
Bu bölümde otantikliğin başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler içindeki yerini konuşuyorum.
Kendimiz olduğumuzda sevilmeye devam eder miyiz? Bir ilişkide uyum sağlamakla kendimizden vazgeçmek arasındaki sınır nerede başlar? Toplumsal rollerimiz, başkalarının beklentileri ve sosyal medyada nasıl göründüğümüz, kendi sesimizle kurduğumuz ilişkiyi nasıl etkiler?
Heidegger, Sartre, Levinas, Buber ve Yalom’un düşüncelerinden yola çıkarak; kendimiz olmakla bir başkasını gözetmek, aidiyetle özgürlük ve yakınlıkla mahremiyet arasındaki gerilime bakıyorum.
Belki de mesele herkese bütün halimizle görünmek değil; hangi ilişkilerde kendimizi biraz daha az saklayabildiğimizi fark edebilmek.
Transkript
Merhabalar, ben Dr. Ferhat Şakiçöz.
Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği podcast'inin bir bölümüne daha hoş geldiniz.
Geçtiğimiz haftalarda olduğu gibi bu haftada otantiklik hakkında konuşmaya devam edeceğiz.
Kendim olursam beni severler mi?
Bugünkü aslında en temel sorumuz bu.
Otantiklik ve başkaları nasıl bir ilişki içindeler?
İlişkilerin yumağında, toplumun içinde belli rolleri gerçekleştirirken, belli rollere sahipken nasıl otantik olabiliriz?
Birazcık bunlara bakacağız.
Ama bugün sorularınıza geçmeden evvel ufak bir hikayeyle başlamak istiyorum.
Eminim ki birçoğunuza bir kısmı en azından tanıdık gelecek bir hikaye.
Bir arkadaş buluşmasından çıktığınızı düşünün.
Güzel bir akşam olmuş, gülmüşsünüz, sohbet etmişsiniz, bir sonraki buluşma için sözleşmişsiniz.
Ortada kötü giden hiçbir şey yok gibi görünüyor.
Hatta eve dönerken telefonunuza bir mesaj geliyor.
Bugün çok iyi geldi, yine yapalım.
Ama sizde başka bir his var.
Sanki bütün akşam oradaydınız da tamamen orada değildiniz.
Bir kısmınız orada değildi sanki.
Bir konuda farklı düşündünüz ama söyleyemediniz.
Canınızı sıkan bir şakaya güldünüz.
Bu aralar nasılsın dendiğinde iyiyim yoğun dediniz ve geçtiniz.
Aslında konuşmak istediğiniz şeyin etrafından dolanıp durdunuz.
Eve gelince üzerinizdeki kıyafetlerle birlikte bütün akşam taşıdığınız bu tatsız halde çıkarttığınızı hissediyorsunuz.
Ve bir bakmışsınız kendinize kızıyorsunuz.
Neden kendim olamıyorum?
Başka bir akşam düşünelim.
Bu kez sesinizi çıkarttınız.
Bu kez söylediniz.
Ben buna katılmıyorum dediniz.
Belki bir sınır koydunuz.
Belki hayatınızla ilgili, çevrenizin alışık olmadığı, bir tercihinizi başınızdan geçen bir şeyi yaptığınız bir şeyi anlattınız.
Belki masada kısa bir sessizlik oldu.
Birisi konuyu değiştirdi.
Siz de eve dönerken bu kez şunu düşündünüz.
Keşke söylemeseydim.
Çok fazlaydı.
Şimdi benim aklımda ne düşünecekler.
Birinde kendimizden uzaklaşıyoruz, diğerinde başkalarından uzaklaşmaktan korkuyoruz ve hatta bazen kendimizi uzaklaşmış buluyoruz.
Bugün sizlerden, dinleyicilerden gelen sorular tam olarak bu aralıkta duruyor.
Otantik olmak insanı yalnızlaştırır mı?
Hem kendimiz olup hem sevilebilir miyiz?
Oyun sağladığımızda canlılığımızı kaybediyoruz, karşı çıktığımızda yalnız hissediyoruz.
O zaman ne yapacağız bu ikisinin arasında?
Bu bölümde Buber, Levinas, Heidegger, Sartre'ın düşüncelerine uğrayacağız.
Yalom'un şu ünlü varolusal yalnızlığından bir parça bahsedeceğiz.
Ama tabii ki her zaman olduğu gibi amacımız isimleri arka arkaya sıralamak değil,
bu podcast'ı bir felsefe dersine dönüştürmek değil.
Akşam yemeğinde, iş toplantısında, ilişkimizde, ilişkilerimizde,
telefon ekranın karşısında işimize yarayabilecek,
bu sorulara işimize yarayabilecek cevaplar bulmaya çalışacağız.
Bir noktayı baştan açık tutmak isterim.
Bu düşünürler aynı şeyi söylemiyorlar.
Bazıları ilişkiyi karşılaşma üzerinden, bazıları sorumluluk üzerinden, bazıları da gerilim üzerinden düşünüyor.
Bu nedenle onları tek bir otantiklik tarifinde birleştiremeyiz.
Birleştirmeye çalışırsak onların felsefelerine çok büyük bir haksızlık olur.
Ama aralarındaki farklar da aslında tam olarak bize düşünmek için bir alan açıyor.
Bize kendi otantiklik tarifimizi, kendi otantiklik formülümüzü ilişkilerde bulmamız için bir alan açıyor.
Ve bugün otantiklik derken tam olarak şunu kastedeceğim. Ne hissettiğimle, neye önem verdiğimle ve nasıl yaşadığımla mümkün olduğunca dürüst bir ilişki kurmak.
Bunun sorumluluğunu da başkasına atmamak, devretmemek. Bu tanımın içinde değişmek var, yanılmak var, başkasını dinleyip fikrini yeniden kurmak, yeniden oluşturmak var.
Çünkü kendimiz olmak kendimiz hakkında verdiğimiz ilk karara, ilk kanıya, ilk formülasyonumuza, ilk fikrimize, ilk doğrumuza sonsuza kadar bağlı kalmak zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor.
İnsan değişir.
Tam olarak da bugün insanın değişken zemininde otantikliğe nasıl ulaşabileceğini konuşacağız veya sizlere anlatmaya çalışacağım dilim döndüğünce.
Gelen ilginç bir soruyla başlamak isterim. Biraz soyut bir soru. Başkaları olmadan kendimiz olabilir miyiz?
Genelde tam aksini düşünüyoruz. Başkaları olduğu için kendimiz olamıyoruz diye düşünüyoruz.
Bir yakından bakmaya çalışalım. İlgimi çekti soru. Bence bir derinlik kazandırabiliriz araştırmamızda bu sorunun cevabını.
O tantikliği bazen şöyle hayal ediyoruz işte.
Dünki haftalarda da konuştuğumuz gibi içimde böyle saf etkilenmemiş bir ben var. Okul, toplum, ilişkiler onun üzerine örtüyor.
Ben bütün bu etkileri kaldırırsam sonunda gerçek kendime ulaşacağım.
Bu düşüncede anlaşılır bir istek var tabii ki.
Başkalarının beklentileri altında sıkışınca biraz alan istiyoruz.
Fakat gerçekten bütün ilişkilerimizi çıkardığımızda geriye ne kalacağını da düşünmek gerekiyor.
Kendimize anlattığımız dili başkalarından öğrendik.
Neyi sevdiğimizi bazen birinin bize gösterdiği bir şey sayesinde keşfettik.
Bazen değil genellikle.
Hatta bazı sınırlarımızı ancak biri o sınırı geçtiğinde, ihlal ettiğinde fark ettik.
Benliğimizin tarihinde başka insanlar var.
Heidegger'in ile olmak veya birlikte oluş, yani mitzane kavramı bence burada önemli bir şeyleri enkapsül etmemize yardımcı oluyor.
İnsan önce tek başına tamamlanıp sonra topluma eklenen bir varlık değil.
Başkalarıyla paylaşılan bir dünyada var oluyoruz.
Yalnızken bile kullandığımız değil, yaptığımız işler, anlam verdiğimiz şeyler bu ortak dünyayla ilişkili.
Heidegger'in otantiklik meselesi de toplumdan bütünüyle çıkmakla çözülmez.
Zaten çıkamayız da.
Gündeki hayatta insan böyle yapar diye devraldığımız imkanları nasıl üstlendiğimizle ilgili bu mesele.
Buradan kendi hayatımıza dair bir soru taşıyalım.
Bir soruya gelelim.
Yaptığım şeyi ben de benimsiyor muyum?
Yapan benim ama benimsiyor muyum?
Yoksa yalnızca başka türlü yapılabileceğini düşünmediğim, düşünemediğim için mi bunu yapmaya devam ediyor?
Mesela evlenmek istiyorsunuz ve çevrenizdeki herkes de evleniyor.
Bu benzerlik isteğinizi otomatikman sahte yapmaz.
Gerçekten ortak bir hayat kurmak istiyor olabilirsiniz.
Veya gerçekten de herkes yapıyor diye yapmak da istiyor olabilirsiniz.
Ya da tam tersini düşünelim.
Evlenmek istemiyorsunuz.
Bu da tek başına daha otantik olduğunuzu göstermez.
Belki farklı görünme baskısı altında aslında istediğiniz bir yakınlıktan kendinizi özellikle uzak tutuyorsunuz.
Bir tercihin kalabalık tarafından paylaşılması onun size ait olmadığını kanıtlamaz.
Az kişi tarafından paylaşılması da tam aksine size ait olduğunu kanıtlamaz.
Herkesin sevdiği bir şarkıyı siz de sevebilirsiniz.
Çok sıradan bir pazar kahvaltısı sizi mutlu edebilir.
hayatınızın her alanında özgürlük belgesi sunmak zorunda değilsiniz.
Özgünlük zaten bayağı bir kandırmaca.
O kadar da özgün değiliz.
Çünkü sürekli farklı olmaya çalışmak da başkalarını merkezde tutmanın bir yolu olabilir.
Onun gibi olmayacağım dediğimde yine gözüm onun üstünde olmuş oluyor.
Kerterizm, referans noktam o olmuş oluyor.
Bu kez onların yaptığını yapmak yerine yaptıklarının tersini yapmaya çalışıyorum.
Hayatımın seçimlerinin pusulası yine ötekinde kalmış oluyor.
Kendimde olmuyor, kendime dönük olmuyor.
Ben burada kendime şöyle bir soru sormayı anlamlı buluyorum.
Bu tercih kimseye etkilemeyecek olsa yine benim için bir anlam taşır mıydı?
Bu sorunun kusursuz bir cevabı yok, olmayabilir.
Takdir edilmekten hoşlanıyoruz.
Başkalarının etkisini sıfırlamak mümkün değil, gerçekçi değil.
Yine de soruyu sormak bir tercihin içinde kendi payımızı duymamıza yardımcı olabilir.
Dolayısıyla mutlak otantiklikten başkalarından hiç etkilenmemeyi anlıyorsak insanın ilişkisel hayatına pek uygun bir hedef koymuş olmayız.
Daha yaşanabilir bir hedef, daha gerçekçi bir hedef düşünecek olursak etkilerimizi fark ederek, üstümüzde bizi etkileyen faktörleri fark ederek bazılarını benimsemek, bazılarını değiştirmek ve seçimlerimizi zaman zaman yeniden düşünmek belki de gitmemiz gereken yol.
Bütün bu faktörlerden, bütün bu etkenlerden arınmaya çalışmak yerine.
Gelelim başka bir soruya.
Kendim oluyorsam yalnız kalır mıyım diye sormuş bir dinleyici.
Bu soruya kolayca hayır doğru insanlar yanında kalır demek isterdim.
Ama bu cümle hayatın zorluğunu biraz fazla hızlı geçiyor bence biraz azımsıyor.
Hepimizin yaşadığı bazı sosyal zorlukları.
Kendimizi daha açık ifade ettiğimizde bazı ilişkiler gerçekten gerilebilir.
Her zaman uyum gösteren birinin itiraz etmeye başlaması.
O ilişkiye alışmış kişiyi rahatsız edebilir.
Sürekli ulaşılabilir olan birinin artık her mesaja hemen cevap vermemesi bir değişikliktir.
Çevremiz her değişikliğimizi sevinçle karşılamayabilir.
Ve burada bir kayıp ihtimali var.
Bu ihtimali küçümsemek istemem asla.
Ama her gerilimi de ilişkinin sonu gibi okumamak gerekiyor.
Bir arkadaşınız yeni koyduğunuz sınıra şaşırabilir.
İlk anda savunmaya geçebilir, sonra düşünüp sizi anlayabilir.
İnsanların alışması bazen zaman alır.
İlk tepkiyle kalıcı tutum arasında fark olabilir.
Biraz etrafınıza da zaman vermeniz gerekiyor.
Kendinizi ifade ettiğinizde ne olduğuna biraz zaman içinde bakın.
Sözünüz duyuluyor mu?
Rahatsızlık yaşansa bile konuşmaya yer açılıyor mu?
Yoksa sınırlarınız her seferinde küçümseniyor, cezalandırılıyor veya yok mu sayılıyor?
Yalnız hissetmek de tek başına kararımızın yanlış olduğunu göstermez.
Alıştığımız bir ilişkilenme biçimini değiştirdiğimiz için boşluk hissediyor olabiliriz.
Her şeyden önce biz garipsiz olabiliriz, bize yabancı gelebilir.
Ama yalnızlık her zaman büyümenin işaretidir de diyemeyiz.
Bazen kırıldığımız için bütün kapıları aynı anda kapatmışızdır.
Bazen anlaşılma ihtimaline sınamadan geri çekilmişizdir.
Bu yüzden kendime şu soruyu sorabilirim.
Şu anda kendimi korumak için mi mesafe koyuyorum?
Yoksa hiçbir hayal kırıklığı yaşamamak için bütün yakınlık ihtimallerini azaltıyor muyum?
İkisini birbirinden ayırt etmek her zaman çok kolay değil.
Ve bu böyle tek oturuşta tek akşamda çözülecek bir mesele de değil.
Peki hem otantik olup hem sevilmek mümkün mü?
Evet mümkün.
Fakat bunu sağlayacak doğru cümleyi bulup herkesin sevgisini koruyabileceğimiz bir yöntem yok.
Birileri bize alınacak, birileri bize küsülecek, birilerine iyi gelmeyecek tavrımız.
Otantik olsanız da olmasanız da bunun kaçarı yok.
Ben kendimi ifade edebilirim.
Nasıl ifade ettiğimi özen gösterebilirim.
Yanlış anlaşılırsam açıklayabilirim.
Ama karşımdakinin beni sevmesini yönetemem.
Farkındayım bu biraz ürkütücü.
Çünkü kabul etmek için çok çabaladığımız, yeterince iyi davranırsak ilişkiyi güvence altına alacağımız gibi bazı böyle rahatlatıcı düşüncelerimiz olabilir.
Oysa bir ilişkide iki kişi var.
Bütün sonucu tek başımıza belirlemiyoruz.
Günlük bir örnek düşünelim.
Partneriniz hafta sonunu birlikte geçirmek istiyor.
Siz bir günü yalnız geçirmek istiyorsunuz ama.
Cumartesi veya pazarın.
Sana ihtiyacım yok.
Öf zaten dip dibiyiz hep.
Tamam ya biraz daha ayrı kalabiliriz demekle.
Seninle vakitte geçirmek istiyorum ama bu hafta kendimi ayırmak istediğim bir güne de ihtiyacım var.
Demek tahmin edersiniz ki bu iki cümle çok farklı yerlere doğru açılmayacak iki ayrı konuşmanın ilk cümlesi.
İkinci cümle hem size hem ilişkiye yer açıyor.
Yine de karşı taraf üzülmüş olabilir.
Birinin üzülmesi otomatik olarak ona yanlış yaptığımız anlamına gelmez.
O üzüntüyü dinleyebiliriz, karşımıza kişinin ihtiyacını anlamaya çalışabiliriz,
yine de o ihtiyacı karşılamaya çalışabiliriz veya karşılamamayı seçebiliriz.
Belki sevilmenin en yorucu biçimi sevgiyi sürdürebilmek için sürekli kendimizden bir şey eksiltmemiz gerektiğini düşündüğümüz biçimdir.
Daha rahat nefes alabildiğimiz ilişkilerde ise farklı farklılıklarımız konuşmanın konusu olur.
Her farklılık bir ayrılık tehditine dönüşmez.
Gelelim başka bir soruya.
Rollerimiz sahte olduğumuz anlamına mı gelir?
Bir dinleyici sormuş toplumsal rollerimizle otantikliğimizin dengesini nasıl kuracağız diye.
Yakın arkadaşlarımla daha rahatım.
Ailemle bazı konuları girmiyorum.
Çocuğumun yanında her kaygımı paylaşmıyorum.
Bunlardan hangisi benim?
Belki hepsinde sizden bir şey vardır.
Farklı ilişkilerin farklı sorumlulukları ve yakınlık dereceleri olur.
Bir iş görüşmesinde hayatınızın bütün ayrıntılarını anlatmamak sahtekarlık değil.
Bir çocuğun taşıyamayacağı bir kaygıyı onun önüne bırakmamak da kendinizi inkar etmek değil.
İfade biçimimiz bağlama göre değişir buna izin vermemiz gerekiyor.
Sartre'ın kafe garsonu örneği burada düşünmeye değer.
Garsonun rolünü neredeyse bütünüyle kimliğiymiş gibi oynaması Sartre'ın kendini aldatma tartışmasının bir örneğidir.
Sorun yalnızca bir mesleği yerine getirmek değil.
İnsanın kendisini sanki o rolden ibaret, sabit bir şeymiş gibi kavramasıdır.
Starter'da insanın koşulları vardır ama bu koşullara indirgenemez insan.
İnsan her zaman koşulları artı özgürlüğüdür.
Buradan gündelik hayatımıza döndüğümüzde şöyle bir cümle duyabiliriz.
Ben annesiyim, yorulmaya hakkım yok.
Ben bu grubun neşesiyim, üzgün olamam.
Ben hep güçlü olanım, yardım isteyemem.
Rol bir noktada yaptığımız bir şey olmaktan çıkıp bize ne isteyeceğimizi söylemeye başlıyor bakın bu cümlelerde.
Mesela arkadaş grubunda hep dinleyen kişisiniz.
Bunun sevdiğiniz bir tarafı da olabilir.
İnsanları alan açmak sizin için değerlidir.
Ama sizin anlatacak bir şeyiniz olduğunda konuyu hemen kapatıyorsanız
rolünüz sizin var olabileceğiniz alanı daraltıyor demektir.
Değişiklik mi yapmak istiyorsunuz?
Şöyle bir şey diyebilirsiniz.
Bugün biraz da ben anlatmak istiyorum.
Son zamanlarda çok iyi değilim.
Bu cümleyle bütün kişiliğinizi değiştirmiyorsunuz ilişkinin içinde.
Kendinize de bir yer açıyorsunuz.
Konuşmaya dahil olmak için bir sandalye de siz çekiyorsunuz sofraya.
Uyum konusunda kendime üç soru sormam mümkün.
Eğer sürekli kendimi uyum gösteriyorken buluyorsam.
Burada neyi koruyorum, neyi erteliyorum ve neyi sürekli yok sayıyorum.
Bir toplantıda itirazım uygun, bir anı ertelemek başka.
Hiçbir toplantıda konuşamayacağıma karar vermek başka.
Hasta bir yakınımla ilgilenirken kendi planımı değiştirmek başka.
hayatımda kendi ihtiyacımın hiçbir zaman hesaba katılmaması bambaşka.
Her fedakarlık kendimizden bir vazgeçiş değil.
Birini önemsemek bazen zahmetli bir mesele.
Seçtiğimiz sorumluluklar da bize tam olarak bunu gösterir.
Fakat fedakarlığın tek taraflı ve süresiz olması durumunda
bunu yeniden düşünmeye ihtiyacımız olabilir.
Denge her olayda eşit miktarda kendimizi ve başkasını düşünmek de kurulmuyor.
Bazen bakım vermek öne çıkar, bazen dinlenmek.
Asıl soru şu.
Bu düzenin içinde benim ihtiyaçlarım da meşru sayılıyor mu?
Değişiklik istememe hakkım var mı?
Bana bu hakkı tanıyorlar mı?
Ben kendime bu hakkı tanıyor muyum?
Başka bir soruya buradan geçmek isterim.
İçimden geleni söylemem yeterli mi otantik olabilmek için?
Burada biraz zor bir yere geliyoruz.
Otantiklik bazen ben buyum, aklıma geleni söylerim gibi anlaşılıyor.
Böyle bir ifadeyle karşılık buluyor.
Bir duygu yaşamamız gerçek olabilir ama o duyguyla yaptığımız her şeyin haklı olduğu sonucunu çıkartmaz.
Öfkelenmem karşımdakini aşağılamamı haklı çıkartmaz.
Kıskanmam birinin telefonunu karıştırmama bana otomatikman hak tanımaz.
Kendime dürüst olmak davranışımın başkasındaki etkisini yok sayma hakkını bana vermez.
Burada bir Levinas'a dönmek isterim.
Levinas öteki insanı benim bilgime ve kategorime sığmayan biri olarak düşünür.
Yani ben öteki insan hakkında ne hayal edersem edeyim her zaman daha fazlası olacak öteki.
Yüz kavramı yalnızca fiziksel görünüşle ilgili değildir burada.
Ötekinin karşısında sorumluluğa çağrılmamızla ilgilidir.
Bu düşünce kendimizi merkeze alan bir özgürlük anlayışını zorlar.
Hatta reddeder.
Karşımda yalnızca benim hikayemde bir rol oynayan biri yok.
Gerçek biri var.
Buradan çıkarabileceğim aslında gündelik ders şu olabilir.
Kendimi ifade ederken karşımdaki kişiyi tek bir özelliğe indirgememeye özen gösterebilirim.
Ve hatta bunun için bence çabalamamız gerekiyor.
Sen zaten hep böylesin dediğimde ona bir hüküm vermiş olurum.
Dün konuşurken sözüm kesilince kendimi duyulmamış hissettim dediğimde ise aslında konuşabileceğimiz bir alan açmış oluyoruz.
Bu bir konuşmaya davet.
Bu her zaman sakin olacağız demek değil.
Bazen kötü konuşuruz, bazen tepki göstereceğiz, bazen bağırıp çağırabiliriz.
Sonra söylemek istediğim şey hala önemli ama söyleyiş biçimim kırıcıydı da diyebiliriz.
Özür dilemek ihtiyacımızı geri çekmek zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor.
Başka bir örnek düşünelim.
Arkadaşınız heyecanla yeni bir projesini anlatıyor size.
Siz de pek beğenmediniz.
Otantik olacağım diye bütün olumsuz düşüncelerinizi sıralamak zorunda değilsiniz.
Önce ne istediğini sorabilirsiniz.
Seninle heyecanımı mı paylaşayım yoksa fikrimi mi duymak istersin tam nerede duracağımı bilemedim.
Bu sorunun içinde hem dürüstlük hem de karşımızdakine bir özen var.
Elbette başkasına özen göstermek sürekli kendimizi susturmak anlamına gelmemeli.
Burada sunduğum gündelik sınır anlayışını Levinas'ın felsefesinin eksiksiz bir özeti gibi düşünmeyelim lütfen.
Benim önerim konuşmada iki soruyu birlikte tutmak.
Bende ne oluyor? Benim yaptığım karşımdakini nasıl etkiliyor?
İlişkide sadece ilk soruyu sorarsak bende ne oluyor?
Sadece bu soruyu sorarak hareket edersek karşımızdakini muhtemelen incitiriz.
Sadece ikinci soruyu sorarsak da kendi deneyimimizi kaybederiz.
İkisini birlikte sormak çoğu zaman daha zahmetli, daha çok katmanlı, daha kafa karıştırıcı
Fakat ilişkileri daha dürüst bir zemine ve bizi de daha otantik bir yere getirir.
Gelelim başka bir soruya.
Normlara uyunca depresif, karşı çıkınca yalnız hissediyorum.
Aslında bir soru değil, biri hissini paylaşmış bir dinleyici.
Bu cümleyi biraz olduğu gibi duyalım.
Bir tarafta canlık ihtiyacı var, diğer tarafta aidiyet ihtiyacı.
İkisinde hayatımızda yeri var.
Önce hangi normdan bahsettiğimizi bir anlamakta fayda var, bir belirlemekte.
Sıraya girmek de bir norm, ailenin istediği kişiyle evlenmek zorunda hissetmekte.
Birlikte yaşamayı kolaylaştıran kurallarla hayatımızın kime ait olduğunu belirlemeye çalışan beklentiler aynı ağırlıkta değiller.
Bir normu düşünürken şunları sorabiliriz.
Bu kural kimi koruyor? Kimden ne istiyor?
Uyumadığımda birine somut bir zarar mı veriyorum yoksa yalnızca alışılmış bir beklentiyi mi boşa çıkarıyorum?
Mesela kalabalık bir apartmanda gece yüksek sesli müzik dinlememeyi seçebilirsiniz.
Canlılığınız değerli ama komşunuzun uykusu da değerli.
Burada kulaklık kullanmak size ihanet gibi gelmez.
Ama sırf çevrenizi uygun görmüyor diye sevdiğiniz insanı, giyim biçiminizi veya hayat planınızı sürekli inkar etmek başka türlü bir mesele.
Buradaki maliyeti uyum sağlamak gerekiyor deyip geçemeyiz, geçiştiremeyiz.
Yine de her beklentiyle aynı gün mücadele etmek zorunda değiliz.
Önce hayatınızda küçük ama önemli bir alan seçebilirsiniz.
Bir aile buluşmasında bütün geçmişi tartışmak yerine bu konuda kararımı kendim vermek istiyorum demek gibi.
Ya da grubun her planına katılmak yerine bu hafta birine katılmayabilirsiniz.
Sevmediğiniz şakaya gülmeyebilirsiniz.
Bunu komik bulmadım diyebilirsiniz veya sadece sessiz kalabilirsiniz.
Mümkün ve güvenli olduğunda bir küçük bir fark yaratmaya çalışın.
Arkasında durabileceğiniz bir hal ortaya koymaya çalışın.
Sonrasında yalnızca ne kadar korktuğunuza bir bakın.
Ne olduğuna da.
Beklediğiniz tepki geldi mi?
Biri sizi destekledi mi?
Rahatsızlık geçici miydi?
Hissettiğiniz o rahatsızlık.
Konuşmak için başka bir yol açıldı mı?
Fakat ortamın ekonomik, ailevi veya toplumsal gücünü de hesaba katmak gerekiyor.
Bazı insanlar itiraz ettiklerinde sadece tatsız bir sohbetle karşılaşmazlar.
Birçoğumuz hele bu atmosferde, bu ortamda işimizi kaybetme riskiyle karşılaşıyoruz, barınma güvencemizi kaybetmekle karşılaşıyoruz.
Toptan güvenliğimiz riske girebiliyor.
Otantikliği cesaret yarışına çevirmek bu alanlarda çok da makul bir mesele değil bence.
Bir cesaret yarışı değil çünkü otantiklik.
Bazen kendimize sahip çıkmanın bugünkü biçimi ileride daha özgür davranabileceğimiz koşulları hazırlamaktır.
Bir miktar para biriktirmek, güvenilir bir ilişki kurmak, başka bir çevre bulmak da bunlara bu geleceğe hazırlığa bir örnek olabilir.
Ve mevcut çevremiz bütün toplum değil.
Tek bir grubun onayını kaybetmek hiçbir yerde bağ kuramayacağımız anlamına gelmez.
Yeni bağlar kurmak zaman alır.
Bunun zorluğu bir gerçek.
Yine de ama hayatımızı yalnızca mevcut masada bize açılan yerle sınırlamak da zorunda değiliz.
Bence bunu aklımızda tutmakta bir parça fayda var.
Başka bir soruya geçelim buradan.
Herkese anlatmadan da kendime sahip çıkabilir miyim?
Bu zamanlarda bu içinden geçtiğimiz zamanlarda özellikle büyük bir ağırlık kazanan bir soru.
Heteronormatif olmayan deneyimlerde otantiklik sorusu bambaşka bir form alabiliyor.
Bu sorunun arka planında olduğu için onu birazcık maskeleyerek cevap veriyorum.
Kusura bakmayın böyle bağlamı çok açamadığım için.
Heteronormatif derken aslında herkesin heteroseksüel olduğunun ve ilişkilerin belirli bir kadın erkek kalıbını izlemesi gerektiğinin varsayılmasını kastediyorum.
Cinsel yönelim, cinsel kimlik, cinsiyet ifadesi, bu alanlardaki farklılıklar, farklı boyutlar bir şekilde ütüleniyor, yok sayılıyor.
Bazı insanlar için hayatında biri var mı sorusu sıradan sohbet sorusu.
Bazıları için size birkaç saniye içinde pek çok hesaplama yapmayı gerektiriyor.
Gerçeği söylersem ne olur?
Bu kişi başkasına anlatır mı?
İş yerime ulaşır mı?
Ailem duyar mı?
Böyle bir durumda kendin ol gerisini düşünme falan demek bence oldukça hassas olmaktan uzak.
En kibar tabiriyle.
Otantikliği herkese aynı açıklıkta görünmekle de eşit demiyorum.
Bir insanın deneyimi, o deneyimi kaç kişinin bildiğiyle bir gerçeklik kazanmıyor.
Kendimize dair bilgileri, kendimizi kime, ne zaman, ne kadar anlatacağımızı seçme hakkında biz sahibiz tabii ki de.
Burada mahremiyetle kendini reddetmek aynı şey olmak zorunda değil.
Kendinize sakladığınız bilgiler olabilir, kendinize sakladığınız, kendinizle ilgili şeyler olabilir.
Bu kendinizi reddettiğiniz anlamına gelmez.
Kendi içinizde benim yaşadığım şey bu ve saygıyı hak ediyor diyebilir ve aynı zamanda belirli bir ortamın bunu paylaşmak için güvenli olmadığına karar verebilirsiniz.
Otantiklik içten bir sahip çıkışla ilgili. Bunun altını özellikle çizmek isterim.
Bu durumun yorucu olabileceğinin çok farkındayım.
Her cümleyi süzmek, isimleri değiştirmek, bir fotoğrafı paylaşmadan önce düşünmek, kendimizle ilgili bir şey saklamak zorunda hissettiğimizde.
Ama bu yükün çoğu kişinin yeterince cesur olmamasından kaynaklanmadığını da görmemiz gerekiyor.
Eğer kendinizi açmaya hazır hissetmiyorsanız bu illaki bir cesaret meselesi değil.
Dönüp bir de çevreye bakmak gerekiyor.
Çevreniz size nasıl davranıyor ki kendinize açmamayı seçiyorsunuz?
Kendine sahip çıkmak bazen tek bir güvenilir kişiyle bir şey konuşmaktır.
Bazen kimseyle konuşmayıp o meseleyi kendine saklamaktır.
Kendi içinde ona uygun kelimeleri bulmaktır.
Bazen kendi içimizde o kelimeleri bulamadığımız halde kala kalmaktır.
Bazen de biri sorduğunda açık açık bunu seninle şu an konuşmak istemiyorum diyebilmektir.
Örneğin biri ısrarla özel hayatınızla ilgili sorular soruyorsa kendinizi açık etmek veya açıklama yapmak zorunda hissetmeyin.
Bu konuda konuşmak istemiyorum.
Şimdi buradan uzaklaşalım mı?
Özel hayatımla ilgili ayrıntı paylaşmıyorum diyebilirsiniz.
Bu söylediğim alternatifler sizin için yeterince riskliyse, fazlasıyla riskliyse başka cümleler de bulabilirsiniz.
Sessiz kalabilirsiniz, konuyu değiştirebilirsiniz.
Bunları yapmak otantik olmamak değil.
Bir de böyle yeni bir ortama girdiğimizde farklı türde beklentilerle karşılaşıyoruz.
İşte daha açık görünmeliyiz, daha görünür olmalıyız.
İşte kendimizi açık etmeliyiz, kendimizi belli bir şekilde lanse etmeliyiz.
Oysaki bir topluğa ait olmanın yolu tek bir biçimde görünmek değil.
Siz içten kendinize bir sahip çıkın dışarıda olanlara sonra bakabiliriz.
Kendi deneyimizi keşfetmeye zaman tanımak, fikirlerimizin kullandığımız kelimelerin değişmesine izin vermek çok çok önemli.
Kendimize ilgili otantik kalmak istiyorsak içsel bu değişime de alan açmamız gerek.
Başkalarının bizi anlayabilmesi için önce bizim kendimizi anlamamız gerekiyor.
İlla ki başkalarına böyle bir rapor sunmak zorunda değiliz.
Burada sorumluluk yalnızca kendini farklı hissedenler de değil.
Kendi farklı hisseden insanlar nasıl bir ortamla karşılaşıyorlar?
Bir de böyle koltuğun öbür tarafına, bu denklemin öbür tarafına geçelim.
Dinleyenler olarak biz karşımızdakine nasıl bir ortam sunuyoruz?
İnsanlar bizim yanımızda hayatlarının bazı bölümlerini gizlemek zorunda mı hissediyorlar?
Bunu böyle hissetmelerine neden olacak uygunsuz şakalar mı yapıyoruz?
Uygunsuz tabirler mi kullanıyoruz?
Bize anlatılanı izin almadan paylaşıyor muyuz orada burada?
El akımızı bir sorguya mı dönüştürüyoruz?
Otantikliği konuşmak başkalarının kendileri olabileceği ilişkiler kurmayı da konuşmak demektir.
Yani sadece ben kendi otantikliğim için yer açmakla mükellef değilim.
Başkalarının da otantik kalabilmesi için aslında bir parça zemini hazır etmem gerekir.
Buradan başka bir alana geçelim.
Sosyal medya ve sosyal medya ve otantiklik üzerine birçok soru gelmiş.
İster istemez Sartre'ın bakış kavramını düşündüm.
Nedir Sartre'ın bakış kavramı?
Bir anda bir başkasının beni görebildiğini fark edebilmek ve kendimi bir anda onun dünyasında bir nesne olarak deneyimlemeye başlamak.
Yani kendimi içeriden deneyimlemiyorum da kendime dışarıdan bakmaya başlıyorum bir anda.
Ben kendi içimi içeriden yaşıyorum.
Başkası beni dışarıdan görüyor.
Ve işin en ürkütücü yanı, bilmiyorum bunu hiç böyle düşündünüz mü, adını bu şekilde koydunuz mu ama beni nasıl gördüğünü kontrol etme şansım bayağı bayağı az.
Ve bu gerilim yalnızca fiziksel olarak bana bakılmasıyla, bizlere bakılmasıyla sınırlı değil.
Bunu birazcık sosyal medya üstünden düşünmeye davet etmek isteyeceğim size.
Diyelim ki güzel bir an yaşıyorsunuz ve bir anda bir soru beliriyor zihninizde.
Ben bunu Instagram'da nasıl paylaşabilirim?
Ve ben bunu paylaşırsam nasıl görünür?
O anı yaşarken kendinizi o anı yaşayan biri olarak izlemeye başlıyorsunuz bir anda.
Deneyimin içinden kopup deneyimin dışından kendinize bakmaya başlıyorsunuz.
Lütfen yanlış anlamayın yani buradan sosyal medya kullananlar otantik olamaz gibi bir sonuç çıkartmaya çalışmıyorum.
Tam aksine sosyal medyanın gücüne iyi kullanıldığı takdir, kötü kullanıldığında da aynı şekilde.
Sosyal medyanın gücü var diyeyim nokta ve iyi kullanıldığı takdirde arkadaşlıklar kurulabilir, yeni bir dil bulunabilir.
İnsanın kendi en yakın çevresinde konuşamadıklarını başkalarıyla konuşup paylaşıp belli dert ortaklıkları kurulabilir.
Bu sebeple hani belli fotoğraflar seçmek veya kendinizi nasıl orada gösterdiğinizi kontrol etmek başlı başına bir sahtekarlık değil.
Lütfen öyle bir yere gitsin istemem söyledikleri.
Fakat burada önemli bir ayrım var.
Bir süre sonra bir ayrımla karşılaşıyoruz.
Bilmiyorum başınıza geldi mi çok yoğun bir şekilde paylaşım yapıyorsanız.
Önce yaşadıklarımızı paylaşıyoruz.
Sonra paylaşabileceğimiz şeyler yaşamayı seçmeye başlıyoruz.
İşte orası sorun mu?
Yani o restoran gerçekten benim ilgimi çekiyor muydu?
Yoksa sırf oradan bir resim koymak için mi oraya gittim?
O seyahat, o destinasyon gerçekten benim merakımı cezbeden bir yer miydi?
Yoksa sırf orada görünmek için mi oraya gittim?
Bence bu önemli bir soru ve buradan yola çıkarak kendinize şu soruyu sorun.
Bir yere gideceksiniz, bir etkinliğe, bir konsere gideceksiniz diyelim ki.
Yani bu gideceğiniz yerde paylaşacak bir şey çıkmasa da yine de gitmek ister miydiniz?
Yoksa sırf orada görünmüş olmak için mi oraya gidiyorsunuz?
Bir de otantiklik, otantik görünme meselesi var.
İşte böyle dağınık oda ama o dağınık odalar da hep böyle çok curated edilmiş odaları oluyor.
Yani benim odam son derece dağınık ve asla öyle görünmüyor.
İşte makyajsız fotoğraflar, insanın kusurlarını anlattığı yazılar meslektaşlarım da çok yapıyor.
Ben de yapıyorum bu arada böyle bir kusurumdan bahsettiğimde kendime şüpheyle yaklaşıyorum ben burada şu an ne yapmaya çalışıyorum diye.
Bunların hepsi içten olabilir bu arada.
Ama bir süre sonra bunlar bir sunuma dönüşüyor mu?
Soru bu.
Doğal görünmeliğin baskısı çok rahatlıkla üzerimizde bir göreve dönüşebilir.
Bence bu noktada şu şekilde düşünmek, çok sıradan bir şey söyleyeceğim.
Asla böyle büyük bir keşif değil.
Şöyle düşünmek en azından beni çok rahatlatıyor.
Hayatımın bir kısmını hem de çok büyük bir kısmını paylaşmadan da yaşayabilirim.
Güzel, çok beğendiğim bir yemeğin fotoğrafı olmayabilir.
Çok beğendiğim bir manzaranın gittiğim bir yerin fotoğrafı olmayabilir, paylaşmayabilirim.
Yaşadıklarımı herkesle anlatmak zorunda değilim.
Ben hangilerini anlatmak istiyorum?
Ben hangilerini paylaşmak istiyorum?
Bence bu soruyu sorarak hareket etmeye ihtiyacımız var.
Ve yine eklemek isterim.
Beğenilmekten hoşlanmak, bunda utanılacak bir şey yok.
Hepimiz beğenilmek istiyoruz.
Sadece beğenilme ihtiyacımızla kendi değerlendirmelerimizi karıştırmayalım.
Çok az ilgi gören bir şey sizin için çok değerli olabilir.
Buna karşın çok ilgi görecek bir şey de sizi asla temsil etmeyebilir.
Bu sebeple gerek sosyal medyada gerekse de sosyal medya dışında kendinize dair bir görüntü bir sunum yaratırken hepimiz yapıyoruz bunu öyle ya da böyle.
Bir parça kendinize sadık kalmaya çalışabilirsiniz.
Ve kendinize sadık kalmaya çalışırken de beğenilmeyi hala isteyebilirsiniz ve beğenilecek hamleler yapabilirsiniz.
Bunda da hiçbir sıkıntı yok.
Bu otantikliğin zıttı asla değil.
Gelelim başka bir soruya.
Bence oldukça ilginç bir soru.
Direkt otantiklikle ilgili değil ama bir yandan da çok ilgili.
Bir dinleyici sormuş.
Çok insan tanıyorum ama neden yakın hissetmiyorum diye.
Bu soruyu okuduğumda aklım bu bere gitti.
Bu verin ben sen ve ben o diye çevrilen iki ilişki tarzı, iki ilişki moduna gitti.
Ben o ilişkisinde karşımdakini özellikle ile işlevi ile hakkında bildiklerimi ele alırım.
İşime yaradığı kadar, benim için bir fonksiyonu yerine getirdiği kadarıyla benim için var olur.
Ben sen ilişkisinde ise karşımdakine açık olurum ve karşımdakinin bana kontrolümün dışında getireceklerini açık olurum.
Ben-o birbirimizi nesneleştirdiğimiz ilişki tipi hayatın gerekli bir parçası.
Ama ben-sen olmadığında yani birbirimizle özne özneye karşılaşmadığımızda hiç
zaman hayatlarımız çok kuruyor, çok canlılığını yitiriyor.
Çünkü bütün dünya, bütün ilişkilerimiz sadece böyle işlev ve sınıflandırma üstüne kurulmuş hale geliyor.
Şimdi bunları bir aklımızın bir kenarında tutarak kendi ilişkilerimize gelin bir bakalım.
Biriyle çok konuşuyor ama konuşma boyunca nasıl göründüğümüzü takip ediyor olabiliriz.
mesela. Yeterince komik miyim?
Sıkıcı mıyım? Beni zeki buldu mu?
Fazla mı konuştum?
Ve karşımdakini dinlemeye
ayırabileceğim dikkatin önemli
bir kısmını bir anda kendi
performansımı denetlemeye
ayırdığımı fark edebilirim. Ya da
onu bir ihtiyacın çözümü gibi görüyor olabilirim.
Beni yalnız hissettirmesin,
beni beğensin, hayatıma
heyecan katsın. Bu arada
bunları beklemekte herhangi bir
yine hata veya ayıp bir şey yok.
Ama karşımdaki insanın benden
bağımsız ne yaşadığına pek yer bırakmıyor böyle bir yerden yaklaştığımda karşımdakine.
Ve haklı olarak yakınlık kurmak, işlevsellik o kadar önemli ki yakınlık bir türlü o ilişkisel dinamikte bir önem kazanamıyor.
Bu derinleşemeyen herkesin aynı sorunu yaşadığı anlamına tabii ki de gelmez.
Zamanınız az olabilir.
Görüştüğünüzde, görüştüğünüz ortamlarda aceleci olmak zorunda oluyor olabilirsiniz.
Karşınızdakini o zaman açmıyor, açamıyor olabilirsiniz.
Aslında karşınızdakiyle yakın bir ilişki istemiyor olabilirsiniz.
Bunu da seçebilirsiniz.
Daha önce açıldığınızda incinmiş olabilirsiniz.
Bu sebeple kendinizi güvenlik altında tutmaya çalışıyor olabilirsiniz.
İhtimaller çoğalabilir.
Ama bence şu soru güzel bir başlangıç olabilir kendimizi anlamak için bu meselede.
Güvendiğimiz biriyle alıştığımızdan biraz daha kişisel.
Ama burada kendimize şu soruyu sorabiliriz.
Ben bu insana güveniyorum.
Bir ilişki dinamiği de var aramızda ama bunu bir adım öteye taşıyacak.
Bir adım derinleştirecek.
Bir küçük şey daha paylaşabilir miyim?
Mesela iyiyim yoğun yerine yoğunum ama asıl zorlayan şey ne yaptığımı pek anlamlı bulmuyorum demek gibi.
Ya da geçen gün konuşmak istedim ama seni bunaltmaktan çekindim.
O yüzden kendime sakladım demek gibi.
Ve sonra bir durun ve karşınızdaki ne yapıyor bir bakın.
Dinliyor mu?
Merak ediyor mu?
Söylediklerinizi sonradan hatırlıyor mu?
Kendisi de paylaşıyor mu?
Mahremiyetinize özen gösteriyor mu?
Bu arada tabii ki de birdenbire en hassas hikayelerinizi anlatmak zorunda değilsiniz.
Hatta anlatmayın tercihen.
Yoğun bir paylaşım her zaman yakınlık yaratmaz.
Yakınlık tekrarla, zamanla ve karşılıklıla ancak mümkün hale geliyor.
Ve de bütün ilişkiler derin olmak zorunda değil.
Birlikte yürüdüğümüz, spor yaptığımız, güldüğümüz insanlar da hayatımızı zenginleştirir.
Kısa bir böyle yüzeyel sohbet muhabbette, varursal anlamda son derece dönüştürücü, son derece derinleştirici olabilir.
Belki de en önemli olan kısım şu olabilir.
Bazı ilişkilerimizde de bir nasıl göründüğümüzü umursamasak da olduğumuz gibi olabilsek.
Öyle bir alan, öyle bir özgürlük mevcut mu?
Bunun için bir sonraki konuşmada hemen çözüm sunmadan biraz daha dinlemeyi deneyebiliriz mesela.
Boş ver geçen yerine neydi senin en çok zorlayan diye sorabiliriz.
Cevabı kendi hikayemize çevirmeden biz size orada kalabiliriz.
Yani birazcık performatif olan kısmın sesini azaltabilirsiniz.
Biraz daha alıcı olabilirsiniz.
O alıcılığın sizi bakalım nereye götüreceğine izin verebilirsiniz.
Ve de bunu kendimiz için de isteyebiliriz.
Yani karşımızdakine direkt olarak bir paylaşımda bulunurken ihtiyacımızın da ne olduğunu söyleyebiliriz.
Mesela şu an tavsiyeden çok dinlenilmeye ihtiyacım var ya da dinle tabii ki anlatacaklarım ama dinlenilmekten öte akıla ihtiyacım var.
Bana biraz da akıl vermeni isteyeceğim demek gibi.
Buradan başka bir soruya geçmek isterim.
Birisi beni tamamen anlayabilir mi diye sormuş bir dinleyici.
Burada Yalom'un isolation dediği yalnızlık kavramı oldukça yardımcı olabilir bizlere.
Fakat yalnızlığın farklı çeşitleri var.
Kişiler arası yalnızlık var, başkasıyla bağlarımızda bir eksiklik olduğunda hissederiz.
Kendi içimizde yalnız hissederiz çünkü kendi duygularımıza, isteklerimize, kendimize biz kendimiz ulaşamıyoruzdur.
Bir de varolsal yalnızlık var ki o da en yakın ilişkide bile kimsenin bizim yerimize bir şeyleri yaşayamayacağına işaret eder.
Bu üçü çok rahatlıkla birbirine karışabiliyor ama asla aynı şeyler değil.
O yüzden kendinizi yalnız hissettiğinizde bir durup bu boyuttan bakmaya çalışın.
Bu nasıl bir yalnızlık?
Gündeki hayatın içinden birkaç örnek vereyim.
Arkadaşım yoksa ve daha fazla temas kurmak istiyorsam bu gerçekten ilişkisel bir yalnızlığa işaret ediyor olabilir.
Arkadaşlarım var ama her yerde kendimi saklıyorsam bu temasın niteliğiyle ilgili bir meseleye işaret edebilir.
Çok sevildiğim halde bazen içimde kimsenin tam erişemediği bir yalnızlık hissediyorsam, kendimin de erişemediği bir yalnızlık hissediyorsam bu biraz daha benim kendimle ilişkimle ilgili olabilir.
Önce ben kendime erişebilmeliyim ki insanlar da benim eriştiğim o noktada bana erişebilsinler.
Ve bununla beraber varoluşsal yalnızlığı düşünecek olursak, şunu aklımızda tutmamız gerekiyor.
Kimse benim yerime karar veremez.
Kimse benim için bir kaybı yaşayamaz.
Kendimi ne kadar anlatırsam, ne kadar iyi anlatırsam anlatayım kimse benim yerime, benimle beraber bir deneyimi deneyimleyemez, yaşayamaz.
Benle öteki arasında her zaman bir mesafe var.
Ama bu mesafeyi kabul etmek anlaşılmayı talep etmek, anlaşılmayı istemekten vazgeçmek demek değil.
Karşımdakinden beklediğim şeyi daha gerçekçi kılmakla ilgili.
Mesela beni seviyorsan ne hissettiğimi zaten bilmelisin.
Çok duyduğum bir cümle.
Sevgiyi zihin okumayla sınadığımızda sevgi sınavda kalacak.
Çünkü kimse sizi ne kadar severse seçsin zihninizi okuyamaz.
Ama buna karşın tam olarak anlamamış olabilirsin.
Ben biraz daha anlatmaya çalışayım dilim döndüğünce.
Demek karşımızdakine bambaşka ve yeni bir alan açabilir.
Karşı tarafa da aynısını yaşamadım ama dinlemek istiyorum deme imkanı verebilir.
Birinin her şeyi çözmeden yanımızda kalması da keza kıymetli olabilir.
Yine de bu düşünceyi ilgisiz ilişkileri kabullenmek için kullanmayalım.
Gerçekten bir ilişki sizi doyurmuyorsa bu başka bir şey.
Tam anlaşılmanın sınırları olabilir ama hiç dinlenmiyorsanız o başka bir şey, başka bir mesele.
Sürekli olarak geçiştiriliyorsanız, sözünüz önemsenmiyorsa, ihtiyaçlarınız konuşulmuyorsa bunlar varusal yalnızlıkla ilgili değil.
Bunlar benle öteki arasındaki o hiçbir zaman kapanmayacak mesafe ile ilgili değil.
Ama en iyi niyetli anlarda bile aramızda bir mesafe kalıyor.
Ve o mesafeye sahip çıkmamız gerekiyor.
Varolsal yalnızlık üzerine düşünmek somut olarak ihtiyaç duyduğumuz dostluğu ve dayanışmayı gereksiz kılmaz, anlamsız kılmaz.
Ama tam olarak da o aradığımız dostlukların, aradığımız dayanışmaların ister istemez bir parçası olur.
Yavaştan bir toparlamaya doğru gidebiliriz. Peki bütün bu dinlediklerinizden yola çıkarak bu hafta ne yapabilirsiniz? Nasıl bir pratik yapabilirsiniz? Lütfen böyle kolları sıvayıp bütün hayatınızı yeniden düzenlemeye çalışmayın. Çok büyük bir görev ve hepimiz eminim ki bunalarız böyle bir görevin içine kendimizi atarsak.
Tek bir an düşünün, tek bir ilişkiyi düşünün.
O ilişkide tekrar tekrar söylemediğiniz küçük bir şey var mı?
Bu bir ihtiyacınız olabilir, bir itiraz, bir tercih olabilir.
Belki yalnızca bu filmi aslında ben istemiyorum demek kadar sıradan ve gündelik bir şey olabilir.
Öncelikle bunu kendinize bir söyleyin.
Tam bir açıklamada bulunmak zorunda değilsiniz.
Şu an bunu istemiyorum, bu söze kırıldım.
Benim biraz daha zamana ihtiyacım var.
Bu kadar.
Neden olduğuna girmeden bir ihtiyacınıza, isteğinize, arzunuza önce siz bir sahip çıkın.
Sonra bunun sizin için önemini düşünün.
Bu geçici bir isteksizlik mi?
Daha uzun zamandır biriken bir mesele mi?
Başka birine işte verdiğimiz bir sözle mi çatışıyor?
Altında ötesinde berisinde ne oluyor?
Bunu anlamaya çalışmak önemli.
Sonra mümkünse ve güvenliyse ilişkinin kaldırabileceği bir cümle bulmaya çalışabilirsiniz.
Karşı tarafla artık kendi içinizde sahip çıktığınız o şeyi paylaşmaya yeltenebilirsiniz.
Eğer hazır hissediyorsanız.
Bu sefer gelmeyeceğim.
Ben bunu biraz daha düşünmek istiyorum.
Ben bu konuda farklı hissediyorum.
Ve böyle bir kendinizi açmadan sonra hemen kendinizi yargılamayın.
Kalbiniz hızlı atmış olabilir.
Yanlış yaptığınızı düşünmüş olabilirsiniz.
Karşınızdaki şaşırmış olabilir.
Bir tepki vermiş olabilir.
Bu ilişkinizle ilgili nihai durak değil.
Ne söylediğimizi, nasıl söylendiğini ve ilişkinin buna nasıl bir karşılık verdiğini bir düşünün, bir anlama, büyük bir resmi görmeye çalışın burada.
Belki bir düzeltmeye ihtiyaç duyarız, belki özür dileriz, belki sınırımızı tekrar belirlemeye çalışırız.
Geri çekilebiliriz, daha ileri gidebiliriz.
Bir de kendimize şu soruyu soralım.
Ben sevdiğim insanların değişmesine ne kadar alan açıyorum?
Bu iş karşılıklı çünkü.
Onların benden farklı düşünmesine ne kadar izin veriyor?
Bir arkadaşım hayır dediğinde hala benimle ilişki kurmak isteyebileceğini düşünebiliyor muyum?
Kendimiz için aradığımız açıklığı ve canlılığı başkasına da sunmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Bölümün başındaki arkadaş masasına bir geri dönelim.
Belki bir sonraki buluşmada bütün hayatınızı anlatmayacaksınız.
Her şakaya itiraz etmeyeceksiniz.
Büyük konuşmalar yapmayacaksınız.
Ama biri nasılsın diye sorduğunda bir saniye bir durun.
Alışkanlıkla cevap vermeden önce kendinize bakın.
Belki bugün biraz durgunum diyeceksiniz. Belki bir şeyi sizinle paylaşmak istiyorum. Belki de şimdilik anlatmak istemiyorum ama sorman çok iyi geldi. Çok teşekkürler.
Bu küçük cümlelerin her biri bir imkan taşıyor. İlişkinin içinde kendi deneyimimize yer açma imkanı.
Kendimiz olmak bir gün tamamlayıp bir daha uğramayacağımız, uğraşmayacağımız bir iş değil.
Çünkü değişiyoruz, ilişkilerimiz değişiyor.
Önceden susarak koruduğumuz bir şeyi bugün konuşarak korumamız gerekir.
Bazen de söylemek istediklerimiz konusunda daha dikkatli, daha hassas, daha uygun bir dil kurmamız gerekir.
Bugün kendinize tek bir soru sormanızı istesem şu olurdu.
Kimin yanında kendimi biraz daha az saklıyorum?
Ve bu ilişkide bunu mümkün kılan ne tam olarak?
Belki cevabınız hiçbir ilişki olacak.
Belki direkt olarak bir ilişki gelecek aklınıza.
Belki hiçbir ilişkinizde daha az saklandığınızı hissetmediğinizi fark edeceksiniz.
Ama bunun üstünden nasıl bir ilişki iyi gelirdi size bunu düşünmeye başlayacaksınız.
Bu hafta birazcık bu ikilemi tutmaya çalışın.
Kendinize temas etmek, kendinize sahip çıkmak ve kendinize sahip çıktıkça bunun ne kadarını paylaşıp paylaşmamak.
Bunu paylaşmak için nasıl koşullara ihtiyacınız var bunu görebilmek.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
