
Bu bölümde bir yanda büyüyen çocukları, diğer yanda yaşlanan anne-babaları arasında mekik dokuyan Sandviç Kuşağı Kadınlarını anlattım.
Annelerimizden gördüğümüz kodlar, her şeye yetişme stresi ve peşimizi bırakmayan o tatlı suçluluk hissi... Peki tüm bu koşturmacanın ortasında "Peki ya ben?" diyen kadın ne yapacak?
"Mükemmel" değil "yeterince iyi" olmayı kucaklayacağımız, neşeli ve bol empatili bir sohbet seni bekliyor.
Düşüncelerini Instagram’da @kadindediginpodcast hesabından benimle paylaşmayı unutma!
👉 Instagram: @kadindediginpodcast
Transkript
Merhabalar, Kadın Dediğin'e hoş geldiniz. Ben Gökçe.
Bugün yine çok tanıdık, çok bizden ve de üzerine konuşurken böyle hem biraz güleceğimiz hem de ah evet ya tam olarak bu benim diyeceğiniz bir konuyla buradayım.
Bölümün anı da aslında çok net. Bugün sandviç kuşağı kadınlarını konuşacağız.
Şimdi sandviç de nereden çıktı Gökçe diyebilirsiniz.
Ama itiraf edeyim ki kavramın adı literatürde de gerçekten sandviç.
Ama bizim hissettiğimiz şey, birazdan anlattıklarımı da dinleyince, aslında sanki böyle iki kızgın plaka arasına sıkışıp kalmış sıcak bir tost olmak.
Peki kim bu sandviç kuşağı?
Genelde 30'larının sonu ile böyle 40'lı 50'li yaşlar arasında kalan kadınlardan bahsediyorum.
Bu kadınlarda bir tarafta büyütmeye, hayatı hazırlamaya çalıştığı çocuklar var ya da ergenlik stresiyle baş etmeye çalıştığı gençleri var bu kadınların.
Diğer tarafta ise yaşlanan, işte kronik rahatsızlıkları başlayan, ilacını, doktorunu, yalnızlığını takip etmek durumunda olduğu anneleri ve babaları var.
İşte biz tam olarak bu iki kuşağın ortasında ikisine de yetişmeye çalışan sandviç kuşağı kadınlarıyız.
Aslında bu tabir ilk kez 1980'lerde bir sosyal hizmet uzmanı Dorothy Miller tarafından ortaya atılmış.
Sosyolojide bayağı yeri olan bir kavram yani aslında sandviç kuşağı kavramı.
Ama gelin görün ki Türkiye'de bu kuşağın kadını olmak o işte teorik kitaplarda yazandan biraz daha farklı bir koşturmaca gerektiriyor.
Çünkü bizler kendi annelerimizden ne gördüysek onu yapmaya programlanmış bir nesiliz aslında.
Neydi annelerimiz büyüklerine baktı, evini çekip çevirdi, her şeye yetişti.
Biz de aynı sorumluluk bilinciyle hareket etmeye çalışıyoruz ama minik bir farkla.
Biz aynı zamanda çalışıyoruz, hem de yoğun çalışıyoruz, kariyer yapıyoruz.
Hayatın tam ortasındayız ve en önemlisi kendi hayatımızı da kaçırmak istemiyoruz.
Peki, iki tarafı da idare edeyim derken arada eriyen kim oluyor?
Kendi ihtiyaçlarımızı kaçıncı sıraya atıyoruz?
Gelin şu bizim tost makinesinin ayarlarını biraz düşürelim ve bu sandviç kuşağının hallerine birlikte bakalım.
Hazırsanız başlıyoruz.
Şimdi bir sahne düşünün.
Böyle bir yanda çocuğun anne okul için karton kutu lazımdı unuttum dediği o anın stresi var.
Böyle sen mutfakta kutu ararken birden telefonun çalıyor.
Arayan anneciğin kızım ya benim tansiyon ilacının raporu bitti mi?
Bir de yarınki doktor randevusunu kaç almıştık?
Bak ben saatini unuttum gitti.
Yani aynı 10 dakika içinde hem bir çocuğa anne hem de kendi annene bir nevi anne oluyorsun.
Ya da başka bir sahne düşünelim.
Yine bir yanda çocuğunun sınav stresi, işte öğretmen görüşmesi ya da ergenlik krizleri var.
Diğer yanda da babanın ben o doktora gitmem, yok bir şeyim benim, beni hastane hastane gezdirmeyin inatçılığıyla böyle tatlı tatlı mücadele etmem var.
Hani bazen böyle durup kendimize soruyoruz ya affedersiniz ama ya ben şu an hangi evin annesiyim diye.
aslında burada çok derin bir sosyolojik gerçek var.
Bizler kendi annelerimizden ne gördüysek tam olarak onu uyguluyoruz.
Bizim annelerimiz kendi anne babalarının bakımını üstlenen, evi böyle çark gibi döndüren,
ailenin o birleştirici çimentosu olan kadınlardı.
Biz de çocukken o sanki bir pelerini varmış gibi o pelerini anneleri izleyerek büyüdük.
Dolayısıyla bilinçaltımız bize diyor ki sen de her şeye yetişmelisin, her şeyi idare etmelisin.
Ama bizim annelerimiz aramızda çok temel farklar var.
Girişte de söylemiştim.
Birincisi biz aynı zamanda iş hayatındayız.
İşte kariyer peşinde koşturuyoruz.
Sosyal hayatın gerisinde kalmak istemiyoruz.
Ve kendi hayatımızın da merkezinde durmak istiyoruz.
Biz de bir şeyleri kaçırmak istemiyoruz.
İkincisi ve belki de en önemlisi annelerimizin bizi yetiştirme mücadelesiyle bizlerin çocuklarımızı yetiştirme mücadelesi kesinlikle aynı değil.
Bizim annelerimiz bizi büyütürken şartlar belki daha kısıtlıydı ama hayat da bu kadar karmaşık değildi.
Yani ne bileyim sokakta güvenle oynayan çocuklardık biz.
İşte dijital dünya, bitmek bilmeyen aktivite maratonları, özel dersler, ekran bağımlılığı ya da bu kadar yoğun bir gelecek kaygısı da yoktu.
Annelerimiz doyumlu bir yemek pişirip işte üstümüzü başımızı temiz tuttuğunda annelik görevini büyük oranda tamamlamış hissederlerdi.
Bu da çok okeydi o zamanlar için.
Oysa şimdi annelik tam anlamıyla bir uzmanlık alanı gibi.
İşte hem çocuğun duygusal zekasını beslemek, hem dijital dünyadan korumak, hem eğitim maratonuna koşturmak,
hem de pedagogla ya da bir pedagogun vereceği hassasiyetle yaklaşmak zorundayız çocuklarımıza.
Yani bir tarafta annelerimizin nesline göre çok daha yoğun ve karmaşık bir annelik mücadelesi veriyoruz.
Diğer tarafta yaşlanan anne babalarımızın sorumluluğunu üstleniyoruz.
Bir de üstüne kendi hayatımızı ve kariyerimizi ayakta tutmaya çalışıyoruz.
İşte o yüzden diyorum toplum bizden annelerimizin o cefakar performansını beklerken böyle modern hayat da bizden kusursuz bir profesyonellik istiyor diye.
Biz de tam ortada böyle her şeye yetişmeye çalışan birer süper kahraman gibi koşturup duruyoruz.
Aslında başı kesilmiş tavuk gibi koşturup duruyoruz desem belki de daha doğru olur.
Ve tabii ki bu yükün de bir bedeli var.
Şimdi 2026'da yayınlanan ve 19.000'den fazla değerlendirmeye dayanan bir aile sağlığı raporuna göre sandviç kuşaktaki çalışan kadınların %64'ü tükenmişlik açısından kırılma noktasında.
Yani tükendim tükeneceğim durumundayız.
Aynı raporda tükenmişlik riskinin en yüksek olduğu yaş grubu da 40 ile 54 yaş arası kadınlar çıkmış.
Yani şu an bu bölümü dinleyen birçok kadının tam da içinde bulunduğu yaşlardan bahsediyorum.
Alın şimdi bu bilgiyi ne yaparsanız yapın.
Peki tüm bu koşturmacanın ortasında biz kadınlar kendimiz için ne yapıyoruz?
Yani sen ne yapıyorsun soruyorum sana size hepinize.
Bunu soruyorum çünkü sandviç kuşağı denildiğinde akla ilk ve neredeyse sadece kadınlar geliyor.
Yani neden bir erkek kendi anne babası yaşlandığında ve çocuğu büyüdüğünde otomatik olarak bu sandviç baskısını aynı yoğunlukta hissetmiyor da yük hep kadının omuzlarında birikiyor?
Cevap çok basit aslında.
İşte burada devreye o köklü sosyolojik kodlar ve toplumsal cinsiyet rolleri giriyor tabii ki.
Her zaman olduğu gibi.
Şimdi toplumda geleneksel olarak bakım emeği ve duygusal toparlayıcılık kadının doğal, doğuştan gelen bir göreviymiş gibi algılanıyor.
Kadındır idare eder, kız evlattır, daha hassastır, bakar, evlatlarını o çekip çevirir denilerek tüm bu süreç sessizce kadının üzerine ihale ediliyor aslında.
Bir erkek ailesine baktığında genellikle var ne hayırlı evlat görüyor musun ne harika bir baba diye takdir edilirken kadın için hem çocuğuna kusursuz bakmak hem de yaşlanan anne babasının işte ilacını, doktorunu, yemeğini hatta moralini takip etmek zaten yapması gereken tırnak içinde standart bir sorumluluk gibi görülüyor.
İşte tam da bu yüzden sandviç kuşağı olmak kadınlar için sadece zamansal bir sıkışmışlık değil, psikolojik bir cendereye de dönüşüyor.
Çünkü tüm bu koşturmacanın ortasında bedenimiz kadar zihnimiz ve ruhumuzda tabii ki alarm vermeye başlıyor.
Peki sandviç kuşağındaki bir kadının yani bizlerin iç dünyasında neler yaşanıyor?
Hangi psikolojik durumlarla karşı karşıya kalıyoruz? Gelin onlara bir bakalım isterseniz.
Şimdi biri şu sürekli şiddeti düşük bir kaygı ve alarm hali içerisindeyiz bir defa.
İşte hani telefonun her çaldığında içinden eyvah çocuğa bir şey mi oldu?
Hayırdır bu saatte yoksa annem için mi arıyorlar diye bir ürperte geçer ya içinden.
İşte Sandviç kadını günün 24 saati zihninde bu hafif bakın çok yoğun değil Allah'tan bu hafif amigdala tetiklenmesiyle yani tetikte olma haliyle yaşıyor.
İkincisi tükenmişlik ve duygusal aşınma.
Yani sadece fiziksel değil, duygusal olarak da sürekli veren tarafta olmak bir süre sonra depoyu sıfırlıyor tabii ki.
Herkesin senden bir şey beklediği ama senin kimseden bir şey isteyemediğin o nokta tam anlamıyla bir duygusal tükenmişliktir.
Şimdi psikolojik durumlara devam ediyoruz.
Sandviç kuşağı kadınları yani bizlerin.
Bir diğeri kronik suçluluk hissi.
Belki de en yorucu olanı bu.
Yani çocuğunun yanında olsan anne babana yetemediğini düşünürsün.
Anne babanın yanına gitsen çocuğunu ihmal ettiğin hissine kapılırsın.
Böyle kendine 20 dakika vakit ayırsan bu kez şu an keyif yapıyorum bak orada bütün işler beni bekliyor vicdan azabı başlar.
Yani ne yapsam bir taraf eksik kalır.
Bir diğeri ise kimlik sıkışması ve nasıl desem böyle kendine yabancılaşma aslında.
Yani ben kimim sorusunun yanıtı belirsizleşir değil mi?
biri için sadece anne, diğeri için hayırlı bir evlat, işte iş yerinde çalışan, peki aslında ben kimim?
Kendi adınla, kendi isteklerinle var olduğun o alan zamanla daralmaya başlar.
Bu da tabii ki psikolojik bir takım yıpratmalara başlatabilir.
Ve bir diğeri de şey olabilir, görünmez bir öfke yani gereksiz bir öfke hissetme,
hatta bunu tepki olarak gösterme ve tabii ki ardından gelen pişmanlık.
Yani en sevdiklerimize bakarken bile bazen içimizde beliren o minik öfke kıvılcımı, yani bu da ne oluyor genelde, neden her şey benim üzerimde, bu oluyor değil mi?
Bu öfkeyle geliyor o kıvılcım aslında.
Ama hemen ardından Allah'ım ya, anneme, çocuğuma karşı nasıl böyle hissederim pişmanlığı değil mi?
İşte bu psikolojik dalgalanmaların hiçbiri aslında sizin yetersiz ya da böyle kötü bir kadın olduğunuzu göstermez.
Bunlar böyle iki büyük sorumluluk arasında sıkışıp kalmış her insanın vereceği aslında çok doğal tepkilerdir.
Şimdi derin bir nefes alıyoruz ve diyoruz ki tamam durum bu.
Aldım kabul ettim.
Peki biz bu tost makinesinin derecesini nasıl düşüreceğiz?
Gelin şimdi çözümlere geçelim.
Şimdi sandviç kuşağı kadınları olarak kendimizi rahatlatmanın bazı yolları var.
Bunlardan bahsedeceğim size.
Birincisi aslında şu uçaktaki kuralı unutmamak, hep hatırlamak.
Yani oksijen maskesini önce kendine takmak.
Şimdi uçağa bindiğimizde ne derler?
Hostesler anlatıyor ya işte.
Acil bir durumda oksijen maskesini önce kendinize sonra çocuğunuza takın.
Neden?
Çünkü sen nefessiz kalırsan, bayılırsan ne çocuğuna bir faydan dokunur ne de anne babana.
Yani kendine vakit ayırmak bir lüks ya da bencillik değil.
Etrafındakilere faydalı olabilmek için bir hayatta kalma mücadelesidir aslında.
O yüzden unutmayacağın ilk öneri bu olsun lütfen.
Önce oksijen maskesini kendine tak.
Kendine alan yarat.
Dinlen.
Tamam mı?
İkincisi şu süper kadın pelerini var ya işte onu yavaşça bir kenara bırak.
Yani her şeye yetişmek, evi pırıl pırıl tutmak, mükemmel bir anne, kusursuz bir evlat ve harika bir çalışan olmak zorunda değilsin ben söylerken bile yoruldum gerçekten.
Yani ben bugün yetişemiyorum.
Anne bugün seninle ilgilenemeyeceğim.
Şu an gücüm yetmiyor.
Bugün bu sunumu bitiremeyeceğim falan demek bir başarısızlık değil.
Gayet insani bir sınır çizme halidir aslında.
Bunu yapmakta zorlanıyoruz ama bence çok da fazla denemiyoruz.
Bakın bir kez yapın nasıl faydasını göreceksiniz.
Bunu da unutmayın Gökçe demişti dersiniz.
Bir diğer öneri şu.
Yükünüzü bölüşmekten ve suçluluk duymadan destek istemekten lütfen korkmayın.
Şimdi o kahramanlık pelerini çıkardığımıza göre ne yapıyoruz?
Tabii ki hemen bir görev dağılımı yapıyoruz.
Ki biz kadınlar bunda çok iyiyizdir aslında.
Eşlerimizi işte kardeşlerimizi özellikle bakın erkek kardeşleri sürece mutlaka dahil ediyoruz.
Onlar kaçmayı çok iyi biliyorlar.
Abla ya sen halledersin ya işte bilmem ne falan böyle.
Hayır erkek kardeşler de sürecin içinde olacaklar.
Anne babayı aramak ya da doktor randevusuna götürmek sadece senin benim görevimiz değil.
Kardeşler arasında bölüşülebilir.
Çocuğun her işine koşturmak yerine ona da yani çocuğunuza da yaşına uygun sorumluluklar verilebilir.
Unutmayın yardım istemek zayıflık değil akıllılıktır.
Ve şu annelerimizden gelen mükemmel kadın mükemmel anne kodunu bir güncellememiz gerekiyor.
Evet bizim annelerimiz yaşadığı dönem gereği saçını süpürge eden bir nesildi doğru.
Ama biz o yazılımı artık güncellemek zorundayız.
Herkesi yüzde yüz mutlu etme zorunluluğunu artık rafa kaldırmamız gerekiyor.
Evi her gün silip süpürmesen de, işte akşam yemeği bazen pratik bir şeyle geçirirse de dünya mahvolmaz, yıkılmaz.
Bu takıntılarımızı artık bir kenara bırakma zamanımız geldi, geçiyor bile.
Ve son bir öneri daha söylemek istiyorum size.
Bunu başka bölümlerde de aslında söyledim.
Altını çizmek istiyorum çünkü mükemmel bir kavram ve öneri.
Mükemmel değil, yeteri kadar iyi evlat ve anne olmayı kabul etmek.
Bu psikolojide geçen bir kavram.
Daha önceki bölümlerde de bahsetmiştim.
Yeterince iyi anne olmak.
Good enough demiştik değil mi?
Biz bunu sandviç kuşağı için şöyle güncelleyelim.
Yeterince iyi evlat ve yeterince iyi anne olmak.
Yani her çağrı anında koşan, her ihtiyacı kusursuz karşılayan, hiç öfkelenmeyen, hiç yorulmayan o süper kadın imajı bir hayalden ibaret.
Bunu kabul edelim lütfen.
Anne babana sevgini hissettirmen, olabildiğince yanında olman yeterli.
onların her yaşlılık huzursuzluğunu ya da her problemini çözmek senin tek başına sorumluluğun değil.
Kendine biraz şefkat göster.
Sen elinden gelenin en iyisini yapıyorsun ve bu kadarı zaten yeterince iyi.
Evet sevgili Kadın Dediğin dinleyicileri, sandviç kuşağı kadınlarıyız biz dedik.
Evet yükümüz ağır, iki tarafımızda da canımızdan çok sevdiklerimiz var kabul.
Ama o iki ekmeğin arasında ezilmek, eriyip gitmek zorunda da değiliz.
Biz iyi olacağız ki etrafımızdakilere de ayakta tutabilelim.
Bugün dinlediklerinden sonra sen de bir dur lütfen.
Derin bir nefes al ve kendine şu soruyu sor.
Ben bugün kendim için ne yaptım?
Eğer yanıt hiçbir şeyse bu bölümü kapattığın an kendin için küçük de olsa tatlı bir adım at lütfen.
Evet bölümü kapatırken tabii ki bir soruyla bitirmek istiyorum.
Peki siz bugünlerde kendinizi iki taraf arasında sıkışmış.
yani işte bakım verdiğiniz anne babanız ve çocuğunuz arasında sıkışmış, böyle adeta tost olmuş gibi hissediyor musunuz?
En çok hangi anlarda yeter ya peki ya ben diyorsunuz?
Lütfen Instagram'dan kadın dediğim podcast hesabıma yazın, mesajlarınızı, hikayelerinizi benimle paylaşın, üzerine birlikte konuşalım
ve en önemlisi de yalnız olmadığımızı birbirimize hatırlatın.
Ayrıca lütfen kanalı takip edip bildirimleri açmayı da unutmayalım.
Bir sonraki bölümde yine bizden, yine hayatın tam içinden bir konuyla görüşünceye kadar kendinize ve ruhunuza çok iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
