
Bu bölümde mükemmeliyetçiliğe dair sorularınızı cevaplamaya devam ediyorum. Yaşamaya başlamak için nasıl biri olmayı bekliyoruz? Geçmişi yeniden yaşasaydık gerçekten başka türlü mü yaşardık? Mükemmeliyetçilik bir öz sabotaj mıdır, yoksa bizi incinmekten korumaya mı çalışır? Kierkegaard ve Tillich’ten Uspenski’nin Ivan Osokin’ine, siyah-beyaz düşünmeden kendini engelleme kavramına uzanarak; beklemenin de bir bedeli olduğunu, sevmediğimiz taraflarımıza nasıl yer açabileceğimizi ve dinlenmenin neden ertelenen bir ödüle dönüştüğünü konuşuyorum. Belki de mesele bütün eksiklerimizi tamamlamak değil; eksiklerimizle birlikte yaşamaya başlayabilmek.
Transkript
Merhabalar, ben Dr. Ferhat Şakiç Öz.
Kendi Olmanın Dayanılmaz Hafifliği podcastinin bir yeni bölümüne daha hoş geldiniz.
Bu hafta da mükemmeliyetçilik üzerine konuşmaya devam edeceğiz.
Dediğim gibi kendi kafamda mükemmel bir şekilde iki bölüm olarak tasarladığım bu konu,
üç konu, en azından üç bölüm olacak gibi gözüküyor.
O yüzden vakit kaybetmeden hızlıca sizlerin sorularına ve söylemek istediklerime dönmek isterim.
Geçen hafta en son şu soruda bırakmıştık, sizden gelen şu soruda.
Tamamlanmış bir insan olmayı mı bekliyoruz?
Bu tamamlanmış insan olma hayali,
fantezisi üstüne ne kadar konuşursak bence az.
Kierkegaard'ın kendilik düşüncesinde
insanın kendi olması bir görev.
Zaten olduğumuz hal değil bir tarafıyla.
İmkanlarıyla ve sınırlarıyla ilişki kurması gerekiyor insanın.
Bu düşüncenin tabii ki bir yandan
böyle daha dini bir bağlamı var.
Bugün oraya girmeyeceğim.
Malum ama Kierkegaard'dan konuşunca bahsedince
bunu söylemeden geçmekte bir parça haksızlık olur.
Fakat buraya taşımak istediğim soru şu tam olarak.
Yaşamaya başlamak için nasıl biri olmayı bekliyorum?
Ne bileyim hiç korkmayan biri mi olmayı?
Geçmişini tamamen tırnak içinde çözmüş biri mi?
Her konuda ne istediğini bilen kafası net biri mi?
Böyle beklerken beklerken bir bakmışız ki hayatlarımızı, bugünkü gerçek hayatlarımızı askıya almışız.
Bu noktada Tilih'in olma cesareti de bence burada baya bir anlam kazanıyor.
Kaygının bütünüyle yok olmasını beklemeden varlığımıza, var oluşumuza, hayatta oluşumuza sahip çıkmak.
Çünkü kaygı yok olmayacak.
Bunu gündelik hayata uyguladığımızda bir miktar belirsizlikle harekete geçebilmekten söz ediyorum.
Zaman zaman bir miktardan daha fazla belirsizlikle.
Mükemmel hazırlık bazen hayatla karşılaşmayı erteler.
Dosya henüz gönderilmediyse kimse onu değerlendiremez.
İlişkiye başlamadıysak, karşı tarafa ilgimizi çeken kişiye yakınlaşmadıysak reddedilemeyiz.
Eğer bir kararı vermezsek o karar yanlış karar olamaz.
Bir tarafı güvenliymiş gibi geliyor ama beklerken beklerken bir ömür geçebiliyor.
Ve en nihayetinde seçim yapmak kadar beklemenin de sonuçları var.
Genellikle seçim yapmadığımızda beklemenin maliyetsiz olduğunu düşünürüz.
Ama bu bayağı büyük bir yanılgı.
Bu yüzden mükemmelliyetçiliğe yalnızca kendini cezalandırma gibi bakmamak gerekiyor.
Bazen öyle görüldüğünü ve hakkında öyle konuşulduğunu duyuyorum.
Evet bir taraftan çok cezalandırıcı insanın bu kadar kendini sürekli parantezde tutması ama işlevi de var bir taraftan başka türlü işlevleri.
O da korumak olabilir.
Kişinin kendini incitmek için değil de incitmekten korumak için belki de bir şeyleri erteliyordur.
Korunma çabası zamanla insanın hayatını daraltır ve tam olarak da aslında mükemmeliyetçiliğin ve ertelemenin ve o mükemmel forma varmayı beklemenin en önemli hendikapı da bu.
Buradan yine çok benzer bir cenahta bir soruya geçmek isterim.
Bütün olmak, kusursuz olmak mı?
Sizlerden gelen bir soru yine.
Rollo May'in insanının, Rollo May bir insan resmi çiziyor modern insanın ızdırabını tarif etmek için.
Bu insan son derece parçalanmış, kendine, dünyaya, etrafına yabancılaşmış bir insan.
Ne oluyor da parçalanıyoruz, ne oluyor da yabancılaşıyoruz?
Çünkü sürekli bir ideal peşindeyiz.
İşte verimli olacağız, evde sakin olacağız, ilişkide güçlü olacağız, bedenimiz hep hazır olacak, duygularımız hep mantıklı gelene, planlarımıza uyacak.
Peki korkan tarafımız nerede? Öfkelenen tarafımız, yorulan, yardım isteyen tarafımız.
Deneyimimizin ve daha ziyade kendimizin bazı tarafları bazen işimize gelmez.
O yüzden onları saklamak isteriz, onlar yokmuş gibi davranmak isteriz.
Fakat bütünlük bu tarafları hayatımızdan çıkartmak anlamına gelmez, gelmemeli.
Zaten adı üstünde yani Kermedağ bir şeyleri yok sayıyorsam tam aksine bütün olmaktan uzaklaşıyorum demektir.
En nihayetinde onlar da deneyimimizin bir parçası.
Bu her duyguyla istediğimizi yapabiliriz, duygularımızı istediğimiz gibi kapılabiliriz, bütün duygularımızı, hallerimizi, deneyimlerimizi sevmek zorundayız anlamına gelmez.
Yani öfkelendiyseniz, öfkeli tarafınızı çok sevmek zorunda değilsiniz, öfkelendiyseniz karşı tarafa bir tane patlatmak zorunda değilsiniz.
Ama öfkelendiğinizi kabul etmekle başlayabilirsiniz, öfkenizin size işaret ettiği şeyi görmeye çalışabilirsiniz.
Yine geçen hafta başladığımız Ece örneğine dönelim.
Ece yalnızca başarılı haline yer verdiğinde bütün olmuyor.
Tam aksine kendi bütünlüğünü bozmuş oluyor.
Ve kendisi hakkında çok daha az şey duyulur hale geliyor.
Kendi bazı tarafları adeta kaybolup gidiyor.
Hasır altı ediliyor.
Bence burada eksiklerimizle tamam olmak ifadesi baya bir anlamda.
Tabii ki de gelişiminiz bitsin demiyorum.
Kendiniz üstüne çalışmanızı durdurun.
Kendinizi bütün olmamış hallerinizle, memnun olmadığınız hallerinizle kabul edin ve onlarla hiçbir şey yapmayın demiyorum.
Ama değerli olmak için, bu dünyada bir yer kaplamayı hak etmek için bütün zorluklarınızı çözmeyi beklemenize gerek yok.
Çünkü öyle bir gün gelmeyecek.
Belki de bunu iki haftadır kalın kalemlerle altın çizmeye çalışıyorum.
Bir sonraki soru oldukça ilginç bir soru.
Peki ya geçmişi yeniden yaşasaydık diye sormuş biriniz bir dinleyici.
Ve İvan Osokin örneğini sormuş.
İvan Usogin, Uspenski'nin romanında bir karakter.
Okumanızı öneririm. İlginç bir kitap, ilginç bir deneme diyeyim daha doğrusu.
Bir roman ama gerçekten bir hoş bir fikir, deneyi diyeyim.
Uspenski'nin romanında Usogin, başka araman, geçmişe dönüp hayatını yeniden yaşama fırsatı bulur.
Hatalarını düzeltebileceğini umar.
Fakat yeniden yaşamak otomatikman eski döngüleri kırmak ve değiştirmek anlamına gelmez.
Dediğim gibi bu tabii ki bir roman yani birinin deneyimi, bir psikolojik bir deney sonucu değil.
Ama çok güçlü bir soru kucağımıza bırakır.
Aynı hayata yeniden başlasam gerçekten başka türlü yaşayabilir miydim?
Biz de bazen zihnimizde eski sahnelere dönüyoruz.
İşte şunu söylemeseydim, o işe girmeseydim, bu kararı vermeseydim, o gün orada olmasaydım vesaire.
Eminim ki kendiniz de birçok örnek düşünebilirsiniz.
Geçmişi düşünmek tabii ki de öğrenmemize yardım edebilir.
Daha iyi gelecekte seçimler yapmamıza yardım edebilir.
Ama bazen düşünmek, geçmişi düşünmek gerçekleşmiş olanı iptal etme çabasına dönüşür.
İşte o zaman bir itirazım var.
Çünkü geçmişte yaşanan yaşandı artık.
Yani böyle sanki bugün üstünü düşündüğümüzde, baktığımızda doğru açıklamayı bulursak o hiç yaşanmamış olacakmış gibi hissederiz.
Ama bu bir kendini kandırma.
Ve üstelik o günkü kendimizi bugünün bilgileriyle yargılamak da bence kendimize çok büyük bir haksızlık.
Demiyorum yaptığınız hatalı için kendinize sonsuz bir anlayış gösterin.
Kendinize öfkelenebilirsiniz, kendinizi affetmeyebilirsiniz.
Dediğim gibi geçmişten ders almak üzere geçmiş üstüne düşünebilirsiniz.
Ama şimdi bildiğimizi o zamanda bilmemiz gerekiyormuş gibi böyle kendimize ahlaki ödevler yüklemek bence bayağı büyük bir haksızlık, büyük bir yük kendimize.
Belki geçmişte bir hata yaptık, belki elimizde olmayan bir şey yaşadık.
Bir kere her şeyden önce bu ikisini birbirinden ayırt etmek kıymetli gibi geliyor bana.
Yani benim hatam mıydı bu yoksa sadece ben bir şeye maruz mu kaldım ve iyi olmayan, iyi gelmeyen bir şeye?
Çünkü her şey bizim kusurumuz değil.
Kendi kusurumuz olmayan şeyleri de üstlenmeye çalışarak aslında böyle katman katman yükümüzü arttırıyoruz adeta.
Varoluşu çalışma, geçmişi silmeye çalışma.
Zaten geçmiş silinmez arkadaşlar.
Bu çok çok önemli.
Böyle geçmişi sildiğini iddia eden bazı teknikler falan yok öyle bir şey.
Bugün de nasıl yaşandığına bakar.
O geçmiş bugüne nasıl geliyor varoluşlukta buna bakmaya çalışıyoruz.
O sahneye dönerken bugün ben ne yapmaya çalışıyorum?
Neyi erteliyorum?
Hangi pişmanlık bir telafiye dönüşüyor?
Hangi kayıp için yas tutmaya ihtiyacım varmış da o ortaya çıkıyor?
Geçmişe gidemeyiz ama onunla kurduğumuz ilişki değişebilir.
Belki birinden özür dilemek mümkündür.
Belki bir kararın bugünkü sonuçlarını değiştirebiliriz.
Veya bazen de bir telafi yolu olmaz.
O zaman geriye üzülmek kalır.
Geriye kaybettiğimizi kabul etmek kalır.
Ve bu kabul o olayın önemsiz olduğunu söylemek değildir.
Bütün hayatımızın yalnızca o olaydan oluşmadığını da görebilmek oldukça önemli.
Ece'ye geri dönelim.
Ece geçmişte yaptığı bir yanlış nedeniyle bugün iyi çalışan olma şansını kaybetmez.
hala iyi bir çalışan olabilir.
Bir ilişkide hata yapmış olabilir, kaybetmiş olabilir
ama başka ilişkiler kurabilir.
Geçmişin varlığı bugünkü bütün ihtimalleri kapatmaz, kapatamaz.
Gelecek ihtimallerle doludur.
Geçmiş ise olmuştur, bitmiştir artık.
Geriye dönüp değiştirme şansımız yoktur
ama gelecekte yeni, bambaşka
ve belki de kendimize biraz daha iyi gelecek bir şeyi kurma,
kurgulama şansımız olur.
Bu noktada böyle bölümünde tam yarısı gelmedi
Ama hem geçen hafta konuştuklarımıza hem buraya kadar söylediklerimi bir toparlamak isterim.
Size mükemmeliyetçilikten kurtulmak için bir liste vermeyeceğim.
Veremem çünkü.
Ama şunu önerebilirim.
Eğer mükemmeliyetçi bir yanınız varsa o mükemmeliyetçilik dediğiniz şeyle ne yapmaya çalışıyorsunuz bunu anlamaya çalışabilirsiniz.
İsterseniz tek bir anı hatırlayın.
Bitiremediğiniz bir iş, çok takıldığınız bir kusur, küçük bir eleştiriden sonra kendinize söylediğiniz cümleler.
Ve şunu sorun kendinize.
Burada mükemmel olursam sonunda ne olacağını umuyorum.
Birinin beni sevmesini mi, kendimi yeterli hissetmeyi mi, bir tehlikeden kurtulmayı mı, geçmişteki bir sözü haksız çıkartmayı mı?
Cevap hemen gelmeyebilir veya birden fazla cevap gelebilir.
Ondan sonra şu soruyu sorayım bir sonraki soru olarak, ikinci soru olarak.
Yaptığım iş, yaptığım eylem, ondan beklediğim bu şeyi gerçekten sağlayabilir mi, mümkün mü?
Yani dosya iyi olabilir ama tek bir iyi dosya yaptık diye bütün değerimizi kanıtlayamayız.
Zaten herkes için kalıcı bir şekilde değerimizi kanıtlamak mümkün değil.
Veya kötü bir dosya hazırladık diye de sonsuzdek bir değersizliğe mahkum olmayız.
Bir ilişkiye özen gösterebiliriz ama yine de kayıp ihtimalini ortadan kaldıramayız.
Çok dikkatle üstüne düşünerek, ince eliyip, sık dokuyarak bir karar verebiliriz.
Ama o kararın gelecekte ne getireceğini kontrol edemeyiz.
Ece'nin bilgisayarına dönelim.
Belki dosya gerçekten bir düzeltme daha gerektiriyor.
Onu da yapacak Ece ve sonra gönderecek.
İçinde böyle hafif bir huzursuzluk kalabilir.
Bu huzursuzluk dosyada eksik bir şeyler olduğunu göstermez.
Bu yalnızca sonucunun ne olacağını henüz bilmediği bir işi tamamlamış olmanın hissidir.
Dosya gönderilir, hayat devam eder, bir geri bildirim gelir, gerekirse yeniden çalışılır.
İyi bir şey yapmak için bütün ihtimalleri kapatamadığımız bir hayat bu.
Yine de emek vermeye değer bir şey.
Bu hafta kendinize mükemmeliyetçi olduğunuz için de kızmayın.
Onu fark etmek kendimizi suçlayacağımız yeni bir konuya dönüşmesin.
Belki uzun zamandır taşımaya çalıştığımız bir korkuya yaklaşıyoruz.
Biraz merakla bakabiliriz.
Ama merakla bakarken Allah'tan varusçu felsefe hemen yanı başımızda ve bize fikirler vermeye devam ediyor.
Ece ile vedalaştık zannediyorsanız yanılıyorsunuz.
Ece'yi biraz daha izlemeye devam edelim.
Sabah olmuş, Ece az uyumuş, pıcağı başka işler var ama önce dosyaya son bir kez daha bakıyor.
Sonra bir kez daha asıl önemli işine bir türlü başlayamıyor.
Akşam eve geliyor.
Partneri yemek hazırlamış.
Ece yorgun.
Aslında ne kadar güzel bir şey değil mi?
Yorgun argın eve geliyorsunuz ve önünüze hazır yemek konuyor.
Ece şöyle bir masaya bakıyor ve ilk söylediği şey, tabakları neden böyle koydun?
Partneri sessizleşiyor.
Ece de şaşırıyor.
Aslında kötü bir şey söylemek istememişti.
Sadece biraz daha iyi olsun istemişti.
O kadar.
İşte birazdan bu noktadan itibaren tam olarak bu biraz daha iyinin bedeline bakacağız.
Zamanımıza ne oluyor?
Enerjimize ne oluyor?
Yanımızdaki insanlar ne yaşıyor?
Bir de çok haklı bir soru var tabii ki.
Mükemmeliyetçilikten vazgeçersem iyi yaptığım şeyleri de kaybeder miyim?
Amacımız özenimizi çöpe atmak değil.
Özen gösterirken hayatımızda neleri sıkıştırdığımızı da görmek.
Sonra başka türlü davranmanın küçük yollarını araştırabiliriz belki de.
Tekrardan sizin sorularınıza döneyim.
Beni koruyan şey beni durduruyor olabilir mi?
Bir dinleyici sormuş.
mükemmeliyetçilik öz sabotaj mıdır diye bu özlü kelimeleri ne kadar sevdiğimi podcastta uzun zamandır takip edenler bilir.
Bazen sonuçları kendimizi engellemek gibi görünür gerçekten de.
Göndermeyen başvurular olur, bitmeyen projeler, bir türlü başlanmayan işler.
Ama kendimizi sabote etmek en nihayetinde fazla hızlı bir açıklama gibi geliyor bana.
Sanki kişi başarısız olmayı istiyormuş gibi.
Kendimizi suçlayacak bir şey bulduk.
Oysa çoğu zaman korktuğumuz için bir sonuçtan korunmaya çalışırız.
Bazen eleştiri oluyor, bazen utanç, bazen yetersiz bulunmak olabiliyor.
Başlamadığım sürece ortaya kötü bir iş çıkaramam.
Göndermediğim bir sürece göndermediğim bir başvuru da reddedilemem.
Beklemek bu yüzden kısa süreli bir rahatlama sağlayabilir.
Okey tamam bu bugünün işi değil, bugün düşümeyeceğim bunu.
Ama işler bekledikçe ağırlaşır.
Son tarih yaklaşır, kaygı büyür.
Başlamak daha da zorlaşır.
Kaçınma davranışı dediğimiz şey burada görünür hale geliyor.
Bazen görevden çok görevle birlikte gelen duygudan uzaklaşmak isteriz.
Bilemediğimizi görmek istemeyiz.
Acemiliğimizle karşılaşmaktan çekiniriz bir şekilde.
Ece dosyanın başlığını düzenlerken zor bölüme geçemiyor bir türlü.
Çalışıyor ama yapması gereken asıl işten uzak duruyor.
Kaçınma her zaman koltukta oturmak, televizyona bakmak, işin başına oturmamak gibi gözükmez.
Gayet meşgul görünebilirsiniz.
Ama gerçekten meşgul olmanız gereken şeyle mi meşgulsünüz?
Yine de her erteleme mükemmeliyetçilikten kaynaklanmaz.
Bunu çok net bir şekilde not etmek isterim.
İş yükü fazla olabilir, görev belirsiz olabilir, kişi yorgun olabilir, kendi dikkatini toparlamakta zorlanıyor olabilir.
Hangi durumun yaşandığını anlamak ancak o kişiye sorarak yapabileceğimiz bir şey.
O yüzden böyle dışarıdan bakıp etiket yapıştırmanın çok doğru bir tavır olmadığını düşünüyorum.
Araştırmalarda da aynı ayrım var.
Hataları ilişkin yoğun kaygı ve kendinden şüphe ertelemeyle daha yakınla ilişkili gerçekten de.
Yüksek standartlara yönelmek ise aynı ilişkiyi göstermeyebiliyor.
Yani iddialı bir hedef koymakla başlayamamak arasında otomatik olarak bir bağ yok.
Peki ben mükemmeliyetçiyim diye ertelemeyi romantikleştirebilir miyiz?
Evet, bunu çok sık yapıyoruz.
Bu cümle araştırmayı kapatıyordur.
Kendimize mükemmeliyetçilik etiketini adeta bir nişan gibi takıyor olabiliriz.
Sanki ortada henüz görünmeyen büyük bir yetenek var, sadece uygun koşullar oluşmadı.
O yüzden ben de henüz yeteneğimi sergileyemiyorum.
Psikolojide kendini engelleme, yani self-handicapping diye bir kavram var, oldukça ilginç bir kavram.
Kişi performansın önüne engel koyar.
Ya da bir engeli öne çıkartabilir, abartabilir, şişirebilir.
Böylece sonuç kötü olduğunda yeteneği yerine engel açıklama olmuş olur.
Son dakikayı bırakmak bazen böyle bir işlev gösteriyor.
Vaktim olsaydı daha iyisini yapardım ama son dakikada yaptım o yüzden bu kadar oldu gibisinden.
Bu her zaman bilinçli bir plan değil bu arada.
Her erteleme de bu şekilde açıklanmaz.
Lütfen öyle bir yere gitmesin zihninizde bu söylediklerim.
Ama bu noktada bence kendimize dürüstçe şu soruyu sormaya borçluyuz.
Denememiş olmak yapabileceklerime dair hayalimi mi koruyor?
Denemediğim için neyi yapıp neye yapamamayacağımı henüz görmemişimdir.
Ve bu soruyu kendimizi suçlanmak için sormuyoruz.
Harekete geçmenin neden zor geldiğini anlamak için soruyoruz.
Burada kendimize bir soru daha sormak bence bu araştırmayı biraz daha ileri taşıyabilir.
Hazırlığım beni işe yakınlaştırıyor mu yoksa işe hiç temas etmeden sırf hazırlanmayı mı devam ettiriyorum, hazırlanmayı mı sürdürüyorum?
Bir sunum için kaynak araştırmak gerekebilir.
Ama günlerdir yalnızca sunum programı seçiyorsam başka bir yerde oyalanıyorum.
Yazmaya başlamadan bütün düşüncelerimin netleşmesini bekliyorsam belki yazarken öğrenebileceğim şeylere hiç ulaşamıyorumdur.
Hatırlıyorum doktora tezimi yazarken bir noktada bir yıl boyunca sırf okuma yapmıştım ve araştırma süpervizörüm tam da böyle bir yerden müdahalede bulunmuştu.
Tamam artık okumayı yasaklıyorum sana yaz.
20 sayfa yazmadan bir satır bile yeni bir şey okumayacaksın demişti ve gerçekten de o noktadan sonra bir şeyler bir baraj kapakları açılıp da tekrardan yazabilir, üretebilir hale gelmiştim ve o tez o şekilde bitebildi.
İlk denemenin görevi son hali kadar iyi olmak değildir.
Bazen yalnızca üzerinde çalışabileceğimiz bir şey ortaya çıkartmaktır.
Ece bugün harika bir giriş yazmayabilir ama ne söylemek istediğini gösteren 3 cümleye ulaşabilir.
Belki kafasının içinde sadece onun da o cümleler bir türlü dosyaya kağıda da dökülmeyebilir.
Ama o çok önemli bir çıpa oluşturur.
Onun üzerinden devam etmek, onun üzerine inşa etmek o zaman mümkün hale gelir.
Buradan direksiyonu bir parça farklı bir yere kırmak isterim.
Her iş neden aynı derecede önemli diye sizlere bir sorayım.
Siz düşüne dururken ben 3-5 kelam edeyim.
Diyelim ki Ece'nin önünde 3 görev olsun.
Biri bugün teslim edilmeli, biri gelecek hafta, biri yalnızca görüntüyü biraz güzelleştirecek.
Ama Ece 3'ünü de kusursuz yapmak zorunda hissediyor.
Öncelik vermek bir yerde eksik bırakmak gibi geliyor.
Oysa öncelik belirlemek zamanımızın sınırlı olduğunu kabul etmeyi gerektirir.
Bir şeye daha fazla emek verirken başka bir şeye daha az vereceğiz.
Bu her zaman ihmal değildir.
Bazen tam olarak sorumluluğun ta kendisidir.
Karar vermekte bazen bir sıkışma yaşanabilir.
Ece en iyi seçeneği bulmak istiyor.
Fakat en iyi bütün ihtimallerden daha iyi anlamına gelince araştırma bitmiyor bir türlü.
Her yeni bilgi yeni bir karmaşa getiriyor beraberinde.
Bir noktada bilgi toplamaktan çok sanki Ece pişman olmayacağının garantisini aramaya başlamış vaziyette.
Bilissel davranışçı terapide siyah beyaz düşünme dediğimiz örüntü burada işe yarayan bir kavram.
Ya kusursuzdur ya başarısız.
Ya hepsini yapmışımdır ya da hiçbir şey yapmamışımdır.
Yarım saat çalışacak zamanım var ama iki saat çalışamayacaksam başlamayayım.
Bugünün planı bozuldu o halde bugün bitti.
Bu bakış aradaki gerçek ilerlemeyi görünmez kılar.
Mükemmeliyetçilik nasıl bazen başarısızlık ihtimalini artırır?
Tam olarak bu şekilde.
Çünkü geç teslim ederiz. Geri bildirim almak için zaman kalmak kalmaz. Yardım isteyemeyiz. Öğrenmek için gereken denemeleri yapamayız. Korktuğumuz sonucu önlemeye çalışırken tam olarak kendimizi orada buluruz. Ve bu bir kader değil. Fark edildiğinde değiştirilebilecek bir şey.
Ece'nin öncelik listesine somut biçimde dönelim.
Bugün hangi iş yapılmazsa gerçekten bir sonuçlu olacak.
Hangi iş biraz daha bekleyebilir?
Hangisi yalnızca başkaları yetersiz bulmasın diye listede duruyor, gözünde büyüyor?
Ve size bir şey itiraf edeyim.
Bu önceliklendirme meselesini ben de çok geç öğrendim.
Şunu şurası da son birkaç senedir yapıyorum.
Belki de o yüzden podcast'a geri dönebildim.
Çünkü artık bir şeyleri önceliklendirip ona göre plan yapabiliyorum.
Derseniz ki hep başarabiliyor musun?
Tabii ki de zaman zaman elime yüzüme bulaştırdığım zamanlar oluyor ama bence hayatı organize etmek için çok önemli bir şey.
Ve az önce söylediğim gibi bunu yapabilmek için zamanımızın ve kaynaklarımızın sınırlı olduğunu kabul etmekle başlamamız gerekiyor.
Az önce sıraladığım soruları cevapladıktan sonra da seçemediği işe aklı gidebilir Ece'nin.
Bir öncelik belirlemek diğer işlere ilişkin bütün huzursuzluğu ortadan kaldırmaz.
Bazen önceliğimizi korumak o huzursuzluk varken de seçtiğimiz işte kalmaktır.
O huzursuzluğa rağmen hareket etmektir.
Kararlarda da bazen bir yol deneyebiliriz.
Önce bizim için önemli koşulları belirleriz.
Sonra bu koşulları karşılayan seçeneklere bakarız.
Yeni bir bilgi çıkmadığı halde aynı karşılaştırmayı sürdürüyorsak bunu durdurabiliriz.
Kararı yeniden açmayı gerektiren şeyle karar sonrası gelen olağan şüpheyi ayırmayı öğrenebiliriz.
Buradan başka bir soruya geçmek isterim. Yine kendi günlük hayatımdan çok tanıdık bir soru. Durmak neden suçluluk yaratıyor? Bayağı hissediyorum. Sürekli bir şeyler yapmalıymışım hissi de sorular arasında belirmiş. Demek ki yalnız değilim, sevindim.
İşte dinleniyorum ama içim rahat değil, bir iş bitiyor, aklım hemen ötekine gidiyor vs.
Bazen dinlenmek için bütün işleri geride bırakmayı, bitirmeyi şart koşuyoruz kendimize.
Ama hayatın yapacakları bitmeyecek arkadaşlar.
Böylece dinlenme sürekli ertelenen bir ödüle dönüşüyor.
Yorulunca daha yavaş çalışırız.
Yavaşlayınca kendimize kızarız.
Kendimize kızınca kendimizi daha çok zorluyoruz.
Bayağı tatsız bir kısır döngüye giriyoruz bu tip anlarda.
Tükenme araştırmaları özellikle mükemmeliyetçi kaygıların önemini gösteriyor burada.
Hata korkusu ve sert öz eleştiri yalnızca yüksek hedeflerden farklı bir yük taşıyor.
Yine de tükenmeyi yalnızca mükemmeliyetçiliğe bağlayamayız.
İş yükü, çalışma koşulları, destek eksikliği tabii ki bunlar da çok önemli.
Ama bu kontrolümüzün dışında olan, göreci kontrolümüz dışında olan etkenlerin yanına bir de hayatı zorlaştırmak için de böyle garip mükemmeliyetçi hedefler eklemesek keşke.
Bazen insanın ihtiyacı daha iyi bir iç konuşma kadar daha adil bir görev dağılımı da olabilir.
O yüzden ikisine de bakmak lazım.
Yani ben içeride kendime haksızlık yapıyor muyum ve dışarıda haksızlığa uğruyor muyum?
Görünmez örnekleri de düşünelim.
Her mesaja hemen cevap vermek.
kimseye iş devredememek, bir e-mail'dan sonra defalarca açıklama göndermek,
hata ihtimali yüzünden fikri hiç söylememek,
hatta iyi dinlenmeye çalışmak bile yeni bir performansa dönüşebilir.
Tatilden en yüksek verimi almalıyım, öğle aramdan en yüksek verimi almalıyım,
meditasyonda zihnim hiç dağılmamalı, meditasyon ruh halime çok iyi gelmeli,
terapide hızlı ilerlemeliyim, en bayıldığım bu.
Belki de Ece'nin ihtiyacı bir akşam hiçbir şey geliştirmemek olabilir.
Ece gibi misiniz siz de?
Bu akşamı yarın daha çok çalışmak için de gerekçelendirmeden, dinlenmeye,
sırf yorulan bir insan olduğu için yer açmak.
Bu haftalık sizlere güle güle derken şunun altını özellikle çizmek isterim.
Kendinizi kollayın.
Kendinizi kendinize karşı kollayın.
Siz kendinize iyi davranırsanız hayatınızda çok ciddi anlamda bir değişiklik olacak.
Siz kendinize iyi davranmadığınızda bütün dünya size iyi davransın.
Hiçbir şey fark etmiyor.
Yine çok sürtüşmeli, çok zorlayıcı, çok zorlantılı yaşamlar sürüyoruz.
O yüzden bu haftanın ödevi, size artık ödev vermeye başlıyorum.
Yok şaka şaka ama gerçekten bu hafta düşünebileceğiniz bir şey.
Hiçbir şey hedeflemeden dinlenebilir misiniz?
O kadar sadece dinlenmek için.
Çünkü gerçek bir dinlenmeden sonra dinçliğimize, enerjimize geri kavuşmak kadar tatlı bir his yok.
Bu haftalık benden bu kadar.
Önümüzdeki hafta mükemmeliyetçilikle ilgili söyleyeceklerimin son bölümünde
sizin sorularınızla, benim cevaplarımla oluşan son bölümde buluşmak üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
