
Bu bölümde otantikliğin karanlık tarafına, yani kendimizden nasıl uzaklaştığımıza bakıyorum.
Başkalarının beklentileri içinde kaybolmak, “el âlem ne der?” sesiyle yaşamak, ilişkileri koruyabilmek için kendi ihtiyaçlarımızı küçültmek ve zamanla kendi hayatımızın içinde bir seyirciye dönüşmek ne anlama geliyor?
Kierkegaard’ın umutsuzluk kavramından Heidegger’in “das Man”ına, Sartre’ın kötü inancından ilişkilerde aidiyet ve otantiklik arasındaki gerilime uzanarak; kendi sesimizi nasıl kaybettiğimizi ve yeniden kendimize yaklaşmanın nereden başlayabileceğini konuşuyorum.
Belki mesele kendimizden hiç uzaklaşmamak değil; uzaklaştığımızı fark edecek kadar kendimize yakın kalabilmek.
Transkript
Merhabalar, ben Dr. Ferhat Şakiçöz.
Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği podcast'ının bir bölümünde daha beraberiz.
Bugün bir parça otantiklik üstüne konuşacağız.
Aslında geçen hafta başlamıştık, bu hafta kaldığımız yerden biraz devam edeceğiz.
İlk bölümde otantikliğin ne olduğunu ve gerçekten mümkün olup olmadığını konuşmuştuk.
Otantikliği, insanın içinde saklanan, bir gün keşfedilmeyi bekleyen,
saf ve böyle değişmez bir gerçek benlik olarak ele almamıştık.
Hatta bu fikre tam aksine çok karşı çıkmıştık.
Benzer bir şekilde onu bir kişilik özelliği, bir gelişim basamağı ya da ulaşıldığında kalıcı biçimde sahip olunacak psikolojik bir başarı olarak da görmekten kaçınmaya çalışmıştık.
Kısacası biraz toparlayacak olursam otantiklik daha çok insanın kendi yaşamıyla kurduğu bir ilişki, bir ilişki türü, bir ilişki çeşidi demiştik.
Kendi koşullarına, seçimlerine, sınırlarına, imkanlarına sahip çıkabilmesiyle ilgili demiştik.
kusursuz olmak değil, yaşadığı hayatın sorumluluğunu yapabildiği ölçüde üstlenmekle ilgili.
Dolayısıyla otantiklik bir varış noktası değil de tekrar tekrar yöneldiğimiz bir istikamet diyebiliriz.
Bugün bu meselenin biraz daha karanlık, biraz daha zor bir tarafına geçeceğiz.
Bu arada ufak bir uyarı, bu karanlık ve zor tarafını bir bölümde toparlayamayabilirim.
Yapımcılarımdan bir ufak bir geri bildirim aldım bölümlerin görece çok uzun olduğuna dair.
O yüzden yarım saat civarında duracağım.
Nereye kadar ilerlersek ilerleriz, o noktada duracağım.
Merak etmeyin daha çekilecek, daha konuşulacak, daha dinlenecek çok bölümler var.
Bu hafta yetişmezse önümüzdeki hafta biraz daha bu karanlık ve zor taraflardan bahsetmeye devam edebiliriz.
Otantik olmak ne demektir diye sormak görece kolay.
Fakat otantik olmadığımızda ne olduğunu sormak zaman zaman rahatsız edici bir hale gelebiliyor.
Çünkü bu soru bizi yalnızca ideallerimizle değil kaçışlarımızla da karşılaştırıyor.
Kendi hayatımızı yaşamadığımızı mesela nasıl fark ederiz ki baş başına kendi hayatımızı yaşamamak ne kadar zorlayıcı ve büyük bir laf, ne kadar zorlayıcı ve büyük bir karşılaşma.
Kendimizi başkalarının gözünden görmeye başladığımızda içimizde neler olur?
Yine benzer bir şekilde kendimizi başkalarının gözünden görmek ve başlı başına böyle duyduğumuzda bile en azından ben duyduğumda ve içimi hafif bir nedenle burgu burgu yapıyor.
Bağı kaybetme korkusuyla sustuğumuzda, uyum sağladığımızda ya da kendi ihtiyacımızı güçümsediğimizde o zaman kendimize ihanet mi etmiş oluyoruz?
Yine çok büyük bir soru.
Ve insan kendisine yaklaşmak istediği halde neden bazen tam tersine kendisinden uzaklaşır?
Bu bölümde veya bu konuları konuştuğumuz bölümlerde bakalım kaç bölüm çıkacak.
Kierkegaard'ın umutsuzluk kavramından, Heidegger'in düşmüşlük analizinden, Sartre'ın kötü inancından ve de Ardilenk'in bölünmüş benlik kavramından bahsedeceğim.
Hiç şüphesiz Rollo May'in kaygıyla cesaret arasında kurduğu ilişkiden de yararlanacağız.
Bu bağdan da bir parça bahsedeceğim.
Fakat en baştan bir uyarıda bulunmak isterim.
Otantik olmamak ifadesini bir çeşit bir teşhis ya da ahlaki bir suçlama gibi duymamakta fayda var.
Ben en azından böyle kullanmamaya çalışacağım.
İnsanları otantik ve otantik olmayanlar diye ikiye ayırmak aslında biraz kavramın kendisine aykırı.
Çünkü hiç kimse her an, her zamandan otantik değil olamaz da.
Hepimiz zaman zaman kendimizden uzaklaşırız, kalabalığın içine kayboluruz, bir rolün arkasına sık saklanırız.
Bir ilişkinin devam etmesi için susar ya da üstlenmek istemediğimiz seçimleri koşulların üzerine bırakabiliriz.
Mesele bunları hiç yapmamak değil.
Mesele kendimizden uzaklaştığımızı fark edebilecek kadar kendimize yakın kalabilmek.
Başka bir deyişle insanın kendinden uzaklaşması çok doğal.
Önemli olan bunu fark edebiliyor muyuz?
Ve bir sonraki aşamada da bunu fark ettikten sonra kendimize doğru yönelebiliyor muyuz?
Okey, o zaman otantik olmamak ne demek?
Otantik olmamak en basit anlamıyla yalan söylemek değil.
Başkalarına karşı düz olmamakla da sınırlı değil.
Hatta insan başkalarına söylediği her şeyin doğru olduğuna inanırken bile otantik olmayan bir hayat sürebilir.
Çünkü burada söz konusu olan yalnızca söylediklerimizin doğruluğu değil, kendi yaşamımızın öznesi olup olmadığımızdır.
Otantik olmamak çoğu zaman insanın kendi imkanlarıyla, arzularıyla, korkularıyla ve seçimleriyle kurduğu ilişkinin zayıflaması demektir.
Kişi yaşamaya devam eder, çalışır, ilişkiler kurar, sorumluluklarını yerine getirir.
Belki dışarıdan oldukça başarılı bile görünebilir ve kendini de başarılı hissedebilir.
Fakat yaşadığı hayatla arasında görünmez bir mesafe oluşur ve hatta bu görünmez mesafe zaman içerisinde çok görünür hale, çok göze çarpar hale gelir.
Hayat ilerler ama kişi kendisini onun içinde bütünüyle mevcut hissetmez.
Bütün bunları ben seçmedim duygusuyla kala kalır.
Başka türlü yapamazdım.
Benden beklenen buydu.
Zaten herkes böyle yaşıyor.
Şimdi düzeni bozmana ne anlamı var?
Eminim ki hepimiz için bu ve benzeri cümleler öyle ya da böyle hayatımızın bir noktasından tanıdık.
Bu cümlelerin her biri bazen gerçekliği ifade edebilir.
Gerçekten de her şeyi seçemeyiz.
İçine doğduğumuz aileyi, bedenimizi, içinde yaşadığımız tarihsel dönemi, ekonomik koşulları, hayatımızda karşımıza çıkan birçok olayı belirleyemeyiz.
Haydi gel buna fırlatılmışlık der.
Kendimizi her zaman çoktan başlamış bir hayatın içinde buluruz.
Bizimle beraber o hayat akar ve biz bu dünyadan çekip gittiğimizde de aslında devam eder bir yerde.
Fakat otantik olmamak fırlatılmış olmamızdan değil, fırlatıldığımız koşullarla kurduğumuz ilişkiyi bütünüyle inkar etmemizden doğar.
Belirlemediğimiz koşulların verebileceğimiz bütün cevapları da belirlediğine inanmaya başladığımızda otantikliği terk ederiz.
Koşullarımız gerçektir fakat koşullarımızla ne yapacağımız sorusu da gerçektir.
Otantik olmayan yaşam çoğu zaman bu ikinci soruyu duymamaya çalıştığımızda kendini gösterir.
Heidegger'in düşmüşlük ya da Almanca karşılığıyla verfallen kavramı burada oldukça önemli.
Düşmüşlük insanın ahlaken bozulması anlamına gelmez Heidegger'ci açıdan düşündüğümüzde.
Bir gün saf ve otantik bir halden düşmüş olduğumuzu da söylemez.
Heidegger gündelik yaşamda kendimizi dünyanın işleri, başkalarının beklentileri ve herkesin paylaştığı yorumlar içinde kolayca kaybedebileceğimizi anlatır.
Ne düşünülüyorsa onu düşünürüz.
Neye değer veriliyorsa ona değer veririz.
Nasıl yaşanılıyorsa öyle yaşarız.
Buradaki herkes belirli kişilerden oluşan bir topluk değildir.
Heidegger'in dasman dediği anonim bir alandır.
Ve Heidegger'in çevirilerinde özellikle benim kullandığım mahalle söyleyeyim.
Bunu elalem olarak ele alırız.
İnsanlar ne der?
Bu iş böyle yapılır.
Bu yaştan sonra artık şunun böyle olması gerekir.
Başarılı bir insan böyle görünür.
İyi bir eş şunu yapar.
Güçlü biri böyle hissetmez gibi yine günlük hayattan birçok örnekle çoğaltabiliriz.
Elalemin kendini nasıl gösterdiğine dair örneklerimize.
Bunları bize kimin söylediği çoğu zaman belirli değil.
Ama yine de yaşamlarımız üzerinde büyük güçleri var, büyük etkileri var.
Otantik olmamak bazen kendi hayatımızı bu anonim sesin talimatlığıyla yaşamak demektir.
Kendi sesimiz bütünüyle yok olmaz.
Fakat o kadar çok başka sesle kuşatılır ki onu ayırt edemez hale geliriz.
Otantik olmadığımızı fark etmek bu nedenle her zaman çok kolay değil.
Çünkü otantik olmayan yaşam çoğu zaman tuhaf ya da olağan dışı görünmez.
Tam tersine son derece normal, son derece olağan görünür.
Hatta çevremiz tarafından ödüllendirilebilir.
İyi bir çocuk oluruz, fedakar bir eş oluruz, sorun çıkarmayan bir çalışan oluruz,
herkesi anlayan bir arkadaş oluruz, her şeyi anlayış gösteren bir arkadaş oluruz hatta.
Her yükü taşıyan güçlü bir insana dönüşürüz.
Ve bir süre sonra bu rollerin altında kimin yaşadığını, kimin hayatını yaşadığımızı bilememeye başlarız.
Peki otantik olmazsak ne olur?
Otantik olmadığımızda başımıza mutlaka dramatik bir şey gelmez.
Hayatımız bir anda çökmez.
Hatta uzun süre oldukça düzenli biçimde devam eder.
Fakat çoğu zaman bedeli belli belirsiz bir cansızlık duygusudur.
İnsan kendi yaşamına katılamıyormuş gibi hisseder.
Yaptığı şeylerin anlamını bütünüyle kaybetmesi gerekmez ama bu anlam ona ait değilmiş gibi gelir.
Günler tamamlanır, görevler yapılır, ilişkiler sürdürülür.
Fakat kişi yaşadığını değil de daha çok kendi hayatını yönettiğini hisseder, manage ettiğini hisseder.
Bazen bu durum sıkışmışlık olarak ortaya çıkar.
Hayatımda yanlış olan belirli bir şey bulamıyorum ama iyi de değilim.
Gitmek istemiyorum ama kalmak da istemiyorum.
Ne istediğimi bilmiyorum.
Her şey yolunda görünüyor fakat ben içinde yokum bu her şeyin yolunda göründüğü hayatın.
Bu cümleler otomatik olarak otantik olmayan bir yaşamın kanıtı değildir.
Benzer duygular depresyonla, travmayla, tükenmişlikle, yasla ya da başka psikolojik deneyimlerle ilişkili olabilir.
Otantikliği bir tanı aracına dönüştürmemek gerekir.
Fakat bu cümleler bazen önemli bir varoluşsal soruya işaret ederler.
Yaşadığım hayatla aramda nasıl bir ilişki var?
Kekergard'ın umutsuzluk anlayışı burada bize güçlü bir bakış açısı sunar.
Kekergard için umutsuzluk yalnızca çok üzgün olmak değil,
hatta insan umutsuz olduğu halde gündelik hayatını sürdürebilir,
eğlenebilir, dışarıdan oldukça iyi görünebilir.
Umutsuzluk benliğin kendisiyle kurduğu ilişkide meydana gelen bir bozulmadır.
Kekergard farklı umutsuzluk biçimlerinden söz eder.
Bunlardan biri kişinin kendisi olmak istememesidir mesela.
İnsan kendi varoluşundan, kendi imkanlarından ve kendi kırılganlığından uzaklaşmak ister.
Başka biri olmayı arzu eder.
Kendisine verilmiş hayatı taşımak istemez.
Bir başka umutsuzluk biçimi ise kişi kendi seçtiği bir benlik tasarımına saplanır.
Kimseye ihtiyaç duymayan, tamamen güçlü, tamamen bağımsız bir benlik olmak ister.
Kendi kırılganlığını, bağlılığını, sınırlılığını reddeder.
Her iki durumda da kişi olduğu benlikle, olduğu kişiyle olabileceği kişi arasında gerçek bir ilişki kuramaz.
Olanla olmak istediği birbirinden kopuk gibi gelir.
Bu nedenle otantik olmamanın bedeli yalnızca kendimiz gibi davranmamak değildir.
Daha derinde kendimizle aramızdaki ilişkinin giderek yabancılaşmasıdır.
Kendimizi yalnızca yerine getirmemiz gereken görevlerden, sahip olmamız gereken niteliklerden ya da başkalarının bize verdiği tepkilerden tanımaya başlarız.
Kendimize şu soruları sormayız.
Ben ne yaşıyorum? Bunun benim için anlamı ne? Bu seçimi hangi korkuyla yapıyorum? Bu hayatın ne kadarını sahiplenebiliyorum?
Bunun yerine şöyle sorular sorarız. Doğru olan ne? Normal olan ne? Benden beklenen ne?
Bunu yaparsam hakkımda ne düşünürler?
Bu soruların kendileri yanlış değil, insan toplumsal ve ilişkisel bir varoluş.
Başkalarının ihtiyaçlarını, ahlaki sorumluluklarımızı ve eylemlerimizin sonuçlarını düşünmek zorundayız.
Otantiklik yalnızca ben ne istiyorsam onu yaparım demek değil.
Fakat kendi deneyimimiz bütün bu hesaplamaların içinde sürekli susuyorsa, susturuluyorsa yaşadığımız hayat giderek bize yabancı gelmeye başlar.
Sıkışmış hissetmemizin nedenlerinden biri de tam olarak budur.
Çünkü bir yanımız yaşadığımız düzene uyum sağlamaya çalışırken başka bir yanımız da o düzen içinde nefes alamaz hale gelir.
Bir yanımız bağı korumak isterken başka bir yanımız da o bağı koruyabilmek için kendisini terk etmiş gibi hisseder.
Bir yanımız güvende kalmak isterken başka bir yanımız güvenliğin bedelini canlılığıyla öder, canlılığından vazgeçerek öder.
Sıkışmışlık çoğu zaman seçeneklerin hiç olmaması değil.
Mevcut seçeneklerin her birinin bir kayıp içermesi, kendimizden bir kayıp, canlılığımızdan bir kayıp.
Fakat kendimizden uzaklaşmak anlamına gelebilir bunların hepsi.
Gitmek ise bir bağı, güvenliği ya da aidiyeti kaybetmek anlamına gelebilir.
İnsan böyle bir yerde yalnızca kararsız kalmaz.
İki farklı varusal ihtiyaç arasında bir gerginlikte kala kalır.
Peki otantik olmadığımızı nasıl fark ederiz?
Otantik olmadığımızı gösteren tek ve güvenilir bir işaret yok.
Bir kere bunu bir baştan söylemek isterim.
Otantiklik ölçülebilen sabit bir özellik olmadığı için otantik olmayışı da bir kontrol listesiyle teşhis edemiyoruz.
Yine de bazı deneyimler kendimize bakmamız için bir çare olabilir.
Örneğin sürekli rol yapıyormuş gibi hissetmek.
Bulunduğumuz her ortama göre bütünüyle başka birine dönüşmek.
İnsanların yanında sürekli kendimizi izlemek.
Bir şey söyledikten sonra saatlerce nasıl göründüğümüzü düşünmek.
İstemediğimiz halde otomatik olarak bir şeylere evet demek.
Öfkelendiğimizde öfkelenmeye hakkımız olmadığını düşünmek.
Birine yakınken kendi ihtiyaçlarımızı hissedememek, kendi ihtiyaçlarımızı yok saymak.
Yalnız kaldığımızdaysa ne yapacağımızı bilememek, ne istediğimizi ya da kim olduğumuzu bilememek.
Başarı elde ettiğimizde bile bunun bize ait olmadığı duygusuna kapılmak.
Kendi hayatımızın içinde kendimizi bir seyirci gibi hissetmek.
Bunların hiçbiri tek başına otantik olmadığımız anlamına gelmez.
Fakat hepsi kendimizle nasıl ilişki kurduğumuzu araştırmaya değer işaretlerdir.
Özellikle beden önemli bir alan.
Bedene bakmakta fayda var.
Bazen zihnimiz her şey yolunda derken bedenimiz daralmış hisseder.
Bir buluşmaya gitmeden önce midemiz ağrır. Bir kişiye cevap vermemiz gerektiğinde göğsümüz sıkışır. Bir şey kabul ettiğimiz anda içimizde bir ağırlık oluşur.
Konuşurken sesimiz değişir, nefesimiz daralır, kısalır ya da yüzümüz gülümserken bedenimizde bir gerginlik hissederiz.
Böyle bedensel olarak geri çekildiğimizi hissederiz.
Beden her zaman gizli bir hakikati açıklayan kusursuz bir pusula değil.
Buna dair de böyle çok böyle moda olan modern söylemler var.
Beden de o kadar güvenilir bir rehber değil ama çok sağlam bir rehber.
Bedensel tepkiler geçmiş korkulardan, travmatik öğrenmelerden veya yanlış alarm sistemlerinden de kaynaklanabilir.
Dolayısıyla bedenim rahatsız oldu demek ki kesinlikle ben buraya uygun değilim, burada otantik değilim.
Bu kadar körü körüne gitmemekte fayda var.
Ama bedeni susturmak yerine bedene kulak vermek gerekiyor.
Bedene kulak vermeyi bedenlerimize borçluyuz.
Şu anda bedenimde ne oluyor?
Bu kişiyle birlikteyken kendimi genişlemiş mi, daralmış mı hissediyorum?
Biraz önce evet dedim fakat içimde hangi hareket gerçekleşti?
İçimde ne oluyor şu anda?
Burada korktuğum şey ne?
Bu soruların hemen cevaplanması gerekmez.
Ama soruyu sormak bile kendimizle yeniden ilişki kurmanın bir biçimi, bir yolu, bir rotasıdır.
Otantik olmayışı özellikle ilişkilerde nasıl fark ederiz?
İlişkilerde kendimizden uzaklaştığımızı çoğu zaman şuradan anlarız.
Bağın devam edebilmesi için sürekli kendi gerçekliğimizi küçültmemiz gerekiyorsa orada bir şeyler yolunda gitmiyor olabilir.
Sürekli anlaşılır, makul, sakin, kolay ya da ihtiyaçsız görünmeye çalışıyorsak bir durup bakmaya değer.
Karşımızdaki kişinin rahatsız olabileceği bir şeyleri söylemiyorsak bu bir işaret olabilir.
Sınırlarımızı ancak öfke patlamalarıyla kurabiliyorsak yine bakmaya değer bir şeyler oluyor demektir.
Ne istediğimizi söylemek yerine karşımızdakinin tahmin etmesini bekliyorsak okey.
Yine burada da otantik olmadığımıza dair bir emare olabilir bu.
Bir rahatsızlığımızı dile getirdiğimizde hemen geri alıyorsak, boş ver önemli değil, ben abartıyor olabilirim, yanlış anlama ama, zaten senden bir şey beklemiyorum ama.
Bu cümlelerin arkasında çoğu zaman basit bir iletişim sorunu yoktur.
Daha derin bir korku bulunur.
Eğer deneyimimi bütünüyle ortaya koyarsam bu bağ hayatta kalacak mı?
Eğer hayır dersem beni yine de sever mi, sevmeye devam eder mi?
Senden farklı olduğumu gösterirsem aramızdaki yakınlık korunabilir mi?
İşte otantiklik ile aidiyet arasındaki temel gerilim burada belirir.
İnsan hem kendisi olmak hem de başkalarıyla bağ içinde yaşamak ister.
Bu bir gerilim.
Bazen bu ikisini birbirinin karşıtıymış gibi deneyimleriz.
Ya kendim olacağım, yalnız kalacağım ya da bağlarımı koruyacağım ve kendimden vazgeçeceğim.
Oysa otantik ilişkinin imkanı tam olarak bu ikiliğin sorgulanmasıyla ortaya çıkar.
Gerçek bir bağ farklılığa ne kadar dayanabilir?
Ben hayır dediğimde aramızdaki ilişki devam edebiliyor mu?
Hayal kırıklığına uğradığında beni cezalandırmadan benimle kalabiliyor mu?
Ben de senin farklılığını seni değiştirmeye çalışmadan taşıyabiliyor muyum?
Otantiklik ilişkiden çekilmek değildir.
Otantiklik ilişkiye bir özne olarak katılabilmektir.
Sürekli uyum sağlayan, hiçbir ihtiyacını göstermeyen ve yalnızca karşısındakinin beklentilerine göre biçimlenen bir kişi ilişkiyi koruyormuş gibi görünebilir.
Fakat zamanla ilişkide gerçekten kimse kalmaz.
İki kişi varmış gibi görünür ama ilişkisel alan bomboş kalır.
Karşıdaki insan onun sunduğu uyumlu benlikle ilişki kurar.
Fakat kendisi görülmediği için kişi giderek yalnız hisseder.
Burada acı bir paradoks var.
Reddedilmemek için kendimizi saklarız fakat sakladığımız için ve saklandığımız için daha doğrusu gerçekten kabul edildiğimizi de hissedemeyiz.
Çünkü ben gerçekten kendimi ortaya koymadım.
Çünkü kabul edilen biz mi yoksa sunduğumuz bu kişi mi yaptığımız bu rol mü bilemeyiz ve sıkışıp kalırız bu bilememezlik halinde.
Peki otantik olmadığımızda kendimize ihanet etmiş olur muyuz?
Bu çok güçlü bir ifade.
Bazen kişinin deneyimini de çok iyi anlatır.
İnsan geçmişe baktığında orada kendimi bıraktım, kendi tarafımda durmadım ya da bile bile kendime ihanet ettim diyebilir, böyle hissedebilir.
Fakat bu dili dikkatle kullanmak gerekir.
Çünkü kendimize ihanet ettiğimizi söylediğimizde geçmişteki halimizi bugünkü bilgilerimizle yargılama tehlikesi doğar.
Bugün daha güçlü olduğumuz için o gün neden konuşamadığımızı anlayamayabiliriz, kaçırabiliriz.
Bugün ilişkinin dışında olduğumuz için o zaman ayrılmanın neden imkansız göründüğünü küçümseyebiliriz.
İnsan bazen kendisini koruyabilmek için susar.
Bazen çocukken bağı kaybetmemek için kendi deneyimini inkar etmeyi öğrenir.
Bazen içinde bulunduğu güç ilişkisi gerçekten konuşmasına izin vermez.
Bazen de henüz ne hissettiğini anlayacak, onu dile getirebilecek, sonucunu taşıyabilecek kapasiteye sahip olmayabilir.
Bunları yalnızca kendine ihanet olarak adlandırmak, hayatta kalmak için geliştirdiğimiz yolları acımasızca yargılamak anlamına gelebilir.
Bu nedenle burada şöyle bir ayrım iyi olabilir.
Kendimizden uzaklaşmış olabiliriz.
Fakat bu uzaklaşma her zaman bilinçli bir ihanet değil.
Bazen bir koruma biçimi, bir zamanlar bizi ayakta tutmuş olan bir uyum stratejisi.
Sorun bir zamanlar gerekli olan bu stratejinin bugün de yaşamımızın tamamını yönetmesidir.
Çocukken öfkelenmenin bağı tehlikeye attığını öğrenmiş olabiliriz.
O zaman öfkemizi susturmak gerçekten koruyucu olmuş olabilir.
Fakat yetişkin ilişkilerimizde de her çatışmayı terk edilme tehdidi gibi yaşıyorsak geçmişin çözümü bugünün hapishanesine dönüşebilir.
Sartre'ın kötü inanç kavramı burada önemli bir perspektif sunar.
Kötü inanç gündelik anlamda kötü bir şeye inanmak ya da ahlaksız olmak demek değildir.
Sart, insanın kendi özgürlüğünden kaçmak için kendisini kandırma biçimlerini anlatır bu kavramla.
İnsan bir yandan özgür olduğunu bilir, diğer yandan da bu özgürlüğün kaygısından kaçmak ister.
Bu nedenle kendisini yalnızca bir rol, bir geçmiş, bir karakter özelliği ya da değişmez bir durum gibi tanımlar.
Ben zaten böyleyim. Ben çatışamam. Ben ilişki insanı değilim. Benim ailemde bunlar konuşulmaz. Ben seçemezdim bunu. Bu benim seçeneğim değil, seçeneklerim arasında yer almıyor.
Sartre göre insan yalnızca mevcut özelliklerinden ibaret değildir.
O aynı zamanda bu özelliklerle ne yapabileceğine yönelen bir varlık, geçmişimiz, karakterimiz, koşullarımız bizi etkiler.
Fakat bizi büsbütün bunlar tanımlamaz.
Kötü inanç özgürlüğümüzün sınırsız olduğunu iddia etmek değil.
Tam tersine elimizde kalan sınırlı özgürlüğü inkar etmektir.
Burada dikkatli olmak gerekir.
Bir insana aslında seçeneklerin var da sen sadece kaçıyorsun demek baya zalimce.
Çünkü herkesin seçenekleri eşit değil.
Maddi koşullar, ayrımcılık, sorumluluklar, sağlık sorunları, travma, ilişkisel güç dengeleri.
bunlar insanın hareket alanını gerçekten daraltabilir.
Varlık suçu yaklaşım bu sınırları inkar etmez.
Fakat sınırların içinde hala nasıl bir duruş alabileceğimizi bizlere sorar.
Belki bugün ilişkiyi terk edemiyorum ama yaşadığım şeyi kendimden saklamamayı seçebilir miyim?
Belki henüz konuşamıyorum ama suskunluğumu ben zaten böyleyim diye açıklamak yerine
neden sustuğumu merak edebilir miyim?
Belki büyük bir değişiklik yapamıyorum ama içimde değişiklik isteyen tarafı bütünüyle susturmadan onunla kalabilir miyim?
Otantikliğe dönüş her zaman büyük ve görünür bir eylemle başlamaz.
Çoğu zaman hatta böyle değildir.
Bazen ilk adım ve en büyük adım ve bazen de ilk ve son adım kendimize doğruyu söyleyebilmektir.
Pek tabii ki kendimizden uzaklaştığımızı fark ettiğimizde suçluk ortaya çıkabilir.
Yıllarımı boş harcadım, neden daha önce görmedim, neden kendimi korumadım?
Bu suçluluğun bir kısmı yıkıcı.
Geçmişimizdeki benliğimizi aşağılar, onu zayıf ya da korkak ilan eder,
bugünkü farkındalığımızı geçmişte de sahip olmamız gereken bir bilgiymiş gibi kullanır.
Bu tür suçluluk bizi harekete geçirmekten çok felç eder.
Fakat Valsu düşüncede suçluluğun başka bir anlamı daha var.
Rollo May ve Vouch terapistler insanın kendi imkanlarını bütünüyle yaşamadığını fark ettiğinde ortaya çıkan ontolojik ya da varoluşsal suçluktan söz ederler.
Bu ahlaki bir mahkemenin verdiği bir ceza değil.
Daha çok yaşanmamış imkanların sesi.
Olabilirdim ama olmadım.
Söyleyebilirdim ama sustum.
Yaklaşabilirdim ama geri çekildim.
Kendi hayatıma katılabilirdim ama çoğu zaman dışında kaldım.
Bu suçluluk tamamen ortadan kaldırılması gereken bir semptom değil.
Zaten kaldırılamaz da.
Bazen bize hayatımızla ilgili kendimizle hayatımız arasında bir mesafe oluştuğunu bildirir.
Fakat onunla verimli bir ilişki kurabilmek için suçluluğu cezalandırmayı değil de sorumluluğa çevirmemiz gerekir.
Kendimizi suçlamak geçmişe dönük bir hamledir.
Bunu nasıl yaptım?
Sorumluluk ise bugün ve bugünden geleceğe açılır.
Şimdi ben bununla ne yapacağım?
Geçmişte kendimizden uzaklaşmış olmamızın sorumluluğunu almak geçmişteki kendimize saldırmak değildir.
Burada hepimiz veya birçoğumuz diyeyim yanılıyoruz, bu hataya düşüyoruz.
O sırada neden başka türlü davranmadığımızı anlamaya çalışırken artık aynı biçimde yaşamak zorunda olmadığımızı kabul etmektir.
Evet orada sustum çünkü bağı kaybetmekten korkuyordum.
Evet kendimi küçülttüm çünkü sevilebilir olmanın yolunun bu olduğunu zannediyordum.
Evet bir rolün içinde yıllarca kaldım çünkü onun dışında kim olacağımı bilmiyordum.
Bu cümleler mazeret değil ama acımasızca kendimizi de yargılamaktan uzak durmamız gerekiyor.
Kişi yaptığını sahiplenir, bunu hangi koşullarda yaptığını anlar ve bugün başka bir cevap verip veremeyeceğini araştırırsa işte o noktada suçluluğu sorumluluğa dönüştürmüş olur.
O tantik olmayan geçmişimiz de bizim geçmişimizdir en nihayetinde.
Ondan kurtulmaya çalışmak o tantik olmamanın başka bir biçimidir.
Tam tersine onu yaşam hikayemize dahil edebilmemiz gerekiyor.
O yılları yalnızca kayıp yılları olarak görmek değil, bize ne sağladığını ve aynı şekilde neler kaçırdığımızı net bir şekilde görmemiz gerekiyor.
Belki uyum sağlamak bizi yalnız kalmaktan korudu.
Belki ihtiyaçsız görünmek bizi hayal kırıklığından korudu.
Belki sürekli güçlü olmak bizi başkalarının insafına kalma hissinden korudu.
Fakat aynı stratejiler yakınlığı, canlılığı ve kendiliğinden olmayı, spontaniteyi engelledi.
Otantiklik korunma biçimlerimizi aşağılamak değil, onların bedelini artık görebilmektir.
İnsan kendi sesimi duyamıyorum dediğinde ne kasteder?
İçimizde herkesin sesinden bütünüyle ayrı, saf, değişmez bir ses olduğunu varsaymak çok kolay.
Sanki bütün toplumsal etkileri susturabilirsek o gerçek sesi duyabileceğiz.
Fakat öyle bir şey söz konusu değil.
Mümkün değil hiçbirimiz için.
Dilimiz, değerlerimiz, arzularımız, kendimizi anlama biçimimiz ilişkilerle şekillenir.
Başkalarının sesleri zaten bizim sesimizdir, karışıktır.
Ailemiz, kültürümüz, öğretmenlerimiz, sevdiğimiz insanlar, yararlandığımız ilişkiler, yaşadığımız tarih bizi inşa eder, oluşturur.
Dolayısıyla kendi sesimizi bulmak bütün bu etkileri dışarıda bırakmak değildir.
Dolayısıyla kendi sesimizi bulmak bütün bu etkileri dışlamak değildir.
Hangi seste nasıl bir ilişki kurduğumuzu fark etmektir.
İçimizde başarılı olması diye bir ses olabilir.
Bu ses nereden geldi?
Bir zamanlar kimin takdirini kazanmak için başarıya ihtiyaç duydum?
Başarı bugün benim için ne anlama geliyor?
Hala istediğim bir şey mi yoksa sevilmeye layık olduğumu kanıtlamanın bir yolu mu?
İçimizde kimseye yük olma diyen bir ses olabilir.
Bu ses hangi ilişkilerde oluştu?
İhtiyaç gösterdiğimde ne oldu?
Bugün bütün ihtiyaçlarımı gizlemek gerçekten beni koruyor mu yoksa yakının önüne mi geçiyor?
Kendi sesimizi duymak, ilk aklımıza gelen dürtüyü otomatik olarak izlemek, onu gerçekleştirmek değil.
Her istek otantik değildir, her korku da sahte değildir.
Kendi sesimiz dediğimiz şey bazen çelişkili, belirsiz, değişken, muğlaktır.
Bir yanımız yakınlık isterken başka bir yanımız uzaklaşmak ister.
Bir yanımız değişim isterken başka bir yanımız mevcut hayatı korumak ister.
O tantiklik bu seslerden birini gerçekten ilan edip diğerlerini susturmak değil.
Eğer bu şekilde anlarsak o tantikliği çok büyük bir hataya düşmüş oluruz.
Hepsini duyabilecek bir alan açabilmektir.
Kendi içimizde bir konsey var ve o konseyde farklı rehberler, farklı bilgeler var.
Bütün bilgelere kulak verebilir miyim?
Ve tabii ki de herhangi biri her an en doğrusunu söyleyemeyecek.
Kendimi, kendime, başkalarının gözünden bakmayı nasıl aşabilirim sorusu burada ortaya çıkıyor.
Sart, başkasının bakışının bizi bir nesneye dönüştürebileceğini söyler.
Bir başkasının bizi gördüğünü fark ettiğimiz anda kendimizi onun gözünden görmeye başlarız.
Kendiliğinden yaşadığımız beden bir anda dışarıdan değerlendirilen bir şeye dönüşür.
Söylediklerimiz, yaptıklarımız, görünüşümüz hakkında bir anda rahatsız edici bir bilinç kazanırız.
Bu deneyimden bütünüyle kurtulmak mümkün değil.
İnsan başkasıyla, başkalarıyla birlikte yaşar ve başkalarının bakışı benliğimizin oluşumunda rol oynar.
Ama başkasının bakışının tek hakikatimiz olmadığını aklımızda bulundurmamız gerekiyor.
Birisi bizi bencil bulabilir.
Bu gerçekten bencil olduğumuz anlamına gelmez.
Birisi bizi yetersiz görebilir.
Bu gerçekten de büsbütün, bütün varlığımızın yetersizlikten ibaret olduğu anlamına gelmez.
Birisi sınırlarımızdan hoşlanmayabilir, bu sınırlarımızın yanlış olduğunu göstermez.
Başkalarının bizi nasıl gördüğünü önemsememek zorunda değiliz.
Önemseriz de önemsememiz de gerekir.
Fakat aynı zamanda kendi deneyimimizi de tutabilmemiz gerekiyor.
Ve aynı anda birçok farklı gerginliği tutabilmek demek oluyor bu.
Bu kişinin benim hakkımdaki görüşü ne söylüyor?
Ve ben kendim ne yapmak istiyorum?
Ne hissediyorum?
Onun rahatsızlığı benim yanlış yaptığım anlamına mı geliyor yoksa ikimizin ihtiyaçlarının farklı olduğunu mu gösteriyor?
Ortak bir noktada buluşabilir miyiz?
Benim düzeltmem gereken bir şey var mı?
Yoksa bu konuda ayrıksız mı kalacağız?
Yoksa sırf beni onaylasın, sevsin diye kendimi terk etmeye çok mu hazırım?
Kendimize başkasının gözünden bakmayı aşmak, başkalarının görüşüne karşı sağırlaşmak değil.
Kendi görüşümüzü de, kendi deneyimimizi de, kendi ihtiyaçlarımızı da bu formüle, bu denkleme dahil edebilmektir.
Okey.
Bugünlük burada duralım.
Daha konuşacak çok konu var.
Önümüzdeki hafta otantiklik ve kaygı ilişkisiyle devam edeceğiz.
Bakalım otantiklikte neden kaygı hissediyoruz?
Otantik olduğumuzda neden kendimizi her zaman rahat ve mutlu hissetmiyoruz?
Biraz daha bu meselelere bakalım.
Kendinize çok iyi bakın.
Önümüzdeki hafta görüşmek üzere.
Çok sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
