
“Yapmam lazım.”
“Yetiştirmem lazım.”
“Mecburum.”
Daha iş günü başlamadan kontrolün sizden çıktığını hissettiğiniz oluyor mu?
Bu bölümde iş hayatında tepkisel zihinden proaktif zihne geçişi konuşuyoruz. Stres altında dikkatin tehdide ve acil olana daralabildiği anlardan başlayarak, reaktif ve proaktif bilişsel kontrol araştırmalarını iş hayatının gündelik gerçekleriyle buluşturuyoruz. Önümüze çıkan “duvarı” yalnızca engel olarak görmek yerine haritaya biraz daha yukarıdan bakmayı; kontrol edemediğimiz koşulların içinde bile kendi seçim ve etki alanımızı yeniden bulmayı deniyoruz.
Öne Çıkanlar:
• Reaktif ve proaktif zihin: Stres altında düşünme biçimimiz nasıl değişiyor?
• “Mecburum”dan “seçiyorum”a: Kontrol edemediğimiz koşullarda etki alanımızı bulmak.
• Perspektifi genişleten temel soru: “Burada neyi seçebilirim?”
Transkript
Saat 9.07, bilgisayarınızı açıyorsunuz, bir mesaj.
Acil konuşabilir miyiz? Arkasından bir mail.
Bunu bugün bitirmemiz lazım.
Takvimde arka arkaya dört toplantı.
Zihniniz çoktan çalışmaya başladı.
Kesin bir sorun var, yetişmeyecek.
Bunu da ben çözmek zorundayım.
Tanıdık mı?
İlginç olan şu, henüz ne olduğunu da bilmiyoruz.
Ama zihnimiz çoktan tepki vermeye başladı.
Peki o birkaç saniyede?
başka bir zihinsel yolumuz daha varsa...
Merhaba, İş Hayatını İyileştir podcastine hoş geldiniz.
Ben Elif Vardar Solak.
Bugün yeni bir seriye geçiyoruz.
Bakış açını değiştir.
Ve ilk durağımız tepkisel zihinden proaktif zihne geçmek.
Çünkü bazen iş hayatında değiştirmemiz gereken ilk şey koşullar değil,
koşullara baktığımız yer olabilir.
Hazırsanız bu haftanın kahve sorusu gelsin isterim.
Bugün kendinizi bir kez şu cümleyi kurarken yakalayın.
Mecburum.
Bu toplantıya girmek zorundayım.
Bu raporu yetiştirmek zorundayım.
Bu problemi ben çözmek zorundayım.
Başka seçeneğim yok.
Şimdi bunlardan yalnızca bir tanesini seçin ve sorun.
Bunun ne kadarı gerçekten zorunlu, ne kadarında hala benim etkileyebileceğim bir alan var?
Ama cevabı hemen vermeyin.
Birazdan o soruya geri döneceğiz.
Beynimiz tepki verirken neler oluyor ona bir bakalım.
Burada nörobilim bize gerçekten çok ilginç bir pencere açıyor.
Bilişsel kontrol araştırmalarında gerçekten iki kavram kullanılıyor.
Reaktif bilişsel kontrol ve proaktif bilişsel kontrol.
Yani tepkisel olmak ve gelişim zihniyeti arasındaki fark.
Bunu şöyle düşünün.
Bir kurumda sürekli yangın çıktığını hayal edin.
Telefon çalıyor, problem var, koşuyoruz, söndürüyoruz, başka bir yerde tekrar bir problem çıkıyor,
Yine koşuyoruz, yine yangını söndürüyoruz.
İşte buna reaktif kontrol deniyor.
Kabaca problem ortaya çıktıktan sonra gerekli kontrolü devreye sokmak gibi düşünün.
Nörobilim literatüründe buna bir tür just in time,
yani tam gerektiği anda devreye giren güç düzeltme mekanizması olarak bakılıyor.
Peki proaktif kontrolde ise başka bir şey oluyor.
Hedefi zihinde tutuyoruz, ne olabileceğini öngörüyoruz,
Dikkatimizi daha önceden hazırlıyoruz ve problem ortaya çıkmadan davranışımızı ona göre düzenliyoruz.
Yani reaktif kontrolde ne oldu, şimdi ne yapacağız diyoruz.
Proaktif kontrolde nereye gidiyoruz, ne olabilir, şimdiden ne yapabiliriz diyoruz.
İkisine de ihtiyacımız var mı? Elbette var.
Birinin iyi, diğerinin kötü olduğunu mu ilan ediyoruz? Hayır.
Yangın gerçekten çıktıysa onu söndürmek zorundayız.
Ama bütün gün, bütün iş günümüz yangın söndürmekle geçiyorsa geleceği ne zaman tasarlıyoruz?
Üstelik stres burada devreye girdiğinde hikaye daha da ilginçleşiyor.
Stres ve bilişsel kontrol üzerinde yapılan bir çalışmada ve bir araştırmada stres yaşayan grupta kendini daha stresli hisseden kişilerin proaktif kontrol stratejisini çok daha az, reaktif kontrolü ise çok daha fazla kullandıkları görülüyor.
Son derece normal. İş yükü yükseldiğinde ve belirsizlik arttığında, aciller çoğaldığında, tam da geniş düşünmeye ihtiyaç duyduğumuz anda zihnimiz önümüzdeki probleme kilitlenebilir.
Bu çok doğal. Çünkü günlük iş hayatında tanıdık bir hal var. Bir mail gelmiş, cevaplamak gerek. Bir problem gelmiş, çözmek gerek.
Bir eleştiri geliyor, savunmak gerek.
Yeni bir görev geliyor, tamamlamak gerek.
Bir tane daha geliyor, onu da tamamlamak gerek.
Bir bakıyoruz, akşam oluyor.
Birçok şey yaptık ama şu soruyu sormaya gerçekten zaman kalmadı.
Ben bugün yalnızca önüme gelenlere mi cevap verdim?
Yoksa geleceği de biraz şekillendirebildim mi?
İşte aslında duvarda gördüğümüz şey bütün harita değildir.
Şimdi bilmediğimiz bir şehirde yürüdüğünüzü düşünün, bunu hayal edin istiyorum.
Elinizde bir harita var.
Gitmeniz gereken yeri biliyorsunuz.
Yürüyorsunuz ama birden önünüzde kocaman bir duvar beliriyor.
Bulunduğunuz yerden baktığınızda gördüğünüz tek şey nedir?
Duvar.
Yol bitmiş gibi.
Ve buradan geçemem.
Yanlış geldim.
Başka yol yok.
Ama sonra haritayı tekrar açıyorsunuz.
Biraz daha geniş bakıyorsunuz.
Duvar hala orada.
Bunu fark ediyorsunuz.
Ama haritada sağ tarafta başka bir sokak görüyorsunuz.
Biraz ileride bir geçiş var. Belki geride bıraktığınız kavşaktan başka bir yol daha dönüyor. Duvar ortadan kalktı mı? Kalkmadı. Değişen şey ne oldu? Görüş alanınız. İşte iş hayatında da bazen tam olarak bunu yapıyoruz. Probleme o kadar yakından bakıyoruz ki problem bütün haritayı kaplıyor.
Yöneticim fikrimi reddetti.
Duvar.
Proje gecikti.
Duvar.
Bu işi bugün bitirmem gerekiyor.
Duvar.
Tepkisel zihin duvarı görüyor.
Ve cevap veriyor.
Daha geniş, proaktif bakış ise bir soru daha soruyor.
Peki haritanın geri kalanında ne var?
Yöneticim fikrimi neden reddetti?
Başka nasıl anlatabilirim?
Projeyi gerçekten ne geciktiriyor acaba?
Bütün işi bugün bitirmek gerekiyor mu?
Yoksa kritik olan %20'sini bitirsem okey mi?
Kimden destek isteyebilirim?
Neyi erteleyebilirim?
Neyi devir edebilirim?
Neyi yeniden müzakere edebilirim?
İşte daha dar, 3 boyutlu bir algıdan,
daha geniş, potansiyeli ve olasılıkları görebilen bir bakış açısına geçiyoruz dediğimiz burada görünür oluyor.
Gerçekliği değiştirmiyoruz.
Gerçekliğin içinde gördüğümüz seçenekleri arttırıyoruz.
Çünkü duvar gerçektir, evet.
Ama duvar bütün harita değildir.
Peki proaktiflik gerçekten işe yarıyor mu?
Şimdi çok güncel bir araştırmaya bakalım istiyorum birlikte.
2026 yılında yayınlanan bir meta analiz var.
127 bağımsız çalışma, toplam 12.456 çalışan katılmış, farklı sektörler ve örgütsel bağlamlar.
Araştırmacının baktığı temel konulardan biri de şu.
Proaktif kişilik ve proaktif davranış insanların iş sonuçlarıyla gerçekten ilişkili midir?
Sonuç?
Evet.
Proaktif kişilik çalışanların proaktif davranışlarıyla, iş performansıyla ve öznel kariyer başarılarıyla pozitif ilişkili.
Yani daha da ilginç tarafı araştırmanın ortaya koyduğu şöyle bir örüntü var.
Proaktif kişilik, proaktif davranış, daha yüksek iş performansı, daha yüksek öznel kariyer başarısı.
Şimdi bu bir başarı reçetesi midir? Değildir.
Proaktif olun kesin başarılı olursunuz diyor mu? Demiyor.
Ama 12 binden fazla çalışanın dahil olduğu araştırmaların ortak resmi bize önemli bir şey söylüyor.
Proaktif olmak güzel bir motivasyon cümlesinden ibaret değildir.
İş hayatında gözlemlenebilen davranışlarla ve sonuçlarla ilişkilidir.
2026'dan başka bir çalışma daha var.
326 çalışan ve yöneticilerden veri toplanıyor.
Araştırmacılar growth mindset yani yetenek ve kapasitenin geliştirilebileceğine ilişkin inanç ile gelişim zihniyeti ile proaktif davranış arasındaki ilişkiye bakılıyor.
Sonuçta büyüme zihniyetinin growth mindsetin daha düşük iş yeri kaygısıyla bunun da daha yüksek proaktif davranışla ilişkili olduğu görülüyor.
Üstelik zaman baskısının yüksek olduğu durumlarda da bu ilişki özellikle önem kazanıyor.
Yani tam da yetiştirmem lazım, zamanım yok, bunu yapmak zorundayım dediğimiz anlarda zihnimizin kapasiteyi ve seçenekleri nasıl gördüğü çok önemli bir hale geliyor.
Belki de gelişim zihniyetinin en önemli sorularından biri bu.
Yapabilir miyim değil, bunu yapabilmek için neyi geliştirebilirim?
Şimdi mecburum cümlesine geri dönelim.
Kahve sorumuzu hatırlayalım.
Bugün neye mecburum demiştiniz, hatırladınız mı?
Diyelim ki bu toplantıya girmek zorundayım dediniz.
Belki gerçekten de zorundasınız.
Proaktif düşünmek, gerçekliği cilalamak değil.
Ben aslında toplantıya girmeyi seçiyorum, ne kadar mutluyum demek zorunda değilsiniz.
Onun yerine daha gerçek bir soru sorun.
Burada değiştiremeyeceğim ne var ve etkileyebileceğim ne var?
Toplantıya katılmanız gerekiyor, tamam.
Ama hazırlıklı gitmek sizin alanınızda olabilir.
Soru sormak sizin alanınızda olabilir.
Karar istemek sizin alanınızda olabilir.
Toplantının sonunda sorumlulukları netleştirmek sizin alanınızda olabilir.
Bir sonraki toplantının gerçekten gerekli olup olmadığını sorgulamak da sizin alanınızda olabilir.
Bir başka cümle, bu yöneticiyle çalışmak zorundayım.
Evet, yöneticinizi bugün değiştiremeyebilirsiniz ama geri bildirim istemeyi seçebilirsiniz.
Sınır koyabilirsiniz, beklentileri netleştirebilirsiniz, destek isteyebilirsiniz
Ve bazı koşullarda uzun vadede başka bir yol hazırlamayı bile seçebilirsiniz.
Proaktif zihin her şeyi benim kontrolümde demez.
Şunu sorar.
Kontrolümde olmayanların içinde benim etki alanım nerede?
Hadi gelin bu hafta için bir mikro deney yapalım.
Tepkiden seçime geçelim.
Bu hafta yalnızca bir anı yakalayın.
Mecburum.
Başka çarem yok.
Yapmak zorundayım dediğiniz anda kendinize şu üç soruyu sorun.
Şu anda neye tepki veriyorum? Gerçek bir duruma mı, bir insana mı, bir belirsizliğe mi?
Yoksa henüz gerçekleşmemiş bir senaryoya mı?
2. Burada gerçekten değiştiremeyeceğim ne var?
Onu bulun, onu kabul edin. Çünkü değiştiremiyorsam etki alanım değil.
Proaktif olmak, her şeyi kabul etmek değildir.
Ve 3. Peki, hala etkileyebileceğim ne var?
İşte burası hareket alanınız.
Belki bir soru, belki bir konuşma, bir sınır, bir alternatif, bir yardım talebi ya da yalnızca tepki vermeden önce birkaç saniye düşünmek.
Çünkü tepkisel zihin ile proaktif zihin arasındaki mesafe bazen yalnızca bir soru kadardır.
Burada neyi seçebilirim?
Tepkiden seçime geçiyoruz.
Duvarı yok ettik mi etmedik, haritayı genişlettik.
Ben yapmazsam olmaz.
Her şeye üstlenmek proaktiflik midir?
Yoksa bazen güçlü olmak taşımamız gerekmeyen bir şeyi bırakabilmek midir?
Bir sonraki bölümde her şeyi taşımak zorunda değilsin, iş hayatında sınır koyma cesareti diyeceğiz.
İş hayatını, kendimizi ve dünyayı hep birlikte iyileştirmek dileğiyle kendinize çok iyi bakın.
Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
