
İyileşe İyileşe Tükendik: Kendinin en iyi versiyonu olmak zorunda değilsin!
19 Ekim 2026 · 10 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde her insani duyguya terapi jargonu uydurmaktan, "kendinin en iyi versiyonu ol" sloganından ve üzerimize boca edilen "kusursuz healed kadın" baskısından yorulanlarla buluşuyoruz. frekans yükseltmeyi bir kenara bırakıp dağınık, sıradan ve insani halimizle barışıyoruz!
👉 Instagram: @kadindediginpodcast
🎧 Kanalı takip etmeyi ve bildirimleri açmayı unutmayın!
Transkript
Merhabalar, Kadın Dediğin'e hoş geldiniz. Ben Gökçe.
Biliyorsunuz son dönemde sosyal medyayı her açtığımızda karşımıza neredeyse milimetrik olarak birbirinin aynı olan videolar düşüyor.
Arka planda hafif dinlendirici bir müzik, keten perdelerin arasından süzülen o ilahi sabah ışığı ve bir ses.
Sabah beşte kalktım, buzlu suyla yüzümü yıkadım, maça çayımı yudumlarken eril-dişil dengemi eşitledim,
günlük olumlamalarımı yazdım ve çocukluk travmamı şifaladım.
Şimdi görüntüye bakıyorsunuz, kadın sanki bu dünyaya hırpalanmaya, işe gitmeye, fatura ödeme ya da trafiğe takılmaya falan gelmemiş.
O bu dünyaya sadece şifalanmaya ve böyle kusursuz bir farkındalık abidesi olmaya gelmiş.
Peki düşündünüz mü? Yani biz ne ara kendimizi yaşamak yerine, kendimize sürekli tamir edilmesi gereken bir restorasyon projesi gibi görmeye başladık.
Her anımızı iyileşmeye, frekans yükseltmeye ve kişisel gelişimi adamaktan siz de biraz yorulmadınız mı ya?
Ben gerçekten bu paylaşımları görmekten ve etrafımda bu konuların konuşulmasından yığıldım.
Yani şimdi yanlış da anlaşılmasın.
İşte terapiye gitmeye, insanın kendini tanımasına ya da iyileşme çabasına da asla karşı değilim.
Ama her günümüzü bir ödev, her duygumuzu çözülmesi gereken bir travma gibi yaşamaktan gerçekten içimize fenalık geldi.
Bir pazar sabahı da böyle pofuduk pijamalarımızla kanepede uzanıp hiçbir travmamızı çözmeden, frekansımızı falan yükseltmeden öylece durmaya hakkımız yok mu ya bizim?
Bu bölümde o üzerimize boce edilen, kusursuz şifalanmış kadın baskısıyla ve kişisel gelişim jargonuyla tatlı tatlı dalga geçeceğiz.
Hazırsanız başlayalım.
Gelin şimdi önce şu dili bir konuşalım.
Biliyorsunuz böyle son birkaç yıldır günlük Türkçe sözlüğümüz adeta bir klinik psikoloji sözlüğüne dönüştü.
Şimdi eskiden bir arkadaşımıza falan kahve içerken ya ben bu aralar biraz gerginim ya da o çocuk bana biraz fazla tuhaf davrandı işte biriyle görüştüyse falan der geçerdik değil mi?
Şimdi öyle mi? Asla.
Artık sıradan bir cuma akşamı sohbetinde bile herkes adeta birer Freud kesildi başımıza.
İşte sevgilimiz mesaja iki saat geç cevap veriyor.
Hemen teşhis hazır.
Şu an kaçıngan bağlanma silini çalıştırıyor.
Beni manipüle ediyor.
Ya da iş yerinde yöneticimiz bir rapora itiraz ediyor diyelim.
Hemen böyle masada yorumlar yükselmeye başlıyor.
Kelimeliyle seni gaslight ediyor Gökçe.
Kesinlikle projeksiyon yapıyor.
Ya da bir arkadaşımız biraz patavassız bir şey mi söyledi?
Çok ayıp etti falan demiyoruz da.
şu an benim tetiklenmiş halim üzerinden kendi alanını korumaya çalışıyor falan diyoruz.
Ya baksanıza şu jargona ya.
Allah aşkına hayatı o kadar bir terapi odasına dirine sıkıştırdık ki
en insani, en yalın duygularımızı bile yaşayamaz hale geldik.
Yani günün sonunda sadece bugün çok sinirliyim, bencilce davrandım
ya da canım hiç çalışmak istemiyor deme hakkımız elimizden alındı.
Her şeyin altına şifa, farkındalık ve kök inanç kılıfı uydurmak zorundaymışız gibi bir hava yaratıldı.
Hatta bu durum ikili ilişkilerde öyle komik bir noktaya geldi ki eskiden yanlış bir adama aşık olduğumuzda arkadaşlarımız dürüstçe ya da biz arkadaşlarımıza dürüstçe kızlar ne yapayım ya gönlüm kaydı adam çok tatlıydı falan der kahkayı basardık.
Şimdi ise bunu bile meşrulaştırmak için kılıf arıyoruz.
Gönlüm kaydı değil canım. Atasal köklerimdeki o değersizlik hissinin çekimine kapıldım. Tamamen karmik bir döngü. Ya adam sadece yanlış bir adamdı. Senin de basiretin bağlandı. Ya bunun için atasal köklerini rahatsız etmeye gerçekten gerek var mıydı?
Ya işte bu jargon bir süre sonra bize kendi duygularımızı yaşamak yerine o duygulara böyle akademik ve ruhsal kılıflar uydurma zorunluluğu getirdi adeta.
Sadece yorulma, sadece saçmalama ya da sadece anlamsızca dertlenme lüksümüzü elimizden aldı.
Peki bu jargonla beslenen o meşhur kişisel gelişim sektörü bize başka ne pompalıyor?
Gelin şimdi işin en yorucu kısmına, o bitmek bilmeyen en iyi versiyon masalına bir bakalım.
Evet şimdi o meşhur her köşe başında her gelişim kitabının kapağında karşımıza çıkan slogana kendinin en iyi versiyonu ol.
Buna bakalım.
Ya nefret ediyorum bu sözden.
Ya bir şey diyeceğim.
Biz akıllı telefon muysa güncelleme mi bekliyoruz?
Gökçe 2.0 çıkmıştır falan lütfen şarja tutunuz falan mıyız biz yani?
Bu slogan kadar insanı böyle gizli gizli hırpalayan sinsice yetersiz hissettiren başka bir şey az bulunur gerçekten.
Çünkü bu laf bize çok tatlı bir şekilde bak.
Sen harikasın der gibi yaparken arka planda bir mesaj fısıldıyor.
Şu anki halin asla yeterli değil.
Eksiksin, kusurlusun ve bir tık daha çabalaman lazım.
Daha iyisi de var çünkü.
Böylece ne oluyor biliyor musunuz?
Kadınlar olarak kendimizi yaşamak, o anki halimizin tadını çıkarmak yerine bitmek bilmeyen bir nasıl diyeyim restorasyon projesine dönüşüyoruz.
dönüşüyoruz. Sürekli kendine
düzeltmen gerekiyormuş gibi bir his.
Sabah kalkıyoruz.
En iyi versiyonun bu kahveyi mi içerdi?
Akşam yatıyoruz. En iyi versiyonun
bu saatte mi uyurdu? Yani kendi
üzerimizde sürekli bir denetçi gibi yaşamaktan
kendi mevcut versiyonumuzdan
nefret eder hale geldik.
İşte biraz modumuz düştüğünde
bir gün yataktan çıkmak istemediğimizde
ya da canımız sadece patates
kızartması çekip televizyona bakmak
istediğinde o kişisel gelişim
suçluluğu anında tepemize biniyor.
Eyvah frekansım düştü, yeterince olumlama yapamadım, en iyi versiyonuma geçemedim diye.
Yahu belki benim şu anki versiyonum sadece yorgundur.
Belki şu anki versiyonum biraz saçmalamak, biraz oturup ağlamak ya da hiçbir şey yapmadan tavanı izlemek istiyordur.
Neden sürekli bir performans, neden sürekli bir daha verimli olma, daha şifalanmış olma durumu sergisi içindeyiz biz ya?
Çünkü sistem bize şunu çok iyi öğretti.
bizi mevcut halimizle barışık bırakırlarsa
bize o şifa taşlarını, o matriz eğitimlerini,
işte buzlu yüz silindirlerini
ya da beş adımda dişin enerji kurslarını falan satamazlar.
Önce bizi yetersizliğimize ikna etmeleri lazım ki
biz de o yetersizliği kapatmak için sürekli bir şeyler satın alalım.
Sürekli kendimizi tamir etmeye çalışalım.
Açık manifestomdur kızlar.
Biz tamir edilmesi gereken kırık bir vazo değiliz.
Biz insanız ya.
Bazen harikayız, bazen berbatız, bazen çok farkındalıklıyız, bazen de dünyanın en sığ kararlarını alıyoruz.
Ve bu sadece ve son derece normal.
Tamam mı? Manifestom bitti.
Peki, tüm bu şifalanmış kadın ve en iyi versiyon baskısının arasında unuttuğumuz o en kıymetli şey ne biliyor musunuz?
Sıradan insan olma ve kötü kararlar alma hakkımız.
Şimdi biliyorsunuz hayat dediğimiz şey her gün böyle devasa aydınlanmalar yaşadığımız, işte ruhsal mertebeler atladığımız bir kişisel gelişim kampı değil.
Hayat bazen çok doğru kararlar aldığımız, bazen de bile bile lades dediğimiz o karmaşık, dağınık yolculuğun ta kendisi.
Şimdi bir gününüzü düşünün.
İşte hani pazar hiç kimsenin çalışmadığı boş bir gün ya, bir pazar gününü düşünün.
Hiçbir travmanızı çözmediğiniz, kimseyi affetmediğiniz, dişil enerjinizi yükseltmek için tütsü yakmadığınız, sadece böyle ev halinizle koltuğa uzanıp arka arkaya absurd diziler izlediğiniz bir gün.
İşte o gün ruhsal olarak gerilemiş olmuyorsunuz.
Sadece insan olmanın, dinlenmenin ve zihninizi nadasa bırakmanın tadını çıkarıyorsunuz.
Bu kadar. Altında başka bir şey aramayın.
Bazen sırf canımız istedi diye yanlış bir adama mesaj atma hakkımız da var.
Bazen hiç gereği yokken bir şeye sinirlenip tepki verme hakkımız da var.
Her tepkimizi çocukluk yaralarımıza bağlayıp kendimizi analiz etmek zorunda değiliz.
Bazen sadece o an o şey canımızı sıkmıştır.
Bu kadar basit ya.
Terapiye gitmek, kendini anlamak, duygusal olgunluk kazanmak harika şeyler.
Bunların hepsine yürekten evet diyorum.
Ama terapi odasında konuşulanlarla gündelik hayatın o doğal, neşeli ve bazen dağınık akışını birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Hayatı bir ödev veya böyle periyodik muayene gibi yaşayamayız.
O yüzden ben derim ki gelin bu bölümde kendimize şöyle özgürleştirici bir armağan verelim.
Lütfen benden sonra tekrar edin.
Bugün kendimin en iyi versiyonu olmak istemiyorum.
Bugün sadece var olan, biraz yorgun, biraz dağınık ama kendi halinden memnun versiyonum olmaya razıyım.
İnanın bu kabul cümlesi sosyal medyadaki binlerce olumlama cümlesinden çok daha hızlı şifalandırıyor insanı.
Bana güvenebilirsiniz.
Gelişelim, iyileşelim, kendi ruhumuza iyi bakalım ama bunun üzerimizde bir baskı unsuruna, bir kusursuzluk yarışına dönüştürmeyelim lütfen.
En iyi versiyonumuz olacağız diye şu an canlı kanlı var olan mevcut versiyonumuzu hırpalamayalım lütfen olur mu ya ne olursunuz.
Bırakın bazı travmalarınız da biraz dağınık kalsın.
Yani her şeyi tek celsede çözmek zorunda değiliz.
Evet geldik bölümün sonuna.
Tabii ki bir soru sormadan bitirmiyorum bölümü.
Peki şu an beni dinleyen sizler en son ne zaman?
Yeter artık şifalanmak da en iyi versiyonum olmak da istemiyorum.
Beni bir salın dediniz.
Kadın Dediğin podcast instagram hesabımda yorumlarda o tatlı itiraflarınızı bekliyorum.
Lütfen kanalı takip etmeyi bildirimleri açmayı ve bu bölümü şifalanmaktan yorulmuş bir kız arkadaşınıza göndermeyi de unutmayın.
Evet bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize dağınıklığınıza ve o olduğu gibi güzel olan mevcut versiyonunuza çok iyi bakın.
Hoşçakalın.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
