
Travmaya dair sorularınızı cevaplamaya devam ediyorum. Bu bölümde travmanın dünyayla kurduğumuz ilişkiyi nasıl değiştirdiğini; kompleks travmayı, tetiklenmeleri, tekrar eden örüntüleri ve bedenin travmatik deneyimleri nasıl taşıdığını konuşuyorum. Ayrıca travmanın gerçekten iyileşip iyileşmediğine, travma sonrası büyümeye ve geçmişi değiştiremesek de onun hayatımızdaki yerini nasıl dönüştürebileceğimize varoluşçu bir perspektiften bakıyorum.
Transkript
Merhaba, ben Dr. Ferhat Şakiçöz.
Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği podcastinin yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bugünkü bölümde son dönemde sizlerden gelen en yoğun soru başlıklarından biri üzerine konuşmaya devam edeceğiz.
Geçen hafta da konumuz aynıydı.
Çok iç açıcı, çok aydınlık bir konu değil.
Travma ama önemli bazı konular var.
Umarım ki bu bölümde, bu bölümlerde sizler için travmayı hem genel anlamda hem de vazgeçen anlamda bir parça aydınlatmayı başarırım.
Instagram'da bu bölüm için soru topladığımda onlarca soru geldi.
Gerçekten de kategorize etmek oldukça zordu.
Soruların bazıları travmanın ne olduğu ile ilgiliydi.
Bazıları travmanın nasıl iş iyileştiği ile alakalıydı ve nasıl işlediği ile tabii ki.
Bazıları EMDR, EMDR, yoga, beden çalışmaları ile ilgiliydi.
Bazıları oldukça felsefi sorulardı. Travma bizi otantik yaşamaktan uzaklaştırır mı gibi örneğin.
Travma özgürlüğümüzü nasıl etkiler? İnsan travmadan sonra yeniden nasıl canlı hissedebilir?
Zannedersem çoğumuzun en merak ettiği sorulardan biri ve hiç şüphesiz sizlerin soruların arasında da belirdi bu.
Bu soruların hepsi önemli fakat bunların üzerine konuşabilmek için önce temel bir soruyla başlamamız gerekiyor ki
Bu soruyu bir parça geçen hafta cevaplandırdığımı düşünüyorum ama yine de dönüp bir daha biraz daha ayrıntılandırmak istedim.
Verdiğim cevaptan ben tatmin olmadım o yüzden tekrardan sabrınızı dileyeceğim ve travma nedir sorusuna geri döneceğim.
Biliyorum daha önce işledik ama yine de bir dönmekte fayda var az önce de söylediğim gibi.
Bu soru ilk bakışta oldukça basit görünür fakat aslında hiç de basit değil.
Zaten sizlerden gelen sorularda bu sorunun, bu tanımlamanın o kadar da basit olmadığına bir emareh, bir işaret.
Çünkü son yıllarda travma kavramı psikolojinin en çok kullanılan kavramlarından biri haline geldi.
Bir ayrılıktan sonra buna travma diyoruz.
Çocukluk deneyimlerimizden söz ederken travma diyoruz.
İşlerindeki zor deneyimlere travma diyoruz.
Kimi zaman bile eleştiriyle travmatik olarak tanımlıyoruz.
Bu durum bazı insanların şu soruyu sormasına neden oluyor.
haklı olarak travma kavramı fazla kullanılmaya başlandığı için anlamını mı kaybetmeye başladı?
Bu sorunun haklı bir tarafı olduğunu düşünüyorum.
Çünkü iki uç arasında sıkışmış durumdayız aslında.
Bir tarafta neredeyse her acı deneyimi travma olarak adlandıran bir yaklaşım var.
Diğer tarafta ise yalnızca savaş, işkence, tecavüz veya ölüm tehdidi içeren olayların
travma olarak kabul edilmesi gerektiğini savunan oldukça sert, oldukça konservatif bir yaklaşım var.
Bence her iki yaklaşımda eksik kalıyor. Bununla beraber her iki yaklaşımda da tabii ki haklı olduğu taraflar da var.
Onu da not etmek isterim. O yüzden en baştan pozisyonumu tam belli etmeyecek olsam da ikisinin arasında bir yerde durduğumu söylemek isterim.
Travmayı anlamak için önce şu ayrımı yapmamız gerekiyor diye düşünüyorum.
Travma olayın kendisi değil. Travma yaradır. Travma yaranın kendisidir.
Kelimenin kökeni de bunu gösterir.
Travma sözcüğü Yunanca'daki yaralanma anlamına gelen birebir aynısı travma kelimesinden gelir.
Bu nedenle aynı olay herkes için aynı sonucu doğurmaz ki bunun üstüne geçen hafta bir parça konuşmuştuk ama yine kalın kalemlerle çizmek istiyorum.
İki insan aynı depremi yaşayabilir, iki insan aynı kazanın içinde olabilir.
İki kardeş aynı ailede büyüyebilir ama yaşanan deneyimin etkileri çok farklı olabilir.
Çünkü travma olan şey yalnızca olayın kendisi değil.
Hatta olayın kendisi sadece bir zemin.
Travmatik olan şey kişinin dünyayla kurduğu ilişkinin nasıl sarsıldığıdır.
Başka bir deyişle olayla kişinin karşılaşmasında kişinin dünya algısı, dünyadaki yeri nasıl bir değişiklik gösterdi bununla alakalıdır.
Burada Varsu düşüncenin bize önemli bir katkısı olduğunu düşünüyorum.
Heidegger insanı yalnızca zihinsel süreçlerden oluşan bir varlık olarak görmez.
Böyle de görmememiz konusunda bizi çok net bir şekilde uyarır.
İnsan her zaman bir dünya içindedir.
Onun kullandığı ifadeyle insan dünyada olandır.
In der Welt sein Almancası.
Bu ne demek?
Aslında oldukça kendini açık eden bir ifade ama yine de özellikle açmak isterim.
Şu demek.
Biz yalnızca düşüncelerimizden oluşmuyoruz.
İlişkilerimiz var.
Projelerimiz var.
Geleceğe dair beklentilerimiz var.
Kendimize, başkalarına ve hayata dair bazı varsayımlarımız var.
Dünyanın az çok güvenilir olduğuna inanıyoruz, inanmaya ihtiyacımız var.
İnsanların büyük ölçüde öngörülebilir olduğuna inanıyoruz.
Bu bir yerde bir kandırmaca, bir aldatmaca olsa da kendimizi aldatmaca yine de ihtiyacımız var.
Ve genelde de doğru çıkıyor bu arada.
Sabah uyandığımızda hayatın dün bıraktığımız yerden devam edeceğini varsayıyoruz.
Bu varsayıma da ihtiyacımız var.
Zaman zaman bu varsayım boşa düşse bile.
Bu varsayımların çoğunu da bilinçli olarak düşünmüyoruz.
Ama ortalar onlara göre yaşıyoruz.
Ve travma çoğu zaman tam da bu zemini bozar.
Bu varsayımları bozar.
Bu yüzden travmayı yalnızca korkutucu bir olay olarak görmek asla yeterli olmayacaktır.
Travma bazen kişinin dünyasının eskisi gibi olmamasıdır.
Bir çocuğun kendisini koruması gereken kişi tarafından incitilmesi, bir insanın en güvendiği kişi tarafından ihanete uğraması, ani bir kayıp, bir savaş, bir deprem, bir saldırı.
Bu olaylar yalnızca acı vermez, yalnızca kayıplara sebep olmaz.
Dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair temel inançlarımızı da sarsarlar.
Judith Herman en sevdiğim travmatolog mu denir?
Travma uzmanlarından biri tam uzmanlık alanının adını bulduramadım bir anda şu an kayıt yaparken.
Travmayı açıklarken güvenlik duygusunun yıkılmasından söz eder.
Gerçekten de travmatik deneyimlerin ortak özelliklerinden biri budur.
Kişi artık eskisi kadar güvende hissetmez.
Dünya artık aynı dünya değildir.
İnsanlar artık aynı insanlar değildir.
Keza toplum, keza bütün o sosyal, doğal, fiziksel çevre.
Bazen kişi kendisini bile aynı kişi gibi hissetmez.
Bu nedenle travma yalnızca geçmişte olmuş bir olay değildir.
Travma çoğu zaman bugün dünyayla kurduğumuz ilişkinin içine yerleşir.
Onu değiştirir, onu yepyeni ve bizim aslında pek de rahat etmediğimiz bir forma sokar.
Yine başka bir ünlü travma uzmanı Bessel von der Kolk'un çok bilinen ifadesiyle
travma yaşanan olay değildir.
Olayın insanın içinde bıraktığı izdir.
Bu cümleyi gerçekten çok önemli buluyorum.
Bu nedenle de altını kalın kalemlerle çizmek istedim.
Çünkü insanlar bazen kendi yaşadıklarını küçümseyebiliyorlar.
Benim yaşadığım şey travma olamaz.
Başkaları çok daha ağır şeyler yaşadı.
Benim şikayet etmeye hakkım yok ki.
Kimler neler kaybetti, neler yaşadı.
Oysa travma bir yarış meselesi değil.
Acıların bir olimpiyatı yok.
Bunu keşke anlayabilsek.
önemli olan benim nasıl yaralandığım.
Fiziksel bir örnek vermek isterim.
Belki düz yolda yürürken bir kaldırım taşına takılıp düşen iki kişiyiz.
Aynı kaldırım taşına takıldık düştük.
İşte yerden böyle bir 10 santim çıkmış bir kaldırım taşı.
Bir kişi görece kendini koruyabildi ve düşerken yanına doğru kendini,
bedenini çevirebildi ve sadece üst kolu birazcık böyle üst kolun üstüne düştü.
Biraz morardı diyelim.
Diyelim ki ben düşerken kendimi koruyamadım.
Tam suratımın üstüne düştüm.
Dişimi kırdım.
Ağzım kanadı belki.
Biz kalkıp travmayı o kaldırımdan çıkan kaldırım taşına göre değerlendirmeye çalışıyoruz bazen.
Oysa ki mesele o değil.
Bir de şöyle bir şey var.
Diyelim ki o kişi kolunun üstüne.
İki kişi de kolunun üstüne düştü diyelim.
Biraz moralde bir şey olmaz.
Bir lokma acıyor deyip geçecek belki.
Ama diğerinin zaten omuzu çıkmıştır.
Zaten baştan önden bir koşulu vardır.
Tekrardan bir komplikasyon yaratabilir o kişi için.
Umarım anlatabiliyorum.
Yani bu biraz çok katmanlı bakmaya ihtiyaç duyduğumuz bir mesele.
Kısacası kimin daha fazla acı çektiği değil buradaki mesele.
Mesele yaşanan deneyimin kişinin yaşamını nasıl şekillendirdiği.
Bu noktada ikinci önemli bir soruya varıyoruz.
Peki her acı travma mıdır?
Bence bu soruya da hayır dememiz gerekiyor.
Varoluşçu düşünce bize insanın hayatının kaçınılmaz biçimde kırılgan olduğunu hatırlatır.
Yalomun sözünü ettiği ölüm, yalnızlık, özgürlük, anlamsızlık gibi varoluşsal gerçekliklerle hepimiz karşılaşırız.
Sevdiklerimizi kaybederiz, hayal kırıklıkları yaşarız, reddediliriz, başarısız oluruz, yas tutarız ve bunların hepsi acı vericidir.
İnsan olmak maalesef ki acı verici bir deneyim ama her biri travmatik değildir.
Travma çoğu zaman kişinin baş etme kapasitesini aşan ve dünyaya ilişkin temel varsayımlarının ciddi biçimde sarsan deneyimlerle ilgilidir.
Bu nedenle tam olarak her travma acıdır ama her acı travma değildir.
Ve bu ayrımı korumak önemli.
Çünkü hayatın doğal acılarıyla travmatik yaralanmaları birbirine karıştırdığımızda hem travmayı hem de insan olmanın kaçınılmaz zorluklarını anlamakta zorlanmaya başlarız.
Biraz önce travmanın yalnızca başımıza gelen olay olmadığından söz ettik.
Şimdi başka bir soruya geçelim.
Birçok kişi şöyle benzeri buna benzer bir soruyla gelmiş.
Benim başıma çok büyük bir şey gelmedi ama yine de hayatım boyunca kendimi değersiz hissettim.
İlişkilerimde hep aynı sorunları yaşıyorum, sürekli tetikteyim.
Bu da travma olabilir mi?
Bu soru bizi son yıllarda travma alanında oldukça önemli hale gelen bir kavrama götürüyor.
Kompleks travma.
Uzun yıllar boyunca travma denildiğinde akla daha çok tekil olaylar geliyordu.
Tekil, yırtıcı, tek bir noktadan zamanı yaran olaylar.
Bir deprem, bir saldırı, bir savaş, bir kaza.
Bugün bunlara bazen büyük tehli travmalar deniyor.
Fakat klinik çalışmalara ilerledikçe terapistler başka bir şeyi fark etmeye başladılar.
Ve bunu da gerçekten seans odasında çok net bir şekilde görebiliyoruz.
Bazı insanların hayatında büyük bir kırılma anı yok.
Fakat buna rağmen derin yaralar taşıyorlar.
İşte Judith Herman'ın çalışmalarını önemli kılan noktalardan biri de bu aslında.
Çünkü Herman bize travmanın bazen tek bir olaydan değil uzun süreli maruziyetten oluşabileceğini, meydana gelebileceğini gösterdi.
Ve bu anlamda da literatüre hakim olduğum kadarıyla ilk bunu gösteren isimlerden biri.
Bir çocuğun sürekli aşağılanması mesela, sürekli eleştirilmesi, duygusal olarak görülmemesi, güvende hissedememesi, kendisi olmasına izin verilmemesi, yıllar boyunca korku içinde yaşaması.
Bunlar tek başına dramatik olaylar gibi görünmeyebilir.
Ama bir araya geldiklerinde insanın dünyasını şekillendirirler.
Tam da bu sebeple bazen travma bir fırtına değil.
Bazen yıllarca süren bir iklim ve o iklimin bir sonucu.
Bu benzetmeyi seviyorum çünkü gerçekten de böyle bir ani bir şey düşünmeye çok yatkınız travma deyince ama olmaya da biliyor.
Çünkü çoğu zaman insanlar terapiye gelip aslında çocukluğum iyiydi gibi şeyler söylerler.
Biraz daha konuştukça konuştukça farklı katmanlar açılır.
İşte babamla konuşurken hep korkardım.
Evde ne zaman ne olacağını bilemezdik.
Başarısız olunca günlerce yüzüme bakılmazdı.
Duygularımızı konuşamazdık.
Ağladığımda aşağılanırdım.
Git odanda ağla toplu yüzünü öyle gel denirdi vesaire vesaire.
Üzüldüğümde kimse beni teselli etmezdi.
Ve bir süre sonra kişi kendi hikayesine farklı bir gözle bakmaya başlıyor.
Çünkü bazen yara olan şey yaşananlar değil de yaşanmayanlar oluyor.
Bu noktada varoluşçu zeminden biraz uzaklaşıp sizi psikanalize davet etmek isterim ki tamamlayıcı bir güç olarak her şeye rağmen çok da paranteze tutmayı sevmiyorum.
Bu noktada Donald Winnicott'ın çok önemli bir katkısı var ve ona değinmekte fayda olduğunu düşünüyorum.
Winnicott'ın düşüncesinde psikolojik gelişim yalnızca travmatik olaylar tarafından bozulmaz.
Bazen ihtiyaç duyulan şeylerin yokluğu da yaralayıcı olabilir.
Yani mesele yalnızca neyin yapıldığı değil de neyin yapılmadığıdır.
Bir çocuğun görülmesi gerekir, duyulması gerekir, anlaşılması, sakinleştirilmesi gerekir.
Eğer bunlar yeterince gerçekleşmiyorsa çocuk dünyayı farklı bir şekilde görmeye, farklı bir şekilde öğrenmeye başlar.
Belki dünyanın güvenli bir yer olmadığına inanır.
Belki ihtiyaçların önemli olmadığına.
belki sevilebilmek için sürekli performans göstermesi gerektiğine ve bu öğrenmeler yalnızca düşünce olarak kalmaz kişiliğinin bir parçası haline gelir.
Dünya görüşünün, dünyaya bakışının vazgeçilmez bir parçası haline gelir.
Bu nedenle yetişkinlikte yaşadığımız birçok güçlük bazen geçmişteki olaylardan değil de geçmişte oluşmuş ilişki kalıplarından veya dünyayı görme şekillerimizden kaynaklanır.
Tam da bu nedenle travmayı yalnızca anılar üzerinden anlamaya çalışmak bazen yetersiz ve yersiz oluyor.
Çünkü travma çoğu zaman yalnızca hatırladığımız şeylerde değil yaşama biçimimizde ortaya çıkar.
Bir başka soru da şuydu. Çocukluğumu da hatırlayamıyorum.
Travmam varsa onu nasıl çalışacağım?
Hatırlamadan, diyelim ki bir travmam var çocukluğumda ama hatırlamıyorum.
Hatırlamadan nasıl çalışacağım?
Ve bu soru bayağı da sık gelmiş açıkçası.
Öyle bir iki kere de değil de bu travmanın hatırlanması belli ki önemli ve ön plana çıkan bir konu ve önemli bir soru tam da bu sebepten ötürü.
Çünkü insanların büyük bir kısmı terapiye geldiklerinde çocukluklarının aynıtlarını hatırlayamazlar.
Ve çoğu zaman bundan dolayı da kaygılanırlar.
Hatırlamadığım karanlık yerde neler olabilir diye.
Ve sanki iyileşebilmek için geçmişte yaşanan her şeyi eksiksiz hatırlamaları gerekiyormuş gibi hissederler.
Oysa ki durum böyle değil. Kendinize böyle bir yük yüklememenizi öneririm.
Zaten hatırladıklarınızı hatırlıyorsunuz.
Hatırlamadıklarınız bir noktada ortaya çıkar veya belki de hatırlanacak bir şey yoktur.
Onu da bilmiyoruz ya en nihayetinde.
Travma çalışmasının önemli isimlerinden biri, bir başka önemli isim diyeyim daha doğrusu,
Onno von der Hart.
Hart'ın da belirttiği gibi insanlar bazen yaşadık olayları hatırlayamazlar ama o olayların etkilerini yaşamaya devam ederler.
Yani geçmiş, geçmiş formatında kaybolmuş olabilir ama onun yankıları bugün de yaşamaya devam eder.
Bu nedenle terapide her zaman şu soruyla ilgileniriz.
Geçmişte ne olduğu kadar bugün hayatınızda da ne oluyor?
İkisi de önemli.
Geçmişten gelmiyorsa bir şeyler hiç önemli değil.
Çünkü bugünkü yankısını duymak aslında çalışmak için yeterli bir ipucu, ipin ucu bir fil tutup da takip edebilmek için.
Çünkü travma çoğu zaman kendisini bugün de gösterir.
İlişkilerde yakınlık kurarken, sınır koyarken, hayır derken, yardım isterken, güvenirken, güvenemezken, severken, sevilirken, nefret ederken, öfkelenirken.
Bu nedenle bazen travmanın tarihini bilmeden de onun etkileriyle çalışabiliriz.
Valsu terapinin burada önemli bir avantajı olduğunu düşünüyorum.
Çünkü Valsu terapi yalnızca geçmiş olaylarla ilgilenmiyor.
İnsanın bugün dünyayla nasıl ilişki kurduğuna da bakıyor.
Kendisinin nasıl gördüğüne, başkalarının nasıl gördüğüne, geleceğe nasıl baktığına bütün bu katmanlarla, bütün bu unsurlarla çok yakından ilgileniyor.
İşte tam da burada bu nedenle bazen terapi odasında çocukluk anılarından çok bugünkü yaşamı konuşmak öncelenir, öncelikli hale gelir.
Ve paradoksal biçimde geçmiş zaten ve bazen tam da bugünü konuşurken görünür hale gelir.
Burada gelen sorulardan biri de yoksulluk ve sınıfsal koşullarla ilgiliydi.
Yine önemli bir soru.
Yani yoksulluk veya sınıfsal koşullar travmatik bir geçmişe sahip olmak üstünde
veya bazı olayların daha travmatik yaşanması üstünde bir etkisi olabilir mi diye.
Çünkü psikoloji zaman zaman insanın içinde olup bitenlere o kadar odaklanabiliyor ki bağlamı unutabiliyor.
Tam da bu sebepten ötürü bu soruyu önemli buldum.
Vowsçu yaklaşım da zaman zaman bu eleştiriye maruz kalıyor ve haklı da bir maruz kalış.
Özellikle Sartre sonrası düşünürler ve daha yakın dönemde Robert Stolarov gibi isimler insanın yaşadığı dünyadan ayrı düşünülemeyeceğini vurgularlar.
Heidegger'e bakacak olursak zaten bağlamdan alır işi.
Eğer bir insan sürekli güvensizlik, ekonomik güvensizlik içinde yaşıyorsa, yarın ne olacağını bilmiyorsa, barınma korkusu yaşıyorsa, şiddet tehdidi altında büyüyorsa, ayrımcılığa uğruyorsa bunların ruhsal etkilerini yalnızca bireysel psikolojiyle açıklayamayız.
Zaten bu cümleyi bu şekilde toparlayınca da kulağa çok garip ve haksız yere kişiyi suçlayıcı geliyor.
Eğer sadece bireysel dinamikler üstünden açıklamaya çalışıyorsak.
Çünkü insan her zaman bir bağlamın içinde yaşar.
Valsu düşünce özgürlüğe vurgu yapar ama özgürlük hiçbir zaman bir boşlukta gerçekleşmez.
Sartre'nin çok sevdiğim bir ifadesi var.
Önemli olan başımıza gelen şey değil, başımıza gelen şeyle ne yaptığımızdır.
Bazen bu söz yanlış anlaşılıyor.
Sanki koşullar önemsizmiş gibi anlaşılıyor.
Oysa Sartre tam tersini söyler.
Başımıza gelen şeyler gerçektir.
Bizi sınırlar, canımızı yakar, bizi yaralar.
Ama buna rağmen insan tamamen belirlenmiş değildir.
Sonuca bağlamamız da bir haksızlık olur.
Sadece başıma gelenler tek başına beni inşa etmiyorlar.
İnsan yine de bir yanıt verebilme kapasitesine sahip.
Belki travma çalışmasının merkezindeki umut da tam olarak burada yatıyordur.
Çünkü iyileşme geçmişi değiştirmekte değil, geçmişi değiştiremiyoruz.
Birçok danışan da bunun isyanıyla geliyor.
Yani geçmişi değiştiremeyeceğime göre ne yapacağım ben?
Çok haklı bir isyan.
İyileşme geçmişe vereceğimiz yanıtı dönüştürebilmekten geçiyor çoğu zaman.
Şimdi buradan hareketle başka bir soruya geçebiliriz.
Eğer travma geçmişte yaşandıysa neden yıllar sonra bile aynı yaralar tekrar tekrar açılıyor?
Neden bazı insanlar sürekli benzer ilişkilere giriyor?
Neden aynı korkular farklı şekillerde geri dönüyor?
Gelin travmanın tekrar eden doğasına, tetiklenmelere, iyileşmenin aslında ne anlama geldiğine biraz daha yakından bakalım.
Biraz önce travmanın yalnızca geçmişte yaşanmış olaylar olmadığından söz ettik.
Şimdi birçok kişinin deneyimlediği ama anlamakta zorlandığı bir meseleye gelelim.
Neden bazı yaralar yıllar sonra bile yeniden açılıyor?
Neden bazı insanlar aynı ilişki örüntülerinin içine tekrar tekrar giriyor?
Neden bazen mantığımızla bildiğimiz şeyleri hayatımızda uygulayamıyoruz?
Aslında travma alanındaki en önemli sorulardan biri bu.
Çünkü insanlar çoğu zaman terapiye şu vari bir cümleyle geliyor.
Ben bunun neden olduğunu biliyorum.
Ve ardından şöyle bir cümle takip ediyorlar ama yine de değişmiyor, değiştiremiyorum.
İşte burada travmayı yalnızca bilinç düzeyinde anlamaya çalışmanın sınırlarıyla karşılaşırız.
Freud'un meşhur bir kavramı var tekrar zorlantısı.
Repetition Compulsion İngilizcesine de bakmak isterseniz.
Freud bazı insanların kendilerine acı veren deneyimleri farklı biçimlerde yeniden ürettiklerini fark etmiştir.
Sanki bir kişi bilmeden aynı hikayeyi tekrar tekrar yaşamaya çalışıyor gibi görünebilir.
Bugün travma alanında bu fikri biraz daha farklı şekilde ele alıyoruz.
Freud'un açtığı yolda ilerliyoruz ama bir parça bir farklılıkla.
Çünkü artık biliyoruz ki insan aslında acı çekmek istediği için aynı döngülere girmez.
Acının tek başına olduğu haliyle bir çekiciliği yok.
İnsanlar daha çok tanıdık olanı tekrar eder.
Bu çok önemli bir ayrım.
Çünkü tanıdık olan her zaman güvenli olmuyor.
Bazen tanıdık olan şey yaralayıcı olabiliyor.
Örneğin çocukluğunda sevgiyi sürekli eleştiriyle birlikte yaşamış birini düşünelim.
Bu kişi yetişkin olduğunda bilinçli olarak eleştirel insanları seçmez ama yakınlık ve sevgi onun deneyiminde eleştiriyle iç içe geçtiği için benzer ilişkiler buna tanıdık gelebilir.
Bu nedenle travma çoğu zaman geçmişi tekrar etmek değil, geçmişin dünyasını bugüne taşımaktır.
Varoluşçu terapinin önemli isimlerinden Ernesto Spinelli'nin sık vurguladığı bir fikir var bu noktada bahsetmeye değer.
İnsan dünyayı olduğu gibi değil, yaşadığı deneyimlerin içinden görür.
Hepimizin bir dünya görüşü var, bir anlam sistemi var.
Travmatik deneyimler bu sistemi şekillendirir.
Eğer insan dünyayı tehlikeli bir yer olarak öğrenmişse, çoğu zaman güvenli ortamlarda bile tehlike arayacaktır.
Eğer insan terk edilmeyi bekleyerek büyümüşse, bazen sevildiği kişilerde bile terk edilme korkusu yaşayacak.
Hatta bazen terk edilmek yakın ve tanıdık gelecek.
Sorun burada kişinin mantıksız olması değil veya acı istemesi, acıya çekilmesi, acıdan hoşlanması falan da değil.
Sorun dünyayı öğrenme biçiminin böyle olmuş olması.
Bu yüzden travma çalışmasında yalnızca geçmiş olayları konuşmak yeterli değil.
Dünyanın bugün nasıl yaşandığını da anlamamız gerekiyor.
Bu noktada takipçilerden gelen başka bir soruya geçebilirim diye bir hissettim.
Travma sık sık tetiklenen bir şey midir?
Evet, tetiklenir.
Ama burada tetiklenme kavramını biraz dikkatli kullanmak gerekiyor.
Malum son yıllarda oldukça yaygınlaştı yine enflasyona uğrayan kavramlardan biri.
Her şeyi tetiklene veriyoruz falan böyle.
Okey, birazcık onu bir netleştirelim.
Tetiklenme dediğimiz şey aslında geçmişte yaşanmış bir deneyimin
bugün de yeniden etkinleşmesi, yeniden belirgin hale gelmesi.
Ve çok çeşitli unsurlardan tetiklenebiliriz.
Bazen bir ses, bazen bir koku, bir bakış, ilişkideki bir hal, bir durum, bir duygu bir anda kişiyi yıllar öncesindeki deneyime geri götürebilir.
Burada önemli olan şey kişinin çoğu zaman yalnızca olayı değil o olayın yarattığı duygusal ve bedensel durumu yeniden yaşamasıdır.
İşte bu nedenle travma çalışmalarında beden bu kadar önemli hale gelmiştir.
Ve haklı olarak böyle bir önem kazanmıştır.
Bessel von der Kolk'un bir türlü tek seferde söyleyemiyorum.
En sevdiğim yazarlardan biri.
Çok bilinen kitabının adı zaten bunu anlatır, bunu yansıtır.
The Body Keeps the Score.
Türkçe'de de yayınlandı.
Beden kayıt tutar.
Gerçekten de bazen hatırlayamadığımız şeyleri bedenimiz hatırlar.
Bir insan geçmişte yaşadığı olayları anlatırken mantıksal olarak sakin görünebilir ama
bedeni başka bir hikaye anlatır arkada.
Kaslar gerilir, nefes değişir, kalp ritmi hızlanır, boğaz düğümlenir, gözler dolar
ve kişi ne hissettiğini anlayamaz.
Anlamlandıramaz da bu tepkileri.
Anlamlandıramadığımız çok zaman oluyor.
Ama bedeni çoktan anlamıştır.
Bu nedenle modern travma çalışmalarında yalnızca düşüncelerle değil,
bedensel deneyimlerle de çalışılır.
Peter Lewin'in çalışmaları burada oldukça önemli.
Levin travmanın yalnızca olaydan değil olay sırasında harekete geçen hayatta kavma enerjisinin tamamlanmamasından da kaynaklanabileceğini söyler.
Peter Levin kim derseniz tanımayanlar için somatik deneyimleme yöneliminin yaratıcısı.
Yine travman alanında derya deniz bir kaynak önerebileceğim kaynaklardan isimlerden biri.
Bu görüş herkes tarafından aynı ölçüde kabul edilmese de önemli bir katkı sunar.
Yani bu kadar herkes bu hayatta kalma enerjisinin tamamlanmamasını bir travmatik etki olarak merkezi bir yere koymuyor.
Ama yine de önemli bir faktör olarak ana akım düşüncemizin içine girdi.
Çünkü travma yaşayan birçok insanın deneyimi tam da budur.
Sanki beden hala tehlikenin geçmediğini düşünüyormuş gibi.
Tehlike bitmiş, yıllar geçmiş ama beden alarm vermeye devam ediyor bir şekilde.
Belki travma sonrası iyileşmenin önemli boyutlarından biri de bu olabilir.
geçmişte bitmiş olan şeyin gerçekten bittiğini bedenin de öğrenmesi, fark etmesi.
Bu noktada başka bir soruya geçmek isterim.
Travmanın farkında olmakla onu iyileştirmek aynı şey mi diye sormuş bir takipçim.
Ben bunun önemli bir travma sorusu olduğunu düşünüyorum.
Bakmaya değer zaten o yüzden de bölümde yer verdim malumunuz.
Çünkü terapiye gelen insanların önemli bir kısmı aslında kendilerini oldukça iyi tanırlar,
ne yaşadıklarını bilirler, anne babalarını anlamışlardır, çocukluk hikayelerini çözmüşlerdir.
Hatta bazen psikoloji alanında çalışan insanlar bile aynı sıkışmışlığı yaşayabilirler.
Bilmek başka bir şey, dönüşmek, değişmek, sağaltım başka bir şey.
Vowsu Terapi'nin önemli isimlerinden Rollo May'in çok sevdiğim bir sözü var.
İnsan içgörüyle değişmez.
İçgörü değişim için bir olanak yaratır, bir açıklık yaratır.
çok değerli, çok önemli.
O olmadan olmayacak.
Ama tek başına yeterli değil, değişimin kendisi değil.
Bu nedenle bazen insanlar yıllarca aynı hikayeyi anlatabilirler.
Aynı yarıyı anlamaya çalışabilirler.
Ama hayatlarında çok az şey değişebilir.
Tam da bu sebepten ötürü bazen terapide de aynı hikayeleri bir daha bir daha konuşurken buluruz kendimizi.
Bazen danışanlar buna da isyan eder.
Gidip aynı şeyi anlatıp duruyorlar.
Bu ne ya falan.
Öyle ama bir tarafıyla.
Çünkü iyileşme yalnızca geçmişi anlamakla değil, bugün farklı yaşayabilmekle ilgili.
Belki bu nedenle bazı insanlar için terapi dönüştürücü olurken bazıları için sonsuz bir analiz sürecine dönüşür.
Travma çalışmasında amaç yalnızca nedenleri keşfetmek değil.
Yeni bir yaşam olasılığı oluşturabilmek, danışanın kendisi için yeni bir yaşam olasılığı oluşturabilmesi.
İşte bu noktada VASU yaklaşımının güçlü yanlığından biri ortaya çıkıyor.
Evet geçmişi önemsiyoruz bu hastalıkta ama geçmişte yaşamadığımızın çok farkındayız.
Ve tam da bu sebepten ötürü ana soru şu haline geliyor.
Bütün bunlarla birlikte şimdi nasıl yaşayacaksınız?
Şimdi ne yapacaksınız?
Çünkü hiçbirimiz geçmişimizi değiştiremeyiz.
Az önce de söylediğim gibi.
Ama geçmişimizin geleceğimizi bütünüyle belirlemesine de mahkum değiliz.
İyileşme belki de tam olarak bu aralıkta gerçekleşir.
gerçekleşir. Geçmişi inkar etmeden
ama ona teslim
de olmadan. Şimdi burada
travmanın iyileşmesi meselesine
biraz daha yakından bakalım
isterseniz. Çünkü aslında bütün
bu sorular bizi 3 aşağı 5
yukarı benzer bir
büyük ana soruya getiriyor.
Travma gerçekten
iyileşir mi? Yoksa
yalnızca onunla yaşamayı mı öğreniriz?
Bu soruya biraz daha derinlemesine
bakmak isterim. Çünkü bence
travma alanında en önemli yanlış
anlaşılmalardan biri tam da bu sorunun cevabında ortaya çıkıyor.
Evet, travma gerçekten iyileşir mi?
Yoksa yalnızca onunla yaşamayı mı öğreniriz?
Bu sorunun cevabı aslında travmadan ne anladığımıza bağlı.
Eğer travmayı yalnızca bir semptomlar listesi olarak düşünürsek,
iyileşmeyi de semptomların ortadan kalkması olarak tanımlayabiliriz.
Evet, kaygı azalır, kabuslar azalır, tetiklenmeler azalır, kaçınma azalır.
Ve bunlar elbette önemli.
Farkındayım birçoğumuz için bu semptomlar başlı başına hayatı dar eder.
Hiç küçümselecek şeyler değiller.
Bunların azalması da keza bunlarla dar olmuş bir hayat için çok büyük bir nefes alacak bir alan.
Ama varoluşçu açıdan baktığımızda mesele biraz daha genişler.
Çünkü travma yalnızca bir belirti sorunu değildir.
Travma çoğu zaman insanın dünyayla kurduğu ilişkinin sarsılmasıdır ki bölümün başından beri benzer bir şey söyleyip duruyor.
Bu nedenle iyileşme de yalnızca belirtilerin azalması değil.
İyileşme dünyayla yeniden ilişki kurabilme kapasitesinin geri kazanılmasıdır.
Burada Viktor Frankl'ın yaşadıklarını düşünmek öğretici olabilir.
Aranızda eminim ki okumuş olanlar vardır.
Viktor Frankl ünlü psikiyatrist, varoluşçu terapist, logoterapist, logoterapinin kurucusu, en ünlü kitabı, İnsanın Anlam Arayışı.
Eğer okumadıysanız kesinlikle öneririm İnsanın Anlam Arayışı.
Biraz teaser vereceğim bu noktada.
Ve Frankl toplama kampından çıktıktan sonra yaşadıklarını unutmaz.
Onları geride bırakmaz.
Onlar hiç yaşanmamış gibi davranmaz.
Aksine hayatının sonuna kadar o deneyimin etkilerini taşır.
Tartışır, açar.
Sırf kendi içinde değil etrafını biriktirdiği topladığı toplulukla beraber sağlıkmaya çalışır.
Ama Frankl'ın çalışmalarına baktığımızda ilginç bir şey görürüz.
İyileşmeyi unutmak olarak tanımlamaz.
bir daha altını çizmek istiyorum.
İyileşmeyi yaşananların
hayat içindeki yerinin
değişmesi olarak
düşünür. Bu çok önemli bir ayrım.
Unutmuyorum ama
dünyamda nasıl bir yer
kapladığı değişiyor. Çünkü
birçok insan terapiye
şöyle bir beklentiyle gelir.
Bir gün bunları hiç hissetmeyeceğim.
Hatta geçenlerde
birkaç yıl önce geçenlerde
dediğim böyle bir terapi
yöntemini tanıtmak için ana haberde
işte eski kötü anılarınızı
siliyor bu yöntem falan
diye bir şey görmüştüm.
Silinmiyor. Unutmuyoruz da.
Unutursak kendi doğal
sürecimizde unutuyoruz ama yine de etkilerini
konuştuğumuz üzere görebiliyoruz.
Belki bazı yaralar için mesele
bu değil. Belki mesele onun
artık hayatımızın merkezinde
olmaması. Tam olarak aslında
VARUŞ terapinin savunmaya çalıştığı
tırnak içinde iyileşme
fikri bu. Frankl'ın da sıkça
vurguladığı fikir bu. İnsan her
koşulda özgür değil ama
her koşul karşısında bir tavır alma
özgürlüğüne sahip. Yine
Sartre'nin de özgürlük hakkında
söylediği şeylerde olduğu gibi bu da bazen
yanlış anlaşılıyor. Özellikle travma
alanında dikkatli olmak gerekir.
Asla travma yaşamış kişileri
belli şeyleri yapmamakla
ve kendilerini kötü bir yerde
tutmakla suçlamak değil. Amacım
bunu da yapmamalıyız. Çok önemli.
Bir sonraki bölümde galiba bahsedeceğim
hani etrafımda travma yaşamış kişiler var, onlara nasıl yardımcı olabilirim,
bu meseleler ortaya çıktığında nasıl yaklaşabiliriz vs.
Ne yapmamanız gerektiğinden başlayayım, suçlamak.
Suçlamamanız gerekiyor.
Çünkü travma zaman zaman çatlaklardan sızıp kendini bir daha bir daha gösterir.
Burada travmanın etkilerini küçümsemek değil amacım dediğim gibi.
Travma gerçekten özgürlüğümüzü daraltır.
Daraltabilirdim veya.
Bazı insanlar için yıllarca daraltabilir.
bazı seçimleri zorlaştırır, bazı ilişkileri korkutucu hale getirir, bazı olasılıkları görünmez kılar.
Ama yine de insan bütünüyle travmasına indirgenemez.
Altını çizmek istediğim, gelmek istediğim yer burasıydı.
Varsu terapinin temel varsayımlarından biri bu.
İnsan yaşadıklarından etkilenir ama yaşadıklarımız travmatik olsun veya olmasın
bizi büsbütün baştan aşağı belirlemez, yaşadıklarımızdan ibaret değiliz.
Belki terbiyedeki en önemli umutlu kaynaklarından biri tam da burada yatıyordur.
Çünkü insanın hikayesi yaralarından daha büyük.
Burada Rollo May'e geçmek isterim bir parça.
Bugün bir kere daha kendisine referans vermiştim.
Bir referans daha vereceğim.
Rollo May travmanın, travma alanında doğrudan çok fazla bir şey yazmamıştır bir taraftan.
Ama kaygı üzerine çalışmaları travmayı anlamak açısından oldukça değerli diye düşünüyorum.
M kaygıyı yalnızca ortadan kaldığımız gereken bir semptom olarak görmez.
Bu anlamda da işte vahusçu yaklaşımının temel duruşunu oldukça temsil eder.
Bazen kaygı yaşamımızdaki önemli bir şeyin tehdit altında olduğunu gösterir.
Traumatik deneyimler de çoğu zaman bizi tam burada yaralar.
Çünkü yalnızca canımızı yakmazlar.
Dünyaya dair inançlarımızı sarsarlar.
Adalete inancımızı, güven inancımızı, sevgiye dair inancımızı.
kontrol hissimizi, gelecek tasavvurumuzu.
Bu nedenle travma sonrasında yaşanan kriz yalnızca psikolojik değil,
aynı zamanda varoluşsal, ontolojik bir krizdir.
İnsan kendisine şu soruyu sormaya başlayabilir.
Neden benim başıma geldi?
Artık insanlara güvenebilir miyim?
Dünya güvenli bir yer mi?
Hayatın anlamı ne?
İşte bu noktada Valsu terapi yalnızca semptomlarla ilgilenmeyi reddeder.
Bu sorularla ilgilenir.
Çünkü travma yalnızca sinir sistemimizi değil, anlam sistemimizde yaralar.
Ontolojik olarak durduğumuz yeri sarsar.
Bir takipçinin sorduğu bir soruya geçmek isterim bu noktada.
Travma sonrası büyüme diye bir şey var mı?
Bu da son yıllarda çok konuşulan bir kavram.
Post-traumatic growth.
Travma sonrası büyüme çok da popüler oldu, çok da moda oldu.
Ama burada dikkatli olmak gerekiyor.
Çünkü bazen bu kavram yanlış kullanılıyor.
Sanki travma iyi bir şeymiş gibi, büyümek için travmalara ihtiyacımız varmış gibi.
Sanki insanlar travma yaşadıkça olgunlaşabilirmiş gibi.
Bence bu oldukça problemli bir yaklaşım.
Travma iyi bir şey değil.
Kaçınabiliyorsanız kaçının.
İstismar iyi bir şey değil.
Şiddet iyi bir şey değil.
Savaş iyi bir şey değil.
O yüzden kendinizi travmanın yolundan çekebiliyorsanız çekin ve kendinizi koruyun.
Sırf kişisel gelişim için travma yaşanmaz.
Travma insanı geliştirmek için şart değil.
Altını kalın kalemlerle çizmek isterim.
Ama bazen insanlar travmatik deneyimlerinin ardından hayatlarını farklı bir gözle değerlendirmeye başlar.
Bu başka bir şey.
Yalom'un kanser hastalarıyla yaptığı çalışmalarda bunu çok sık görüyoruz mesela.
Bazı insanlar ölümle yüzleştikten sonra yaşamlarını daha bilinçli yaşamaya başlıyorlar ki bu aslında çok haydi gerici bir yere de gidiyor.
Bazıları ilişkilerine daha fazla önem verir hale gelir.
Bazıları ertelikleri kararları uygulamaya koymaya başlar.
Bazıları ilk kez gerçekten yaşadığını hisseder.
Ama travma bunu otomatik olarak yaratmaz.
Travmanın ardından ortaya çıkan sorgulama bazen yeni bir yaşam biçiminin kapısını açabilir.
Bu nedenle travma sonrası büyüme travmanın bir hediyesi değil, insanın travmaya verdiği yanıtlardan biridir.
Peki terapi olmadan iyileşmek mümkün mü?
Yine bu da çok gelen sorulardan biri.
Size çok dürüst bir cevap vereceğim.
Bazen evet bazen hayır. Şey terapistlerden biri olmak istemem böyle. Her yaşam zorluğuyla karşılaştığınızda çözüm terapide gidip terapi almanız lazım.
Acilen başka bir yolu yok bunun falan. Hayır. Dürüst cevabım şu. Trauma terapi olmadan iyileşir mi? Bazen evet bazen hayır.
Çünkü insanlar yalnızca terapi odasında iyileşmiyorlar.
Bazı insanlar ilişkilerde iyileşirler, bazıları dostluklarda, bazıları aşkta, bazıları topluluklarda, bazıları sanatta, maneviyatta, yazarken, çizerken, doğada yürürken.
Varoluşçu düşünce insanın ilişki içinde oluşan bir varlık olduğunun altını çizer ısrarla.
Bu nedenle iyileşme de çoğu zaman ilişkiseldir.
Ama bazı yaralar var ki kişi tek başına taşımakta zorlanabilir.
Özellikle yoğun travmatik deneyimlerde profesyonel destek son derece kıymetli olabilir.
Böyle bir ihtiyacınız varsa da kendinizi kendi kendinize bunun üstesinden gelmeye mahkum etmeyin.
Böyle bir yere zorlamayın.
Burada mesele terapiye gitmenin güçlü ya da güçsüz olmakla ilgisi olmaması.
Bazen insanın yükünü tek başına taşımaya çalışması daha fazla acı yaratabilir.
Diğer, yavaş yavaş bu bölümün sonuna geliyoruz ama diğer bir değinmek istediğim ve görece böyle çok da rahat hissetmediğim sorulardan biri.
Bu konuya da galiba değinmiştik.
Emin değilim.
Yeniden bazı sorular çok tekrar edince karışıyorum.
Kermi tekrar ediyorsam kusura bakmayın deyip IMDR'a gelelim.
Vaz şu terapi IMDR'a, EMDR'ye karşı mıdır?
Hayır.
Çünkü bunlar farklı düzeylerde çalışır.
IMDR, EMDR'e belirli travmatik alanların işlenmesi oldukça, işlenmesinde oldukça etkili olan bir yöntem.
Bununla ilgili de çok güçlü araştırmalar var.
Ancak Valsu terapinin ilgilendiği alan biraz daha geniş.
Valsu terapist sadece bu anı nasıl işlenebilir diye sormaz.
Başka sorularda sorar.
Bu yaşadığınız şey hayatınızın anlamını nasıl etkiledi?
Kendinizle ilişkinizi nasıl değiştirdi?
İnsanlara bakışınızı nasıl dönüştürdü?
Bugün nasıl yaşamak istiyorsunuz?
Bu nedenle ben EMDR, IMDR ile VARUS uçaklaşımının birbirini dışlamak zorunda olduğunu düşünmüyorum.
Dediğim gibi farklı boyutlarda işliyorlar, farklı boyutlarda çalışıyorlar.
Birisi daha çok travmatik deneyimin işlenmesine odaklanırken,
diğeri deneyimin yaşam içindeki anlamına, kişinin hayat tasarımındaki etkisine yakından bakar.
Bölümü bitirmeden önce en başa dönmek isterim.
Travma nedir? Bu soruyla başlamıştık.
Şimdi başka bir cevap verebiliriz.
Travma yalnızca başımıza gelen şey değil.
Travma bazen dünyanın artık eskisi gibi görünmemesidir.
İnsanların artık eskisi kadar güvenilir görünmemesidir.
Kendimizin artık aynı kişi gibi hissedilememesidir.
Ama aynı nedenle iyileşme de yalnızca acının azalması değil.
İyileşme dünyayla yeniden ilişki kurabilmektir.
Yeniden güvenebilmek, sevebilmek, risk alabilmek, yaşayabilmek.
Belki de iyileşme hiçbir zaman yaşananları silmek değil.
Olmadı, bununla ilgili olmadı ve olmayacak da.
Onların hayat hikayemizdeki yerini değiştirebilmek.
Belki de anahtar kelimelerden biri.
Yaramızın bizi tanımlamasına izin vermeden onun varlığını kabul etmek.
Varusçu terapinin diliyle söylersek,
Travma yaşamı bir parçası olabilir ama travma yaşam travmadan daha büyük.
Ben sadece travmalarım değilim.
Benim yaşamım travmalarımın çok ötesine uzanıyor.
Bugünkü bölümü burada yavaştan bitirelim.
Bir sonraki bölümde travmanın daha derin ve ağustosal boyutlarına geçeceğiz.
Önümüzdeki hafta umuyorum ki travma ve özgürlük, travma ve otantiklik, travma ve canlılık ve birlikte şu soruya bakacağız.
Bir insan yaraları ile birlikte nasıl kendisi olarak yaşamaya devam eder.
Kendinize çok iyi bakın.
Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
