve o kadar tutarlı yapılandırdı ki
öğrenmesi çok kolaylaştı.
Türkçe'ye de çok benzer yönleri var bu arada.
Hani fonetik bir dil yani her harf tek ses çıkarıyor gibi yazdığın gibi okuyorsun.
1905'de ilk büyük Esperanto kongresi toplandı
Dünyadan yüzlerce kişi katıldı
Farklı ülkelerden insanlar Esperantoca konuştu
Ve anlaştılar arkadaşlar
Zamanov ağladı o gün
Çünkü hayal ettiği şeyi gerçek gördü
Yani dil engelinin olmadığı bir oda gördü
Zamanov'un hayatı bu noktadan sonra hem çok güzel hem de çok acı devam etti
Esperanto yayıldı, topluluklar kuruldu, gazeteler çıktı
Ama Zamenhof 2. Dünya Savaşı'nı görmeden 1917'de hayatını kaybetti.
Görseydi çok kırılırdı.
Hitler Zamenhof'un Yahudi olmasından ve Esperanto'nun farklı ülkelerdeki Yahudileri birbirine bağlamak için icat edildiği şüphesiyle Esperanto kullanımını yasakladı.
Zamenhof'un 3 çocuğu toplama kamplarında hayatını kaybetti.
Bu hikaye bende her seferinde aynı şeyi hissettiriyor.
Yani bir adam dünyayı birleştirmek için bir dil icat etti.
Ve onu aslında dünya parçaladı.
Esperanto öldü mü ölmedi.
Bugün hala 1,5 milyon kişi Esperanto konuşuyor.
Küçük bir sayı olabilir.
Evet ama yüzden fazla ülkede her yıl büyük kongreler düzenleniyor arkadaşlar.
Ve ilginç bir araştırma var.
Önce Esperanto öğrenip sonra başka Avrupa dillerini öğrenen insanların doğrudan o dili öğrenenlere göre daha hızlı ilerlediği gösterilmiş.
Çünkü Esperanto dil öğrenmeyi öğretiyor.
Şimdi bir an duralım burada.
Çünkü bütün bu hikayenin tam merkezinde değişmeyen bir şey var.
Onu anlatacağım.
İnsan kendi küçük çevresinin dışındaki biriyle konuşabilmek istiyor arkadaşlar.
Yani Babil'deki insanlar kuleyi yıkmamak için inşa etmişti.
Yani dağılmamak, birlikte kalmak için.
Zamenhof bir dil icat etti.
Çünkü komşularıyla konuşmak istiyordu.
Bugün İngilizce dünya dili oldu.
Çünkü insanlar birbirini anlamak istiyor.
Başka bir dil bilmek yalnızca başka kelimeler bilmek değil.
Daha önce konuşamadığın insanlarla aynı masaya oturabilmek demek.
Ben bugün bu bölümü hazırlarken bunu özellikle çocuklar açısından düşündüm.
Çünkü bizim neslinin çok iyi bildiği bir şey var.
Yıllarca İngilizce gördük.
Okullarda, kitaplarda, sınavlarda.
Kelimeler bildik yani kurallar bildik.
Ama yurt dışında ya da bir yabancıyla karşılaştığımızda
o an geldiğinde kafamızın içinde bir şeyler oldu.
Yani bütün kelimeler bir anda yer değiştirdi belki.
Dil var ama ses çıkmıyor insanın içinden.
Bunu yaşamadı mı hiçbiriniz?
Ben yaşadım ve bu çok tuhaf bir his.
Kağıt üzerinde biliyorsunuz ama konuşamıyorsunuz.
Çünkü mesele kelime bilmek değil.
Mesele konuşma pratiği.
Mesele o dili ses olarak gerçek bir sohbet içinde,
gerçek bir insanla deneyimlemek.
Bu bölümün destekçisi Novakit'i o yüzden bu hikayeye çok yakın hissettim ben.
Çünkü onlar tam olarak bu farka odaklanıyorlar.
İngilizce bilmek başka, İngilizce konuşabilmek başka.
Novakit'te çocuklar İngilizceyi önce böyle yıllarca öğrenip sonra bir gün konuşmaya çalışmıyor.
Tam tersine daha en başından ana dili İngilizce olan profesyonellerle karşılıklı ve gerçek bir sohbetin içinde konuşarak ediniyor.
Tıpkı Türkçe'yi öğrendiğimiz gibi oynayarak, konuşarak, yanlış yaparak 4 ile 12 yaş arasındaki çocuklar için evden kısa seanslar halinde ve bu yaklaşım aslında tam da Zamenhof'un hayal ettiği şey.
Bence o dili bir araç olarak görüyordu çünkü.
Başka insanlarla bağ kurmanın bir aracı olarak.
Bir sınav için değil, bir insan için.
You're gonna need a bigger world.
Ben bu cümleyi ilk duyduğumda kulağıma böyle slogan gibi gelmişti.
Ama bu hikayeyi anlattıktan sonra çok farklı duruyor.
Daha büyük bir dünya istiyorsan, Babil'den öğrenilen ders bu.
Dili korumalısın ama başka dillere de kapağı açmalısın.
Ücretsiz ilk seans için novakit.com adresine bakabilirsiniz.
Ayrıca bize özel çok şey var 15 koduyla haftada 2 derse üzeri alım yapanlar için %15.
Çok şey var 30 koduyla haftada 3 derse üzeri alımlarda %30 indirim olacak.
Daha detaylı bilgi için açıklamalardaki linke davet ediyorum sizleri.
Peki insanlığın ortak dil arayışı Esperanto ile bitti mi Zeynep?
Diyeceksiniz.
Hayır çünkü 20. yüzyılda çok daha tuhaf, çok daha radikal projeler çıktı ortaya.
Volapük'ü duydunuz mu?
1879'da Alman bir rahip olan Johann Martin Schleyer tarafından icat edildi.
Tamamen yapay bir dil.
Wallapük İngilizce world speak'ten geliyor. Yani hani dünya konuşması.
Kısa sürede Avrupa'da büyük bir kitleye ulaştı.
Kendisi gazeteler çıktı, kulüpler kuruldu.
Ama o kadar karmaşıktı ki arkadaşlar.
Çok çok çok az insan gerçekten akıcı konuşabildi.
Ve Esperanto sahneye çıkınca Wallapük büyük bir hızla soldu.
İdo, İnterlunga, Lojban, İtkül.
Bakın bunların her biri farklı bir hayalin ürünü.
Lojban mantık dili olmak için tasarlandı.
Tamamen belirsizlik, her cümlenin yalnızca bir anlamı olan.
İçkuil ise o kadar karmaşık ki öğrenmesinin yıllarca sürdüğü söyleniyor.
Sonra çok farklı bir şey geldi.
Filmler ve kitaplar için icat edilen diller.
Tolkien'in dilleri mesela.
Gerçek dil bilimsel altyapıya sahip bunlar.
Tolkien bir dil profesörüydü arkadaşlar.
ve bu dilleri sadece bir arka plan unsuru olarak değil, gerçek birer dil olarak tasarladı.
Bugün Kuan Ye ödenen ciddi bir topluluk var gerçekten.
Star Train Klingon dili, Game of Thrones'daki Rotraki ve Valerian dilleri.
Bunlar birer kurgu diliydi.
Evet ama insanlar öğrendi arkadaşlar, konuşmaya başladılar, sözlükler yaptılar.
Klingon bugün gerçek anlamda konuşulan da bir dil.
Bu bana çok şey anlatıyor. Yani insanlar bir dil öğrenmek için illa pratik bir sebep de aramıyorlar.
Bir dünyaya aiz olmak istediklerinde öğreniyorlar. Bir toplumun parçası olmak istediklerinde öğreniyorlar.
Ve belki de ortak bir dilin başarısı o dilin ne kadar mükemmel olduğu ile değil de ne kadar çok insanı birbirine bağladığı ile ölçülüyor.
Babil'deki insanlar kulelerini bitiremediler ama o tek dil hayali, o herkes birbirini anlasın arzusu
Bu hiç bitmedi. Zaman lafını o küçük kitabında yaşandı. Her yeni yapay dil projesinde yeniden denendi.
Ve bugün 1,5 milyar insanın İngilizce öğrenmesinde başka bir biçim oldu.
Belki tanrı dilleri karıştırdı o hikayede ama insanlar hep köprü kurmaya devam ettiler.
Kimi tuğlayla, kimi dille, kimi sadece karşısındaki insana merhaba diyerek yaptı bunu.
Yani uzun lafın kısası, ay çok özlemişim podcast kaydetmeydi bu arada.
Ne yaptık? Babil Kulesi'nden, Esperanto'ya, Lingua Franca'lardan icat edilen dillere kadar böyle insanlığın ortak dil arayışını bir konuştuk.
Şunu da gördük. Bu arayış hiç bitmedi.
Dediğim gibi çünkü insanın birbirine ulaşma isteği hiç bitmedi.
Umarım ki çok keyif alarak dinlemişsinizdir.
Bu bölümde bana eşlik ettiğiniz için çok teşekkür ederim.
Ben de buradaydım, dinledim. Zeynep demek isterseniz bana ulaşabileceğiniz sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmına bırakıyor olacağım.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
