
Bu bölümde otantiklik serisini, dinleyicilerden gelen en doğrudan sorularla kapatıyorum. Kendimizi bulmak mı, kendimiz olmak mı? İçimizden gelen her şeyi yapmak otantik midir? Cesaret gelmeden başlayabilir miyiz, hatalarımızı nasıl sahipleniriz, değişirsek kendimizi kaybeder miyiz? Nietzsche, Kierkegaard, Tillich, Frankl ve Aristoteles’ten yola çıkarak; seçmenin bedelini, kaygıyla cesaret arasındaki ilişkiyi, pişmanlıkla sorumluluk arasındaki farkı ve otantikliğin neden mutluluk vaat etmediğini konuşuyorum. Bölümü, kendi hayatınızda deneyebileceğiniz küçük bir pratikle bitiriyorum. Belki de otantiklik büyük bir dönüşüm değil; bugün arkasında durabileceğimiz küçük bir seçim.
Transkript
Merhabalar, ben Dr. Ferhat Çakiçöz.
Kendi Olmanın Dayanılmaz Hafifliği podcast'inin bir bölümüne daha hoş geldiniz.
Bu bölümde, bu haftada otantiklik konuşacağız ama otantiklik konuşacağımız son hafta olacak artık bu.
Bütün kuramsal meselelere girmeden evvel bir örnekle başlamak isterim.
Bir mesaj yazdığınızı düşünün.
Tamam ben yaparım.
Parmağınız gönder tuşunun üzerinde ama içinizden bambaşka bir cümle geçiyor.
Ben bunu yapmak istemiyorum.
Aslında gerçek hissim, gerçek ne derler, düşüncem, bunu yapabileceğim yönünde değil.
Duruyorsunuz, mesajı siliyorsunuz, sonra yeniden yazıyorsunuz.
Ben bunu bu hafta üstlenemeyeceğim.
Bu kez de göndermek zor geliyor.
Acaba kırılır mı? Bencil mi göründüm?
Yardım etmeyi seven biri değil miyim?
Ben aslında bencil biri miyim?
Bu insanı sevmiyor muyum? Bu işi sevmiyor muyum?
Böyle bir anda devasa böyle hayatı kendinizi sorguladığınız bir şeye dönüşmeye başladık ki telefonu bırakıyorsunuz.
Birkaç dakika sonra yeniden alıyorsunuz elinize.
Bugün otantiklik üzerine konuşmaya tam olarak buradan başlamak isterim.
Böyle büyük hayat kararlarından değil, bir mesajın önünde geçirdiğimiz o birkaç dakikadan başlamakta fayda var.
Çünkü otantiklik deyince sıklıkla aklımıza büyük büyük hayat olayları geliyor, büyük hayat kararları geliyor.
Oysa hayatımızı ne kadar otantik yaşayıp yaşamadığımız bir parça anda gizli.
Ve de otantiklik bazen diyeceğim ama bazenden daha sık uzak bir hedef gibi anlatılıyor.
İşte efendim önce kendimizi bulacağız, sonra cesaret kazanacağız, ardından hayatımızı değiştireceğiz.
Oh ölme eşeğim ölme.
En sonunda da böyle içimizin rahat ettiği mutlu, huzurlu bir otantik bir hayata erişeceğiz falan.
Peki o büyük gün hiç gelmezse? Gelmeyecek ben size söyleyeyim. Çok büyük bir ihtimalle gelmeyecek.
Böyle huzurlu, mutlu, yüzde yüz otantik hayat diye bir şey yok.
Ya kendimizi bulmak dediğimiz şey hayat sürerken yaptığımız küçük seçimlerde gerçekleşiyorsa?
Ki öyle aslında.
Dediğim gibi bugün otantiklik serisinin son bölümündeyiz.
Önceki bölümde başkalığıyla ilişkimizi konuşmuştuk.
Kendimiz olurken sevilmenin de imkanına bakmıştık ve mümkün olduğunu söylemiştik.
Yani otantiklik kabulün ve sevilmeyi dışlayan bir unsur değil demiştik.
Uyum sağlamayı, rolleri, yalnızlığı bunlar üzerine hep beraber düşünmüştük.
Geniş de evi yerlere vardığımızı düşünüyorum.
Bu kez bugün biraz daha uygulamalı ilerleyeceğiz bunlarla beraber.
Sizlerden, dinleyicilerden gelen yine birçok soru oldu.
Bugüne böyle daha doğrudan soruları sakladım.
Nasıl otantik olunur? Bu öğrenilebilinir bir şey mi?
İşte cesaret mi gerekiyor? Hatalarımızla ne yapacağız? Hata yaptığımızda otantik olmanın dışına mı çıkıyoruz?
Kendimiz olunca kendimizi bulunca mutlu olacak mıyız? Vesaire vesaire.
Aslında yani geçen dört bölümü, dört haftayı dinlediyseniz bu sorulara vereceğim cevapları 3 aşağı 5 yukarı tahmin edebiliyorsunuzdur ama
yine de ben böyle bir tam adını koymak isterim bu otantiklik meselesini bir değerleyip toplamadan evvel.
Ve bu hafta bizlere Nietzsche, Kierkegaard, Tilly, Frankl ve çok eskilerden bir isim Aristoteles.
eşlik edecek. Bu isimler asla
aynı şeyi düşünen kişiler değiller.
Lütfen öyle anlamayın. Bu saydığım
beş isim, Nietzsche, Kierkegaard,
Tilly, Frankl ve Aristoteles
hepsi bize aynı yeri işaret ediyor
gibi bir iddiada asla bulunmam.
Fakat her birinden
farklı bir soruyu daha iyi
bir şekilde görmek üzere
yararlanacağız. Ve bütün bölüm
boyunca bu baştaki
örneği aklınızda tutmanızı rica edeceğim.
Adı Deniz olsun bu kişinin.
Kadın mı erkek mi artık siz kendi kafanızda canlandırdığınız şekliyle Deniz'i düşünebilirsiniz.
Deniz işinde başarılı olmak istiyor, çok çalışıyor, sık sık fazladan sorumluluk alıyor ama Deniz bir süredir yorulmuş vaziyette.
Bir yanı devam etmek istiyor, bir yanı da yavaşlamak istiyor.
İkisi de kendisinin sesi gibi geliyor.
Bu arada muhtemelen ikisi de kendisinin sesi ama hangisini dinleyeceğini Deniz bilemiyor.
Hangisinin rehberliğinde hareket edeceğini şu an için bilemiyor.
Ve şu dev soruyla baş başa kalmış vaziyette.
Hangisini dinlerse?
Aynen böyle çalışmaya çabalamaya devam mı?
Yoksa biraz yavaşlamak, biraz keyfine bakmak, hayatın tadını çıkarmak mı?
Hangisini dinlerse otantik olacak?
Ve bu sorunun cevabını bir türlü bulamıyor Deniz.
Gelin beraber Deniz adına birazcık düşünelim.
Gelelim can alıcı bir konuya.
Canınızı bir soruya sizlerden gelen.
Kendimizi bulmak mı, kendimiz olmak mı?
Bayılıyorum bu soyut sorulara.
Çünkü cevap belki de ikisi de değil.
Veya birazcık böyle bir dönüştürmemiz gerekiyor soruyu tam cevabı bulabilmek adına.
Bir öncelikle şu kendi üstümüzdeki beklentiyi birazcık gevşetmek istiyorum.
Biraz böyle bir kendimizi salalım.
İçimizde tamamlanmış bir ben yok, tamamlanmış bir insan yok.
Bütün soruların cevaplarını bilen bir gerçek ben yok.
Evet insanın içine dönmesi çok önemli.
Evet kendi düşüncelerini, duygularını, davranışlarını takip etmesi kesinlikle çok önemli.
Ama her sorunun cevabını kendimizi yeterince yakından tanırsak, kendimize yeterince yakından bakarsak hemencik orada hazır bulacağız diye bir şey yok.
Vowsçu düşüncenin çok farklı olayı var.
Vowsçu düşünürler çok birbirleriyle tutarlı aynı şeyleri söylemiyorlar.
Ama yine de birçok Vowsçu yaklaşım ortak bir noktada buluşur.
Kendimizle ilişkimizi hayatımızdan ayıramayız.
Yaşadığımız hayattan farklı olan bir şeymiş gibi düşünemeyiz.
Neye yöneldiğimiz, neye katlandığımız, neyi değiştirdiğimiz, neyi değiştirmek istediğimiz.
Hepsi bu ilişkinin bir parçası bu ilişkiye bir katkıda bulunur.
Nietzsche'nin kendimiz olmaya ilişkin çağrısını bence burada düşünmek oldukça faydalı.
Nietzsche'ye göre insan kendini yaratırken ne biçim verir, adım adım, tuğla tuğla, parça parça kendini inşa eder.
Ve bunu yapabilmek adına güçlü yanlarımızı tanımamız gerekir.
Sınırlarımızla çalışmamız gerekir.
Kendimize dair yerleşmiş değerleri, önyargılarımızı, yargılarımızı sorgulamamız gerekir.
Ve bir şekilde alışkanlıklarımızı korumak yerine, değişmemek, sabitlenmek üzere bir çaba sarf etmek yerine
içimizin nereye doğru gittiğine bir bakmak gerekir.
Bunların hepsi bir böyle çok romantik niçeden bahsedince böyle şiirsel bir dille insan ister istemez kayıyor.
Daha gündelik bir dilde söyleyeyim.
Bugüne kadar böyle olmam, bundan sonra da böyle kalmam gerektiğini göstermez.
Bugüne kadar nasıl bir hayat sürdüysem, nasıl biri olduysam bundan sonra bambaşka bir hayatım olabilir, bambaşka birine dönüşebilirim.
İlla değişim şart değil, illa değişim iyidir değil.
Bazen olanı sürdürmek iyidir.
Ama olan mahkum olduğumuz değil.
Deniz yıllardır ben çok hırslıyım diye ortakta geziyor olabilir ve bu doğru olabilir.
Ama bu cümle tek başına karar vermesine yetmez.
Hırsı bugün neye hizmet ediyor Deniz'in?
Merakına mı?
Üretme isteğine mi?
Başarısız görünme korkusuna mı?
Belki bir yerde hepsine birden.
Kendimizi tanımak biraz da bu karışımı, bu karmaşayı görebilmekle ilgili.
Ne zaman ki kendinizle ilgili böyle tekil bir açıklama, tekil bir sebep buluyorsunuz,
emin olun ki orada kendinizi kantarıyorsunuz demektir.
Ne zaman ki ben buyum deyip işin içinden, araştırmanın içinden çıkıyorsunuz, o zaman bir şeyleri görmeden araştırmayı kapattınız, bitirdiniz anlamına gelir.
İlk kitabım ki bu podcast'te de adını veren, kendin olmanın dayanılma safifliğinde de otantiklik meselesini elimden geldiğince gündelik seçimler üzerinden ele almaya çalışmıştım.
Otantiklik bütün hayatımıza yapıştırılacak bir etiket olmaktan çok o anda hayatımızla nasıl ilişkilendiğimizle ilgili.
Yani aslında kendi hayatımızda olan tavrımızla ilgili.
Bu nedenle kendisiyle genel olarak barışık biri de bazı anlarda kendinden uzaklaşabilir.
İşinde memnun olmayabilir, işinden kurtulmak isteyebilir.
Ailesinin yanında kendi isteğini duymakta zorlanabilir.
Bir arkadaşına özen gösterirken başka bir ilişkide otomatiğe bağlamış bir vaziyette kendini bulabilir.
Bunlar bütün kişiliğimiz hakkında hüküm vermemizi gerektirmez.
Daha somut bir soru sorabiliriz burada bence.
Şu an ben burada ne yapıyorum?
Her an bunu kendimize sorabiliriz.
Şu an bu içinde kendimi bulduğum halin ne kadarında benim bir payım var?
Kendimizle barışmak da her davranışımızı onaylamak demek değil.
Ama kendimizi onaylamasak da, pişman olsak da, kendimizi öfkeli olsak da,
kendimizle ilgili hayal kırıklığı yaşasak da kendimize yakın durabiliriz.
Aynı zamanda bir davranışımızı değiştirmek de isteyebiliriz.
Kendimize yakın durmakla kendimizi değiştirmekle birbirini dışlamak zorunda değiller.
Hatta bazen değişmeye ancak kendimizi sürekli aşağılamayı bıraktığımızda ve olduğumuz yeri gördüğümüzde kendimize olduğumuz yerden aldığımızda mümkün kılabiliyoruz.
Gelelim buradan başka bir soruya.
İçimden geliyorsa doğru mudur?
Bir dinleyici sormuş içimizden gelen her şeyi yapmak otantiklik midir diye.
Hiç şüphesiz içimizden geleni duymak önemli.
Fakat içimizden hiçbir zaman tek bir şey gelmez.
Aynı anda öfke gelir, korku gelir, merak gelir.
Bazen aynı anda birbirine ters iki arzu gelir.
Yine Deniz örneğine dönelim.
Deniz bir akşam bilgisayarını kapatmak istiyor.
Bir yandan da çalışmaya devam etmek istiyor.
Çünkü işte ertesi güne başlamadan evvel bazı işleri bitirmek onun için daha iyi olacak gibi geliyor.
Ama dinlenmek de ona ait.
İşini de yapmaya devam etmek.
İşini iyi yapmak da yine Deniz'e ait.
İkisi de Deniz'in iki arzusu.
Otantiklik için hangisini gerçek, hangisini sahteli inan edecek Deniz?
Bunun yerine aslında VARUS'cu yaklaşım ikisini de dinlemeyi önerir.
Dinlenme isteğim ne söylemeye çalışıyor, çalışma isteğim ne söylemeye çalışıyor.
Bugün neyi seçersem hangi ihtiyacıma yer açacağım, hangi bedeli üstleneceğim?
Bir başka örnek düşünelim.
Bir arkadaşınıza çok kızdınız diyelim.
Ve içinizden acayip kırıcı bir mesaj yazmak geliyor.
Yani yıkıp dökmek geliyor içinizden.
Ve öfkeniz sizin deneyiminiz ve kesinlikle onu inkar etmemeniz lazım.
Fakat göndereceğiniz mesaj başka bir seçim.
Öfkelisiniz, deneyiminiz son derece geçerli ama mesaj başka bir olay.
Çok öfkeliyim demekle aklınıza geleni döktürmek arasında bayağı bir mesafe var.
Ve bence o mesafeyi, o aradaki alanı düşünmekte fayda var.
Biraz beklemek, araştırmak, farklı arzular.
Bir yandan karşımdakine ağzının payını vermek isteyebilirim ama bir yandan ilişkiyi korumak isteyebilirim.
Neyi anlatmak istiyorum?
Temelde hangi yöne doğru hareket etmek istiyorum?
Bunu ayırt etmek çok çok önemli.
Ve belki de sadece şunu yazacaksınız.
Söz verdiğin halde gelmeyince kendimi bayağı önemsiz ve değersiz hissettim.
Otantik olmaya çalışırken bütün dürtülerimizi davranışa çevirmek zorunda değiliz.
Bu otantiklik değil.
Bu başka bir şey.
Kendi deneyimimizi ciddiye almak ona nasıl karşılık vereceğimizi düşünmeyi de içerir.
Ve her deneyimimiz, her duygumuz illaki bir davranışla dünyaya dökülmek zorunda değil.
Peki bir şeyi kendimiz için yapmak yeterli mi?
İşte bir terfi kendim için istediğimi söyleyebilirim.
Ama istediğim sadece başkalarına değerimi kanıtlama çabasından besleniyor da olabilir.
Bunu fark etmek isteğimi yasaklamaz.
Sadece bana daha iyi anlamam için yardımcı olur.
Ve başkalarının gözüne girmek istemek de yine bir mesele veya kötü bir şey asla değil.
Bu çok çok önemli.
Bunun bir daha altını çizmek isterim.
Tersinden düşünelim.
bir yakınıma bakıyorum, bakım veriyorum.
Bunu onun için yapıyorum.
Çünkü benim için bakım vermek, ihtiyacı olan birinin ihtiyaçlarını karşılamak
benimsediğim bir değer olabilir.
Eylemimin başkasına yönelmesi otomatikman beni kendimden uzaklaştırmak zorunda değil.
Ben kendi değerlerime göre hareket ediyor olabilirim mesela.
Üstelik bir eylemi içtenlikle istemem.
Onu ahlaken haklı da kılmaz.
Birinin hakkını çiğneyen bir davranış benim arzum olduğu için masumlaşmıyor.
Veya iyi bir şeye dönüşmüyor.
Otantiklik konuşurken yaptığımız şeyin sonuçlarını da konuşmamız gerekiyor tam olarak.
İçimden geldiği için veya öyle hissettiğim için yapmak tek başına yeterince geçerli ve iyi bir sebep değil.
Gelelim başka güzel bir soruya.
Karar vermeden önce ne kadar emin olmalıyım?
Burada Kierkegaard bizi seçim meselesine getiriyor.
Seçmek meselesine.
onun düşüncesinde, Kierkegaard'ın düşüncesinde insanın kendi hayatına katılması çok önemli.
Biliyorum böyle Türkçe'de garip geliyor bu cümle kulağa.
Seçim, seçenekleri uzaktan karşılaştırmaktan biraz daha fazlası.
İnsan seçtiği hayatla ilişki kurar, ona bağlanır, onun sorumluluğunu üstlenir.
Bu arada tabii ki Kierkegaard'ın düşüncesinin böyle dini bir ufku var ve işte bugünkü karar verme örneklerimiz aslında tam olarak onun biraz teolojik,
hatta birazdan daha fazla teolojik felsefesini tam anlamıyla temsil etmiyor ama
burada getirmeye çalıştığım soru şu Kierkegaard'çı açıdan.
Hayatımı anlamak için beklerken yaşamayı ne kadar erteliyorum?
Deniz aylardır işini düşünüyor diyelim.
Ayrılmak mı istiyor? Aynı yerde çalışmak mı? Daha sorumluluk almak mı?
Ve henüz bilmiyor.
Bilmemek mümkün. Hemen karar vermek zorunda da olmayabilir.
Ve hatta bence böyle çok duygusal anlarda, çok krizli anlarda
içimizden bir an önce bir karar verip harekete geçmek geldiğinde
bir duraksama süresi, bir soğuma süresi bırakmakta fayda bile var bence.
Ama araştırmakla aynı soruyu sürekli döndürmek arasında da bir fark var.
Araştırmanın sonunda yeni bir bilgi ediniriz.
Örneğin bir görüşme yapabiliriz, bir ihtimal deneyebiliriz.
Bir dönüp koşullarımıza bakabiliriz, bir hesap kitap yapabiliriz.
Sonra da kendimize dönüp ne fark ettiğimizi, bize nasıl geldiğini sorabiliriz.
Buna karşın sürekli kafamızın içinde dönüp durduğumuzda günler geçer ve elimizde aynı korku, aynı tahminler ve kendi etrafımızda döndüğümüzü fark ederiz.
Bir adım bile ileri gidememiş bir vaziyette.
Deniz'in bugün işinden ayrılmasına gerek olmayabilir.
Yöneticisiyle görev dağılımını konuşabilir.
Başka çalışma biçimlerini araştırabilir.
Bir akşam bilgisayarını daha erken kapatıp ne olduğunu gözlemleyebilir.
Küçük bir deneme bazen uzun uzadıya böyle içsel bir araştırma, içsel bir tartışmadan çok daha fazla bilgi verir.
Çünkü kendimizi sadece düşünürken ve düşünerek tanıyamayız.
Asıl kendimizi yaşarken tanıyoruz arkadaşlar.
Burada tabii ki kararın koşulları var.
İşte gelirimiz var, bakmakla yükümlü olduğumuz insanlar var, bedenimizin gücü var.
Herkesin seçebileceği alan aynı gençlikte değil.
Hepimiz günlük anlamda, antika anlamda aynı özgürlük alanına tabii ki de sahip değiliz.
Çok üzücü bir şekilde.
Ama sorumluluk bütün koşulları bizim yarattığımız anlamına gelmez.
İçinde bulduğumuz koşullarda hangi etki alanımız olduğunu araştırmak anlamına gelir.
Ben neyi yapabilirim? Nereye kadar gidebilirim?
Seçeneklerimle bunu araştırmak.
Ve bazen bilinçli karar beklemek olur.
Fakat bu bekleyişe bir biçim verebiliriz.
Neyi görmeyi bekliyorum, neyi öğrenmeyi bekliyorum, ne zaman yeniden bakacağım?
Karar verirken başka bir güçlük daha çıkıyor karşımıza.
Bir seçeneği seçince ötekinden vazgeçmiş oluyoruz.
Deniz örneğine dönelim.
Daha az çalışmayı seçerse bazı fırsatları kaçırabilir örneğin.
Daha çok çalışmayı seçerse de hayatındaki başka şeylere daha az vakit kalır.
Bazen doğru kararı ararken aslında bedelsiz kararı arıyoruz.
Hem değişelim istiyoruz hem de hiçbir şey eksilmesini istiyoruz.
Hem yeni bir hayat açılsın istiyoruz hem eski hayatımıza bütün güvenceleriyle aynen devam edelim istiyoruz.
Bu istek son derece anlaşılır fakat mümkün değil.
O yüzden sadece ne kazanacağım diye sormak yetmiyor.
Neden vazgeçmeye razıyım?
Daha doğrusu neyden vazgeçmeye razıyım diye de sormamız lazım.
Bu soru kararımızı daha gerçek bir zemine taşır.
istemediğimiz bedeli küçümsemememizi engeller.
Ödeyeceğimiz bedelleri küçümsemeden,
şeklini değiştirmeden daha net görmemizi sağlar.
Seçmediğimiz yolu zaman zaman tabii ki merak edebiliriz.
Bu da seçtiğimiz yolun yanlış olduğu anlamına gelmez.
Başka bir hayatı merak etmekle yaşadığımız hayatı reddetmek aynı şey değil.
Bazen ikisini birden taşırız.
Seçimimizden memnun oluruz
Ama geride bıraktığımız, gerçekleştirmediğimiz ihtimalinde bir hüznünü yaşarız, bir yasını tutarız aynı zamanda.
Bu aslında son derece insani ve olağandır.
Gelelim başka güzel bir soruya.
Cesaret gelmeden başlayabilir miyim diye sormuş bir dinleyici.
Bence bu noktada Tilly'in Olma Cesareti kitabı oldukça iyi bir eşlikçi.
Bunu okuma önerisi olarak vermekten biraz çekiniyorum çünkü kısa bir kitap olsa da biraz ağdalı bir kitap.
O yüzden ben biraz böyle ana fikirlerden bir bahsedeyim.
Hoşunuza giderse siz her zaman bakabilirsiniz.
Tilih cesareti yokluk tehdidi karşısında varlığını olumlama üzerinden düşünür.
Ölüm, anlamsızlık ve suçluluk bu tehditin farklı yüzleridir.
Tilih'in yaklaşımının tabii ki yine teolojik bir yanı var Kierkegaard gibi.
Cesareti sadece kendine güvenmeye indirgemez, dünyaya, tanrıya güvenmeye, daha evrene güvenmeye farklı boyutlara doğru götürür.
Fakat burada yine teolojik tarafından uzaklaşıp gündelik tarafa yaklaşmak isterim.
Bence önemli olan meselelerden biri bu.
Yaşamak için bütün belirsizliğin kalkmasını bekleyemeyiz.
Birçoğumuz bunu deniyoruz ve yapamıyoruz çünkü mümkün değil.
Belirsizlik her zaman olacak çünkü.
Bir şeyi önemsediğimizde kaybetmekten tabii ki korkarız.
Bir karar verdiğimizde yanılma ihtimali tabii ki vardır.
Yakınlık istediğimizde reddedilme ihtimali tabii ki de vardır.
Bunları tamamen ortadan kaldırdıktan sonra harekete geçmek istersek çok uzun süre beklememiz gerekir.
Belki hayatı kaçıracak kadar, ölene kadar beklememiz gerekebilir.
Örneğin deniz, ünlü deniz.
Önce bir kendime güveneyim sonra konuşurum diye olabilirken kendine.
Ama belki konuşmaya hazırlanırken güveni artacak.
Belki konuşurken sesi titreyecek, bu titreme söyleyeceği şeyin değersiz olduğunu göstermez.
Bazen cesaret küçücük bir şeydir.
Bunu bilmiyorum diyebilmektir.
Yardım istemek, yanlış yaptığını kabul etmektir.
Bir gün önce verdiğin cevabın yanlış olduğunu söyleyip onu üzerinden bir daha geçmektir.
Ve sıklıkla cesareti kendimizi zorlamakla karıştırıyoruz.
Son kitabım Anlam Cesaret Ölüm Hiçlik'te de aslında biraz bu vurguyu, bu ayrımı yapmaya çalışıyorum.
Birini hayatıyla karşılaşmaya davet etmek başka.
Hazır olmadığı bir kararı itmek bambaşka.
Bırak gitsin yaparsın ya falan öyle laflar öyle atıp tutmalar kolay.
O kararın sonuçlarıyla yaşayacak kişi biz değilsek daha da kolay.
Burada söz ettiğim varoluşsal kaygıyı insanın hayatını ciddi biçimde zorlaştıran kaygıyla da aynılaştırmamak gerekiyor.
Yoğun kaygı yaşamak daha otantik olduğumuzu kanıtlamaz.
Daha çok zorlandığınız daha otantik olduğunuzu kanıtlamaz.
İhtiyacımız olduğunda destek almak da cesaretin bir biçimi olabilir.
Durmak da, dinlenmek de ve belki de kendimize şu soruyu sorabiliriz.
Bugün taşıyabileceğim büyüklükte bir adım ne olurdu atabileceğim?
Belki konuşmanın tamamı değil de sadece o randevuyu istemek.
Belki karar vermek değil de biraz daha araştırmak.
Bir belirsizliği daha ortadan kaldıracak şekilde biraz daha bir etrafta soruşturmak.
Belki de ihtiyacı sadece isimlendirmek.
Bunlar da birer cesaret meselesi.
Bunlar da bizim için toz ve gaz bulutu gibi muğlaklaşan hayatı ve dünyayı biraz daha netleştiren adımlar olabilir.
Gelelim başka güzel bir soruya.
Değiştirsem kendimi kaybeder miyim diye sormuş bir dinleyici.
Ve Deniz'e dönelim.
Hırslı bir insan hırslarını yumuşatırsa o tantikliğini kaybeder mi mesela?
Önce neyin değiştiğine bir bakmak lazım.
Deniz çalışmayı hala seviyor olabilir.
Üretmek istiyordur.
Ama artık uykusunu, ilişkilerini, bedenini sürekli geri plana atmaktan da yorulmuş ve bu konuda artık biraz isteksiz hissediyor olabilir.
Burada hırsını yok etmiyor Deniz.
Hayatının diğer taraflarını da hesaba katmaya başlıyor.
Bazen kendimizle ilgili bir özelliği biraz fazla büyütüyoruz.
Sonra bütün kararlarımızı da o özelliğin onayından geçirmeye başlıyoruz.
Güçlü biriysem dinlenemem, bağımsız biriysem yardım alamam, hırslıysam yavaşlayamam.
Neden olmasın?
Oysa insan tek bir özellikten oluşmaz.
Başarılı olmak isteyen yanımız kadar sevmek isteyen de bir yanımız var.
Yorulan yanımız da var.
Sıkılan ve oyun oynamak isteyen bir yanımız da.
Adaptasyon bence bu açıdan oldukça önemli.
Koşullar değiştiğinde ayak uydurabiliyor muyum?
Daha önce bize iyi gelen bir düzen bugün iyi gelmeyebilir.
Bir kayıp yaşarız, yeni sorumluluklar alırız, isteklerimiz değişir, hayat değişir, biz değişiriz.
Kendimize sadık kalmak adına bütün eski davranışlarımızı sürdürmek zorunda değiliz.
Bu birçoğumuzun sık sık düştüğü bir tuzak.
Ama her uyum da bize iyi gelmeyebilir.
Ortam bizi sürekli susturuyorsa yalnızca daha iyi uyum sağlamaya çalışmak yetmeyebilir.
Ortamı değiştirmeyi de düşünmek lazım.
Ve kendimize belki şunu sorabiliriz.
Bu değişiklik hayatımla temasımı arttırıyor mu?
Yoksa önemli bir ihtiyacımı daha da görünmez mi kılıyor?
Deniz daha az çalışınca ilk hafta belki huzursuz olacak.
Bu huzursuzluk yanlış bir karar verdiğine işaret olmak zorunda değil.
Daha önce boş bırakamadığı bir zamanla karşılaşmıştır.
Kendini işe yaramaz hissettiğini fark etmiş olabilir.
Birçok şey olabilir.
Çünkü zemini değişti.
Ve burada çok önemli bir soru beliriyor bence.
Deniz örneği üstünden gidecek olursak.
Değerli olduğumu hissetmek için hep üretmek zorunda mıyım?
Hırsını yumuşatmak bazen de bu soruyla kalabilmekle alakalı.
Sonunda daha çok çalışmayı da seçebilirim.
Ama artık neyi seçtiğini daha iyi bilen biri olmuş olabilirim.
Ki tam olarak otantikliğin tanımı da bu oluyor.
Bir dinleyici hatalarımı nasıl sahiplenebilirim diye sormuş.
Bir kere her şeyden önce otantik yaşamaya çalışınca hatasız olmuyoruz.
Hatasız hayat diye bir şey yok.
Bunu bir baştan koymak isterim ortaya.
Bunu kabul etmek her şeyden önce bizleri çok rahatlatacak.
Kendimize daha dürüst olduğumuz için hatta bazı hatalarımızı, bazı görmezden gelmeye çalıştığımız hatalarımızı daha net görür hale geliyoruz.
Otantik olduğumuzda.
Yine Deniz'e bir dönelim.
Deniz diyelim ki bir iş arkadaşına sert konuşmuş olsun.
Sonra da ben stres altının altında böyle oluyorum desin.
Bu bir gözlem olabilir.
Fakat konuşma burada biterse açıklama sadece bir mazerete dönüşür.
Sahiplenmek daha somut bir şey istiyor bu noktada.
Ben ne yaptım?
Bunun karşımdakine etkisi ne oldu?
Benim payım ne?
Şimdi ne yapabilirim?
Toplantı sözünü kestim.
Sonra da seni herkesin önünde küçümsedim.
Bu doğru değildi özür dilerim.
Biliyorum çok böyle kitabik ve çok sürreal geliyor olabilir ama ben size en sürreal örnekleri vereyim.
Rahat ettiğiniz bir şekilde daha net bir açıklama, kendinize olduğunuz yere sahip çıkarak bir açıklama yapma şansınız var.
Bu tip cümlelerde kişinin bütün varlığı mahkum edilmiyor.
Davranış açıkça adlandırılıyor ardından da telafiye açık bir yer bırakılıyor.
Bir sonraki toplantıda sözünü tamamlamasına alan vermek gibi.
Kendi hazırlık ve çalışma düzenini değiştirmek gibi.
Telafi karşı tarafın hemen affetmesini sağlamayabilir.
Bu sonucu yönetemeyiz karşımızdaki bizi hiçbir zaman affetmeyebilir.
Fakat yine de biz kendi payımıza düşeni yapmamız gerekir.
Tam da bu otantik olma projemizin bir parçası olarak.
Kendini sahiplenmekle kadercik arasında fark tam olarak burada belirginleşir.
Bu benim geçmişim demek var, o yüzden hep böyle olacak.
Geçmişim yüzünden hep böyle olacak demek başka türlü.
Bu noktada Nietzsche'nin amorfatih düşüncesine bir geri dönmek isterim.
Bu gündelik bir kabullenmeden daha iddialı bir düşünce.
Amorfatih kaderine aşık olmak demek.
Burada ondan esinlenerek daha sınırlı bir soru belki sorabiliriz kendimize.
Olmuş olanı hayatımın parçası olarak kabul edip şimdi onunla ne yapabilirim?
Hatta bu soruyu bir ön soruyla tamamlamak isterim.
Olmuş olanı tımın bir parçası olarak nasıl kabul edebilirim?
Öncelikle ve kabul ettikten sonra peki ya sonra bundan sonra ne yapacağız?
Yaşadığım her şeyin iyi olduğunu söylemem gerekmiyor otantik olmak için.
Bana yapılan haksızlığı onaylamam, teşekkür etmem de gerekmiyor.
Başkasının sorumluluğunu kendi üzerime almam da keza benzer bir şekilde kesinlikle gerekli değil.
Ama olmuş olanın bugünkü hayatımda bir yeri var.
Haksız da olsa, hak etmemiş de olsam, yanlış da olsa.
Nasıl ilişki kuracağım o yerle?
Tam hak kritik soru bu.
Burada bir başka incelik daha var.
Her kötü sonuç kötü bir kararın kanıtı değildir aslında.
Bazen bildiklerimizle özenli bir karar veririz.
Sonra da koşullar değişir.
Bazen de şansımız yaver gider ve düşüncesiz bir karar gayet iyi sonuçlanabilir.
Çok da hesap, kitap yapmadan girdiğimiz bir şey gayet iyi de sonuçlanabilir.
Kendimizi değerlendirirken sadece sonuca bakmamamız bence biraz daha sağlıklı olan.
Kararı nasıl verdiğimize de bir bakmakta fayda var.
Ben bu kararı verirken neleri biliyordum, neleri görmezden geldim, neleri bilmiyordum ve bilme şansım yoktu.
Ve bugün daha bilgili bir yerden neyi farklı yapardım?
Evet geriye dönük kararımı veya hareketimi değiştiremeyecek olabilirim ama bir sonraki seferler için kendime önemli bir ders veya kendime önemli bir yönerge, bir değer, bir rehber çıkarabilirim oradan.
pişmanlık bu soruları açıldığında işe yarayabilir.
Sadece bu sorular açıldığında kendi kendimize dövündüğümüzde yine o döngüsel bir yere girmiş oluyoruz.
Sürekli kendimize hakaret etmek ise az önce söylediğim gibi aynı yerde dönmek demek.
Bunu yakın bir arkadaşımız üstünden düşünelim.
Size gelip çok yanlış davrandım dese.
Onu dinlerken yalnızca sen zaten hep böylesin der miydiniz?
Yoksa ne olduğunu anlamaya mı çalıştırdınız?
Kendimize de böyle yaklaşmamız gerekiyor.
Anlamak, aklamak değil.
Altını kalın kalemlerle çizmek isterim.
Yorgunluğumun payını görebilirim.
Öfkemin nedenini anlayabilirim.
Yine de yaptığım şeyi savunmamayı seçebilirim.
Özürden sonra davranışı değiştirmek için bir düzen gerekebilir.
Denize geri dönecek olursak, her işi son ana bırakıyorsa buna bakabilir.
Bunun nasıl bir stres yarattığına kendinde.
Taşıyamayacağı görevleri alıyorsa yine buna bakabilir.
Yardıma ihtiyacı varsa yardım isteyebilir.
Böylece sorumluluk yalnızca kötü hissetmekten ibaret kalmaz.
Gündelik hayatta bir karşılığı olur.
Bir şeylerin dönüşmüne, değişimine yol ve yer açar.
Bir sonraki benzer durumda başka türlü davranma ihtimalini aralar.
Yine hata yapabiliriz bu arada.
Otantik olmak, kendimize sahip çıkmak,
Kendimizle ilgili gerçekçi bir resme sahip olmak bizi bir sonraki hatadan koruyacak olsa da hatalara karşı ömür boyu korumayacak.
Ama en azından daha uyanık ve daha az sisli bir yerden hayatı ve kendimizi görmeye başlarız.
Danışanlarla çalışan dinleyicilerden bir soru gelmiş.
Otantiklik öğretilebilir mi diye bir insana otantik olmak nasıl öğretilir diye.
Otantikliğin herkes için aynı davranışlardan oluşan bir tarifi olsaydı.
Evet öğretebilirdik kesinlikle ama yok.
Ortalıkta bir sürü laf var.
Daha çok hayır de, daha açık konuş, işini değiştir, cesur ol, sınır koymayı öğren.
Duruma göre bunların hepsi bir otantiklik yolu olabilir tabii ki de.
Ama bunların hiçbiri tek başına yeterli değil.
Bir insan için hayır demek önemli olabilir otantiklik anlamında.
Başka biri içinse bağ kurmak adına her şeyi göze alıp evet demek.
Amy Van Derzen ve Martin Adamson yaklaşımında da otantiklik bir standart değil.
İkisi de hocalarımdır doktoradan.
Terapinin sonunda alınacak bir belge gibi düşünmeyin lütfen otantikliği.
Kişinin kendi hayatını üstlenmesine ilişkin bir yönelim bu.
Kendini sırtlanabilmesi, kendini taşıyabilmesiyle ilgili.
Otantiklikle kendinden uzaklaşma arasında tabii ki de hareket edebiliriz.
Her an otantik kalmak o kadar da mümkün değil.
Bu yüzden terapi nasıl bir insan olacağını söylemekten çok kişinin deneyimini araştırabileceği bir ilişki sunabilir.
Bir dipnot eğer terapiniz nasıl biri olmanız gerektiğini size dikte ediyorsa bir terapistinizle konuşun bir yüzleşin bununla ilgili.
Çünkü bir şeyler tam kulağa doğru gelmiyor diyebilirim.
Duygusunu ayırt etmek, varsayımlarını fark etmek, seçeneklerini görmek, çelişkilere yakından bakmak terapi bunları açığa çıkartmalı tam olarak.
İkinci kitabım kendi yabancıdaki anlatılarda da aslında tam olarak bu tutumun izlerini yansıtmaya çalıştım bir terapist gözünden.
Bir açıklamaya hızla ulaşmak yerine yaşananı dinlemek, kişinin durmak istediği yere saygı göstermek, konuşmayı terapistin merakına göre zorlamamak.
Örneğin biri işimden ayrılmalıyım diyorsa hemen desteklemek veya vazgeçilmek yerine
önce araştırmamız gerekiyor.
Terapiste olarak bizim işimiz bu.
İşin hangi tarafı yoruyor?
Ayrılınca ne değişecek?
Nereye doğru gidecek danışan?
Neyi kaybetmekten korkuyor?
Kalmanın bedelleri ve koşulları ne?
Terapist bunları kişinin yerine cevaplamaz, cevaplayamaz.
Ama cevapların araştırılmasına eşlik edebilir.
Gerektiğinde kendi anlayışına da sınayabilir.
Sizi böyle anladım. Doğru mudur? Doğru takip edebiliyor muyum? Doğru izin üstünde miyim?
Böylece kişi terapistine uygun bir hayat kurmaya yönelmez zaten. Bu çok yanlış olur.
Amaç danışanların kendi deneyimini daha iyi okuyabilmesini sağlayacak bir hayat bilgisi kazandırmak onlara.
Burada tabii ki küçük pratikler önerilebilir.
Fakat bunları otantiklik sınavına çevirmemek gerekiyor.
Kendini anlamakta zorlandığı için kişinin bir kez daha başarısız hissetmesine ihtiyacı yok.
Hayat zaten yeterince zor.
Zaten yeterince mistik, yeterince kendimize gizemli yanlarımız var.
Okey yani bence daha fazla yük yaratmasın terapilerde üstümüzde değil mi?
Başka bir dinleyici sormuş.
Bütün bunlar bizi mutlu eder mi diye.
Eğri oturup doğru konuşalım.
Otantiklik mutluluğu garanti etmez.
Kendimize dürüst olduğumuzda tabii ki bazen rahatlarız.
Bazen de ertelediğimiz acılarla karşılaşırız.
Bir ilişkide ne kadar yalnız kaldığımızı fark ederiz veya bir hedefi artık istemediğimizi anlarız.
Bu fark edişler ilk anda iyi gelmeyebilir.
Ama mutlulukla doyumu da birbirinden ayırmamız gerekiyor.
Zor bir konuşmadan sonra üzgün olabilirsiniz.
Aynı zamanda önemli bir şeyi saklamadığınız için de o konuşmanın arkasında durabilirsiniz.
Doyum bazen burada belirir.
Yaşadığımız şeyin bizim için bir karşılığı var.
Yaptığımız şeye katılmışızdır.
Sonuç kusursuz değildir ama kendimizle bağımız biraz güçlenmiştir.
Frankl'ın anlam yaklaşımı bu noktada bence yardımcı olabilir bir şeyleri daha net görmemize.
Frankl anlamı somut hayat durumları içinde düşünür.
Bir iş ortaya koymakta, bir insanla karşılaşmakta, bir deneyimi yaşamakta anlam bulunabilir.
Kaçınılmaz acı karşısında tutumda da keza.
Buradaki kaçınılmaz kelimesini atlamamakta fayda var.
Değiştirebileceğiniz şeylerde acıyı azaltmak için elinizden geleni yapın diyor Frankl.
Acı çekmek başlı başına bir erdem değil.
Her yaşantıdan hemen bir ders çıkartmak zorunda da değilsiniz.
Denize geri dönelim, deniz için anlam, herkesten daha başarılı olmak olmayabilir.
Yaptığı işin birine katkısını görmek olabilir.
Öğrenmek olabilir.
Hayatında işe ayrılmamış bir alan kurmak olabilir.
Bunu keşfetmek için şu soru bayağı işe yarıyor.
Yorgun olsam da ne yemek verdiğimde o emeğin bir karşılığı olduğunu hissediyorum.
Franklin yaklaşımı dikkatimizi kendimizden ötesine de taşır.
Sürekli nasıl hissettiğimizi ölçmekten kime ve nereye, neye yöneldiğimize bakarız.
Bu kendimizi unutmak anlamına gelmez ama hayatın yalnızca kendi içimizde ve kendi etrafımızda olup bitmediğini bize hatırlatır.
O yüzden mutlu olmak için otantiklik yoluna çıkıyorsanız çıkmayın. Yanlış yoldasınız.
Bir sonraki soruya yavaştan geçebiliriz belki de buradan.
Bir dinici iyi yaşam nasıl bir şey diye sormuş.
Biliyorum direkt otantiklik konusuyla alakalı değil ama çok akraba bir konu.
Tam olarak burada Aristoteles'e dönmek isterim.
Aristoteles'in evdemonya kavramı iyi yaşamı düşünmek için bence bir kapı aralayabilir bize 2000 küsur yıl önceden seslenerek.
Çoğunlukla mutluluk diye çevriliyor ama burada anlık keyiflerden daha geniş bir şey var.
O yüzden mutluluk çevirisi bir parça haksızlık evdemonyaya.
insanın iyi yaşaması ve iyi eylemlerde bulunması burada söz konusu olan.
Aristoteles bunu erdemle, alışkanlıklarla ve pratik akılla ilişkilendirir.
Dostlukların ve dış koşulların payını da hesaba katar.
İyi yaşam yalnızca içimizde hissettiğimiz bir durum değil.
Aristoteles modern anlamda bir otantiklik kuramı sunmuyor.
Yine de bize önemli bir soru bırakır.
Yaşama biçimim nasıl bir insan olmama katkıda bulunuyor?
niyetlerimizle gündelik düzenimiz arasındaki mesafeyi ölçmekte fayda var.
Açıldıkça kendimizi iyi hissetmemeye başlarız.
Bunu kendimi veya sizleri suçlamak için söylemiyorum.
Ama nasıl küçük değişiklikler yapabilirim ki bu mesafe bir parça da olsun kapansın?
Ruhsal gelişim dediğimiz şeyi de bu bağlamda düşünebiliriz.
Burada gelişimi sürekli daha sakin ve daha olumlu olmakla ölçmüyorum.
Yanlış anlamayın lütfen.
Çelişkilerimizi taşıyabilmekte de bir gelişme var.
Yardım alabilmekte, başkasının deneyimine yer açabilmekte.
Bir yanılgıdan sonra yeniden düşünebilmekte.
Yanıldığımızı kendimize ve uygunsuz etrafa itiraf ederek.
Deniz belki hala hırslı.
Geri döndüm örneğe.
Hala zaman zaman fazla çalışıyor belki de.
Ama artık yorgunluğunu daha erken fark ediyor.
Birini incittiğinde daha çabuk duruyor.
Yardım istemeyi eskisi kadar küçümsemiyor.
Hala zorlanıyor ama olsun.
Bu değişiklikler hiç de böyle zihninizde canlanan şatafatlı, gösterişli dönüşümler olmayabilir.
Ama tam olarak iyi yaşamın temelleri bu tip küçük gündelik değişimlerde ve dönüşümlerde yatıyor.
Burada kendimizi sürekli incelemenin de bir sınırı var.
Her kahveyi içerken bu gerçekten benim arzuma falan sormayın.
Her gülüşümüzü, her alışkanlığımızı sorgularsak gerçekten hayatı kendimiz için yaşanmaz hale getiririz.
Bunu da yapan çok kişi var.
Otantiklik pratiği kendimizi durmadan denetlemek anlamına gelmesin lütfen.
Bazen yaptığımız işe dalabiliriz, bazen arkadaşlarımızla saçmalayabiliriz.
Bazen hiçbir büyük anlam aramadan kanepemizde yatıp dinlenebiliriz.
Araştırmaya nerede ihtiyaç duyduğumuzu fark etmek yeterli bir başlangıç olabilir.
Sürekli aynı yerde sıkışıyorsak, söylediğimizle yaptığımız arasındaki mesafe bizi yoruyorsa, bir tercihimizin artık bize uymadığını hissediyorsak,
o zaman biraz durup bakabiliriz ve sonra yeniden hayatın içine dönebiliriz.
Düşünme ile yaşama birbirini besler, beslemeli.
Yalnızca düşünürsek deneyim eksik kalır.
Hiç durmadan yaşarsak bazı tekrarları görmeyebiliriz ve aslında kendimizi bize iyi gelmeyen tekrarları tekrar ederken bulabiliriz.
Deniz'in bir pazar akşamını düşünelim.
Haftasını değerlendirmek için diyelim ki birkaç dakika yırıyor.
Bir gün erken çıkabilmiş, bir gün yine istemediği bir işi almış, bir arkadaşın dinlerken zihni sürekli işe gitmiş.
Buradan kendine bir not verebilir.
Gelecek hafta her şeyi düzeltmeye çalışmayacağım.
Bir konuşma yapacağım.
Sonra ne olduğunu göreceğim.
Bu kadarı bazen yeterince ciddi bir başlangıç.
Gelişmek her gün daha iyi bir sonuç almak değil.
Her gün ileri gitmek hiç değil.
Deneyimimizi görüp deneyimimizin bize anlatmaya çalıştığını fark etmek bence yeterince iyi.
Eğer isterseniz bu hafta küçük bir deneme yapabilirsiniz.
Sadece bir durum düşünün.
Büyük bir hayat meselesi seçmeniz gerekmiyor.
Hatta büyük bir hayat meselesi seçmeyin.
Bu söylemek istediğiniz bir cümle olabilir, üstlendiğiniz bir iş olabilir.
Sürekli ertelediğiniz bir ihtiyaç.
Yazmak isterseniz daha sonra birkaç dakika ayırabilirsiniz.
Sadece şimdilik biraz aklınızda tutun, aklınızda çalışın.
Önce olanı tarif edin.
Yorumdan önce olaya bakın.
Herkes beni kullanıyor yerine bu hafta istemediğim üç işi üstlendim diyebilirsiniz mesela.
Sonra kendinize bir sorun.
Bende ne oluyor? Kızgın mıyım? Korkuyor muyum?
Yardım etmeyi gerçekten istiyor muyum?
Muhtemelen birden fazla cevap gelecek.
Ardından neyi önemsediğinize bakın.
Dayanışmayı mı? Dinlenmeyi mi? Güvenilir olmayı mı?
Bunlar bazen çatışır.
Birini önemsemek diğerlerini geçersiz kılmaz ve bir anda birini seçmemiz gerekebilir.
Şimdi bir de koşulları düşünün.
Gerçekten ne mümkün?
Kiminle konuşabilirim? Hangi kısmı değiştirebilirim?
Neye şu an gücüm yetmez?
Sonra son olarak küçük bir adım seçin.
Bir işi geri vermek olabilir.
Daha fazla süre istemek olabilir.
Yardım etmeyi seçip başka bir planı azaltmak olabilir.
Bütün bunları yaptıktan sonra yalnızca rahatlayıp rahatlamadığınızı ölçmeyin.
Ne öğrendiğinize de bakın.
Kendinizle ilgili ne gördünüz?
Beklediğiniz ne oldu?
Neyi yeniden düşünmek istiyorsunuz?
Ne sizi şaşırttı?
Bu deneyi bir performans görevine lütfen çevirmeyin.
Her gün yapmak zorunda değilsiniz.
Kusursuz cevaplar vermeniz gerekmiyor.
Zaten kusursuz cevaplar yok.
Bir şeyi fark edip hemen değiştirmemeniz de mümkün.
Deneyiminize biraz daha yakından bakmak buradaki tek amaç aslında.
Okey, yavaştan seriyi kapatalım.
Başlangıçtaki mesaja bir dönelim.
Deniz sonunda ne yazdı?
Belki bu hafta üstlenemeyeceğim dedi.
Belki yapabilirim ama cuma günden önce bitiremem.
Belki de düşününce yardım etmek istediğini fark etti.
Cümlenin hangisi olduğu tek başına yeterli değil.
Önemli olan o cümleye nasıl geldiği.
Kendini duyabildi mi?
Kuşullarını görebildi mi?
Sonucunu düşünerek bir cevap verebildi mi?
Otantiklik üzerine bu kadar konuştuktan sonra geriye yeni bir zorunluluk kalmasını istemiyorum.
Zaten yapmamız gerektiğini düşündüğümüz çok şey var.
Bir de her an otantik olma baskısıyla yaşamamıza gerçekten gerek yok.
Bazen kendimizden uzaklaşacağız.
Alışkanlıklarla cevap vereceğiz.
Yanlış anlayacağız.
Bir ihtiyacımızı çok geç fark edeceğiz.
Ama her zaman yeniden bakabiliriz.
Bir konuşmaya geri dönebiliriz.
Bir kararın koşullarını değiştirebiliriz.
Özür dileyebiliriz.
Yardım isteyebiliriz.
Kendimiz olmak değişmeye kapıyı kapatmak demek değil.
Bazen tam da değişebilmek için kendimize sahip çıkmamız gerekiyor.
Bu seriden yanınıza tek bir soru almanızı istesem herhalde şunu seçerdim.
Bugün bulunduğum koşullarda hangi küçük seçimimin arkasında durabilirim?
Bir tane. Belki cevabınız hemen gelmeyecek.
Ama soruyu zihninizde bir süre daha taşıyın.
O tantiklik serisi burada bitiyor.
Ama kendimizle konuşmamız devam ediyor.
Yarın başka bir durumda başka bir ihtiyacımızı duyacağız.
Belki bugünkü cevabımızı da değiştirmek zorunda hissedeceğiz.
Dinlediğiniz ve sorularınızla bana ve bu seriye eşlik ettiğiniz için çok teşekkür ederim.
O tantikliği geride bırakıyoruz.
Önümüzdeki haftadan itibaren yeni bir konu.
Görece daha kısa bir seri, iki bölüm planladım.
Mükemmeliyetçilikle devam edeceğiz.
Kendinize çok iyi bakın.
Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
