
Bu bölümde mükemmeliyetçiliğin ne olduğuna ve bize ne vaat ettiğine bakıyorum.
Bir işi iyi yapmak istemekle, en küçük hatayı kendi yetersizliğimizin kanıtı gibi görmek arasındaki sınır nerede başlıyor? Neden bazen tamamlanmış bir işi bile bırakamıyor, ulaştığımız hedefleri küçültüp hemen yenisini koyuyoruz?
“Yeterince iyi” kavramından içimizdeki eleştirel sese, onay ihtiyacından kusursuzluk arzusunun insan olmanın sınırlarıyla çatışmasına kadar mükemmeliyetçiliğin farklı yüzlerini konuşuyorum.
Belki mesele daha az özen göstermek değil; ne zaman yeterince iyi olduğunu fark edebilmektir.
Transkript
Merhabalar, ben Dr. Ferhat Şak İçöz.
Kendi Olmanın Dayanılmaz Hafifliği podcastinin bir bölümüne daha hoş geldiniz.
Bu hafta mükemmeliyetçilik hakkındaki serimize başlıyoruz.
Görece kısa bir seri olacağını düşünüyorum, planlıyorum.
Bakalım, bazen laf uzuyor, ekstra bölümler çıkabiliyor ama şimdilik iki bölüm planladım.
Yine sizlerden bir sürü soru geldi.
Soruları elimden geldiğince değerleyip topluyup kümelemeye çalıştım.
cevapsız bırakmamaya çalıştım.
Hepsine iyi kötü bir cevaplar
vermeye bulmaya çalıştım. Neyse
lafı çok uzatmayayım. Öncelikle sizi
bir canlandırmaya davet
etmek istedim. Bir örneğe. Saat gece
11 ve yarın göndermeniz
gereken bir dosya var. Bilgisayarınızın
başındasınız. Dosya hala
açık. Aslında bitmiş vaziyette.
Yani yapılacak çok bir şey yok
dosyayla ilgili. Bütün gerekli
bilgiler var. Hataları da kontrol
etmişsiniz. Zaten Word,
AI vs. bütün yazım hataları
vesaire onları da kontrol ediyor. Artık çok daha
kolay bir şeyleri daha düzgün
teslim etmek ama bir türlü
dosyayı kapatıp bilgisayarınızın
başından kalkamıyorsunuz.
Bir cümleyi değiştiriyorsunuz. Sonra eski haline
döndürüyorsunuz. Başları biraz kısaltıyorsunuz.
Sonra yeniden uzatıyorsunuz.
Ve bir türlü tamam oldu
bu diyemiyorsunuz. Belki
konu dosyayla ilgili değildir.
Bazen aynı şeyi bir mesajda
yapabiliyoruz. Bazen evimize gelen
misafir gelmeden önce yapabiliyoruz
hazırlıklarda. Bazen aynanın karşısında,
bazen de geçmişte söylediğimiz
bir cümleyi saatlerce
günlerce kafamızda çevirip duruyoruz.
Biraz daha iyi olsaydı keşke,
biraz daha dikkat etseydim keşke,
şu kusurda olmasaydı.
Peki sonunda ne olacak?
Nereye varacaksınız? Rahatlayacak mısınız?
Kendinizi beğenebilecek misiniz
yaptığınız işle? Yaptığınız iş,
yolladığınız mesaj, misafirleri
ağırlama şekliniz sonunda eleştirecek
hiçbir yanı kalmayacak mı?
En nihayetinde yeterli hissedecek misiniz?
Dediğim gibi bugün mükemmel yetçiliği konuşmaya başlıyoruz.
Sizlerden çok soru geldi.
Mükemmel var mı? Kime göre mükemmel?
Neden eksik kalan küçücük bir şey bütün yaptıklarımızın önüne geçiyor?
Her şeyi lekeliyor.
Soruların bir kısmı çocukluğa da uzanıyordu.
Örneğin 7 yaşında duyduğumuz bir söz neden 40 yaşında hala bizi etkiliyor, hala taşımaya devam ediyoruz.
Hep mi onay istiyoruz? Hep mi onaylanmak istiyoruz?
Hatta mükemmeliyetçilik ölümle ilgili olabilir mi gibi böyle bir sample vermiş olayım sorulardan.
Bu bölümde önce neye mükemmeliyetçilik dediğimizi anlamaya çalışacağız, bir tanımlamaya çalışacağız.
Sonra bize ne vaat ettiğine bakacağız.
Yani o mükemmellik kategorisine, standardına ulaştığımızda elimizde ne geçecek?
En sonunda da bu vaadin insan olmanın sınırlarıyla nerede zıt düştüğünü konuşacağız, anlamaya çalışacağız.
Yine bir örnek üstünden ilerlemek istiyorum.
Son birkaç bölümdür yapıyorum.
Hoşuma gitti böyle örneklerle ilerlemek.
Bugünkü örnek kişimizin adına Ece diyelim.
Az önceki dosyayı hazırlayan kişi Ece olsun.
Ece işini iyi yapmak istiyor.
İyi bir iş teslim etmek istiyor.
Çok da anlaşılır.
Maalesef günümüzde işine çok saygıyla yaklaşan kişi az bulunur hale geldi.
O yüzden Ece'yi iyi iş çıkartmak, iyi iş teslim etmek istediği için suçlayamayız değil mi?
Ama dosyada bir hata kalırsa bunun yalnızca dosyanın kötü olacağını, dosyanın kötülüğüne yorulacağını düşünmüyor.
Bir şekilde dosyadaki bir hatanın kendisinin yetersizliğini ortaya çıkaracağı konusunda endişelim.
Dosya üzerinde çalışıyor ama aslında kendini bir şekilde korumaya almaya çalışıyor.
Kendi değeriyle ilgili bir şey yapmaya çalışıyor Ece.
Mükemmeliyetçilikle özen göstermek aynı şeyler değiller.
Bir işi çok iyi yapmak isteyebiliriz.
Yüksek hedeflerimiz de olabilir.
Çalışmaktan gelişmekten keyif de alabiliriz.
Bunlar tek başına bir sorun olduğunu göstermez.
Burada özellikle insanı zorlayan mükemmeliyetçiliği konuşmak isterim.
Standartların çok katı olduğu bir hal.
Hatanın kişinin bütün değerine yayıldığı ve kişiyi değersizleştirdiği bir hal.
Bedeli büyüse de durmanın zorlaştığı bir hal.
İki insan aynı dosyayı birkaç kez kontrol edebilir.
Biri önemli bir yanlış kalmasın diye bakar.
Sonra gönderir.
Diğeri de bakar ama hiçbir kontrol içindeki şüpheyi yeterince yatıştırmaz.
Tamam ya bu yeterince iyi oldu diyemez bir türlü.
Davranış benzer fakat davranışla kurulan ilişki farklı.
Bu yüzden mükemmelliyetçilik kusursuz olmak demek değildir.
Kusursuzluğa ulaşamamış olmak da mükemmelliyetçi olmadığımızı göstermez.
Bazen tam tersine birçoğumuz hata ihtimali yüzünden hiç başlayamıyoruz.
Ortada bırakın bitmiş bir işi kontrol etmeyi, başlamış bir iş bile olmayabiliyor.
Ece'ye geri dönelim, Ece'nin masası dağınık olabilir, bazı işlerini erteleyebilir, kendine bakıp ben mükemmeliyetçi biri olamam diyebilir.
Oysa başlayamadığı işlerde aklındaki standart çok yüksektir.
Daha ilk denemede ustaca bir iş ortaya çıkartmak, ister kendinden bunu bekler.
Mükemmeliyetçilik hayatın her alığında da görünmeyebilir.
Biri işte çok katı olabilir ama ev gayet dağınıktır ve bununla rahat olabilir.
Bir başkası görünüşüne takılmaz ama ilişkilerde hiç yanlış anlaşılmamayı ister ve talep eder.
İlk kitabım, podcast adını da veren kendi normalinde yanılma safifliğinde bu çeşitliliğin üzerinde duruyorum.
Aynı kelimeyle farklı deneyimleri anlatabiliriz.
Kendimizden kusursuzluk bekleyebiliriz, başkalarından da bekleyebiliriz.
Bazen herkesin bizden bunu beklediğini düşünürüz.
Bu yüzden bence ilk sorumuz etiketleyici bir soru olmamalı.
Ben mükemmeliyetçili miyim, değil miyim?
Daha yakından bakalım.
Ne noktada duramıyorum?
Neyin kusurlu kalması bana ağır geliyor?
Ve hayatta başka hangi kusurlarla, hatalarla, irili ufaklı daha rahat kalabiliyorum?
Hayatının her alanında mükemmel olmak isteyen kişi için yük daha da büyür.
Böylelerimiz de var.
Çünkü kişinin dinleneceği bir alan kalmaz.
İş bitince ev sınavı başlar.
Çünkü hayattaki her şey bir sınavdır.
Evden sonra ilişki, ilişkiden sonra beden.
Hatta dinlenirken bile kendini rahat bırakamaz.
Çünkü dinlenirken bile doğru dinlenip dinlenemediğini düşünür.
Bazen bütün bunların altında şöyle bir beklenti karşımıza çıkar.
Hiçbir noktada açık vermemeliyim.
Tek bir kusur bugüne kadar başardığım, çabaladığım her şeyi geçersiz kılacak.
Ece işte başarılı ama arkadaşların mesajlarına geç cevap verdiği için kendini kötü biri olarak görüyor.
Sorumsuz biri olarak görüyor.
Spora gidemediği için disiplinsiz.
Akşam üzgün olduğu için yeterince güçlü değil.
Her alan ayrı bir ölçü sunar.
Fakat verilen hüküm hep aynı kişiye yönelir.
Ece'nin kendisine Ece mükemmel olmaktan uzak, başarısız, hayatta her şeyde kendi hayal kırıklığına uğratan biriymiş gibi kendini deneyimler.
Burada yalnızca iyi bir plan yapmak yetmeyebilir.
Planın arkasındaki beklentiyi de görmek gerekiyor.
Kendinizden çok mu fazla şey bekliyorsunuz?
Hem bütün işler aksamadan yürüsün hem de hiç yorulmayın mı istiyorsunuz mesela?
Başarılı bir günün içinde arada bir gecikmeler olmaması mı gerekiyor?
Tam olarak hangi standartlara göre kendinizi yargılıyorsunuz?
Bence en önemli sorulardan biri bu.
Bütün bunlarla bağlantılı olarak çok güzel bir soru gelmiş.
Peki mükemmel diye bir şey var mı diye sormuş bir dinleyici.
Sınırlı bir iş, sınırlı bir nesne için kesin ölçütler koyabiliriz tabii ki.
Bir hesabın, bir matematiksel hesap, bir bütçe hesabı doğru mu yapıldı, yanlış mı var içinde?
Evet bunun mükemmeli var.
Bir ürün belirlenen bütün koşulları karşılıyor mu?
Evet bunun iyi kötü bir mükemmeli var.
Bir sorunun bir doğru cevabı veya birkaç doğru cevabı olabilir.
Evet bunun bir mükemmeli var.
Ama bütün bir insan için aynı şeyi söylemek oldukça zor.
Mükemmel bir arkadaşın ölçüsü ne mesela?
Hep dürüst olması mı?
Hiç üzmemesi mi?
Her zaman yanında olması mı?
Bunlar da bazen birbiriyle çatışır işin komik tarafı.
Dürüst bir cevap diyelim ki iyi arkadaş, mükemmel bir arkadaş dediğin hep dürüst olmalı.
Belki arkadaşınız dürüst bir cevap verecek ve canınızı çok sıkacak bu.
Belki birinin yanında olmak için başka birine hayır dememiz gerekecek.
O zaman biz mükemmel arkadaş olmaktan çıkıyor muyuz?
Örneğin bütün beklentileri aynı anda karşılayan ve hayat kurmak imkansız.
Zamanımız ve gücümüz sınırlı.
İhtiyaçlarımız değişiyor.
Keza aynı şekilde başkalarının istekleri ve ihtiyaçları da değişiyor.
Üstelik ölçütleri çoğu zaman kendimiz bile oluşturmuyoruz.
İşte efendim ailemizden bir parça alıyoruz, mesleğimizden bir parça alıyoruz,
hayran olduğumuz insanlardan bir parça alıyoruz.
Birinin iş başarısını görüyoruz, başkasının bedenini, başka birinin sakinliğini.
Sonra hepsini bir kişiden bekliyoruz.
Kendimizden.
İşte başarılı olacak, bedeni güzel olacak, her durum karşısında sakin kalacak, kafası hep net olacak, hiç karışmayacak.
Gerçekte hiç karşılaşmadığımız bir insanla yarışmaya başlıyoruz.
Ve bu kendimize yaptığımız çok büyük bir haksızlık.
Bu noktada bir Nietzsche'ye dönmek isterim.
Nietzsche bazı ideallerin gereksiz bir yük yarattığını iddia eder.
Yaşanan hayatı onun üstüne yerleştirdiğimiz bir ideal adına değersizleştirebiliyoruz.
Bunu yapmayalım.
Bu arada Nietzsche ideali reddetmez veya ideal sahibi olmayı kötü bir şey olarak görmez.
Ama şeyi çok net bir şekilde söylemek istemiyorum.
Hiçbir şey hedeflemeyin de demez.
Ama buradan bence önemli bir soru çıkarabiliriz.
Bir idealinizi düşünün.
Bu ideal benim yaşamımı zenginleştiriyor mu?
Yoksa yaşadığım her şeyi başarısızlık gibi mi gösteriyor?
Ece'nin dosyası son derece yeterli olabilir ama kafasındaki kişi hiç tereddüt etmeyen biridir Ece'nin.
Hiç yorulmaz, her şeyi ilk seferde bilir, her şeyi en doğru şekilde yapar, hep isteğini, motivasyonu en zirve noktada koruyabilir.
Böyle bir ölçünün yanında öğrenmek bile bir kusur gibi görünür.
Bir işi başarıyla bitirmek bile içinde yorgunluk varsa bir kusur gibi görünür.
Ne kadar büyük bir haksızlık farkında mısınız?
Buradan başka bir soruya geçelim.
Yeterince iyi, ne kadar iyi?
Hatta direkt dinleyicinin sorusunu sizlere taşıyayım.
Mükemmelliyetçiliğin tersi nedir?
Çoğumuzun aklına özensizlik geliyor.
Sanki iki seçeneğimiz var.
Ya kendimizi çok zorlayacağız ya da her şeyi bırakacağız.
Ama arada geniş bir alan var.
Özenli olabiliriz.
Gerektiğinde düzeltebiliriz.
Bir şey öğrendiğimizde fikrimizi değiştirebiliriz.
Ve bir noktada bir şeyleri artık bitirebiliriz.
Burada Winnicott'un yeterince iyi kavramı bence çok işe yarar bir kavram.
Kavramın bağlamı anne çocuk baba çocuk o ilk dönem bakım ilişkisinden.
O yüzden böyle çok direkt ilgili gibi gelmeyebilir en azından bilenler için.
Bebeğin ihtiyaçlarına duyarlı bir bakımın kusursuz olmasının gerekmediğini iddia eder Winnicott.
İdeal annelik, mükemmel annelik, mükemmel babalık diye bir şey yok.
Bakım gelişme uygun biçimde gelişir ve değişir.
Buradan çıkaracağımız sonuç ihmalin iyi olduğu değil.
Ama çocuğu bilerek zorlamak gerektiği de değil.
Gündelik hayatımıza taşıdığımızda belki de şu şekilde düşünebiliriz.
Değerli ve destekleyici bir şeyin her an kusursuz işlemesi gerekmiyor.
Annemiz, babamız, iş arkadaşlarımız, çok güvendiğimiz insanlar bazen güvenimizi boşa çıkarabilir, bizi yarı yolda bırakabilir.
Ama önemli olan ondan sonra ne oluyor?
Siz birinde bir hayal kırıklığı yarattığınızda sonrasında ne oluyor?
Keza Aristoteles de erdemi aşırılıkla eksiklik üzerinden ikisinin arasında bir yere ortalama bir yere koymaya çalışıyor.
Burada ortalama kilit kelime.
Her şeyin yarısını yapmak demek değil ortalama.
Ama duruma uygun davranmak.
Cesaret düşünmeden her tehlikeye atılmak değil mesela.
Ama bütün tehlikelerden kaçmak da değil.
Mesela titizlik üstünden düşünelim.
Aynı titizlik her durumda işe yaramaz.
Bir arkadaşımıza yazdığımız notla, diyelim ki inşaat mühendisiyiz, bir köprünün statik hesabı, statik güvenlik hesabı aynı ölçüde önemli değil.
Yeterince iyi işin amacına ve taşıdığı sorumluluğa göre de belirlenir.
Ece'ye geri dönelim. Ece dosyaya başlamadan önce neyin gerekli olduğunu anlayabiliyor, tanımlayabiliyor.
Hangi bilgiler bulunmalı bu dosyada, kim okuyacak, ne zaman kullanılacak, hangi kontroller gerçekten gerekli.
Dosyada ne eksik olursa gerçekten o dosya eksik olacak.
Böylece bitirme ölçüsü yalnızca içindeki huzur olmaz.
Çünkü o huzur bazen hiç gelmiyor.
İş tamam olduğu halde eksikmiş gibi hissedebiliriz.
Tamamlanmış olmakla kusursuz olmak aynı şeyler değiller.
Bir konuşma tamamlanır ama hala zihninize söylenecek daha iyi cümleler gelebilir.
Bir kitap yayınlarsınız, tecrübeyle sabit, hala aklınıza daha iyi fikirler, daha iyi cümleler, şunu şöyle anlatsaydım gibi düşünceler gelir.
Yeterince iyi için herkesin kullanacağı tek bir kriter, tek bir çizgi de yok.
İşin amacına, etkisine, koşullarına uygun olmalı yeterince iyinin tanımı.
Bir düzeltmenin ne kazandıracağını sorabiliriz mesela.
Bir saat daha uğraşmanın neyi değiştirebileceğini hesaplayabiliriz.
Mesela Ece sunumdaki bir bilgiyi doğruluyor ve doğrulaması gerekiyor.
Bu gerekli.
Sonra aynı rengin, sunumun şekli, dizaynında, tasarımında aynı renk birbiriyle uyumlu mu?
Yani evet çok da böyle gözü alan ve sunumun takibini zorlaştıran bir tasarıma gitmek belki de sunumun mesajını bulandıracaktır ama
onun ötesinde tasarımla çok uğraşmak, her şey milimetrik birbiriyle hizalı olmalı diye çalışmak gerçekten gerekli mi?
Ve de yeterince iyinin tanımını ancak siz yapabilirsiniz.
Bunu dışarıdan kimse bilemez.
Şu an neyi iyileştiriyorum?
Bunun yaptığım şeye katkısı ne?
Yoksa yalnızca bırakmanın huzursuzluğunu mu ertelemeye çalışıyorum?
Bazen de huzursuzluğumuza sahip çıkarak bir şeyleri teslim etmemiz gerekir.
Başından kalkmamız, bu bitti dememiz gerekir.
Unutmamamız gerekiyor ki çok fazla emek vermek her zaman daha iyi bir sonuç alacağımıza emare değil.
Bir noktadan sonra yorgunluk artabilir.
Dikkat azalabilir.
Hayatımıza başka ihtiyaçlar ön plana çıkabilir.
Emeğinde bir bağlamı ve sınırı var.
Mükemmel, iyinin düşmanı olabilir mi diye sormuş bir dinleyici.
Bazen oluyor biliyor musunuz?
O son düzeltmenin peşinden koşarken gerçekten işin amacını kaçırmış oluyoruz.
Gönderemediğimiz için kimse okumamış oluyor.
Hazırlanmaktan konuşamamış oluyoruz.
Hazırlanırken hayatı kaçırmayın.
Hazırlık önemli ama hazırlanırken hayatı kaçırmamak da keza aynı şekilde önemli.
Başka bir dinleyici ulaşınca o mükemmel noktaya, o başarıya ulaşınca neden rahatlamıyoruz diye sormuş.
Ece dosyayı gönderdi. Güzel de bir cevap geldi diyelim.
Bir süre için rahatlıyor Ece.
Sonra içinden bir cümle geçiyor.
Demek ki o kadar da zor değilmiş.
Bu kadar kolay iyi bir cevap gelse, bu kadar kolay bir kompliman geldiyse.
Başaramasa yetersiz olacaktı.
Başarınca başarı küçülüyor.
Bazen ölçü böyle hareket eder.
Ulaştığımız yer artık sayılmaz.
Bir sonraki hedef gerçek sınav olur.
Bu yüzden mükemmele ulaşıp ulaşmadığımızı anlayamayız bir türlü.
Çünkü ulaşınca bir anda ölçüyü değiştiririz.
Burada beklediğimiz şey yalnızca iyi bir sonuç olmayabilir.
Bir daha şüphe duymamak istiyoruzdur.
Bir daha eleştirilmemek, bir daha utanmamak.
Fakat hiçbir dosya, hiçbir iş bunu garanti edemez.
Mükemmel olmayanın eksik hissettirmesi de buradan gelir.
Gerçekten düzeltilmesi gereken bir şey olabilir.
Ama bazen eksiklik hissi önceden koyduğumuz kurallarla ilgilidir.
En iyisi değilse çöp.
Sayılmaz.
Ve bir anda 9 iyi taraf görünmez hale gelir, tek kusur bütün resmi kaplar.
Başka bir dinleyici de mükemmeliyetçilik sıkıcı değil mi diye sormuş.
Belki hata, sürpriz ve öğrenme ihtimali olmayan bir hayat sizlere sıkıcı geliyor olabilir.
Fakat mükemmeliyetçilikten muzdarip kişiler çoğu zaman böyle bir heyecan aramazlar.
Rahatlamak isterler.
Kendilerini güvende hissetmek isterler.
O yüzden etrafınızda mükemmeliyetçilikten muzdarip birileri varsa boşver ya biraz da kusur olsun biraz kusur kadı kızında bile var falan demek pek işe yaramaz pek rahatlatmaz.
Çünkü sizin küçük bir kusurmuş gibi gördüğünüz bir şey o kişinin dünyasında çok daha büyük bir tehlikeye işaret eder.
O yüzden etrafınızdaki mükemmeliyetçi kişileri anlamak istiyorsanız, onlarla bir diyalog kurmak istiyorsanız,
neyin tehlike içinde olduğunu, neyin tehdit altında olduğunu onlarla konuşmak en önemli yollardan biri olabilir.
Başka bir dinleyici, bu kadar çekici olan vaat ne mükemmeliyetçilikte diye sormuş.
Mükemmeliyetçiliğin gerçekten de bir getirisi olabilir.
Takdir görmüş olabiliriz, başarı kazanmış olabiliriz, düzen kurarak belirsizliği bir süre azaltmış olabiliriz.
Yalnızca bize zarar veren, hiçbir işe yaramayan bir şeyi sürdürmüyoruz belki de.
Ve genellikle öyledir.
Sürdürüyorsak kazanç demekten çekiniyorum ama bir şey var bir şey geliyordur.
Kısa vadede işe yarayan bir yöntemin uzun vadeli bedellerini ödüyor olabiliriz.
Ece örneğine geri dönemeyece belki de kontrol ettikçe rahatlıyor dosyayı.
Ama ertesi sefer daha çok kontrol etmesi gerekiyor.
Rahatlamak için kullandığı yöntem kontrol etmeden dayanamayacağı düşüncesini güçlendiriyor olabilir.
Burada Brené Brown'un mükemmeliyetçiliği, utanç ve yargılanmaya karşı taşınan bir kalkan olarak anlatmasından bahsetmek isterim.
Bence bu ihtimal, bu benzetme birçok kişinin mükemmeliyetçilik deneyimini oldukça güzel yansıtıyor.
Eğer hatasız görünürsem incinmem, kusurumu göstermezsem reddedilmem.
Ama bütün mükemmeliyetçilikleri tek bir açıklamaya da bağlamamak gerekiyor.
Yani bu söylediklerim bir şekilde sizde bir yankı buluyorsa ne âlâ.
Demek ki sizin için böyle bir kalkan görevi görüyor.
Bulmuyorsa belki başka bir yere doğru gidiyor.
Çünkü birinin derdi başarı olabilir.
Bir başkasının ki ilişkiyi korumak.
Başkasının ki kontrolü kaybetme korkusu.
Yine bir dinleyici mükemmeliyetçilik neyi maskeler diye sormuş.
Tam olarak buradan yaklaşabiliriz.
Mükemmel görünmek kabul etmekte zorlandığımız taraflarımızı örtebilir.
İhtiyaç duyan yanımızı, kıskanan yanımızı, korkan yanımızı.
Ve bu her zaman bilinçli bir saklama değil, altını çizmek isterim.
Kişi kendisini de yalnızca güçlü haliyle kabul ediyordur.
Yorgunluğunu fark etmek bile zor geliyordur.
O zaman şöyle bir soru beliriyor ufukta.
Mükemmel olmaya çalışırken kendimin hangi haline yer vermiyorum, yer açmıyorum ve belki de saklamaya çalışıyorum.
Buradan başka bir dinleyici oldukça önemli bir soru sormuş.
Mükemmeliyetçilikle içimde neyi onarmaya çalışıyorum diye.
Birkaç psikolojik yaklaşımı yan yana koymak isterim bu noktada.
Tabii ki bunlar aynı kuram değil.
Her zamanki gibi biraz karşılaştırmalı gideceğim.
Her biri farklı bir açı bizlere açık edebilir belki.
Alfred Adler aşağıdakı duygularını ve bunlarla baş etme çabasını önemser.
Hatta kişilik kuramının merkezinde bulunur.
Yetersizlik hissetmek insanı öğrenmeye de yönlendirir der.
Bu çaba kendi başına bir sorun değil.
Aslında gelişimin en önemli motorlarından biri, en önemli itici güçlerinden biri.
Fakat sürekli üstüne olmak zorunda hissetmek ve en küçük başarısızlıkları bile bir tehdit olarak görmek insan hayatını oldukça zorlaştıran bir unsur.
Buradan Ece'ye şu soruyu sorabiliriz belki de hayali Ece'ye.
Daha iyi bir iş mi yapmak istiyor yoksa bir daha kendini küçük hissetmeyeceği bir yere mi ulaşmaya çalışıyor?
Eğer cevap kendimizi utanmış, küçük hissettiğimiz, değersiz hissettiğimiz bir yerden uzak durmaya çalışmaksa o zaman gerçekten mesele işin kalitesi değil.
Buradan Karen Horner'a geçmek isterim.
Karen Horner ise idealize edilmiş benliği ve içimizdeki katı zorunlulukları anlatır durur.
Hep güçlü olmalıyım, hiç incinmemeliyim, her şeyi bilmeliyim.
Böyle bir iç düzen insanın gerçek ihtiyaçlarını ve sınırlarını dinlemez.
Ece'ye dönelim yine. Ece bir akşam çalışmayacak kadar yorgun olabilir ama içindeki ses bunu bir bilgi olarak almaz, bir suçlama olarak kullanır.
Yine yetemedin, yine yorgunsun gibi.
Coat'un kendilik psikolojisi de başkaları tarafından anlaşılmanın ve karşılık bulmanın önemini vurgular.
Kendimizi değerli hissetmemizin ilişkisel bir tarafı var.
Ancak yaptıklarımız karşılık bulduğunda kendimizi değerli hissediyoruz.
Bunu yalnızca bir kendi başımıza ürettiğimiz bir güç gibi düşünemeyiz.
Bu sebepten ötürü aslında başkalarının onayına psikolojik anlamda ihtiyacımız olduğunu söylemek mümkün.
Bu yaklaşımlardan hareketle belki şöyle bir araştırma sorusu üretebiliriz.
Başarılı olmadığımda da görülüyor muyum?
Bir ihtiyacım olduğunda bana yer var mı?
İnsanlar etrafım bana yer açıyorlar mı?
Burada ona istemeyi ayıplamıyorum.
İnsanların yaptığımız işi beğenmesini isteriz tabii ki de.
Daha önceki bölümlerde defalarca söyledim.
Bence ona istemediğini iddia edelimimiz varsa aramızda en basitinden kendimizi kandırıyoruz diyebilirim.
Sevdiğimiz birinin takdiri tabii ki de bizi mutlu eder.
Asıl güçlük ona gelmediğinde bütün değerimiz çöküyor mu?
Bütün kendimize verdiğimiz değer, adlettiğimiz değer çöpe mi gidiyor?
Özgüven sorusunda da bir ayrım var.
Öz güvene dair de bir soru gelmişti.
Bir iş yapabileceğime güvenebilirim ama yapamazsam değerli kalacağıma güvenmeyebilirim.
Dışarıdan kendinden çok emin görünen biri kırılganlığı taşıyabilir.
O yüzden aslında insanın kendine güvenmesi çift yüzü olan bir güç diyebiliriz.
Hem okey ya ben bunun altından kalkarım diyebilmek hem de altından kalkamadığımızdır.
Çünkü hayatta bir şeylerin altından kalkamayabiliyoruz.
O zaman da tamam ben bunun altından kalkamadım.
bir sonraki sefere neyi daha iyi yapabilirim diye araştırmak veya bir şekilde oradan aslında kendimize bir ders çıkartmaya çalışmak.
Bu nedenle mükemmeliyetçilikten kişinin bütün özgüveni hakkında sonuçlar çıkartmamakta fayda var.
Bazen mesele becerimize duyduğumuz güven kadar değerimizi de neye bağladığımızla ilgili olabiliyor.
Başka bir soruya gelelim.
Bölümün başında da dillendirdiğim bir soru yine sizlerden gelen 7 yaşında duyduğum bir söz neden hala burada?
Bu da olmamış.
Bir çocuk bu cümleyi bir kez duyabilir.
Bir başkası yıllarca benzer bir ilişki içinde yaşayabilir.
Ne getirirse getirsin eksik olan görülür.
Çabasından önce hep hatası konuşur.
Zamanla bunu kişi kendine söylemeye başlayabilir.
Ama 40 yaşındaki mükemmel ilişkiliği tek bir çocukluk cümlesiyle açıklamak bence fazla kesin.
Ve biraz fazla zorlama oluyor.
Sözün kimden geldiği tabii ki çok önemli.
Nasıl tekrarlandığı önemli.
çocuğun başka ilişkileri ve sonraki yaşantıları da keza aynı şekilde belirleyici.
Bununla beraber araştırmalar, eleştirel ve bebeğin tutumlarıyla bazı mükemmeliyetçilik boyutları arasında çok net bir ilişki görüyorlar.
Özellikle başkalarının kusursuzluk beklediğini hissetmekle.
Fakat ilişki bulmak, herkes için aynı nedeni kanıtlamak,
Fakat böylesine bir ilişkiyi bulmak bu iki etken arasında herkes için aynı neden olduğunu iddia etmekle aynı yere çıkmıyor mükemmeliyetçiliğin kökenlerini ararken.
Eleştirilen her çocuk aynı şekilde gelişmez.
Mükemmeliyetçilik yaşayan herkesin de aynı çocukluğu olmadı.
Bunu aklımızda tutmamız gerekiyor.
Mizaj, okul, rekabet bugünkü ortamda bence kesinlikle hesaba katılmalı.
Bu bölümde vahusluslulardan uzaklaşıyorum ama bu mükemmeliyetçilik meselesini iyi ve etrafı cehennem almak için bence böyle farklı kuramlara gitmek gerekiyor.
Bobby'nin bağlanma yaklaşımı güzel bir pencere aralayabilir.
Bağlanma kuramının kuramcısından bahsediyorum.
Yakın ilişkilerde kendimiz ve başkaları hakkında beklentiler geliştiriyoruz.
İhtiyacım olduğunda biri gelir mi? Hata yaptığımda ilişki sürer mi?
Birçoğumuz bu sorulara hayır cevabı verdiğimiz için ve hayır cevabı verdiğimizin farkında bile olmadığımız için zaman içerisinde kendimize bir hata yapma alanı bırakmamaya başlıyoruz.
Bunlarla ilgili ilişkilerimizi tabii ki etkileyebilir ama kaderimizi yazan değişmez etiketler değil.
Bağlanma biçiminden tek başına mükemmeliyetçilik teşhisi çıkarmak da kesinlikle bir hata olur.
Şeyden çekiniyorum yani buradan böyle bir ne derler bağlanmaya bağladık ve bütün işin anahtarı oradaymış gibi bir mesaj vermek asla istemem.
Eski bir söz bazen bugün de böyle yeni kanıtlar toplar.
Bu da çok moral bozucu.
İşte mesela ece küçük bir düzeltme alabilir.
İçinden yine beğenmediler der.
Övgü aldığında ise kibar davranıyorlar.
Aslında ölecek bir şey yoktu der.
Böylece eski beklenti pek sınanmadan bir daha bir daha üretilmeye ve yaşanmaya devam eder.
Üstelik bugünkü ortam gerçekten de sert olabilir.
Her şeyi geçmişe bağlarsak iş yerindeki haksız beklentileri kaçırma ihtimalimiz oluyor.
Bazen yalnızca iç sesimiz değil dışarıdaki bilfil güncel eleştirel sesleri ve bunun üzerimizdeki etkisini kaçırabiliyoruz.
İçimizdeki eleştirel ses ise her zaman bize yabancı gelmeyebilir.
Bazen onu aklımızın en güvenilir yanı sanırız.
Kendime yüklenmezsem hiçbir şey yapmam diye düşünürüz.
O ses susarsa dağılacağımızdan korkarız.
Böylece hem ondan yoruluruz hem ona tutunuruz.
Ece kendine daha yumuşak davran dediğimizde bunu bir tehlike gibi duyar.
Çünkü bugüne kadar başardıklarını hep o baskıya borçlu olduğunu düşünür.
Daha az eleştirirse kendini daha az çabalayacağını ve bugün vardığı yeri koruyamayacağını iddia edebilir.
Burada tartışılacak bir soru var aslında.
Beni harekete geçiren şey ne?
Sadece korku mu? Merak, ilgi, benim önem vermem bunların herhangi bir payı yok mu?
Belki kendimizde zaten bulunan başka dayanakları görmez hale geliyoruz korku nedeniyle, korkuyla hareket ettiğimizde.
Sürekli kendimizi sıkıştırdığımız için daha farklı bir çalışma ilişkisini deneme fırsatımız olmamış olabilir.
İç sesi anlamak, onun söylediği her şeyi doğru kabul etmeyi gerektirmez.
Tam aksine onunla bir diyaloğa girip onu biraz daha deşifre etmeye ihtiyacımız var.
Peki terapi bu isteğe nasıl yaklaşır?
Mükemmel olma isteğine nasıl yaklaşır?
Birinin ona ihtiyacına hemen kendini sen onaylamasın demek kolay.
Ama bilin bakalım ne oluyor pek işe yaramıyor.
Ve bu da baş başına bir göreve dönüşebilir.
Başarısız olunacak bir göreve.
Artık kimseye ihtiyaç duymamalıdır kişi.
Terapi bu ihtiyacın nasıl yaşandığını araştırmalı bence.
Kimin ona yönelme?
Gelmeyince ne oluyor?
Onayı almak için nelerden kişi vazgeçmeyi göze alıyor?
Onay geldiğinde kabul edebiliyor mu bunu?
Ece'ye dönelim.
Ece terapistin de gözünde başarılı olmak isteyebilir.
Seansı iyi geçirmeye çalışabilir.
İyi ve üretken ve işlevsel ve başarılı.
Doğru duyguyu bulmaya, hızlı ilerlemeye verilen bir soruya iyi cevaplar vermeye çalışabilir.
Bu durumda terapi de bir performansa dönüşür.
Bunu birlikte fark etmek önemli olur.
Şu anda burada yanlış bir şey söylemekten mi çekiniyorsunuz diye sorabilir terapist.
Cevabı önceden bilmeden.
İkinci kitabım Kendi Yabancı'da aslında biz terapistlere birazcık bu mesajı vermeye çalıştım.
Kişinin deneyimini aceleyle açıklamaya çalışmayın.
Kendi hızına yer açın.
Durmak istediği yerde durun ve bazen de bilinmemekte buluşun.
Amaç kişinin bir daha onay istememesi olmayabilir.
Onay arzusuyla daha serbest bir ilişki kurabilmek bence daha gerçekçi bir amaç burada.
Birinin hoşnutsuzluğunu fark edip yine de kendine bütünüyle sırt çevirmemek çok daha rahat bir hayatın kapısını aralayabilir.
Bu değişim sadece bir şeyi anlamakla gerçekleşmeyebilir.
Tekrar eden yeni deneyimlere ihtiyacı olabilir.
Bir hata konuşulurken ilişkinin devam ettiğini görmek gibi.
Buradan başka bir soruya, biraz daha varoluşlu bir soruya geçmek isterim.
mükemmeliyetçilik ölümle ilgili olabilir mi diye sormuş bir dinleyici.
Her mükemmeliyetçiliğin altında ölüm korkusu bulunduğunu söyleyemeyeceğim.
Bence bu bayağı büyük bir genelleme.
Olabilir ama her durumda budur demek bence bir hata olurdu.
Ama mükemmellik arzusunun insan olmanın bazı sınırlarıyla ilişkisi kesinlikle araştırmaya değer.
Hayat belirsiz. Seçimlerimizin bütün sonuçlarını hatta çoğu sonucunu bilmiyoruz.
Başkalarının bizi nasıl göreceğini yönetemiyoruz.
Zamanımız sınırlı ve ne kadar dikkat edersek edelim kayıpları önemsiyoruz.
Ve önemliyi önleyemiyoruz bir şekilde.
Mükemmeliyetçilik bazen bunlara bir çözüm vaat eder.
Her şeyi doğru yaparsam kötü bir şey olmayacak.
Planımız çok iyi olursa beceriksizlik kalkacak ortadan.
İlişkide hiç hata yapmazsak terk edilmeyeceğiz.
Hayatımız kusursuz olursa hiçbir pişmanlık yaşamayacağız.
Bu vaat çok çekici.
Ama hayat bu sözleşmeyi imzalamıyor.
Çok üzgünüm.
Siz imzalasanız da.
Heidegger'in sonluk düşüncesi bütün imkanları yaşayamayacağımızı hatırlatır bizlere.
Bir yolu seçerken başka yolları maalesef dışlıyoruz.
Sartre'ın özgürlük ve sorumluluk tartışması da seçimlerimizin yerine geçecek eksiksiz bir güvence arayışını düşünmemize yardımcı olabilir.
Buradan mükemmeliyetçiliğe şöyle bakmak bence mümkün.
Bazen bütün seçenekleri açık tutmak istiyoruz kendimize.
Yanlış bir hayat yaşamış olma ihtimalini sıfırlamak istiyoruz.
Kararı yeterince incelersek kayıpsız bir seçim yapacağımızı umuyoruz.
Yalom ölümü temel ve arzusal kaygılardan biri olarak ele alır.
Bu çerçeveden düşünürsek kusursuz bir iz bırakma arzusu bazı kişilerde yok olup gitme kaygısıyla birleşir.
Ama Ece'nin dosyasına bakıp bunu bildiğimizi söyleyemeyiz veya böyle bir iddiada bulunursak yine çok ileri gitmiş oluruz.
Bunu ancak sorarak ve dinleyerek araştırabiliriz.
Belki Ece'nin derdi çok daha somuttur.
Hata yaparsa işini kaybetmekten korkuyordur.
Bu ihtimal gerçekse bence felsefi yorumları bir parça paranteze alabiliriz.
Aman felsefenin peşinden koşarken günlük hayatta gözünüzün önünde olanı kaçırmayın diyeyim ben size.
Evet efendim aslında bugün için hazırladıklarımın hepsini aktaramadım size.
Fakat bölümleri çok uzun yapmaktan da çekiniyorum.
O yüzden bugünlük burada duracağım izninizle.
Merak etmeyin cevaplamadığım soruları hepsini bir sonraki bölümde sizlere aktarmaya devam edeceğim.
Ama mükemmeliyetçilikten iki hafta değil belki de üç hafta bahsedeceğiz.
Bu da mükemmel olmayan bu podcast'ın mükemmel olmayan hostunun mükemmel olmayan bir üretimidir.
Kendinize çok iyi bakın.
Haftaya görüşmek üzere.
Çok sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
