
Travmaya dair sorularınızı cevapladığım serinin son bölümünde, travmatik yaşantıların özgürlüğümüzü, ilişkilerimizi ve kendimizle kurduğumuz bağı nasıl etkileyebildiğini konuşuyorum. Yaşananlara sahip çıkmakla onları onaylamak arasındaki farkı; kırılganlığı, otantikliği, öfkeyi, affetmeyi ve geçmişin hayatımızdaki tek söz sahibi olmadığı alanları varoluşçu bir perspektiften ele alıyorum.
İyileşmek belki de geçmişi silmek değil; geçmişin yanında yeniden bir gelecek belirebilmesidir.
Transkript
Merhaba, ben Dr. Ferhat Şekiçöz.
Kendi Ne Olmanın Dayanılmaz Hafifliği podcastine hoş geldiniz yeni bir bölümüne.
Travma üzerine konuştuğumuz serinin üçüncü ve son bölümündeyiz.
Geçen bölümde travmanın ne olduğuna, her zor deneyimin travma olmadığına,
böyle adlandırıp adlandıramayacağımıza, bedenin, hafızanın travmadaki yerine,
geçmişi hatırlamanın iyileşmek için şart olup olmadığına bakmıştık.
Önemli konular.
Bu bölümde ise biraz daha felsefi bir alana geçmek istiyorum.
Travmanın insanın varoluşuna ne yaptığını, bizi kendimizden uzaklaştırıp uzaklaştırmadığını,
özgürlüğümüzü, ilişkilerimizi ve yaşam hikayemizi nasıl etkilediğini sizlerle beraber düşünmek istiyorum.
Daha doğrusu sizlerden gelen sorularla ben çoktan düşündüm.
Birazcık sizlerden gelen sorulara burada cevaplarımı, düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Travma yalnızca başımıza gelen bir olay değil.
Bunu zaten çok ayrıntılı bir şekilde iki bölümdür konuşuyoruz.
Bazen başımıza gelen olayın ardından dünyayla kurduğumuz ilişkinin değişmesi travma.
Hatta bazen değil, kendimi düzelteyim, genellikle bu şekilde bakıyoruz.
Daha önce güvenli görünen bir yerin artık tehlikeler görünmesi,
mümkün görünen bir geleceğin birdenbire kapanması,
kendi bedenimizin ya da zihnimizin bize yabancılaşması travma.
Aslında biraz alt kırılımlarına baktığımızda.
Bu nedenle travmayı yalnızca ne oldu sorusuyla anlayamayız.
Olandan sonra dünya nasıl bir yere dönüştü?
Ben kendim için kim oldum? Hangi olanakla artık erişilemez görünüyor gibi sorularla ancak travmanın üzerimizdeki etkisine yakından bakabiliyoruz.
Bugün özellikle üç kavram etrafında dolaşacağız.
Sahip çıkmak, özgürlük ve kırılganlık.
Sahip çıkmak derken yaşananı onaylamaktan ya da haklı bulmaktan söz etmiyorum.
Bu hatırlatmayı ve bu açıklamayı bir daha bir daha yapacağım bölüm boyunca.
insanın kendisine yapılan haksızlığın sorumluluğunun üstlenmesinden de söz etmiyorum keza aynı şekilde.
Tam tersine bize ait olmayan suçu ait olduğu yerde bırakırken
o deneyimin bugün bizde bıraktığı izlerle nasıl ilişki kuracağımızın artık bizim yaşamımızın bir meselesi olduğunu kabul etmekten söz ediyorum.
Başıma geleni seçmedim ama başıma gelen benim hayatımın artık bir parçası maalesef ki.
Bu ayrım çok önemli.
Bu benim başıma geldi diyebilmek ile bunun olmasına ben sebep oldum demek aynı şey değil.
Genellikle bu ikisine aynı şeymiş gibi yaklaşıyoruz.
Bu artık benim hikayemin bir parçası demekle iyi ki oldu demek kesinlikle aynı şey değil.
Bazen sahip çıkmak tam da yaşananın yanlışlığını inkar etmeden onun hayatımız üzerindeki mutlak hükmünü yavaş yavaş azaltabilmektir.
Travmaya dair felsefil bir konuşmada dikkat edilmesi gereken başka tehlike daha var.
Ve bu tehlikeden de uzun uzadıya bir daha bir daha tekrarla bahsedeceğim.
Acıyı yüceltmek o da.
Bu bölümde hiçbir biçimde travma insanı geliştirir.
Her şeyin bir sebebi vardır ya da başına gelen seni sen yaptı gibi bir şey söylemeyeceğim.
Söylediklerim öyle bir yere doğru gidiyormuş gibi hissederseniz lütfen baştan koyduğum bu şerhi bir daha bir daha hatırlayın.
İnsan derinleşmek için yaralanmak zorunda değil.
Bu yine böyle çok sık düştüğümüz hatalardan biri.
Travmadan bir anlam doğabilir ama travmanın kendisi bu yüzden gerekli, iyi ya da değerli hale gelmez.
Travmadan anlam doğabilir ama anlam kazanabilmek, anlam yaratabilmek için, hayatımızda anlam bulmak için travmaya ihtiyacımız yok.
Şimdi bu ayrımı yanımıza alarak gelin ilk soruyla biraz başlayalım.
Travma insanı değiştirir mi?
Evet travma, travmatik deneyim insanı değiştirir.
Fakat bu cümleyi kurarken bile dikkatli olmak gerekiyor.
Çünkü değişmek bazen sanki insanın özünün bozulması, asıl benliğinin kaybolması gibi anlaşılabilir.
Oysa insan zaten zaman içinde değişen, ilişkiler içinde şekillenen, hayatın içinden geçtikçe kendisini yeniden kuran bir varlık.
Travmatik deneyimin farkı bu değişimin çoğu zaman kişinin seçmediği, hazırlanmadığı ve taşıma kapasitesini aşan bir biçimde gerçekleşmesidir.
Travma bizi otantikliğimizden uzaklaştırabilir mi?
Evet uzaklaştırabilir.
Çünkü otantiklik vahşi anlamda içimizde bir yerde duran gerçek benliği bulmak değil.
Otantiklik yaşadığımız hayata sahip çıkabilme biçimimizdir.
Yetimizdir.
Kapasitemizdir.
Kendi seçimlerimizi, sınırlarımızı, çelişkilerimizi ve bize verilmiş koşulları mümkün olduğu kadar inkar etmeden üstlenebilmektir.
Traumatik geçmişe sahip çıkmak öyle kolay bir şey değil.
Tam böyle demesi kolay yapması zor dediklerimizden.
Bazen yaşanan şey o kadar acı vericidir ki onun bana ait bir geçmiş olduğuna, benim geçmişimin bir parçası olduğunu kabul etmek imkansız gelir.
Kişi bu benim başıma gelmedi, bunu yaşayan ben değildim, o dönem başka biriydim diyebilir, böyle hissedebilir ya da hayatını bir daha asla benzer bir şey yaşamamak üzerine kurabilir.
Her hareketini tehlikeyi önleyecek şekilde ayarlamaya çalışabilir.
Bu anlaşılır bir koruma biçimi.
Fakat zamanla insanın hayatı yalnızca tehlikeden kaçınmanın etrafında örgütlenirse işte o zaman işin tadı kaçmaya başlıyor diyeyim.
tabiri caizse seçtiğini sandığı pek çok şey aslında geçmişteki tehditin yankısı haline gelebilir.
Geçmişteki tehdit bugünü şekillendiriyor anlamına gelir bunların hepsi.
Mesela yakınlık isteyen ama yakınlaştığında mutlaka zarar göreceğine inanan bir düşünelim.
İlişkilerinden uzak durmayı seçiyor gibi görünüyor olabilir tabii ki.
Bir anlamda gerçekten de seçiyordur.
Fakat bu seçim ne kadar özgür?
Bugün yaşayan insan arzularından mı doğuyor bu?
yoksa geçmişte yaşanan bugüne hala bir emir mi veriyor?
Vahuş terapi burada bu davranış travma semptomudur demekle yetinmez.
Kişinin dünyasının nasıl kurulduğunu anlamaya çalışır.
Yakınlık onun için ne demektir?
Güven nasıl bir risktir?
Başkasına ihtiyaç duymak neden dayanılmazdır?
Kendi kırılganlığını göstermek hangi felaket ihtimalini taşır?
Otantiklik korkusuz olmak değil,
Geçmişten tamamen bağımsız seçimler yapmak da değil.
Zaten hiçbirimiz geçmişimizden tamamen bağımsız değiliz.
Otantiklik, bizi biçimlendiren güçleri mümkün olduğunca görebilmek
ve onların içinde kendimize küçük de olsa bir hareket alanı açabilmek.
Ben böyleyim cümlesinin arkasında bazen bir daha incinmemek için böyle olmak zorunda kaldım cümlesi var.
Olabilir.
Bunu fark etmek insanı hemen değiştirmeyebilir.
Ama zorunluluk gibi yaşanan bir döngüyü yeniden soru haline getirir.
Peki kendine yabancılaşmış biri travmatize midir?
Yine sizlerden gelen bir soru.
Hayır bunu otomatik olarak söyleyemeyiz.
Hatta bunu otomatik bir şekilde böyle söylemek bence oldukça riskli, tehlikeli bir iş.
Kendine yabancılaşmayı tek başına bir travma belirtisi olarak görmem.
Özellikle vaazçı anlamda yabancılaşma, psikiyatrik anlamda değil.
Travmadan çok daha geniş bir insanlık hali, insan olmanın ihtimallerinden biri.
İnsan kendi seçimlerine, bedenine, arzularına, yaptığı işe, kurduğu ilişkilere yabancılaşabilir zaman zaman.
Tabii ki bir şey anlatıyordur ama anlattığı şey her zaman travma olmak zorunda,
travmatik bir olayın etkisi olmak zorunda değil.
Toplumsal beklentilerin içinde kendini kaybetmek bir başka sebebi olabilir mesela.
veya başkalarının bakışıyla yaşamaya başlamış olmak, alışmış olmak,
hiç bunun dışında başka bir şey deneyimlememiş olmak yine başka bir sebebi olabilir.
Kendi hayatınızı sanki dışarıdan izliyormuş gibi hisseder böyle insanlar.
Kendi yabancılaşmanın bence en deneyime yakın tanımlarından biri bu olabilir.
Bunların her bir travmayla ilişkili olabilecek olsa da,
hemencecik bu bir travma meselesidir, travma semptomudur diye atlamazdım.
atlamamakta fayda var. Bu ayrımın
etik bir önemi var. Her
yabancılaşmayı travma ile açıklarsak
insanın deneyimi
tek bir nedene indirgenmiş olur.
Ayrıca kişinin bugünkü hayatındaki
seçimleri, ilişkileri,
değer çatışmalarını ve içinde yaşadığı
sosyal dünyayı gözden kaçırabiliriz.
Travma güçlü bir açıklama
olabilir. Fakat bütün açıklamaların
yerine geçtiğinde bazen
insanı anlamamızı kolaylaştırmaz,
tam aksine çok zorlaştırır.
Yine de travma ile yabancılaşma sık sık kesişir, sık sık beraber görürüz.
Kişi bedeninden uzaklaşabilir, duygularına eğişemeyebilir, kendisini kendi yaşamının öznesi değil de nesnesi gibi hissedebilir.
Ne istiyorum sorusu çok anlamsızlaşır çünkü uzun süre boyunca asıl mesele ne istediği değil, kişinin nasıl hayatta kalacağı olmuştur.
Böyle bir durumda kendine yaklaşmak, yalnızca iç dünyaya bakmak değil, güvenli bir ilişkide kendi tepkilerini yeniden duyabilmek, hayır deme hakkını hissedebilmek, arzunun tehlike olmadığını deneyimleyebilmek ve en önemlisi kişinin kendi ritmini, kendi temposunu tekrar bulabilmesi.
İçeride olanla dışarıda olanın bir şekilde bir tekrar uyum yakalayabilmesi.
Ve çok bununla bağlantılı bir başka soru daha gelmiş.
Travma sonrası yeniden canlı hissedebilir miyiz diye.
Tabii ki de hissedebiliriz.
Fakat karanlık bir yerden canlılığa giden yol çoğu zaman eşli çıkışlı.
Bunu unutmamamız lazım.
Ve bu yolu yürümek gerekiyor.
İyileşmek dediğimiz bir sabah uyanıp geçmişin artık bizi etkilemediğini fark etmek olsaydı keşke değil.
Çünkü geçmişimiz her zaman bizimle.
Bazen böyle mehter takımı gibi birkaç adım ileri, bir adım geri gider gelir insan.
ve o geri gidişler çok moral bozucu olabilir.
Ama sürecin bir parçası.
Bazen çok iyi geçen haftaların ardından beklenmedik tetiklenmelerle
yeniden eskiye dönülmüş gibi hissedilebilir.
Burada doğrusal ilerleme fikrinden vazgeçmek bence oldukça rahatlatacak bir şey elimize.
Bir böyle iyileşme, ilerleme, gelişim, öğrenim.
Sırf travmadan bahsetmiyorum genel anlamıyla.
insanın gelişimiyle ilgili böyle bir doğrusal ilerleme fikriyle yaşıyoruz.
Sanki işte öğrenme, ilerleme, gelişme, iyileşme, bütün bu pozitif dönüşümlerin doğrusal, ritmik ve
hiç kötüye gidişleri olmadan, hiç tatsız dönüşler, çöküşler, düşüşler olmadan ilerlemesi gerekiyormuş gibi
bir varsayımla yaşıyoruz ama öyle olmuyor insandan bahsettiğimizde.
Geri dönmüş gibi hissetmek mutlaka başa döndüğümüz anlamına gelmez.
Aynı duyguyu yeniden yaşıyor olabiliriz ama artık onu farklı bir yerden karşılıyor olabiliriz.
Ve öyledir muhtemelen de.
Daha önce bizi bütünüyle ele geçiren bir korkunun içinde şimdi küçük bir gözlem alanı bulabiliriz örneğin.
Daha önce yalnızca kaçabildiğimiz bir anda şimdi destek isteyebiliriz.
Canlılık acının tamamen yokluğu değil.
Bu da çok yanlış anlaşılıyor.
Acıyla birlikte başka duyguların da mümkün hale gelmesi.
merakın, arzunun, oyunun, temasın, hatta hayal kırıklığına uğrama cesaretinin geri dönmesi.
Travma sonrasında canlık bazen insanın tehlikeli bile gelebilir.
Çünkü yaşamak yeniden bağlanmak demek.
Bağlanmak ise yeniden kaybetme ihtimalini kabul etmek.
Neşe kontrolü gevşetir, sevgi bizi açık hale getirir.
Umut hayal kırıklığı olasılığını beraberinde taşır ve tam hayatımızın merkezine koyar.
Bu nedenle iyileşmenin yalnızca güvenli hissetmek değil, hayatın hiçbir zaman bütünüyle güvenli olmayacağını bilerek yine de ona katılmak olduğunu düşünüyorum.
Buradan bir parça travmanın anlamı meselesine bir gelmek isterim.
Yine sizlerden gelen bir soru, travmanın anlamlandırılması ile iyileşmesi aynı şey midir diye sormuş bir takipçim.
Hayır. Burada bence anlamlandırmaya çok haddinden fazla önem atfediyoruz.
Anlamlandırma önemli bir adım. Hiç şüphesiz. Ama iyileşmenin tamamı değil.
Bir deneyimin neden bizi bu kadar etkilediğini anlayabiliriz.
Çocukluğumuzla bağlantısını kurabiliriz. İlişkilerimizde nasıl tekrarladığını görebiliriz.
Bütün bu zihinsel, entelektüel, kuramsal bağlantıları kurmak o da bir iş. O da zor.
O da hemen gelmiyor. Her zaman olmuyor.
Ama bütün bunları çok iyi anlayabilir ve yine de bazı anlarda aynı korkunun, aynı utancın, aynı donmanın içinde kendimizi bulabiliriz.
Çünkü anlam yalnızca zihinsel bir açıklama değildir.
Bedenin, ilişkinin ve zamanın içinde yeniden oluşur.
Biliyorum ama değişmiyor cümlesini terapide çok sık duyuyoruz.
Çok haklı bir serzeniş bir yandan da.
Bazen kişi gerçekten biliyordur fakat bildiği şey henüz yaşantısal bir bilgiye dönüşmemiştir.
Güvenin ne olduğunu kavramsız olarak bilmekle bir başkasının yanında gevşeyebildiğini hissetmek aynı değil.
Suçun kendisine ait olmadığını bilmekle utanç geldiğinde bunu bütün bedeniyle hissedebilmek,
yani daha doğrusu utancı bedeninden ve kendinden uzak tutabilmek, utancın dışına çıkabilmek aynı değil, eş zamanlı olmuyor bazen.
Ayrıca travmanın anlamı bir kez bulunup kapanan bir şey de değil.
Yaşam ilerledikçe aynı olayın yeni bir boyutu ortaya çıkar, çıkabilir.
Çocukken yaşanan bir kayıp genç yetişkinlikte başka, ebeveyn olduğumuzda başka, yaşlandığımızda başka bir anlam kazanır.
İlla bu kadar böyle büyük büyük dönemler çapında da düşünmemize gerek yok.
Yani bu yaz bir şey yaşarım, geçen sene bir şey yaşamışımdır bambaşka bir boyut ortaya çıkar.
O sırada yalnızca korku olarak yaşadığımız şeyin yıllar sonra öfkesini duyabiliriz.
Önce öfkeyi bulup daha sonra altındaki yası fark edebiliriz.
Anlamlandırma bitmiş bir dosyaya etiket koymak değil.
Hayatla beraber, hayatla birlikte yeniden okunan bir metin, bir metni bir daha bir daha okudukça yeni anlamlar çıkar içinden.
Birazcık buna benziyor deneyimimizi anlamlandırmak.
Peki travma yaşam hikayemizin bir parçası olabilir mi?
Kesinlikle olabilir.
Hatta bir anlamda olmalıdır da tırnak içinde iyileşme dediğimiz şey tam olarak buna denk geliyor.
Varoluş açıdan düşündüğümüzde.
Çünkü hikayemizin parçası yapamadığımız şey çoğu zaman hikayemizi dışarıdan yönetmeye devam eder.
Burada parçası olmakla hikayenin tamamı olmak arasındaki farkı vurgulamak isterim.
Parçası olmak ve hikayenin tamamı olmak.
Travma benim başıma gelmiş olabilir ama ben yalnızca travmadan ibaret değilim.
Yaşadığım şey beni etkilemiş olabilir ama kim olacağımı tek başına belirlemek zorunda değil, belirleyemez, belirlememeli de.
Bu noktada Nietzsche'nin amorfati kavramını düşünmek iyi olabilir.
Amorfati genellikle kaderini sevmek veya kaderine aşık olmak diye çevrilir.
Fakat travma bağlamında bu ifadeyi çok dikkatli ele almalıyız.
Bir insanın uğradığı şiddeti, ihmali ya da kaybı sevmesini istemek oldukça zalimce.
Ben amorfatiyi başına gelen her şey iyidir şeklinde anlamıyorum.
Maalesef bu şekilde anlayanlar var.
O yüzden burada böyle bir yavaşlayıp altını çizmek istedim.
Daha çok yaşanmış olanın geri alınmazlığını görerek
hayatımızı keşke bu hiç olmasaydı cümlesini sonsuz bekleme odasında bırakmamak olarak düşünüyorum amorfatiyi.
Elbette keşke olmasaydı.
Bazı şeylerin başka türlü olmasını bütün kalbimizle isteyebiliriz.
Ve bunda hiçbir sorun yok.
Fakat yaşam olmuş olanın olmamış hale gelmesini bize vermez olmuyor.
Tam da burada trajik bir sınırla karşılaşıyoruz.
Sahip çıkmak bu sınırın karşısında yenilmek değil de geri alamayacağımız geçmişin
bugünü tamamen yutmasına izin vermeden onunla birlikte bir gelecek kurmaya çalışmak.
Yine demesi kolay yapması zor bir yere geldik ama bu çok çok önemli.
Yaralarımıza sahip çıkmak ne demek?
Bu noktada da Heidegger'in
eigentlichkeit kavramını
düşünmek iyi olur diye düşünüyorum.
Eigentlichkeit, otantiklik
Türkçe'de çoğunlukla sağcılık diye çeviriliyor.
Ben otantiklik demeyi seviyorum.
Tam böyle Türkçe bir kelime olmadığının
da çok farkındayım bir taraftan ama
bence en doğru karşılığı bu.
3 aşağı 5 yukarı.
Ki önümüzdeki bölümlerde de birkaç bölüm
otantiklik konuşacağız. Önümüzdeki bölümlerin
bir reklamını da yapmış olayım, bir teaser'ını
vermiş olayım. Gelelim Heidegger'in
agentlik kartına, otantikliğine.
Heidegger için otantik
olmak insanın kendisini
dünyadan çekip saf,
değişmez özüne ulaşması falan
değil. Öyle bir değişmez özümüz, saf
bir özümüz yok. Kendi varoluşunu,
sonluluğunu ve kendisine
ait olanakları üstlenebilmesidir
kişinin. Otantiklik.
Travma bağlamında
bu yara benim çünkü
ben sebep oldum demek
değil. Çünkü travmatik yaralara
bir sebep olmuyoruz.
Bu yara benim hayatımda
bulunuyor. Onunla nasıl
yaşayacağım sorusu artık
benim varoluşsal sorum
diyebilmek. Bu yara
benim hayatımın parçası.
Şimdi ben onunla ne yapabilirim?
Bu iş benim başıma düştü.
Deyip kolları sıvayabilmek.
Bu çok haksızca gelebilir.
Çünkü yarayı açan başkası.
Fakat onunla yaşama işi
travma yaşamış olan kişiye kalıyor.
Varoluşun adaletsiz taraflarından biri de bu.
Sorumluluk ile suçluluğu ayırmamız gerekiyor.
Yaşananın suçu bize ait olmayabilir ve çoğu zaman da değil.
Fakat bugün kendimize nasıl bakacağımız, kimden destek isteyeceğimiz, hangi sınıra ihtiyaç duyacağımız
ve yarayı başkalarına aktarmamak için ne yapacağımızla ilgili bir sorumluluğumuz var.
Bu sorumluluk suçlayıcı değil, güç verici bir kavram olmalı.
Çünkü kişiyi yalnızca başına gelenin nesnesi olmaktan çıkarıp yeniden kendi hayatının öznesi olmaya davet eder.
Bu noktada bir başka kavramı atlamak istiyorum.
Biliyorum birazcık böyle sizi felsefi kavramlara boğdum ama bunların hepsinin üstüne düşünmeye değer olduğunu düşündüğümden ötürü bu kadar uzun uzadıya kalıyorum buralarda.
Diğer bir kavram Kierkegaard'ın iman anlayışı.
Kierkegaard için iman her şeyin iyi sonuçlanacağına dair rahat bir güvence değil.
belirsizliğin ortasında
kesin bir yanıt olmadan
yaşamla ilişki kurabilme cesareti.
İman. Travmadan sonra
insan dünyadan garanti ister.
Bir daha olmayacağının,
bir daha terk edilmeyeceğinin, bir daha
kaybetmeyeceğinin garantisini. Haklı bir
istek. İsteğin ne kadar
haklı olduğunu tartışamayız. Fakat
hayat vermiyor o garantileri.
Mesele o ki. İman burada
belirli bir dinsel kabule indirgenmeden
garantisizlik içinde
yeniden adım atabilme kapasitesi olarak düşünülmeli.
Yaraya sahip çıkmak, yarayı kimlik yapmak değil.
Sürekli onun hakkında konuşmak da değil.
Bazen tam tersine onun hayatımızdakilerini sınırlayabilmek.
Evet bu oldu, beni etkiledi.
Bazı günler hala çok derinden etkiliyor.
Fakat bugün vereceğim her kararın tek ölçütü bu olmayacak.
Evet bir ölçütü olacak ama tek ölçütü olmayacak.
Sahip çıkmanın olgun biçimi belki de şu olabilir.
Ne inkar etmek ne de teslim olmak.
İkisinin arasında ince bir dengede durabilmek.
Gelelim travma ve özgürlük meselesine.
Yine sizlerden gelen bir soru.
Travma özgürlüğümüzü nasıl sınırlar?
Aslında bir parça değinmiş bulunduk ama yine de birazcık açmak isterim.
En basit ifadesiyle koruma gücüsüyle daha dar bir alanda var olmaya başlayabiliriz travma sonrasında.
İnsan kendisine bazı seçenekleri kapatır.
Bunu çoğu zaman bilinçli bir karar olarak da vermez.
İlişkisel deneyimler ve dünyaya dair temel beklentilerle birlikte bir güvenlik haritası oluşturur.
Bu haritada bazı yollar tehlikeli, bazı insanlar güvenilmez, bazı duygular taşınılamaz, bazı arzular ise yasak hale gelir.
Özgürlükten söz ederken insan her koşulda her şeyi seçebilir gibi acımasız bir ilimserliğe düşmemek gerekiyor.
Varoluşçu özgürlük böylesine sınırsız bir özgürlük değil.
İnsanın bedeni, tarihi, ekonomik koşulları, ilişkileri, travmatik deneyimleri vardır.
Özgürlük bu koşullar yokmuş gibi davranmak değil, onların içinde ne kadar hareket alanımız bulunduğunu araştırmak.
Travma bu alanı gerçekten daraltabilir.
Bir kişi kalabalığa giremez hale gelebilir.
Bir ilişkide kalamaz hale gelebilir.
Otorite figürlerinin yanında sesini çıkaramaz hale gelebilir.
Bunları yalnızca seçim diye adlandırmak, yaşadığı zorlanmayı, kişinin yaşadığı zorlanmayı küçümsemek olur.
Fakat bunların bütünüyle değişmez kader olarak görülmesi de benzer bir şekilde kişinin olası hareket alanını elinden alır.
Terapi tam bu gerilimde çalışır. Ne insanı yapamadıkları için suçlamak ne de onu geçmişinin mutlak mahkumu ilan etmek. İkisinden de uzak durmaya çalışırız terapide.
Bazen kendimize bazı seçenekleri kapatmayı seçiyoruz diyorum. Bu podcast'ta da bol bol duymuşsunuzdur.
Buradaki seçim sözcüğünü günlük anlamdan daha geniş kullanıyorum. Bir not düşmek isterim bununla ilgili.
Bu her zaman düşünüp taşınıp verilen kararlar değil.
Kimi zaman bir zamanlar hayatta kalmamızı sağlayan yöneliştir.
Çocukken görünmez olmak tehlikeyi azaltmış olabilir örneğin.
Yetişkinlikte ise görünmezlik istediğimiz ilişkilere, mesleki olanaklara ulaşmamızın önünde bir engele dönüşebilir.
O zamanki çözüm yanlış değildi.
Hatta zekiceydi.
O yüzden bence kendi sezgisel zekamıza her zaman güvenmemiz gerekiyor.
Bugün ayağımıza dolanıyor olsa bile.
Fakat bugün tam da oraya geleceğim ki hala gerekli olup olmadığını sormak mümkün ve sormamız da gerekiyor bence.
Travmadan sonra yeni bir hayat kurmaya çalışırken neden çaresiz ederiz diye yine biriniz bir takipçim sormuş.
Çünkü az önce de bahsettiğim gibi iyileşme doğrusal değil ve yeni hayat eski kesinlikleri geri getirmiyor.
İnsan çoğu zaman bunu çözersen bir daha böyle hissetmeyeceğim diye umar.
Oysa hayat kurmak rahatsız edici duyguların tamamen yok olması değil, onlar geldiğinde onların içinde kişi kendini bulduğunda yine de hareket edebilmektir.
Bazen ilerleme korkmak değil, korkuya rağmen bir telefon açmak, tetiklenmek değil tetiklendiğini fark edip kendini terk etmemektir.
Burada nasıl bir çaresizlik diye sormayı değerli buluyorum.
Ontolojik bir gerçeğe mi çarptık yoksa bir şeyi çaresizce olarak mı, çaresi yok olarak mı yorumluyoruz?
Ontolojik çaresizlik, insan olmanın gerçekten değiştiremeyeceğimiz sınırlarıyla ilgili.
Geçmişi geri alamayız, başkasının bizi anlayacağını garanti edemeyiz, sevdiğimiz insanları sonsuza dek koruyamayız, ölümü ortadan kaldıramayız.
Bunların karşısında belirli bir çaresizlik gerçektir.
Fakat bazen yaşadığımız çaresizlik, geçmişte öğrenilmiş bir dünyanın bugüne taşınması olabilir.
Kimse bana yardım edemez.
Konuşursam çok daha kötü olur.
Benim için hiçbir seçenek yok.
Yakınlık mutlaka zarar verir, zarar getirir.
Bu cümleler bir zamanlar gerçeğe çok yakın olabilir.
Ama bugün de aynı ölçüde öyle mi?
Bu soruyu sormamız lazım.
Varsu çalışma kişiye aceleyle çaresiz değilsin demez.
Önce çaresizliğin dünyasını anlamaya çalışır.
Sonra onun içindeki istisnaları, çatlakları ve henüz denenmemiş olanakları birlikte arar.
Peki yaşadığımız travmaları biz mi seçtik?
Bu soruyu gördüğümde içim bir cız etti ve itiraf edeyim çok böyle öfkelendim.
Bu fikirleri yayanlara sorana değil, bu fikirleri yayanlara öfkelendim.
Kesinlikle hayır, biz travmalarımızı falan seçmiyoruz arkadaşlar.
Bunu özellikle açık söylemek istiyorum.
Çünkü travma, bunu özellikle açık bir şekilde söylemek istiyorum.
Çünkü travma alanındaki en tehlikeli fikirlerden biri insanın başına geleni bir biçimde kendisinin çektiği, seçtiği ya da ruhsal gelişimi için davet ettiği düşüncesi.
Bir çocuk ihmali seçmez, bir insan şiddeti seçmez, bir depremi, savaşı, kazayı, kaybı seçmez.
Ruhun bunu öğrenmek için seçtiği gibi cümleler felsefi derinlik değil,
mağdurun üzerine metafizik bir suçluluk yüklemekten başka hiçbir işe yaramaz,
sahte bir kontrol hissi, bir süreçin belki ama yüklenen yük öyle böyle değil.
Yaşananı seçmedik.
O anda verdiğimiz tepkileri de çoğu zaman özgürce seçmedik.
Donmak, kaçmak, itaat etmek, hatırlamamak ya da parçalı hatırlamak bedenin hayatta kalma yolları olabilir.
Neden karşı koymadım?
Sözü yıllarca utanç üretebilir.
Oysa tehlike anında tepki sonradan sakin bir odada hayal ettiğimiz rasyonel seçimlere benzemez.
Özgürlük travmanın öncesine geri dönmekte değil, sonrasında yavaş yavaş yeniden ortaya çıkar.
Bazen ilk özgürlük bu benim suçum değildi diyebilmektir.
Sonra bugün neye ihtiyacım var?
Kimin yanında daha çok kendim olabiliyorum?
Hangi sınırı koruyabiliyorum?
Korkumun bana emrettiği şeyle gerçekten istediğim şey aynı mı?
Gibi sorular gelir.
Büyük dönüşümlerden önce küçük özgürlükler belirir.
Bir görüşmeyi ertelemek, bir kapıyı kapatmak, yardım istemek, dinlenmek, öfkeyi hissetmek, sevilmeye izin vermek.
Varoluşçu yaklaşımın travma çalışmalarına katkısı belki de burada belirginleşiyor.
İnsanı ne bütünüyle sınırsız ve sorumlu ilan eder ne de yalnızca belirlenmiş bir semptomlar toplamı olarak görür.
Biz hem başımıza gelenlerin izlerini taşırız hem de bu izlerle kurduğumuz ilişkide belli ölçülerde yenilik yaratabiliriz.
Özgürlük yarasız olmak değil, yaranın bütün seçeneklerimizi bizim adımıza belirlemediği anların çoğalmasıdır.
Travma ve ilişkiler olarak grupladığım bir grup soru var.
Çok genel bir isim bu, kusura bakmayın.
Bir parça da o sorulara bakmak isterim izninizle.
Sorulardan biri çocukken bizi yaralayan insanlara duyduğumuz öfkeyle ne yapacağız?
Öncelikle ona sahip çıkacağız veya sahip çıkmaya çalışacağız.
Bu cümle yanlış anlaşılabilir.
Öfkeyi bastırmak ya da tek başımıza taşımak demiyorum.
O artık sizin öfkeniz derken öfkenin bugün sizin yaşamınızda bulunan gerçek bir deneyim olduğunu söylemeye çalışıyorum.
Onu yaratan kişiler sorumluluk almayabilir, özür dilemeyebilir, yaptıklarını kabul etmeyebilir.
Dışarıdaki hesaplaşma önemli olabilir, gerçekleşirse şahane, iyi sonuçlar verebilir.
Sınır koymak, yüzleşmek, hukuki yollara başvurmak ya da ilişkiyi kesmek de benzer bir şekilde bu hesaplaşmanın varlığında ya da yokluğunda değerlendirilmeye, alınmaya değer bence.
Ama dışarısı her zaman aradığımız cevabı vermez.
Bazen iyileşmeyi bizi yaralayan kişinin sonunda anlamasına bağlarız.
Bir gün ne yaptığını fark ederse rahatlayacağım.
Fakat o kişi inkar edebilir, küçümseyebilir, kendi acısını öne sürebilir ya da hiç değişmeyebilir.
Bu durumda hayatımız onun vereceği cevaba kitlenir.
Sahip çıkmak özür gereksiz görmek değil asla.
Özür gelmese bile kendi deneyimimizin gerçekliğini tanıyabilmektir.
Öfke çoğu zaman sınırların duygusudur.
Bu olmamalıydı. Bana böyle davranamazdın.
Bu bir şey benden alındı.
Özellikle çocukluk travmalarında yıllarca hissedilemeyen öfke,
güvenli bir ilişkide ortaya çıkmaya başlayabilir.
Bu bir kötüye gidiş değil.
Kişi ilk kez yapılanın yanlışlığını kendi adına ilan ediyordur.
Fakat öfkenin tek evimiz haline gelmesi de bizi geçmişe bağlar.
Öfkeye sahip çıkmak, onu hem dinlemek hem de onun ardındaki ihtiyaçları, kaybı, yası görebilmektir.
Diğer bir soru, affetmek zorunda mıyız?
Hayır değilsiniz.
İyileşmenin koşulu falan değil affetmek.
Affetme bazı insanlar için anlamlı bir süreç olabilir.
Bazıları içinse değil.
Zorunlu affetme fikri özellikle aile ilişkilerinde kişinin haklı öfkesini ve korunma ihtiyacını susturabilir, ölseleyebilir.
Bazen en sağlıklı hareket barışmak değil, mesafe koymak.
Bazen de ilişki tamamen kesilmeden yeni sınırlarla sürebilir.
Bunun tek bir doğru biçimi yok.
Diğer bir soru, travmatize olmuş yakınlarımıza nasıl destek olabiliriz?
Çok değerli bir soru, çok teşekkürler.
Öncelikle onların hızında giderek.
Destek olmak çoğu zaman çözmek değil.
Bunu hep öyle bir sorumlulukla alıyoruz.
Bu da güzel bir şey.
Ne kadar önemsediğiniz, ne kadar değer verdiğiniz gösteriyor tabii ki.
Ama yavaş olmakta fayda var.
Kişiyi konuşmaya zorlamak, ayrıntıları öğrenmeye çalışmak ya da artık geride bırakmalısın demek tam aksine çok yıkıcı olabilir.
Bazen en destekleyici cümle anlatmak zorunda değilsin neye ihtiyacın olduğunu birlikte bulabiliriz.
Anlatmak zorunda değilsin ama ben her zaman buradayım.
Ne kadarını istersen ne istersen ki vesaire vesaire.
Yaşadıklarını küçümsememek gerekir kişinin.
En azından hayattasın.
Başkalarının başına daha kötüsü geliyor.
O kadar da yıl geçti gibi cümleler iyi niyetle söylenebilir ama en iyi ihtimalle kişiyi sizden uzaklaştırır.
Acı karşılaştırmayla hafiflemez.
Aynı şekilde yaşadığı travmayı sürdürmeyi seçmekle onu suçlamamak gerekir kişiye.
Neden hala etkileniyorsun ki?
Neden o ilişkide kaldın ki?
Neden yardım istemedin?
Soruları genellikle bir yargı taşıyor.
Bir eğri oturup doğru konuşalım.
Ve çok karşımızdakine utanç hissettirmeye yönelik.
Yine niyetimiz iyi olabilir.
Biraz utanırsa kendimizce belki bir daha yapmaz, daha iyi korur kendini falan.
Öyle olmuyor ama.
Yakınlar için zor olan bir başka şey dalgalanmalar.
Kişi bir gün konuşmak isteyip ertesi gün uzaklaşabilir.
Bir gün temas arayıp ertesi gün dokunulmak istemeyebilir.
Bunu zor da olsa kişisel bir reddedim olarak yaşamamak gerekiyor.
Destek veren kişinin de kendi sınırları, ihtiyaçları, duyguları var tabii ki.
O yüzden travma yaşamış birine destek olmak kendimizi yok saymak anlamına gelmiyor.
Yanındayımla her şeyi ben taşımalıyım arasında önemli bir fark var ve zaten eşlik eden olarak her şeyi de taşıyamayız.
O yüzden yine rolümüzü ve yerimizi bilerek hareket etmekte fayda var.
Bazen yakınlar profesyonel yardım önermek ister.
Böyle bir ultimatom gibi değil seçenek açan bir davet olarak sunmak daha yardımcı olur bunu.
Bununla yalnız kalmanı istemiyorum.
Ben elimden geldiğince sana destek olmaya açığım ama elimden gelenin sınırları var.
İstersen gel birini araştıralım gibi daha davetkar, daha beraberce yapmaya davet eden bir tavır kesinlikle daha çok işe yarar.
Git kendine bir terapist bul, psikiyatrist bul, psikolog bul demektense.
Elbette akut güvenlik riski varsa daha doğrudan müdahale gerekebilir.
O ayrı bir konu.
Ancak genel olarak kişinin kontrol duygusunu geri kazanmasına destek olmak onun adına sürekli karar vermekten daha iyi.
Başka bir deyişle onun adına karar vermeyin.
Ona sorun, onun kendine iyi gelecek kararlar almasına yardımcı olmaya çalışın.
Elinizden geldiğince.
Travma ilişki de olmuşsa iyileşmenin önemli bir kısmı da ilişkide gerçekleşiyor bu arada.
Ve biraz da iş düşüyor üstümüze.
Bu yalnızca terapiyatik ilişki değil.
Bir arkadaşın sözünde durması, bir partnerin hayırlı duyması, kabul etmesi, görmesi, birinin acele ettirmeden beklemesi, hata yaptığında savunmaya geçmeden özür dilemesi.
Bunlar böyle küçük günlük hayatın parçaları, günlük hayatta olması gereken şeyler gibi görünebilir.
Öyle geliyorsa sizlere ne güzel, güvenli ve düzgün ilişkilerin olduğu böyle birbirine özüne özne gördüğünüz ilişkilerin olduğu bir dünyada, hayatta yaşıyorsunuz.
Birçok insan için bu geçerli değil.
Dünyanın her zaman aynı biçimde sonuçlanmadığını bedene öğreten her zaman yeni deneyimler.
O yüzden bu ufak diyeceğim günlük konuşmaların içinde, günlük diyalogların içindeki bu önemli kısımları atlamamakta fayda var.
Yine çok sorunun gelmeye devam ettiği bir meseleye dönmek istedim.
Biliyorum bu meseleyi zannedersen bütün bölümlerde öyle ya da böyle işledim ama bir daha son birkaç kelamım daha var üstüne ekleyecek.
Hatırlamak gerekiyor mu?
Bir kez daha üstünden bir geçelim.
Çünkü travma hakkında konuşulduğunda iyileşmenin gizli bir anıyı bulmaya bağlı olduğuna dair bir fikir var ortalıkta.
Çok da güçlü bir fikir bu.
Aynı zamanda çok tehlikeli bir fikir.
Sizlerden gelen sorulara dönüyorum.
Çocukluğunu hatırlamamak ne anlama gelir diye sormuş bir takipçi.
Tek bir anlamı yok.
Çocukluk anılarının azlığı bazen gelişimsel olarak olandır.
Sonuçta hafıza kamera kaydı gibi çalışmıyor.
Yaş tekrar, aile içinde anlatılan hikayeler, dikkat, duygusal yoğunluk.
Birçok unsur ne kadar hatırladığımızı etkiler.
Bazı dönemlerin hatırlanmaması travmayla ilişkili, travmatik bir deneyimle ilişkili olabileceği gibi
sadece buna dayanarak kesinlikle bir şey olmuştur orada demek.
Yine böyle durduk yerde suları bulandırmak bazen sıklıkla haksız yere suları bulandırmak olabiliyor.
Bununla beraber bu belirsizliğe dayanabilmek oldukça önemli.
Çünkü zihin boşlukları doldurmak istiyor.
Özellikle bugün açıklayamadığımız bir sıkıntı yaşıyorsak geçmişte tek bir kök olayı arayabiliriz.
Fakat terapinin görevi kanıtsız bir geçmiş üretmek değil.
hatırlayamadığımız bir şeyi hatırlıyormuş gibi kurduğumuzda
bu sadece bize zarar verir.
Fenomenolojik tutum, Vahuşu Tevhid'in temel tutumu
burada bize şunu söyler.
Elimizde olan deneyime sadık kalmak.
Ne biliyoruz? Ne hissediyoruz? Ne hatırlıyoruz?
Nerede boşluk var?
Boşluğu hemen bir hikayeyle kapatmadan onunla kalabilir miyiz?
Yine benzer bir cenahtan sonra bastırılmış anıları bulmak şart mı?
Hiç değil.
Üstelik hatırlamamanın da bir anlamı olabilir.
İnsan çoğu zaman taşıyabileceği, hazır olduğu kadarını hatırlar.
Bunlar kişinin ontolojik zekası diyebiliriz.
Organizmanın ve varoluşun kendisini korumaya dönük, her zaman bilinçli olmayan bilgiliği.
Bu ifade hafızanın kusursuz ya da mistik biçimde düzenlendiği anlamına gelmez.
Daha çok zihni zorla kazmanın her zaman iyileştirici olmadığını hatırlatır.
Mutlaka bulmalıyım baskısı iyileşmeyi yeni bir performansa dönüştürebilir.
Kişi doğru anıyı bulursa her şeyi çözebileceğini düşünür.
Oysa bazen elimizde görüntü değil bir duygu, anlatı değil bir bedensel tepki,
kesin bilgi değil ilişkilerde tekrar eden bir beklenti vardır.
Fazlasıyla yeterli üzerine çalışmak için.
Travmanın kökenini bilmeden iyileşebilir miyiz?
Yine çok benzer tipte bir soru.
Kesinlikle, kesinlikle.
Çünkü bugün kendini gösterdiği haliyle çalışıyoruz.
Kişi yakınlıkta donuyorsa bu donmayı şimdi güvenli bir ilişkide fark edebiliriz.
Belirli bir ses tonu yoğun korku yaratıyorsa korkunun bugünkü yapısını araştırabiliriz.
Bunun ilk başladığı an hangisiydi sorusu?
Evet yani sormaya değer ama gelmiyorsa da cevap ısrarcı olmaya değmez.
Vahuş terapi geçmişi önemsiz görmüyor. Lütfen böyle bir fikre ve hisse kapılmanızı asla istemem.
Tam aksine insanın zamansal bir varlık olduğunu kabul eder.
Geçmişimiz bugünümüzün içinde yaşar.
Geleceğe nasıl baktığımızı etkiler.
Fakat geçmiş yalnızca doğru arşiv kaydını bularak eriştiğimiz bir yer değil.
Bugünkü bedenimizde, ilişkilerimizde, kaçınmalarımızda, arzularımızda ve dünyayı yorumlama biçmemizde kendini gösterir.
Belki de iyileşmenin sorusu her zaman tam olarak ne oldu değil.
Bazen bugün ne oluyor?
Bu olduğunda dünya nasıl bir yer haline geliyor?
Kendimi nasıl koruyorum? Neyden koruyorum?
Ve bu korumanın bedeli ne?
Şimdi küçük de olsa başka ne mümkün?
Soruları daha canlılık getirir.
Geçmişi tamamen bilmeden de bugünle daha özgür bir ilişki kurabiliriz.
Evet, yavaştan toparlarken hem bu bölümü hem de travma konusuna gelelim.
Travma ve varoluş konusuna böyle ontolojiye nasıl bir etkisi var travmanın?
Ontolojik meseleler çapında düşüncek olursak ne görürüz travmatik deneyimler etrafında?
Travma varoluşsal farkındalık yaratır mı diye sormuş bir dinleyici.
Varsal farkındalıktan kastettiğini tam olarak bilmesem de yine de anladım şekliyle bir cevap vereyim.
Evet yaratabilir.
Çünkü travmada insan çoğu zaman gündelik hayatın örttüğü ontolojik sınırlarla sert bir biçimde karşılaşır.
Kontrolümüzün sınırlı olduğunu, bedenimizin yaralanabilir olduğunu, ilişkilerin kaybedilebilir olduğunu, güvenin keza aynı şekilde,
dünyanın her zaman adil olmadığını ve ölümün soyut bir düşünce değil,
gerçek bir olasılık olduğunu fark ederiz.
Şimdi ben bu bir cümle içinde bütün bu ihtimalleri saydım ama bunların her biri oldukça sarsıcı karşılaşmalardır.
Carl Jaspers'in sınır durumları burada bence oldukça açıklayıcı olabilir.
Jaspers ünlü bir psikiyatristi, aynı zamanda filozof.
Yasper's ölüm, acı, mücadele, suçluluk ve rastlantı gibi kaçamayacağımız varoluşsal gerçeklerden söz eder.
Bunlar çözülmesi gereken sıradan problemler değil.
Çünkü birer günlük hayatın problemi değil.
Sınır durumlar bizi kendi sınırlılığımızla yüzleştirir.
Onun tamamen ortadan kaldıramayız.
Fakat karşılaşma biçimimiz değişebilir sınır durumlarla.
Travma insanı böyle bir sınıra fırlatabilir.
Daha önce ben dikkatli olursam kötü bir şey olmaz diye kurulmuş dünya çöker.
İnsan rastlantının başkasının özgürlüğünün ve kendi kırılganlığının önünde korumasız kaldığını görür.
Bu kesinlikle farkındalığı derinleştirir ama aynı zamanda öncelikle insanı bir dağıtır.
Bu yüzden travmaya aydınlanma fırsatı diye sunmak doğru değil.
İnsan sınır durumuna karşılaştığında dönüşebilir fakat bu dönüşüm garanti değil ve acının kendisini iyi ve haklı yapmaz.
Peki travma olmadan da insan derinleşebilir mi?
Elbette derinleşebilir.
Baştan beri aslında altını çizmeye çalıştığım şey bu.
Bunu özellikle tekrar etmek istiyorum.
Büyümek, gelişmek ya da daha sahici yaşamak için travma geçirmek zorunda değilsiniz.
Sevgi de bizi derinleştirir.
Merak, eğitim, sanat, dostluk, ebeveynlik, bakım vermek, doğayla karşılaşmak, bir fikre yıllar vermek, kendi çelişkilerimizi dürüstçe görmek ve benzeri birçok farklı yoldan insan kendini dönüştürebilir, derinleştirebilir.
Acı tek öğretmen değil.
Seni güçlü yapan yaşadıklarındır falan cümlesi duyuyoruz etrafta, belki size de söyleniyordur.
Bazen hayatta kalmış kişiye saygı göstermek için söylenebilir.
İyi niyetli bir yerden yine.
Fakat kişinin güçlü olmak zorunda bırakıldığı gerçeğini görünmez kılar.
Belki insan yaşadıkları sayesinde değil, yaşadıklarına rağmen bugün burada.
Belki de hedef her zaman daha güçlü olmak değil, yeniden yumuşayabilmek, destek alabilmek,
kendini korumak için sürekli tetikte olmamak iyileşmenin belki de tanımıdır.
Yakın ölüm deneyimleri bize ne anlatıyor diye sormuş bir takipçim.
Yine tam anlamadım anladım şekliyle cevap vermeye çalışacağım.
Dilim döndüğünce umarım dilim döner.
Burada hem ölümle burun buruna gelmek deneyimlerini hem de ciddi hastalık, kaza ya da kayıp sonrasında ölümün yakınlığının fark edilmesini düşünebiliriz diye düşündüm.
Bu deneyimler bazı kişilerde yaşamın önceliklerini değiştirir.
Daha önce ertelenen şeyler önem kazanır.
Kişi ilişkilerine, zamanına, kendi seçimlerine başka gözle bakabilir.
Gündelik kaygılarının bir kısmı küçülebilir.
Ama bunu da romantikleştirmememiz gerekiyor.
Ölümle karşılaşmak herkese otomatik olarak bilge, minnetkar, minnettar, pardon söyleyemedim kelimeyi.
Ölümle karşılaşmak herkese otomatik olarak bilge, minnettar ya da cesur yapmaz.
Bazı insanlarda yoğun korku, bedensel belirtilere karşı aşırı dikkat, kontrol ihtiyacı ya da dünyadan geri çekilme geliştirebilir.
Yakın ölüm deneyiminin tek bir mesajı yok.
Fenomenolojik olarak sormamız gereken şu.
Bu karşılaşma bu kişi için ne anlama geldi?
Zaman duygusunu nasıl değiştirdi?
Bedeni artık nasıl hissediliyor?
Bedeninde neler yaşıyor?
Gelecek açık bir alan mı yoksa sürekli yaklaşan bir tehdit mi?
Heidegger'in ölüme doğru varlık düşüncesi bunu tirelerle yazar Heidegger.
Ölümü sürekli düşünmemizi öğütlemez bizlere.
Ölüm bilincinin hayatı kişiselleştirebileceğini söyler.
Zamanımızın sınırlı olduğunu gerçekten fark ettiğimizde başkalarının bizden beklediği hayat ile kendi yaşayabileceğimiz hayat arasındaki fark daha da görünür hale gelir.
Fakat travma sonrası ölüm farkındalığı otantik bir açıklık kadar felç edici bir korku da doğurabilir.
Terapötik çalışma kişiyi ölüm gerçeğine zorla alıştırmak değil, bu farkındalığın hayatı tamamen kapatmadığı bir ilişki kurmasına yardımcı olmaktır.
Son olarak travma ve insan olmanın kırılganlığı üzerine biraz düşünmek isterim sizlerle.
Kırılganlık çoğu zaman zayıflık gibi düşünülüyor.
Oysa kırılgan olmak zarar görebilir ve etkilenir olmak demek.
Ne kadar gerçekçi bir resim değil mi?
Bu sadece bir kusur değil.
İlişki kurabilmemizin de bir koşulu.
Başkasının sözü bizi yaralayabiliyorsa sevgisi de ulaşabilir o kişinin.
Kaybetmekten korkuyorsak bağ kurmuşuzdur.
Bedenimiz inciniyorsa aynı beden has, temas ve canlılık hissedebilir.
Travma kırılganlığımızı çıplak hale getirir.
Sonrasında insan iki uç arasında gidip gelebilir.
Bir daha asla kırılgan olmamaya çalışmak ya da kendisini bütünüyle savunmasız hissetmek ve hatta savunmasız bırakmak.
İyileşme belki de kırılganlığı ortadan kaldırmak değil, ona sınırlar, ilişkiler ve seçimler eşliğinde yeniden yer açmaktır.
Güvenlik hiçbir şeyin kötü olmayacağı kesinliği değil.
Böyle bir kesinliği zaten hayat veya kimse bize veremiyor.
Kötü bir şey olduğunda kendimizi bütünüyle terk etmeyeceğimize,
yardım arayabileceğimize ve yeniden bir yol bulabileceğimize dair bir güvendir.
Gelişir yavaş yavaş.
İnsan olmanın kırılganlığı bizi birbirimize muhtaç kılar.
Modern çağ çoğu zaman iyileşmeyi bireysel bir başarı gibi anlatıyor.
Kendi üzerine çalışmış, dayanıklı olmuş, geçmişini aşmış kişiler falan.
Oysa yaralarımızın çoğu ilişkisel bir dünyada oluşuyor.
Ve iyileşme de ilişkisel imkanlara bağlı.
Güvenli bir ev, ekonomik olanaklar, adalet, toplumsal tanınma, destekleyici insanlar,
erişilebilir ruh sağlığı hizmetleri bunların hepsi çok önemli.
Travmayı yalnızca bireyin içsel meselesi saymak onu yaratan toplumsal koşulları görünmez kılar.
Ve bu hataya çok fazlasıyla sık bir şekilde düşüyoruz.
Varoluş açıdan insan dünyadan ayrı bir zihin değil.
Bir dünyada bir bedenle, başkalarıyla ve belirli tarihsel koşullarda var oluyoruz.
Bu nedenle travma sonrasında kendini düzeltmek demek yetmez hatta yaralıyıcıdır.
Kişinin içinde yaşayabileceği daha güvenli, daha adil dünyalar kurmak da ortak sorumluluğumuz.
Evet yavaştan toparlamaya başlayalım gerçek anlamıyla.
Bugün travmanın insanı nasıl değiştirebildiğini, otantiklikten uzaklaşmanın ne anlama geldiğini,
yabancılaşmanın her zaman travma demek olmadığını ve travma sonrasında canlılığın yeniden mümkün olabileceğini konuştuk.
Derin konularda, zorlu konularda ağır gelmiş olabilir.
Lütfen bölüm bittiğinde bir ayağa kalkıp şöyle ellerinizi kollarınızı bisikelemeyi unutmayın.
Travmayı anlamlandırmanın önemli ama bitmeyen bir süreç olduğunu söyledik.
Yaşananı hikayemizin parçası yapmanın, onu hikayenin tamamı yapmak anlamına gelmediğini vurguladık.
Kalın kalın kalemlerle bir daha altın çiziyorum.
Nietzsche'nin amorfatisini yaşanan kötülüğü sevmek olarak değil,
geri alınamaz geçmişin karşısında hayatı sonsuz bir keşke içinde askıda bırakmamak olduğunu söyledik.
Heidegger'in otantiklik kavramıyla yaralarımıza sahip çıkmanın suç üstlenmek değil,
bugün onlarla kurduğumuz ilişkiyi kendi varusal meselemiz olarak tanımak olduğunu söyledik.
Kierkegaard'ın imanında ise garantisizliğin içinde yeniden adım atabilme cesaretini gördük.
Özgürlüğün sınırsız olmadığını, travmanın gerçekten seçeneklerimizi daraltabildiğini
ama küçük hareket alanlarının zamanla yeniden açılabileceğini konuştuk.
Yaşadığımız travmayı seçmiyoruz.
Hayatta kalma tepkilerimiz suç ya da karakter kusuru değil.
İlişkilerde öfkeye sahip çıkmanın dışarıdaki özlü beklemekle aynı şey olmadığını,
affetmenin, iyileşmenin zorunlu bir koşulu olmadığını kalın kalın kalemlerle altın çizerek konuştuk.
Travmatize olmuş bir yakınına destek olurken onun hızında gitmenin, yaşadıklarını küçümsemenin ve kontrol duygusunu geri kazanmasına alan açmanın önemini ele aldık.
Hatırlamak her zaman gerekli değil.
Hafızadaki boşlukları alelacele hikayelerle doldurmamak gerekiyor.
Kökeni kesin olarak bilmeden bugün insan kendini ortaya çıkan deneyimleriyle, yaşadıklarıyla çalışabilir.
Ve son olarak Yasper'sin sınır durumları üzerinden travmanın bizi insan olmanın kontrol edilemez,
sonlu ve kırılgan yanlarıyla karşılaştırabileceğini söyledik.
Fakat travmayı büyümenin şartı haline getirmedik.
İnsan acı olmadan da büyür, derinleşir, gelişir, dönüşür.
Sevgi, merak, sanat, emek, dürüst karşılaşmalar bunların gücünü azımsamayın.
Belki bu bölümden geriye şu cümle kalabilir.
Baştan alıyorum.
Bu bölümden bir cümle kalsın ister...
Ay baştan alıyorum.
Bu bölümden sizlere bir cümle kalsın, bir cümle bırakma hakkım olsaydı diyeyim daha doğrusu.
Şu olurdu.
Başımıza geleni seçmedik fakat başımıza gelenin hayatımızdaki tek söz sahibi olmadığı anları çoğaltabiliriz.
Sahip çıkmak iyi ki oldu demek değil.
Olmadı demekten vazgeçip oldu ve şimdi bu hayatta ne yapabilirim diye sorabilmek.
Bu soru hemen cevaplanmak zorunda değil.
Bazen yalnızca sorulabilir hale gelmesi bile çok önemli bir adım.
İyileşmek geçmişi silmek değil.
Geçmişin yanında bir gelecek belirmesidir.
Korkunun yanında merakın, yasın yanında sevginin, öfkenin yanında sınırın, kırılganlığın, yanında temasın yeniden mümkün olmasıdır.
Eski halimize dönmeyebiliriz ve dönmeyeceğiz.
Travma olsun ya da olmasın, insan ileriye doğru akar.
Eski halimize dönmek diye bir şey söz konusu değil.
Ama yaşadığımız hayata yeniden katılmanın, kendimize yeniden yaklaşmanın,
henüz bilmediğimiz bir geleceğe doğru küçük adımlarla bile olsa yeniden yürümenin yollarını bulabiliriz.
Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Sonraki bölümlerde tekrardan buluşmak üzere diyeyim.
Travma temasıyla bu noktada vedalaşıyoruz.
Önümüzdeki hafta birkaç haftalık otantiklik serisiyle karşınızda olacağım.
Kendinize çok iyi bakın.
Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
