
Bu bölümde otantikliğin daha zor taraflarına, dinleyicilerden gelen sorular üzerinden bakmaya devam ediyorum.
Kendimize yaklaşmak neden kaygı yaratır? Bir bağı kaybetmekten korkarken nasıl kendimiz olabiliriz? Otantiklik arayışı ne zaman yeni bir mükemmeliyetçilik biçimine dönüşür? Tetiklendiğimizde, yakınlıktan kaçtığımızda ya da kendimize yaklaşırken direnç gösterdiğimizde aslında neyi korumaya çalışıyoruz?
Kaygıdan kaçınmaya, bağlanma korkusundan kendimizi sürekli sorgulamaya; dirençten yakınlık ve mesafe ihtiyacına uzanarak otantik olmanın her şeyi bir anda değiştirmek değil, kendimizden uzaklaştığımız yerleri fark edip yavaşça yeniden kendi hayatımıza katılabilmek olduğunu konuşuyorum.
Belki de otantiklik, kendimizi tamamen bulmak değil; kendimizden kaçtığımızı fark ettiğimiz yerde geri dönmeye cesaret edebilmektir.
Transkript
Merhabalar, ben Dr. Ferhat Şakiç Öz.
Kendi Normal'ın Dayanılmaz Hafifliği podcast'inin bir bölümüne daha hoş geldiniz.
Bu hafta da otantiklik konuşmaya devam edeceğiz.
Geçen hafta otantikliğin karanlık yüzüne bir parça değmiştik.
Bu hafta da aynı karanlık taraftan, tırnak içinde kullanıyorum tabii ki, devam edeceğiz.
Otantiklik neden kaygı?
Direkt ilk soruya geçiyorum, lafı çok fazla uzatmadan.
Otantiklik neden kaygı yaratır diye sormuş bir dinleyici.
çok haklı bir soru çünkü.
Hani insan kendine yaklaşırken neden kaygılanır?
Normalde iyi hissetmemiz gerekirdi değil mi?
Hani kendimize yaklaşıyoruz, kendimizi tanıyoruz.
Fakat otantiklik yalnızca özgürleşmesi getirmiyor.
Aynı zamanda sorumluluk, belirsizlik ve kayıp ihtimali görünür kalıyor.
Kendi sesimizi duymaya başladığımızda o sesin bizden ne isteyeceğini bilmiyoruz.
Belki uzun zamandır sürdürdüğümüz bir ilişkiyi yeniden değerlendirmemizi talep edecek.
Belki seçtiğimiz mesleğin artık bize ait olmadığını kabul etmemiz gerekecek.
Belki sürekli güçlü görünmenin altında ne kadar yalnız olduğumuzu fark etmemize bir davet olduğunu fark edeceğiz.
Belki de büyük bir değişiklik yapmamız gerekmeyecek fakat mevcut yaşamımızı artık başka seçeneğim yoktu diye sürdüremeyeceğiz.
Otantiklik özgürlüğümüzü hatırlatır.
Otantiklik, baştan aldım.
Otantiklik özgürlüğümüzü hatırlatır.
Özgürlük ise kaygı yaratır.
Rolome'ye göre kaygı varlığımız açısından önemli bir değerin tehdit altında olduğunu hissettiğimizde ortaya çıkar.
Bu anlamda baktığımızda kaygı bir bozukluk değil.
Kaygıyı reddederek, görmeyerek, görmezden gerek biz bozukluk hale getiriyoruz.
İnsan için önemli olan şeyin tehlikede olduğuna dair bir şahittir kaygı.
Otantik olmaya çalışırken kaygılanıyorsak ortada kaybedecek bir şey var demektir.
Bu bir ilişki olabilir, bir aidiyet olabilir, bir kimlik olabilir.
Başkalarının onayı, güvenli tanıdık bir yaşam, kendimiz hakkında tutunduğumuz ve sürdürmek istediğimiz bir hikaye.
Bu nedenle otantik ol, korkma vs. falan biraz anlamsız.
Otantiklik çoğu zaman tam da korktuğumuz halde bir adım atabilme kapasitesini gerektiriyor.
May'in cesaret anlayışı burada çok önemli.
Cesaret kaygının yokluğu değil.
Kaygıya rağmen değer verdiğimiz bir yönde hareket edebilme yetisidir.
Otantik yaşamaya çalışırken ortaya çıkan kaygıyla baş etmek önce kaygıyı başarısızlık olarak görmemeyi gerektir.
Kaygılandığım için yanlış yolda olmak zorunda değilim.
Bu yanlış yolda olduğumu göstermek zorunda değil.
Belki de uzun süredir kaçındığım bir soruya yaklaşıyorum.
Ama bu her kaygının üzerine gitmemiz gerektiği anlamına da gelmez.
Kaygı bazen kapasitemizi aşan bir tehlikeye, travmatik bir tetiklenmeye ya da gerçekten güvensiz bir duruma işaret edebilir.
O tantiklik adına kendimizi sürekli zorlamak da aslında kendimize karşı yaptığımız, işlediğimiz bir şiddete dönüşebilir.
Burada önemli olan şu ayrımı araştırmak.
Şu anda yaşadığım kaygı gerçekten bir tehlikeye mi cevap veriyor yoksa eski bir tehlikenin bugünkü yan kısmı?
Bu kaygı bana yavaşlamamı mı söylüyor yoksa hiç hareket etmememi mi emrediyor?
Bir adım atmak için kaygının tamamen geçmesini mi bekliyorum?
Kaygının geçmesini beklersek çünkü bazı adımlar hiçbir zaman atılmayacak.
Çünkü özgürlüğün, belirsizliğin, bağların kaybı ihtimalinin kaygısını tamamen ortadan kaldıramayız.
Otantiklik güvence vermez.
Söyleyeceğimiz şeyin iyi karşılanacağını garanti etmez.
Sınır koyduğumuzda herkesin bizi anlayacağını garanti etmez.
Kendimiz olduğumuzda yalnız kalmayacağımızı garanti etmez.
Fakat sürekli kendimizden uzaklaşarak kurduğumuz bağların da bizi gerçekten koruyacağına dair bir garanti yok.
Buradan bir sonraki konuya ve soruya geçiş yapmak isterim.
Bağları kaybetme korkusu.
Buna da ayrıca birçok soru gelmiş dinleyicilerden.
biri sormuş açık açık bağları kaybetme korkusu varken nasıl otantik olabiliriz diye.
Belki önce bağları kaybetme korkusunu küçümsemememiz gerekiyor.
İlk önce bir buradan başlamakta fayda var.
İnsan için bağlar yalnızca böyle hoş bir eklenti, hoş bir böyle hayata kattığımız
olsa da olur, olmasa da ne yapalım işte devam ederiz falan diyeceğimiz bir şey değil.
Varlığımız ilişkiler içinde şekilleniyor.
Özellikle erken dönemlerde bağım kaybı çocuk için neredeyse varusal bir tehdit anlamına gelir.
Çocuk kendisini koruyabilmek için bazen kendi deneyiminden vazgeçer.
Annem üzülmesin, babam kızmasın, evde sorun çıkmasın, beni bırakmasınlar.
Bu uyum biçimi yetişkinlikte de devam eder.
Kişi ilişkilerde yalnızca karşısındakini kaybetmekten değil, bağım dışında kim olacağını bilmemekten de korkar.
Otantiklik böyle bir durumda bir anda her şeyi söylemek anlamına gelmez.
Bazen otantik olmanın ilk biçimi söyleyemediklerimizi fark etmekten geçer.
Söyleyemediklerimizi fark ettiğimizde kendini gösterir, ortaya çıkar.
Şu anda sana kızgınım ama bunu söylemekten korkuyorum.
Karşımızdakine de söylemek zorunda değiliz bunu.
Kendimize söyleyebiliyor olmamız önemli.
Farklı örnekler düşünelim.
Yine kendi kendimize söyleyebildiklerimizden.
Hayır demek istiyorum fakat hayır dersen beni sevmeyeceğinden endişeleniyorum.
Bu ilişkide ne istediğimi anlamakta zorlanıyorum.
Çünkü çoğu zaman önce senin ne istediğini düşünüyorum.
Bu cümleler yalnızca içerik bildirmez, ilişkide yaşanan süreci de görünür kılarlar.
Otantiklik bazen çok emin bir yerden konuşmak değil de belirsizliğimizi dürüstçe ifade edebilmektir.
Bunun doğru kararı olduğundan emin değilim.
Ne istediğimi henüz tam olarak bilmiyorum.
Bir yanım kalmak istiyor ama bir yanımda gitmek istiyor.
Ya da şu anda konuşmak istiyorum ama aynı zamanda kapanıyorum ve nasıl dile getireceğimi bilemiyorum.
Böyle bir dil otantikliği katı bir benlik alanından çıkarır.
Katı bir benlik ilanından çıkarır.
Bunun yükünden arındırır.
Otantiklik her zaman ben buyum demek değil.
Bazen şu anda kendimi böyle yaşarken buluyorum ne olduğunu da tam olarak anlayamıyorum da diyebilmek.
Bağı korumak uğruna kendimizi bütünüyle terk ettiğimiz ilişki görünürde sürer.
Fakat içsel olarak geri çekiliriz.
Ben orada değilsem o zaman gerçekten o ilişki sürüyor mu?
Karşımızdaki kişiye kırgınlık biriktirebilir, bir gün aniden kopabilir ya da sürekli görülmediğimizden şikayet edebiliriz.
Oysa kendimizi hiç göstermediysek nasıl görüneceğiz?
Görünmemiz mümkün olmayacak.
Bu nedenle otantiklik bağın düşmanı değil.
Bağın gerçekliğini sınayan bir şey.
Bazı ilişkiler bizim farklılıklarımıza dayanabilir.
Bazıları da dayanmaz.
Bunu önceden de bilmek mümkün değil.
Tam olarak cesaret burada devreye giriyor işte.
Otantik olmak, bağı kaybetmeyi istemek değil,
bağı korumanın tek yolunun kendimizi kaybetmek olduğu inancını sorgulamak
ve yeri geldiğinde vazgeçebilmektir.
Başka bir soruya geçeyim. Yine çok güzel bir soru. Çok yerinde bence birçoğumuzun mücadelesine parmak basan bir soru.
Kendimi çekiştirmeden nasıl otantik olacağımı bilmiyorum.
Bazı insanlar otantiklik üzerine düşünmeye başladığında kendilerini sürekli denetlemeye başlıyorlar.
Şu an otantik miyim? Bunu gerçekten ben mi istiyorum? Bu davranışım bana mı ait? Yoksa öğrendiğim bir rol mü bu?
Bu cümleyi gerçekten hissettiğim için mi söyledim? Yoksa onay almak için mi? Örnekler çoğaltılabilir.
Bu sorular başlangıçta evet farkındalık yaratabilir, içgörü yaratabilir bu anlamda değerli.
Fakat bir süre sonra insan kendisini içeriden yaşamayı bırakıp dışarıdan gözlemlemeye başlar.
Her davranışın saflığını ölçer.
Her isteğin kaynağını araştırır.
Her uyumu kendine bir ihanet olarak görür.
Her tereddütü korkaklık sayar.
Böylece otantiklik insanın insanı özgürleştirecek bir yönelim olmaktan çıkar ve yeni bir mükemmelliyetçilik biçimine dönüşür.
Otantik olmalıyım.
Hiç rol yapmamalıyım.
Başkalarının etkisinde kalmamalıyım.
Her an gerçek duygumu bilmeliyim ve bunu da dile getirmeyim.
Ne kadar büyük bir yük.
Hiçbirimiz bunların hepsini sürekli olarak yapamayız.
Çünkü insanın kendisini her an tam olarak bilmesi mümkün değil zaten.
Başta.
bazen neden bir şeyi yaptığımızı daha sonra anlarız.
Bazen aynı eylemin birden fazla nedeni olur.
Bir şeyi hem istediğimizden hem de onay görmek istediğimiz için yaparız.
Bu ikisi birbirini dışlamak zorunda değil.
Bir ilişkide hem sevdiğimiz için hem de yalnızlıktan korktuğumuz için kalabiliriz.
Yine bu ikisi böyle sanki birbirinin yanında olamayacak birbirini dışlayan iki koşulmuş gibi düşünüyoruz.
İnsan motivasyon saf değil.
Otantiklik de saflık değil.
Kendimizi çekiştirmeden otantik olmak kendimize soru sorarken bir sorgu memuru gibi değil de meraklı ilgili bir tanık gibi yaklaşabilmekle ilgili.
Yine kendimi ihanet ettim yerine valla az önce ne oldu? Nerede kendimden uzaklaştım? Ne hissetmekten ya da kaybetmekten korktum?
Bunu yaparken neyi korumaya çalışıyordum? Şimdi kendime biraz daha yaklaşabileceğim küçük bir hareket yapabilir miyim?
Bunun için alan var mı?
Bu soruları açıklıkla, gerçek bir ilgiyle, gerçek bir care ile kendimizi care ederek sorabilmek.
Otantiklik benliği zorla açığa çıkartmak değil, kendimizin ortaya çıkabileceği koşulları oluşturmaktır.
Bazen bu koşullar sessizliktir.
Bazen güvenilir bir ilişki, bazen terapi, bazen yazmak, bazen yürümek, bazen de henüz cevap vermemeye izin vermektir.
Kendi sesimizi duymak için kendimizi çekiştirmek değil yeterince uzun süre dinleyebilmemiz gerekiyor.
Buradan hemen başka bir soruya geçmek isterim.
Tetiklenmelere geri döneceğim.
Travmada çok konuşmuştuk.
Tetiklenme anlarında ne yapabiliriz diye sormuş bir dinleyici.
Çünkü malum tetiklenme anlarında otantik olmak oldukça zor.
Tetiklendiğimizde yalnızca bugünkü duruma cevap vermiyoruz.
Bedenimiz, isterseniz sinir sistemimiz deyin, isterseniz bünyemiz deyin, isterseniz içimizdeki gerçek benlik deyin.
Buradaki kelimeler bazı şu felsefe anlamında önemli ama şu anda öyle bir tartışmaya girmeyeceğim.
Geçmişteki bir tehlikeyi bugün de yeniden yaşayabiliyorlar.
Tetiklenme dediğimiz zaten tam olarak böyle bir şey.
Böyle anlarda savaşabilir, kaçabilir, donabilir ya da karşı tarafı yatıştırmaya, yönetmeye çalışabiliriz.
Sonradan neden yine kendim gibi davranmadım diye kendimizi suçlayabiliriz.
Hayıflanabiliriz.
Fakat tetiklenme anında ilk görevimiz otantik bir performans göstermek değildir.
Önce güvenliği ve düzenlenmeyi yeniden kurmayı hedefleriz.
Kendimize şunu söyleyebiliriz.
Şu anda güçlü bir şey yaşıyorum.
Bedenim tehlike varmış gibi tepki veriyor.
Hemen karar vermek zorunda değilim.
Şu an konuşamayabilirim ama daha sonra geri döneceğim ve kendimi bir şekilde ifade edeceğim.
Otantiklik her şeyi o anda söylemek değil, bazen konuşmaya ara vermek,
şu anda kendimi toparlayamıyorum, bu konuşmaya daha sonra dönmek istiyorum diyebilmektir.
Bu başlı başlı son derece otantik bir hareket.
Tetiklenme sırasında bedensel zemine dönmek yardımcı olabiliyor birçok insana.
Ayaklarımızın yere temasını fark etmek, bulunduğumuz ortamı görmek,
nefesi zorlamadan izlemek, tarih mekanı kendimize hatırlatmak,
Yakınımızdaki nesneleri kendimize tarif etmek.
Ama yanlış anlaşılma olmasın buradaki amaç duyguyu ortadan kaldırmak değil.
Yeniden bugünkü zamana yerleşebilmek ve ardından şu soruları sorabilmek.
Vakti geldiğinde hazır olduğumuzda ya bugün gerçekten ne oldu?
Bende uyanan bu eski anlamlandırma neydi?
Karşımdaki kişinin söylediğiyle benim duyduğum aynı şeyler miydi?
Yoksa bir fark bir yarık var mıydı bu ikisinin arasında?
Şu anda ihtiyaç duyduğum sınır ya da temas ne tam olarak?
Tetiklenmiş halimizde söylediğimiz ya da yaptığımız her şey sahte benliğimiz değil.
Bu da çok yanlış, çok sık duyduğum bir yanlış anlaşılma.
O da bizim bir parçamız.
Çoğu zaman korunmaya çalışan, korkmuş bir parçamız.
Otantiklik bu parçayı yok etmek değil, onun hayatımızın tamamını yönetmek zorunda olmadığını fark etmesiyle ilgili.
Buradan başka güzel bir soruya geçmek isterim.
direnç meselesi. Otantik
kendimize yaklaşırken neden
direnç gösteririz diye sormuş bir
dinleyici. Güzel bir soru.
Birçoğumuzun yaşadığı bir meseledir eminim ki.
Çünkü bu da yine bir yanlış
anlaşılmadan geliyor. Kendimize
yaklaşmanın iyi hissettirmesi
gerektiğini düşünüyoruz. Oysa ki
tam tersi olabilir. Bilmiyorum daha önce
duyduğunuz ama terapi depresyonu diye
bir kavram var. İnsanlar
fayda gördükleri, fayda sağladıkları
derinlemesine çalışan
terapilerde böyle 1-1.5. yılda
çok depresif bir yere girebiliyorlar.
Çünkü kendilerine yakınlaştıkları için.
Kendi içinde evet böyle çok garip gelebilir
ama yakından bakalım. Çünkü
aslında çok olağan ve
insan olmanın parçası bir hal.
Zaman zaman kendimize yakınlaştıkça
huzursuz oluruz. Ertelemeye
başlarız. Dikkatimiz dağılır.
Konuyu değiştiririz. İlişkilerde
geri çekiliriz. Terapide
tam önemli bir yere gelindiğinde
çok sık oluyor bu danışanlarla. Aslında
O kadar da önemli değil bu ya falan deyip geçeriz.
Bu direnci yalnızca değişim istememek olarak anlamamak gerekiyor.
Bu bir hata olur.
Direnç çoğu zaman bizi bir şeyden korur.
Kendime yaklaşırsam neyle karşılaşacağım?
Önemli bir soru.
Ne kadar öfkeli olduğumu fark edersem ne olacak?
Bu hayatı istemediğimi kabul edersem o zaman ne yapacağım?
Birine ne kadar ihtiyaç duyduğumu hissedersem o zaman ne olacak?
Kırılganlığımı görürsem kendim hakkımda hakkındaki bu güçlü insan hikayesine ne olacak?
Otantiklik mevcut düzenimizi tehdit edebilir.
Yalnızca dış dünyadaki düzeni değil iç düzeni de tehdit eder.
Yıllarca kendimizi ihtiyaçsız, sorunsuz, mantıklı, güçlü ya da her şeyi halledebilen biri olarak tanımlamış olabiliriz.
Bastırdığımız bir ihtiyacın ortaya çıkması yalnızca yeni bir duygu değil aynı zamanda bir kimlik krizi.
Ardi Leng'in bölünmüş benlik üzerine düşünceleri bence burada çok önemli bir pencere aralayabilir.
Leng, bazı insanların kırılgan içsel benliklerini dış dünyanın tehlikelerinden koruyabilmek için toplumsal olarak işlevsel bir sahte benlik sistemi geliştirebildiklerini anlatır.
Dışarıdan görünen kişi konuşur, rollerini yerine getirir, projeleri sürdürür, ilişkileri sürdürür.
Fakat içerideki benlik hayata katılmadan geri çekilir.
Bu düşünceyi böyle herkese kolayca uygulamamak gerekiyor.
Buraya bir asteriks de bir dipnot düşmek isterim.
Lengin çalışması özellikle çok ağır ruhsal zorluklar ve şizoid deneyimlerle ilgili.
Yine de daha genel bir düzeyde bize şu soruyu düşündürüyor Lengin çalışmaları.
Dış dünyayla ilişki kuran tarafımla içeride yaşadığım taraf arasında ne kadar mesafe var?
Bir an için durup dürüstçe bu soruyu kendinize bir sorun.
İnsan dış dünyaya katılmayı, içerideki benliğin yok edilmesi gibi deneyimliyorsa geri çekilmek ona güveni gelebilir.
Görülmek, anlaşılmak değil ele geçirilmek gibi hissettirebiliyor bazen.
Yakınlık, temas değil de istila edilme tehdidi gibi gelebiliyor insana.
Böyle bir durumda kendine aç, daha spontane ol, insanlara güven demek pek de işe yaramıyor.
Hatta kişinin geri çekilmesini arttırabilir.
Otantik kendimize yaklaşırken gösterdiğimiz direnç bazen kendimizin bulunmadığını değil kendimizi uzun zamandır koruduğumuzu gösterir.
Direnç bir korumadır. Bu korumayı zorla kırmak yerine anlamak gerekiyor.
Beni neyden koruyorsun? Görünür olursam başıma ne geleceğine inanıyorum.
Yakınlık neden tehlikeli geliyor? Bir başkasının beni bilmesi ne anlama geliyor ve ona koz vermek gibi bir şey mi?
Direnç düşman değil. Bazen kapının önünde duran bir bekçi gibi.
Onu ortadan kaldırmaya çalışmadan evvel onun neden orada olduğunu ve nasıl bir işlev gösterdiğini sormamız gerekiyor.
Gelelim yeni bir soruya, daha spesifik bir soru. Kaçıngan biri nasıl daha otantik olabilir diye sormuş bir dinleyici.
kaçınma yalnızca fiziksel olarak uzaklaşmak değil.
Kaçınmaktan ne kastediyoruz?
Bunu iyi bir tanımlamakta fayda var.
Duygulardan, çatışmalardan, kararlardan, yakınlıktan
ve kendi ihtiyaçlarımızdan da kaçabiliriz.
Kaçıngan kişi çoğu zaman hiçbir şey hissetmeyen biri değildir.
Bu yine kaçınganlıkla ilgili büyük yanlış anlaşılmalardan biri.
Tam tersine bazen çok yoğun hissettiği için mesafeye ihtiyaç duyar.
Yakınlaşmak bağımlı hale gelmek gibi gelebilir.
Bir ihtiyacı söylemek reddedilme ihtimalini doğurur.
Çatışmaya girmek ilişkinin sonu gibi hissettirebilir.
Bu nedenle kişi daha en baştan geri çekilir.
Mesajlara geç cevap verir, belirsizlik yaratan konuşmaları erteler,
ilişki yakınlaştığında kusur aramaya başlar,
kendi ihtiyacını özgürlük adı altında inkar edebilir.
listeyi ve örnekleri uzatabiliriz.
Eminim ki kendinizden veya etrafınızdan bu örnekleri görüyorsunuzdur.
Kaçıngan biri için otantiklik bir anda tüm savunmalarını bırakıp
yoğun yakınlığa teslim olmak değil.
Bu yine çok sürel bir beklenti olur.
Küçük miktarlarda mevcut kalmayı öğrenebilmek aslında.
Şu anda uzaklaşmak istiyorum diyebilmek.
Bu konuşma bende bir baskı hissi yaratıyor diyebilmek.
Kendi kendine bunu fark edebilmek.
Sana ihtiyaç duyduğumu fark etmek beni korkutuyor.
yakınlaştığımızda kendimi kaybedecekmişim gibi hissediyorum.
Bunlar büyük itiraflar.
Yine karşı tarafla paylaşmak zorunda değilsiniz.
Kendinize söylemeniz zaten çok otantik bir yer, çok güçlü bir yer.
Kaçmak yerine kaçma arzusunu dile getirmek en önemli adım buradaki.
Kişi yine mesafeyi ihtiyaç duyabilir.
Otantiklik her ihtiyacı ortadan kaldırmak değil,
ihtiyacın arkasında saklanmadan onun sorumluluğunu almak.
Sen çok talepkar olduğun için gidiyorum demek yerine şu anda yakınlığı taşımakta zorlanıyorum ve biraz mesafeye ihtiyaç duyuyorum diyebilmek.
Bu iki cümle arasında çok önemli bir fark var.
Birincisinde deneyimimizin bütün sorumluluğunu karşı tarafa yıkıyoruz.
İkincisindeyse kendi yaşantımızı, kendi deneyimimizi sahipleniyoruz.
Küçükmüş gibi görünse de çok önemli bir fark.
Gelelim diğer bir soruya.
şizoid yapılanmada otantiklik mümkün mü diye sormuş bir dinleyici.
Yine görece spesifik bir soru böyle biraz psikopatolojinin alanına giriyor.
O yüzden biraz tanımlama yapa yapa gideceğim cevabı verirken.
Şizoid yapılanma hakkında konuşurken kavramı böyle gündelik anlamda
yalnızlığı seven insan falan gibi kullanmamak gerekiyor bence.
Eğer böyle şizoidmi böyle bir yerden kullanıyorsanız.
Şizoid deneyimde kişi çoğu zaman yakınlık ile kendi bütünlüğünü korumak arasında derin bir çatışma yaşar.
Başkalarına yaklaşmak, yutulmak, kontrol edilmek ya da kendini kaybetmek gibi hissettirebilir.
Uzaklaşmak ise yalnızlık ve gerçek dışlık duygusu yaratabilir.
O yüzden iki uçta da kişi bir türlü huzurla barınabileceği bir yer, bir alan bulamaz.
Kişi hem ilişkiyi arzu eder hem de ilişkinin kendisini tehdit olarak hisseder.
Tehdit olarak deneyimler. Böyle bir yapılanma da otantiklik tabii ki de mümkün.
Fakat daha fazla kendini açmak biçimindeki basit reçetelerle değil, ilişkiye izin ver, kendini aç, güven falan.
Hayır, otantiklik kişinin mesafe ihtiyacını da sahiplenebilmesini içerir.
Herkesle yoğun bir yakınlık kurmak zorunda değilsiniz.
İç dünyanızı bütünüyle paylaşmak zorunda da değilsiniz.
Sessizliği, mahremiyeti, yalnızlığı bunların hepsini koruyabilirsiniz.
Fakat bu mesafenin gerçekten seçilmiş bir yalnızlık mı yoksa temastan duyulan korkunun zorunlu bir sonucu mu olduğu araştırılabilir.
Şizoid deneyimde otantik ilişki çoğu zaman yavaşlık ister ve bir hızı kesmek gerekir.
Karşıdaki kişinin müdahaleci olmaması, sessizliğe dayanabilmesi, yakınlığı zorlamaması gerekir.
Alan bırakması gerekir.
Kişine bir başkasının yanında bulunurken de kendi iç alanını kaybetmeyeceğini deneyimleyebilmesi burada en kritik olan kısımlardan biri.
Otantiklik iç benliği dışarıya eksiksiz biçimde göstermek değil.
Her zaman kendimize gizleyeceğimiz içeride bir şeyler vardır, olacaktır ve buna hakkımız var.
İçeriği olduğu gibi dışarıya vermek, ortaya dökmek zorunda değiliz.
İçeride yaşananla dışarıdaki yaşam arasındaki mesafeyi kişinin taşıyabileceği ölçüde azaltması gerekir.
Ve bence bu dinamik bir süreç.
Bazen o mesafeyi artırmaya ihtiyaç duyarız.
Bazen de azaltmaya ihtiyaç duyarız.
O mesafenin sabit kalması sorun oluyor çoğu zaman.
Bazen yalnızca şu cümle bile büyük bir adım olabilir.
Şu anda burada seninleyim ama bir yanım çok uzakta.
Bu cümle uzaklığı ortadan kaldırmaz tam aksine uzaklığı ilişkinin bir parçası ve hatta böyle kendi içinde çeşitli bir şekilde yakınlığın bir parçası haline getirir.
Ve ilişkiye getirilebilen uzaklık artık kopuş olma ihtimalinden uzaklaşır.
Gelelim otantikliğin karanlık yanı temalı bu iki bölümün son sorusuna.
Yine bir dinleyiciden gelen bir soru.
Her an otantikliği sorgulamakta bir kaçış olabilir mi diye sormuş bir dinleyici.
Çok iyi bir soru bence çünkü evet olabilir.
İnsan bazen yaşamaktan kaçmak için sürekli kendisini analiz eder.
Gerçekten bunu istiyor muyum? Bu seçim bana mı ait?
Şu anki benliğim gerçek mi? Yeterince otantik mi? Yeterince otantik miyim?
Bu sorular bitmiyor.
Çünkü benliğin kesin ve son bir cevabı yok.
Benlik dediğim şey sabit değil.
Her an eylemde biz onu üretiyoruz.
Her seçimin bütün motivasyonlarını anlamaya çalışırsak seçemeyiz.
Hayatı da yaşayamayız, hayatı kaçırırız olduğu gibi.
Her ilişkide tamamen kendimiz olduğumuzdan emin olmayı beklersek hiçbir ilişkide büsbütün kalamayız.
Katılamayız ilişkilere.
Her eylemden önce onun otantikliğini kanıtlamaya çalışırsak zaten eylemin yerini düşünce alır.
Birçok insanın da meselesi bu.
Eylemek yerine düşünüyoruz.
Otantiklik hakkında düşünmek otantik bir yaşamın yerine geçebilir.
Tehlike bu.
Kişi gerçek benliğini bulmaya çalışırken, gerçek benliği tırnak içinde kullanıyorum.
Somut hayatın sorumluluğundan kaçabilir veya kaçırabilir somut hayatı.
Sürekli içeriği araştırır fakat dışarıda hiçbir adım atmaz.
Her kararın kusursuz biçimde kendisine ait olmasını bekler.
Oysa hiçbir seçim tamamen boşlukta yapılmaz.
Hiçbir karar, hiçbir seçim tamamen, tırnak içinde kullanıyorum yine tamamen'e, bize ait değil.
Başkalarından etkileniriz, korkarız, onaylanmak isteriz, geçmişimiz tarafından biçimlendiriliriz.
Bazen ne istediğimizi ancak bir şey yaptıktan sonra anlarız.
Ve yaptıktan sonra yaptığımız şeyi istemediğimizde fark edebiliriz.
Bu da çok insani.
Seçimlerimizin bütün etkilerden, dış etkenlerden arınmış olması değil,
bu etkilerle ilişkimizi mümkün olduğunca görebilmek
ve yine de bir cevap verebilmek, eylemlerimizi seçebilmek.
Bazen kendimize sormayı bırakıp yaşamak gerekiyor.
O konuşmayı yapmak, o daveti kabul etmek, o sınırı koymak,
o ilişkiye şans vermek, bir süre beklemek, hata yapmaksa yapmak.
Yani göz göre göre bile isteye hata yapmayı romantiz etmek değil amacım burada.
Ama hata yapacağım diye, çünkü her eylemimiz bir hata potansiyeli.
Hata yapmayacağımız noktayı bekleyeceksek ölene kadar beklememiz gerekiyor.
Bu en büyük yanılgılardan biri.
Sonra deneyimimize dönüp bu bana ne gösterdi diye bakabilmek otantiklik.
Otantiklik yalnızca içe bakışta kurulmaz.
Dünyayla karşılaşmamda ne olduğuna baktığımda otantik olabilirim.
Kim olduğumuzu düşünerek bulduğumuz kadar yaşayarak da keşfederiz diyeceğim.
Bu son cümleyi kaldırıyorum.
Kim olduğumuzu sadece düşünerek bulamayız.
Hatta düşünerek çok az, çok küçük bir kısmını bulabiliriz.
Yaşayarak keşfedeceksiniz kim olduğunuzu.
Bunun başka yolu yok.
Başka açarı çıkarı yok.
Okey.
Bugün ve geçen haftada otantik olmamanın ne anlama geldiğini bayağı etrafta konuştuk.
İşte bunun her zaman yalan söylemek, rol yapmak ya da sahte biri olmak anlamına gelmediğini gördük.
Bazen otantik olmayış, kendi hayatımızla aramızdaki ilişkinin zayıflaması bunu gördük.
Yaşamaya devam ederiz ama yaşadığımız hayata bütünüyle katılamayabiliriz zaman zaman.
Heidegger bize gündelik hayatın anonim beklentileri içinde nasıl kaybolabildiğimizi gösterir.
Kierkegaard, insanın kendisi olmak istememesinin ya da kırılgan ve ilişkisel varlığını reddederek kendi seçtiği bir benlik tasarımına saplanmasının umutsuzluğunu hatırlatır.
Sartre, kendimizi yalnızca geçmişimiz, karakterimiz ya da rollerimiz olarak tanımladığımızda özgürlüğümüzden nasıl kaçtığımızı anlatır bizlere.
Lenk, Ardi Lenk dış dünyayla ilişki kuran benlikle içeride saklanan benlik arasındaki bölünmenin ne kadar derinleşebileceğini gösterir.
Rolomey kaygının her zaman ortadan kaldırılması gereken bir düşman olmadığını,
bazen değer verdiğimiz bir şeyin risk altında olduğuna işaret ettiğini ve cesaretin kaygısızlık değil,
kaygıya rağmen varlığa, varoluşa, hayata katılabilmek olduğunu söyler.
Belki de kendimizden kaçtığımız için kendimize kızmak kolay.
Fakat kaçışlarımızın çoğu bir zamanlar bizi korumak için ortaya çıkmıştır.
Sustuk çünkü bağları kaybetmekten korktuk.
Uyum sağladık çünkü ait olmak istedik.
İhtiyaçlarımızı sakladık çünkü reddedilmenin acısından korunmak istedik.
Geri çekildik çünkü yakınlıkta kendimizi kaybetmekten korktuk.
Bir role tutunduk çünkü onun dışında kim olacağımızı bilemedik.
otantiklik bütün bunları zorla ortadan kaldırmak değil.
Kaçışlarımızı görebilmek ve artık kaçmak zorunda olmadığımızı
daha doğrusu olup olmadığımızı sorabilmek.
Belki de cevap evet yine kaçmam gerekiyor olacak.
Ama bu soruyu sorup samimi ve dürüstçe kelime cevap verebilmem otantiklik.
Belki bugün hala konuşamıyoruz ama sustuğumuzu fark edebiliriz.
Belki henüz bir ilişkiyi değiştiremiyoruz.
Ama o ilişkide kendimizden nasıl uzaklaştığımızı kendimizden saklamayabiliriz.
Belki kendi sesimizi net biçimde duyamıyoruz ama hangi seslerin bizim kendi sesimizi bastırdığını görebiliriz.
Belki bir bağı kaybetme riskini henüz alamıyoruz ama bağın devam edebilmesi için kendimizi sürekli kaybetmememiz gerekip gerekmediğini sorgulayabiliriz.
Otantiklik her zaman büyük bir kopuşa olmak zorunda değil.
Aslında basit bir konum değişimi, bir tutum değişimi.
Bazen sadece bir cümle.
Bunu istemiyorum, buna ihtiyacım var.
Şu anda korkuyorum, ne hissettiğimi henüz bilmiyorum.
Gitmek istemiyorum ama kalmak da istemiyorum.
Seninle bağımı korumak istiyorum fakat bunu kendimi terk ederek yapmak istemiyorum.
Otantiklik bize çözüm getirmez, cevapları getirmez.
Bir sonraki anda neyi seçmemiz gerektiğine işaret etmez.
Bu cümlelerin hiçbir hayatı bir anda çözmüyor.
Fakat insanı kendi yaşamına yeniden dahil eder.
Kendi hayatımızın tekrar merkezi olabiliriz.
Ve otantiklik de tam olarak burada başlar.
Kendimizi bütünüyle bulduğumuz yerde değil.
Çünkü kendimizi tamamen büsbütün bulamayacağız.
Kendimizden kaçtığımızı fark ettiğimiz ve yavaşça geri dönmeye cesaret ettiğimiz yerlerde otantiklik.
Bir sonraki bölümde otantikliği ilişkiler, toplumsal roller, modern dünyanın beklentileri içinden el alacağız.
E, başkalarıyla birlikte yaşarken kendimize sadık kalmanın mümkün olup olmadığını, teaser vereyim, mümkün.
Rollerin bize her zaman kendimizden uzaklaştırıp uzaklaştırmadığını ve kendim olmakla başkasını gözetmek arasındaki gerilimi konuşacağız.
Yine ufak bir ipucu vereyim, bu gerilimler aslında gerçek gerilimler değil.
Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Kendinize çok iyi bakın.
Önümüzdeki hafta görüşmek üzere.
Çok sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
