
Bu bölümde otantikliğin ne olduğuna ve ne olmadığına varoluşçu bir perspektiften bakıyorum. Kendimiz olmak gerçekten ne demek? Otantiklik içimizde saklı duran “gerçek benliği” bulmak mı, yoksa hayatımızın sorumluluğunu üstlenerek seçimlerimize sahip çıkmak mı?
Kierkegaard, Sartre, Heidegger ve Tillich üzerinden; başkalarının beklentileriyle yaşamak, özgürlükten kaçmak, farklı olmakla otantik olmak arasındaki fark, seçimlerin yarattığı kaygı ve insanın kendisini yaşayarak nasıl inşa ettiği üzerine düşünüyorum.
Belki de otantiklik bir varış noktası değil; yönümüzü kaybettiğimizde tekrar tekrar bakabileceğimiz bir pusuladır.
Transkript
Merhabalar, ben Dr. Ferhat Çakiçöz.
Kendi Normal'ın Dayanılmaz Hafifliği'nin sadece yeni bir bölüm değil,
aynı zamanda yeni bir konuyla da başlıyoruz bugün.
Otantiklik meselesine çok yakından bakacağız.
Otantiklik nedir, ne değildir çok ayrıntılı bir şekilde incelemeye çalışacağız.
Bu da büyük bir konu, benzer bir şekilde.
Şimdilik dört bölüm planladım ama biliyorsunuz biraz böyle çektikçe belli oluyor bir şeyler.
Üç haftada da toparlayabiliriz bu konuyu.
Dört haftaya, dört bölüme de uzayabilir.
Ama gelin yavaştan başlayalım.
Bugün Vahşi Psikoterapinin, Vahşi Felsefenin ve hatta modern kültürün en çok kullandığı ama belki de en az anladığı kavramlardan birine yakından bakacağız.
Herkes otantik olmak istiyor.
Herkes otantiklikten bahsediyor.
Kendimiz olmak istiyoruz.
Başkalarının beklentilerine göre yaşamak istemiyoruz.
Kendi hayatımızı yaşamak istiyoruz.
Ama burada ortaya böyle tuhaf bir soru çıkıyor.
Kendimiz olmak ne demek? Ve daha önemlisi zaten kendimiz değil miyiz ben? Kendim değilsem kimim?
Bugün bu soruların peşinden gideceğiz bir parça.
Otantikli kişisel gelişim sloganlarından, sosyal medya klişelerinden ve popüler psikolojinin basitleştirici yorumlarından biraz kurtarmaya çalışacağız elimizden geldiğince.
Ama unutmamak gerekiyor ki klişeler de gerçeği bir parça olsa da taşırlar.
Bu sebepten ötürü zaman zaman çok klişe şeylere de, klişe laflara da geri dönüyor olabilirim.
Geri dönerken kendimi bulabilirim.
O yüzden sabrınızı diliyorum.
Bütün bu bölümlerin sonuna kadar varmak istediğim yere bir varayım.
Vouch düşünme için otantiklik aslında sadece içinden geldiği gibi yaşamak değil.
Hatta içimizden geldiğimiz gibi yaşadığımızda sıklıkla otantik olmuyoruz.
Bugün sebeplerini ayrıntılı bir şekilde konuşacağız.
Bu nedenle bugün bazı temel soruların üstünde duracağız.
Otantiklik nedir?
Başlangıç sorumuz.
Herkes zaten otantik değil mi?
Madem ben kendimimim ve kendimden başka kimse olamam o zaman otomatikman bu beni otantik kılmaz mı?
Göreceğiz.
Otantiklik mümkün mü?
Genel anlamıyla tamamen otantik olmak mümkün mü?
Otantiklik bir durum mudur yoksa bir yönelim mi?
Ve insan kendisini hiç tam anlamıyla bilemezken, kendisini tam anlamıyla büsbütün tanıyamazken, tanıyamayacakken nasıl kendi gibi yaşayabilir?
Hepsi büyük sorular malumunuz.
Ama gelin yavaş yavaş bir ucundan tutmaya başlayalım.
Biliyorsunuz bu podcastı belli bir zamandır takip ediyorsanız böyle meselenin en ABC'sine dönmeyi seviyorum.
En başına dönmeyi seviyorum.
Tam da bu sebepten ötürü şu soruyla başlamak isterim.
Otantiklik ne?
Gündelik dilde otantik olmak genellikle sahte olmamak anlamına geliyor.
Öyle kullanıyoruz da işte rol yapmamak, maskeler takmamak, gerçek duygularını ifade etmek, içinden geldiği gibi davranmak.
Bunların hepsi otantiklikle ilişkili olabilir ama Vausch gelenekte mesele bunlardan biraz daha derin.
Ve bunları yapmak bizi otomatikman otantik kılmıyor.
Bunun altını özellikle çizmek isterim.
Heidegger, Kierkegaard, Sartre, Tillich gibi düşünülenin ortaklaştığı bir nokta var.
İnsan sadece ne olduğu değil aynı zamanda ne olacağıyla da ilgili bir varlık.
Yani sadece geçmişimiz ve şimdimizle ilgili değil.
Geleceğimiz de bizi biz yapıyor aynı zamanda.
Çünkü bizler tamamlanmış nesneler değiliz. Sürekli oluşu halindeyiz. Bu nedenle otantiklik de sahip olunan bir özellik değil de bir yaşam biçimi, bir ilişkilenme biçimi. Ne anlamda ilişkilenme biçimi? Kendimizle nasıl ilişkilendiğimizin bir niteliği. Hayatla nasıl bir ilişki kurduğumuzun niteliği. Seçimlerimizle nasıl ilişki kurduğumuzun bir özelliği.
Otantik insan hata yapmayan insan değil.
Bu konuda çok fazla yanılgı var.
Böyle hatasız bir hayatınız olursa zaman otantiksinizdir.
Otantik insan her zaman mutlu olan da bir insan değil.
Bunu da altın çizmek isterim.
Birazdan da daha fazla bahsedeceğim ama otantiklik mutluluktan çok ağırlık getirir, kaygı getirir.
Buna rağmen neden otantik olmak istiyoruz?
O başka bir soru tabii ki.
Otantik insan ne istediğini sürekli bilen insan da değil.
Kendimize gizemiz.
Her zaman her yönümüzde ne istediğimizi ne ihtiyacımız olduğunu bilemeyiz.
Bilemeyeceğiz de.
Otantik insan yaşamının sorumluluğunu mümkün olduğunca,
bu mümkün olduğunca kısmının altını kalın kalemlerle çizmek isterim,
üstlenmeye çalışan insan.
Burada hemen ikinci soruya geçmek isterim.
Aslında herkes otantik değil mi?
İlk bakışta mantıklı görünüyor.
Çünkü sonuç olarak herkes kendini hayatını yaşamıyor mu?
En nihayet işte ben benim, siz sizsiniz.
O halde herkes zaten kendisi değil mi? Kierkegaard bu soruya çok net bir hayır der.
Çünkü Kierkegaard'a göre insanın biyolojik olarak kendisi olmasıyla varoluşçu anlamda kendisi olması arasında ciddi bir fark var ve Kierkegaard bütün felsefesini bu fark üzerine kurar.
Kierkegaard'ın çok ünlü bir tanımı var. İnsan bir ilişkidir der.
Çok basitleştirmiş bir versiyonu bu.
Daha karmaşık haliyle söyleyecek olursam kendisiyle ilişki kuran bir ilişkidir der insan Kierkegaard.
Bu ilk başta karmaşık gelebilir benim de introduction'ı yaptığım üzere.
Aslında daha basit bir gözleme dayanıyor.
O kadar karmaşık bir şey işaret etmek çalışmıyor Kierkegaard.
Her ne kadar kelimeler bir parça birbirine dolanıyor olsa da.
Bir taş düşünelim.
Taş taş olmak zorundadır.
Ağaç ağaç olmak zorunda.
Taş kalkıp da işte ben bir evin duvarında dekoratif bir unsur olacağım deyip kendini kaldırıp da beğendiği bir evin duvarına yerleştiremez.
Ama buna karşın insanın ne olacağı kesin değil.
İnsan kendi yaşamına katılabilir ya da katılmayabilir.
Seyircisi olabilir, seyircisi kalabilir.
Kendi seçimlerinin üstlenebilir ya da başkalarının beklentilerine kendini teslim edebilir.
İnsan kendi hayatını yaşayabilir ya da sürekli başkalarının hayatını yaşamaya çalışabilir.
Bu nedenle Kierkegaard ve Kierkegaard için daha doğrusu insanı bekleyen en büyük tehlike kendisi olamamak.
Ve ilginç olan şu ki insan bazen bunun farkında bile olmaz.
Yıllarca herkesin istediği gibi yaşayabilir, herkes tarafından başarılı bulunabilir, toplumca kabul görebilir, takdir görebilir.
Ama içten içe derin bir yabancılaşma hisseder.
Çünkü hayatın öznesi olmaktan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkmıştır.
Hayatının seyircisi haline gelmiştir.
Tam da burada birçok danışanın terapiye getirdiği bir mesele ortaya çıkar.
Çok sık duyuyoruz bu tip cümleler.
Hayatım kötü değil aslında, her şey yolunda.
İyi de bir işim var, iyi de bir ilişkim var.
Hayal ettiklerimi gerçekleştirdim, ne kadar da aslında şanslıyım.
Aslında mutlu olmam gerekiyor vs.
Ama bir şey eksik ve bu eksiklik bazen ve hatta biraz iddialı konuşacak olursam sıklıkla depresyon değil, kaygı değil, travma da değil.
Önceki haftalığa bir ufak referans verecek olursam.
Bazen sadece kişinin kendi hayatına yabancılaşmış olmasıyla alakalı.
Sanki başkasının yazdığı bir senaryo oynuyormuş gibi insanlar hissediyor.
Hissetmek de değil, hissetmiyorlar aslında.
Öyle sürüklenip gidiyorlar.
Bağış süre bir de sıklıkla karşılaştığımız meselelerden biri bu.
Sorun genellikle şey diye düşünüyoruz böyle yanlış karar verirsem ne olur?
Dünyanın sonu gelir.
İşte şöyle geri dönemem, böyle geri dönemem.
Evet yani bile isteye böyle kör göze parmak yanlış karar verin diyemem bunu öneremem.
Ama bazen sorun hiç karar vermemiş olmamız.
Bırakın yanlışını doğrusunu.
Biz karar vermeyi reddettiğimizde hayatımız garip bir sürüklenme formuna kavuşur.
Peki otantiklik bir kendilik hali midir?
Yani insan içinde bulunan gerçek bir öz müdür?
O öze ulaşmakla mı ilgilidir tam olarak?
Modern kültürde çok yaygın bir düşünce bu.
Aslında içimizde gerçek bir ben var.
Bir yerlerde saklanıyor.
Onu bir gün bulacağız ve gerçekten de o zaman gerçek kendiliğimize kavuşmuş olacağız, ulaşmış olacağız.
Bir yandan bayağı kulağa hoş geliyor.
Böyle çok lineer bir mücadele değil mi?
Ama varoluşlu düşünürlerin çoğu buna şüpheyle yaklaşır.
Özellikle de Sartre.
Sartre'ye göre insanın sabit bir özü yok.
Çok ünlü bir ifadesi var Sartre'nin.
Eminim ki bu podcast'ı benden daha önce duymuşsunuzdur.
Varoluş özden önce gelir.
Yani önce hayattayız, önce yaşıyoruz, sonra kim olduğumuzu adım adım inşa ediyoruz, yaratıyoruz.
Bu nedenle otantiklik gizli bir özü keşfetmekle ilgili değil.
Çünkü öyle keşfedilecek bir gizli öz yok.
İnsan bir projedir Sartre'ye göre.
Kulağı bir parça mekanikmiş gibi geliyor ama bir dinleyin.
Ne anlamda proje?
Çünkü insan sürekli yeniden seçmek zorundadır.
Sürekli yeniden oluşmak zorundadır.
Her sabah sıfır kilometre bir güne başlıyoruz.
Her an hiç dokunulmamış bir ana giriş yapıyoruz ve o anı nasıl yaratacağımız, nasıl yaratıp kendimize ait kılacağımız bize düşüyor.
Ve bu biraz ürkütücü.
Çünkü eğer içimizde keşfedilmeyi bekleyen hazır bir öz yoksa iş başa düşüyor.
Sorumluluk bizde.
Kim olacağımızı belirleyecek olan şey seçimlerimizin ta kendisi.
Bu yüzden otantiklik çoğu zaman rahatlatıcı değil kaygı verici bir deneyim.
Çünkü özgürlük kaygıyı ön plana çıkartır.
Kaygıyı tetikler.
Kierkegaard buna özgürlüğün baş dönmesi der.
Bir uçurumun kenarında durduğunuzu düşünün.
Bir yandan düşmekten korkarsınız ama aynı zamanda atlayabilecek olmanızdan da
atlayabilme ihtimalinizden de korkarsınız.
İşte tam hak özgürlük böyle bir şey.
hayatımızın başka türlü olabileceğini fark ettiğimiz anda ortaya çıkan baş dönmesi
ve hayatımız her an eğer biz seçersek her an bambaşka bir yöne doğru ilerleyebilir.
Daha önce de söylemişimdir yani her böyle aniden ve dürtüsel bir şekilde
hayatınızı başka bir yöne sevk edecek şekilde kararlar vermek iyidir demeye getirmiyorum.
Ama bu ihtimal bile baş başına bir kaygı kaynağı.
Otantiklik de çoğu zaman bu baş dönmesinden kaçmamayı gerektirir.
Çünkü sahte güvenlikler bazen otantik yaşamdan daha çekiciymiş gibi gelebilir hepimize.
İşte başkalarının yerimize karar vermesi, toplumun sunduğu hazır rollere yerleşmek,
kültürel beklentilere uyum sağlamak ama kolay olan her zaman otantik olan değil.
Peki insan kendini bilmeden kendi gibi yaşayabilir mi?
Bence bu sorunun cevabı biraz çetrefilli, biraz da ilginç böyle.
Üstüne düşünürken, kaynak karıştırırken de zihnim başka yönlere doğru gitti.
Umarım burada da dile getirirken çok fazla dağıtmam.
Çünkü çoğu insan önce tamamen kendisini tanıması gerektiğini düşünüyor.
Otantik olabilmek için.
Yani ben bir kendimi büsbütün tanırsam şöyle enine boyuna sonra otantik bir şekilde yaşayabilirim.
Sonra kendim olabilirim.
Ama hayat öyle işlemiyor.
Mesela beni en ürküten şeylerden biri böyle bir yeni bir danışanın gelip ben hayatıma bir ara verdim.
İşime, gücüme, her şeyime ara verdim.
İki sene terapide olacağım.
Hayata ara verilip de terapiye gelinmez.
Terapiyle hayat birbirini dışlamamalı.
İnsanın kendini tanıması, kendini keşfetmesiyle hayatını yaşaması birbirini dışlamamalı.
Hatta dışlarsa tam aksine bayağı kayboluyor insan.
Çünkü insan kendisini masa başında keşfedemez.
İnsan kendisini ancak yaşayarak keşfeder, seçim yaparak keşfeder, risk alarak, yanılarak.
Kendisini ancak dünyayla ilişki içinde tanıyabilir.
Bu noktada Heidegger'in önemli bir katkısı var.
Heidegger'e göre insan dünyadan ayrı bir bilinç değil.
Biz dünyaya atılmış varlıklarız, dünyaya atılmış varoluşlarız.
Süre gelen bir dünyada var olmaya çalışıyoruz.
Bu ne anlama geliyor?
İlişkiler içindeyiz.
Bir tarih içindeyiz.
Kültür içindeyiz.
Dil içindeyiz.
Bu nedenle kendimizi keşfetmek bir iç kazı meselesi değil.
Dünyayla kurduğumuz ilişkinin içinde gerçekleşen bir süreç.
Kendimizi yaşadıkça tanırız.
Tanıdıkça da daha ustaca yaşamaya başlarız.
Bu nedenle otantiklik hiçbir zaman tamamlanmış bir proje değil.
Sürekli devam eden bir hareket.
Şimdi biraz daha zor bir soruya gelelim.
Bir dinleyici, bir takipçim.
otantiklik gerçekten mümkün mü diye sormuş.
Belki de bugünkü bölümün merkezindeki soru bu olmalı.
Çünkü bir taraftan otantik olmaktan söz ediyoruz.
Diğer taraftan insanın kendisine hiçbir zaman
büsbütün bilemeyeceğini, tanıyamayacağını söylüyoruz.
Peki o zaman nasıl otantik olacağız?
Nasıl kendimiz gibi yaşayacağız?
Ne demek kendimiz gibi yaşamak?
Burada çoğu insanın fark etmeden düştüğü bir tuzak var.
Onun altını çizmek isterim.
Otantikliği bir varış noktası gibi düşünmeye çalışıyoruz.
Çalışıyoruz diyorum çünkü böyle düşündüğümüzde zaten otantiklik değil başka bir şey düşünmeye başlamış oluyoruz.
Sanki bir gün gelecek ve artık tamamen kendimizi bulacağız.
Artık hiçbir çelişkimiz kalmayacak.
Artık ne istediğimizi her zaman bileceğiz.
Artık seçimlerimizden emin olacağız.
Ve böylece otantik olacağız falan.
Ama varış düşünürlerin çoğu buna itiraz eder.
Çünkü insan, insan dediğimiz şey tamamlanmış bir yapı değil.
İnsan sürekli değişen, dönüşen, yeniden kurulan bir varoluş.
Dolayısıyla otantiklik de ulaşılacak bir son nokta değil.
Daha ziyade bir tutum, bir yönelim, hayatın içinde tekrar tekrar verilen bir cevap.
Ben şu an otantik olmak istiyor muyum?
Yoksa otantiklikten kaçacak mıyım?
Her yeni durumda yeniden sorulan bir soru.
Ben gerçekten bunu mu istiyorum?
Gerçekten bunu mu seçiyorum?
Yoksa sadece alışkanlıklarımı mı sürdürüyorum?
Yoksa korkularım mı benim yerime karar veriyor?
Yoksa başkalarının beklentileri mi konuşuyor?
Bu soruların kesin cevapları yok.
Ama otantiklik biraz da bu soruları sormayı bırakmamaktan geçiyor.
Kendimize bu zor soruları sormaya devam etmekten geçiyor.
Burada bir parantez açmak isterim.
Otantikliğin zıttının da ne olduğu bence tam olarak anlaşılmıyor.
Evet otantik olmamak diyebiliriz çok kısaca ama mesele o kadar basit ve net değil.
Sadece otantik olmamak deyip geçemeyiz.
Otantik olmamak bir şekilde hayatımızı yönlendiren biz değilmişiz gibi hareket etmek.
Karar veren ben değilmişim gibi bir yere sığınmak.
Ve tam da bu noktada bir parça Heidegger'e dönmek isterim.
Heidegger'in kullandığı Almanca bir kavram var. Eğer benden daha önce bir şeyler dinlediyseniz, okuduysanız bu kavramla karşılaşmışsınızdır. Severim.
Eigentlichkeit. Yine Almanca bilenleriniz hemencik anlar ne anlama geldiğini, en azından neye işaret ettiğini.
Türkçe genellikle sahicilik, özgünlük ya da sahici varoluş olarak çevriliyor.
Ancak Heidegger'in kastettiği şey popüler kültürdeki anlamıyla samimiyet, sahicilik falan değil. Hiç alakası yok.
Heidegger insanın kendi varoluşunu üstlenmesinden söz eder.
Heidegger'e göre insan çoğu zaman dasman dediği bir dünyanın içinde yaşar.
Türkçe'ye kabaca herkes veya elalem diye çevrilebilir.
Herkes böyle yapıyor, millet böyle düşünüyor, herkes şöyle yaşıyor, insanlar böyle hissediyor, böyle cümle kuruyoruz cümlenin öznesi de varmış gibi gözüküyor ama yok.
Dikkat ederseniz de günlük hayatımızda çok sık kullanıyoruz bu dili.
Bu öznesiz dili.
Bir işe giriyoruz çünkü herkes öyle yapıyor.
Bir kariyer seçiyoruz çünkü mantıklı olan o.
Bir ilişkiyi sürdürüyoruz çünkü insanlar ilişkileri sürdürmemizin iyi olduğunu iddia ediyorlar.
Bir şeye üzülüyoruz çünkü üzülmemiz bekleniyor.
Bir şeye seviniyoruz çünkü sevilmemiz bekleniyor.
Veya beklendiğini zannediyoruz.
Ve zamanla kendi sesimiz ile çevreminin sesi birbirinden ayrılmaz hale geliyor.
Kendimizle ötekinin sesi birbirine karışıyor.
Heidegger tam olarak buna işaret etmeye çalışır.
İnsan tamamen toplumdan bağımsız olamaz.
Ama tamamen toplumun içinde kaybolursa da kendi hayatını yaşamayı bırakır.
Evet tabii ki yine kendi hayatını yaşamaya devam eder ama kendininmiş gibi yaşamaz.
Otantiklik bu yüzden yalnızca bireysellik değil.
Kendi varoluşunun çok kabaca sorumluluğunu üstlenebilmek otantiklik.
Bu noktada çok önemli bir yanlış anlaşılmayı da bir doğrultmak gerekiyor bence.
Az önce bir parça girmiş bulundum tam bir gireyim.
Otantiklik bireysellik değil.
Herkesin yaptığını yapabilirsiniz ve yine otantik olabilirsiniz.
İnsanların düşüncesine göre, insanların değerli bulduğuna göre hareket edebilirsiniz ve yine otantik olabilirsiniz.
Hatta otantiklik adına yapılan şeylerin önemli bir kısmı çoğu zaman bireyselce olmuyor.
Charles Taylor bu konuda çok önemli eleştiriler getirir.
Taylor'a göre modern kültür otantikliği zaman zaman yanlış anlar.
Çok duyuyoruz etrafta bu genzi vesaire tartışmaları var ya.
İşte kimse bana karışamaz.
Ben ne hissediyorsam doğrudur.
Benim gerçeğim benim gerçeğim.
Hatta benim gerçeğim herkes için gerçek olmalı falan.
Kimsenin fikrine ihtiyacım yok.
İlk bakışta özgürlük gibi görünüyor bunlar ama Taylor'a göre burada ciddi bir sorun var.
Çünkü insan ilişkisel bir varlık.
Biz başkalarıyla karşılaşarak oluruz.
Dilimizi başkalarından öğreniriz.
Kim olduğumuzu başkalarıyla ilişkiler içinde keşfederiz.
Bu nedenle otantiklik hiçbir zaman yalnız başına gerçekleşen bir süreç değil.
Zaten istesek de yalnız kalamıyoruz.
Hep ötekiyleyiz.
Benliğin gelişimi her zaman ilişkilerin içinde gerçekleşir.
Bu nedenle otantik olmak başkalarını reddetmek değil.
Zaten istesek de reddedemeyiz.
Reddettiğimizi iddia edersek de düpedüz kendimize yalan söylemiş oluruz.
Bununla beraber başkalarının içinde kaybolmak da değil.
İkisinin arasında bir denge kurmak.
Terapide duyuyorum artık kimseyi umursamıyorum.
Biyodanışan mesela.
Ve böyle çok otantiklikmiş gibi.
En azından danışana geliyor.
Bana hiç öyle gelmiyor.
Ama aslında biraz dikkatli baktığımızda bu çok otantiklikmiş gibi gelen cümlenin altında sahip çıkılmamış bir kırılganlık, bir öfke, bir kaçınma, bir saklanma ihtiyacı bulabiliriz.
Çünkü gerçek otantiklik insanın başkalarının görüşlerinden tamamen bağımsız değil.
İnsanları etrafımıza ötekini duyarız, dikkate alırız.
Onu da hesaba katarak en nihayetinde seçimi biz kendimiz yaparız.
Ve o seçimin arkasında durabilmek, o seçime ve o seçimin sonuçlarına sahip çıkabilmek tam olarak otantiklik.
Peki otantikliğin objektif kriterleri var mı?
Yine bu da oldukça güzel ve zor bir soru.
Çünkü bir taraftan herkesin hayatı farklı.
Bir taraftan da her şey, herkes, her durum otantiktir dersek biraz kavram anlamını kaybeder.
Yani kaybederse kaybetsiz tabii ki ama sonuçta bir olguya işaret etmek için olduğu için bu kavram yine de bir yakından bakmak gerekiyor içini boşaltmadan evvel.
Birini hayal edelim yine.
Ben sürekli insanlara yalan söylüyorum çünkü gerçek ben buyum.
Yalan söylemekten hoşlanıyorum ben yalancı biriyim dese ya da başka birini hayal edelim.
Ben sorumluluk almıyorum çünkü otantik halim böyle.
Benim otantik halim sorumluluk almak için yaratılmamış dese.
Değil mi? Böyle duyduğunuzda bir içinizde bir itiraz yükseliyor.
Ne demek yani bu mu otantiklik falan diye?
Peki neden?
Eğer otantiklik sadece içimizden geleni yapmaksa neden itiraz ediyoruz?
Vausu gelenek burada önemli bir ayrım yapar.
Otantiklik keyfilik değil, dürtüsellik de değil, sorumsuzluk da değil.
Çünkü insan sadece arzulardan oluşmaz.
İnsan aynı zamanda özgürlüğünden, ihtimallerinden, seçimlerinden oluşur.
Bir davranışın bana ait olması ile o davranışın bilinçli biçimde üstlenilmesi aynı şey değil.
Sartre'ın kötü inanç dediği şey tam olarak burada devreye girer.
Bad faith ya da mauvespoa, kötü inanç.
Sartre'a göre insan bazen özgürlüğünden kaçar ve bunun için çeşitli hikayeler üretir.
Mecburdum, başka seçeneğim yoktu, elimden başka bir şey gelmezdi.
Ben zaten böyleyim, beni seven böyle sevsin, beni kabul eden böyle kabul etsin.
Bu cümlelerin bazen doğru olduğu durumlar var tabii ki de.
Ama bazen de özgürlükten kaçışın dili haline gelir bu cümleler.
Otantiklik ise kendi payımıza düşen sorumluluğu görebilmeyi gerektiriyor.
Bu nedenle otantikliğin en önemli ölçülerinden biri belki de şu.
Kişi kendi yaşamındaki payını ne kadar üstlenebiliyor?
Tabii ki de her şey bizimle ilgili değil.
Her şey bizim suçumuz, sorumluluğumuz, seçimimiz de değil.
Kendimizi içinde bulduğumuz bütün durumlarda bir payımız var.
O payı ne kadar görüyoruz görmeye açığız.
Başka bir soruya geçelim.
Otantiklik potansiyellerimizi gerçekleştirmekle aynı şey mi diye sormuş bir takipçi.
Çok güzel bir soru.
Sık da karşılaştığım bir soru çünkü.
O yüzden biraz böyle geniş geniş cevap vermek isterim.
Bu tip sorular özellikle humanistik psikolojinin etkisiyle çok soruluyor.
Humanistik psikolojinin popülerleşmesiyle beraber.
Mazlum'un kendini gerçekleştirme kavramını düşünelim.
Rogers'ın tam işlevsel insan fikrini.
Bu yaklaşımlarda insanın içinde gelişmeye yönelik doğal bir eğilim olduğu düşünülür.
Yani aslında etrafımızdaki ortam, koşullar idealse zaten biz iyi bir şey olacağız.
Böyle bir varsayımla hareket eder bu yaklaşımlar.
Vowschugernik ise biraz daha temkinli bu konularda.
Çünkü insanın tek bir potansiyeli olduğunu varsaymıyoruz.
Tek bir kaderi olduğuna da inanmıyoruz.
Hayatın içinde birçok farklı ihtimal var.
Ve genelde böyle tabii haklı olarak pozitif ihtimallerimiz üstünde düşünmeye daha yatkınız ama çok da pozitif olmayan ihtimallerimiz de var aslında.
Yani insanın potansiyelini gerçekleştirmek derken işte iyi bir akademisyen olma potansiyelinde gerçekleşebilir insan, seri katil olma potansiyelinde.
Keza hepimizin insan olmaya açık bir ihtimalse, insanlık ihtimalleri arasındaysa hepimiz için bir ihtimal demektir.
Bu yüzden hayatın içinde birçok farklı ihtimal var.
Az önce dediğim gibi akademisyen olabilirim, yazar olabilirim, müzisyen olabilirim, hiçbirini olmayabilirim.
Başka bir ülkede yaşayabilirim, başka bir hayat kurabilirim.
Dolayısıyla insanın içinde keşfedilmeyi bekleyen tek bir kader yok.
Tek bir böyle kendini iyi koşullar altında gösterecek bir yaşam sekansı yok.
Otantiklik bu yüzden gizli bir özün açığa çıkması değil.
Yine bu öz meselesine aslında dönüp dolaşıp geliyoruz.
Olasılıkların içinden seçim yapabilmek otantiklik ve seçimin sorumluluğunu üstlenebilmek.
Bu noktada özgürlük ile kayıp arasındaki ilişki biraz ortaya çıkıyor.
Çünkü her seçim başka bir ihtimalden vazgeçmek anlamına gelir.
Otantik yaşam bu yüzden zaman zaman yas tutmayı gerektirir.
Aslında sadece gerçekleştireceğimizi seçmiyoruz.
Neleri de gerçekleştirmeyeceğimizi de seçiyoruz.
Ve seçmediğimiz hayatların bir yası var.
Yaşamadığımız ihtimallerin özellikle de bize yakınsa, kalbimize yakınsa yaşamadığımız ihtimallerin bir yası var.
Olmadığımız insanların bir yası var.
Bu yönüyle otantiklik sadece böyle romantik bir umutluk projesi değil.
Bir cesaret meselesi.
Bu noktada bir Tilih'e uğramak isterim.
Paul Tilih çok sevdiğim bir ifadesi var diyeceğim ama zaten en ünlü kitabının adı da bu.
Ona cesaretinden bahsederdi.
Carl G. Tewi'den bahseder.
Ve Tilly'e göre insanın temel problemi korku değil, kaygı.
Çünkü kaygı belirli bir tehlikeye yönelik değil.
Bağışın kendisine yönelik.
Ve hepimiz kaygılıyız.
Yani bir problem diyor ama problem kaygımızı tanımıyor olmak.
Yoksa kaygılı olmanın kendisi tek başına bir problem asla değil.
Ölüm karşısında duyduğumuz kaygı, anlamsızlık karşısında duyduğumuz kaygı,
yalnızlık, belirsizlik keza, otantiklik tam olarak burada ortaya çıkıyor işte.
Kaygının tamamen ortadan kalktığı bir yer değil.
Kaygıya rağmen yaşamanın ve yaşamaktan öte yaşaymanın mümkün olduğu bir yer.
Tili'ye göre cesaret korkusuzluk değil, korkuya rağmen hareket edebilmek.
Benzer şekilde otantiklik de çelişkilerin yokluğu değil, çelişkilerle birlikte hareket edebilmek.
Yaşayabilmek, belirsizlikle beraber yaşayabilmek, kesinlik olmadan seçim yapabilmek.
Çünkü hepimiz seçimlerimizi en nihayetinde herhangi bir kesinlik olmadan yapıyoruz.
Varmış gibi kendimizi kandırabiliriz ama asla hiçbir zaman yok.
Ve belki de en önemlisi kusurlu olduğunu bilerek kendini olumlayabilmek,
kendinin arkasında durabilmek, kendini kollayabilmek.
Kendi haklı görmek değil.
Evet yanlıştı ve yaptım ben bu yanlışı.
Özür dilemem gerekiyorsa dilerim.
Düzeltmem gereken bir şey varsa düzeltirim.
Ama bu benim yanlışım diyebilmek.
Genellikle en büyük hayalimiz böyle mükemmel olmak ki ona dair de bir seri gelecek.
Otantiklik asla mükemmellik değil.
Kusurlu bir hayatın sahipliğini üstlenebilmek.
Şimdi biraz daha kişisel bir soruya gelelim.
Otantiklik sonradan kazanılan bir şey midir?
Yoksa böyle doğuştan sahip olduğumuz ama zamanla kaybettiğimiz bir şey mi?
Bu soru aslında insan doğasına ilişkin çok ilginç bir tartışmanın uzantısı.
Bazı yaklaşımlar insanın özünde iyi, sağlıklı ve otantik olduğunu varsayar.
Sorun daha çok toplumun, eğitimin, kültürün ve çeşitli baskıların doğal özü bozması gibi gösterilir, gözükür.
Bu bakış açısına göre terapi ya da kişisel gelişim süreci kişinin zaten sahip olduğu bir özü yeniden keşfetmesiyle ilgilidir.
Vausu yaklaşım bu iddialara da yine mesafeli duruyor.
Çünkü Vausu düşünülen çoğu insan içinde tamamlanmış bir öz bulunduğunu düşünmez.
Bu fikre karşı çıkarlar.
İnsan dünyaya belirli eğilimlerle, belirli yeteneklerle, belirli sınıflarla gelir.
Buna şüphe yok.
Ama kim olacağı önceden belirlenmiş değildir.
Bu nedenle otantiklik kaybedilmiş bir şeyi bulmaktan çok henüz oluşmamış bir şeyi yaratmakla ilgilidir.
Bir anlamda hem keşfetmek hem de yaratma sürecidir.
Kendimizi keşfederiz ama aynı zamanda kendimizi inşa ederiz.
Kendimizi buluruz ama aynı zamanda kendimizi oluştururuz.
Bu nedenle gerçek beni, gerçek benliğimi bulacağım.
Fikri tek başına yeterli değil, bayağı gütük tam aksine.
Çünkü bazen gerçek ben dediğimiz şey henüz verilmiş, henüz oluşmuş, henüz olmuş bir şey değil.
Yok gerçek bir ben.
Eğilimlerimiz, yeteneklerimiz, evet var belirli koşullarımız bizim getirdiğimiz ama onun üzerine bizim inşa etmemiz gerekiyor.
Nasıl inşa edeceğiz?
Henüz yaşanmamış, henüz seçilmemiş, henüz yaratılmamışların arasından seçip inşa edeceğiz.
Sart'ın bu noktada oldukça radikal bir görüşü var.
Sart insanın bir sanat eseri olduğunu düşünür.
İnsanı bir sanat eserine benzetir.
Bir heykeltıraşın önünde duran mermer bir bloğu düşünün.
Bilmiyorum heykeltıraşlıkla aranız ne kadar vardır o.
Blok mermer ufak ufak kazına kazına, ufak darbelerle hesaplı kitaplı bir şekilde parçalar koparılarak gördüğümüz heykele dönüştürülür.
Ortada henüz tamamlanmış bir heykel yok.
Heykel süreç içinde ortaya çıkar.
İnsan da öyle.
Biz sürekli seçimler yaparız.
Bu seçimler alışkanlıklara dönüşür.
Alışkanlıklar karakterimize dönüşür.
Karakter hayatımızın yönünü belirler.
Dolayısıyla kim olduğumuz büyük ölçüde neyi tekrar tekrar seçtiğimizle direkt olarak ilişkiler.
Bu yüzden Sartre'nin ünlü cümlesi son derece önemli.
İnsan yaptığı şeydir.
Eylemselliğe getiriyor bizi Sartre dönüp dolaşıp.
Biz kendimizin kim ve ne olduğunu böyle daha soyut bir yerde tutup da eylemleri ondan kopuk bir yerde düşünmeye çalışıyoruz.
Bu ifade ilk başta sert gelebilir.
Çünkü hepimizin yapmak istediği ama yapamadığı bir sürü şey var.
Hayalini kurup gerçekleştiremeyeceğimiz şeyler var.
Henüz gerçekleştiremediğimiz diyeyim daha doğrusu.
Ama Sart'ın dikkat çektiği nokta şu.
Kim olduğumuz yalnızca niyetlerimizle belirlenmez.
Kim olduğumu ben soyut bir şekilde zihnimde inşa etmekte,
sadece orada inşa edersem o soyut bir nosyon olarak kalır.
Seçimlerimizle belirlenir.
Dolayısıyla otantiklik yalnızca iç dünyada gerçekleşen bir süreç değil.
Yaşamın içinde gerçekleşiyor.
Yaşandıkça ortaya çıkıyor.
Eyleme dönüşen, eylemin içinde kendini gösteren bir süreç.
Burada çok sık karşılaştığımız bir yanılgıya da değinmek isterim aslında.
Bazı insanlar yıllarca kendini anlamaya çalışırlar.
Sürekli kendileri üzerine düşünürler, kendilerini analiz ederler.
Her fırsatı bir içgörüye dönüştürmeye çalışırlar.
Hatta aramızda kalsın.
uzun yıllar terapiye de gelirler.
Ama hayatlarında çok az şey değişir.
Gerçekten bu bazen terapi odasında da karşımıza çıkabiliyor.
Danışan kendini oldukça iyi anlamaya başlamış olabilir.
Çocukluğunu, ilişkilerini, savunmalarını.
Ama hala aynı hayatı yaşıyor da olabilir.
Çünkü anlamakla yaşamak aynı şey değil.
Otantiklik yalnızca farkındalık değil.
Aslında farkındalığın davranışa dönüşmesindeki ara köprü otantiklik.
Fark ediyorum neler yaptım, neler seçtim, seçimlerime hayat nasıl cevap verdi, bütün bu hayatla aramdaki diyalog bana nasıl geldi, bunları yapabilmek için de ben yaptım, ben seçtim, ben o cevapla karşılaştım diyebilmeye ihtiyacım var.
Bu yüzden Bağzı Terapi yalnızca içgörü üretmeye çalışmaz.
Bağzı Terapi aslında danışanından sahip çıkmasını talep eder.
Sahip çıkmaya başladıktan sonra ki otantiklik bu işte domino taşı gibi bir şeyler yerinden oynamaya başlıyor.
Ve kendimizi sadece düşünerek değiştiremiyoruz.
Tavrımızı değiştirerek yaşadıklarımızı dönüştürebiliyoruz.
Buradan çok sık karşılaştırılan da bir kavrama gelmek isterim.
İki kavrama gelmek isterim.
Otantiklik ve özgünlük.
Modern kültürde bu iki kavram neredeyse eş anlamlı gibi kullanılıyor.
Hatta otantikliği direkt özgünlük olarak çevirenler de var.
Oysa arada önemli bir fark var.
Özgünlük daha çok farklı olmakla ilgili.
Benzememekle, diğerinden ayrışmakla.
Otantiklik ise farklı olmak zorunda değil.
Bu ayrımı bence netleştirmemiz gerekiyor.
Çünkü çoğu insan otantik olacağım derken olmadık yollara giriyor.
Ve sırf farklı görünmek için bir şeyler yapıyoruz.
Otantikliğin bu olduğunu zannederek.
İşte böyle alışılmadık şekillerde giyiniyoruz, alışılmadık şekillerde konuşuyoruz, alışılmadık tercihler yapmaya çalışıyoruz.
Ve bunu da otantiklik olarak sunuyoruz.
Farklı olmak tek başına otantiklik değil.
Dünyadaki en sıradan insan artık kime neye göre sıradan bilmiyorum bize en sıradan gelen insan bile otantik olabilir.
Ve dünyanın en sıra dışı insana da son derece otantik olmaktan uzağa düşebilir.
Çünkü mesele farklı olmak değil.
Mesele kişinin hayatını sahiplenmesi, hayatının sahipliğini üstlenmesi.
Bir öğretmen düşünelim.
Devlet memuru.
Dışarıdan bakıldığında hayatı çok sıradanmış gibi görünüyor.
Her gün işine gidiyor, geliyor, sorumlulukları belli.
Belki 30 yıldır bunu tekrar ediyor.
Ailesiyle yaşıyor.
Toplumsal normların büyük kısmı uyuyor.
Ama bunu bilinçli bir şekilde seçmiş olabilir.
Ve bilinçli bir şekilde seçtiyse hayatının sorumluluğunu üstlenmiştir.
Ve bu hayatın içinde anlam buluyor demektir.
Bu son derece otantik.
O yüzden de otantik olmak için böyle acayip cafcaflı bir şeye ihtiyacımız yok.
Yine başka birini hayal edelim.
Sırf dikkat çekmek için sürekli farklı şekillerde davranıyor.
Aykırı görünmeye, ayrıksı görünmeye çalışıyor.
Sürekli başkalarının ilgisini çekmeye çalışıyor.
Çok özgünmüş gibi görünebilir bu kişi.
Fakat hiç otantik olmayabilir.
Çünkü davranışının merkezi kendisi değil.
Başkalarının bakışı.
Benzer bir ayrım eksantriklik içinde geçerli.
Eksantrik olmak ile otantik olmak aynı şey değil.
Eksantriklik normların dışında olmak.
Otantiklik ise hayatın sorumluluğunu üstlenebilmek, kendine sahip çıkabilmek, seçimlerine sahip çıkabilmek.
Bazen bu ikisi kesişebilir.
Ama çoğu zaman farklı şeyler.
Niçin hayatını düşünelim bir an için?
Birçok açıdan alışılmadık bir figür. Oldukça sıra dışı bir hayat yaşamıştır.
Ama onu önemli yapan şey yalnızca sıra dışı olması değil, hayatın bedelini ödemeyi göze almasıydı.
Evet, onun hayatını sınırlandıran, içinin hayatını sınırlandıran bazı koşullar olmuştu.
Özellikle sağlık durumu ve eminim ki kendi içinde çok savaşmıştır ama niçin bunları da sırtlanıp, yüklenip, sahiplenip, kendine bir hayat kurmayı seçti.
Düşüncelerinin sonuçlarının üstlenebildi.
Kendi yolunu seçebildi.
Otantiklik tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Biçimden çok duruşla ilgili bir şey otantiklik.
Görüntüden çok ilişki biçiminde.
Peki her an otantik olabilir miyiz?
Bu da güzel bir soru bence.
Bu sorunun cevabı hayır.
Cevap zira atlatmış olabilir.
Çünkü birçok insan otantikliği bir performans hedefi hale getiriyor.
Sürekli kendisi olmaya çalışıyor.
Sürekli doğru karar vermeye çalışıyor.
Sürekli iç sesini dinlemeye çalışıyor.
Ama insan hayatı öyle işlemiyor işte.
Çelişkili varlıklarız.
Korkuyoruz, kaçıyoruz, uyum sağlıyoruz, susuyoruz.
Bazen başkalarının beklentilerine teslim oluyoruz.
Bazen istesek de kendi sesimizi duyamıyoruz.
Bunlar da insan olmanın bir parçası.
Heidegger de zaten insanın sürekli otantik bir halde yaşayamayacağını söyler dururdu.
Otantik olmayan yaşama biçimleriyle sürekli iççi olduğumuzu söyler.
Yani mesele bir kez otantik olup sonsuza dek öyle kalmak değil.
Zaten bu mümkün değil.
Mesele tekrar tekrar geri dönebilmek.
Kendimizi yeniden yakalayabilmek.
Otantiklikten kaydığımız anda nasıl otantiklikten uzaklaştığımızı görebilmek.
Hayatın içinde kaybolduğumuzu fark edip yeniden yönümüzü bulabilmek.
Belki de burada bir metafor yardımcı olabilir.
Otantik değil pusula gibi düşünmekte fayda var.
Otantiklik bir varış noktası değil.
Ve pusulan amacı size kusursuz biçimde yönlendirmek değil.
Sadece yönünüzü hatırlatır pusula.
Evet artık yani böyle Google Maps'in vesaire olduğu bir dünyada pusuladan bahsetmek de çok demoydu ama
biz zannediyoruz ki Google Maps gibi da Google Maps gibi de değil.
Yani böyle Instagram algoritması gibi bizim bir sonraki aşamada ne yaptığımızı söylesin istiyoruz otantiklik bize.
Öyle değil ama otantiklik bize sadece yönümüzü hatırlatır.
Ve bazen yoldan çıkarız, bazen kayboluruz, bazen yanlış yöne gideriz.
Ama pusulamız hep oradadır, hep cebimizdedir ve çıkarıp bakmak istediğimizde yönümüzü bulmamıza yardımcı olur.
Otantiklik tam olarak bu.
Mükemmel bir şekilde yaşamakla ilgili değil otantiklik.
Yönümüzü tekrar tekrar bulabilmek ve yönümüzü kaybedeceğiz.
Bunun da altını çizmek istiyorum.
Bu bizi son soruya getiriyor bu bölüm için.
İnsan tamamen otantik olabilir mi?
Vowsu düşünülen çoğu buna hayır derdi.
Çünkü insan hiçbir zaman kendisine tamamen şeffaf değil.
Bilinç dışımız var, kör noktalarımız, savunmalarımız, çelişkilerimiz, toplumsal etkiler var, bilemediğimiz bile bilemeyeceğimiz bir geleceğimiz var.
Ve henüz tanımadığımız taraflarımız da var.
Dolayısıyla insanın kendisini bütünüyle bilmesi mümkün değil.
Kendisini bütünüyle bilemeyen bir insan tamamen otantik olamaz.
Ama belki mesele zaten bu değil. Belki mesele mükemmel bir otantikliğe ulaşmak değil. Belki mesele hayatımıza daha fazla katılabilmektir. Daha fazla sorumluluk alabilmek, daha fazla bilinç geliştirebilmek, daha fazla cesaret gösterebilmek.
Bu noktada Kierkegaard'a yeniden dönebiliriz. Kierkegaard'a göre insanın temel görevi mükemmel olmak değil, kendisi olmak. Ve ilginç olan şu ki kendisi olmak hiçbir zaman tamamlanacak bir proje değil, bir süreç, bir mücadele, bir oluş hali.
Belki de bu yüzden otantiklik bir kimlik değil de bir fiildir.
Sahip olunan bir şey değil de yapılan bir şeydir.
Her gün yeniden yapılan bir şey.
Her seçimde yeniden yapılan, yeniden seçilen bir şey.
Her ilişkide yeniden üstlenilen bir tutum.
Bugünkü bölümü kapatırken şunu söylemek isterim.
Otantiklik çoğu zaman bize anlatıldığı gibi içimizde saklı duran kusursuz bir özü bulmak değil.
Otantiklik kendimizi yaratma sürecine katılmaktır.
Hayatımızın seyircisi olmaktan çıkıp hayatımızın öznesi olmaktır.
Korkularımıza rağmen seçim yapabilmek, belirsizliklere rağmen adım atabilmek,
mükemmel olmadan da kendimizin arkasında durabilmektir.
Ve belki de en önemlisi hayatımızı başkalarının yerine bizim yaşamamız gerektiğini kabul etmektir.
Ben kendi hayatımı yaşayacağım.
Çünkü Vausu geleneğin bize hatırlattığı en temel gerçekliklerden biri şu.
Kim olduğumuz bize verilmiş hazır bir cevap değil.
Yaşam boyunca verdiğimiz cevapların toplamı, yaşam boyunca hayatın karşımıza çıkarttığı koşullara verdiğimiz cevapların toplamı.
Bir sonraki bölümde otantik olmamızı zorlaştıran şeyleri konuşacağız.
Neden kendimiz gibi yaşamak bu kadar zor?
Neden bazen kendi sesimizi duyamıyoruz?
Neden bazı hayatlar bize ait gibi görünse de içten içe yabancı hissettirebiliyor?
Bunların hepsinin üzerine beraber düşüneceğiz.
Şimdilik bu kadar diyelim.
Önümüzdeki hafta görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
