
Yurt dışında yaşayan biri olarak farklı kültürleri nasıl okuruz? Ama "şu ülkenin insanları şöyledir" genellemesine düşmeden. Livermore'un dört yeteneği, Thomas'ın "kültürel otopilot"unu kendi tecrübelerimle harmanlayarak mikrofona getirdim.
Transkript
İrlanda'dan İngiltere'ye taşındığımdan beri Morse alfabesi öğrenip her gün kod mu çözmeye çalışıyorum yoksa bildiğimi sandığım İngilizce'de işimi mi yapmaya çalışıyorum orası tartışılır ama artık 3,5 senede 4 seneye gelecek.
Bir şekilde yazılı olmayan kuralları da öğrenip satır aralarını okumayı becerebildim diye düşünüyorum.
Ama bu İngilizceyi ne kadar iyi bilirseniz bilin, Grammar'ı çok iyi bilirseniz bilin.
Maalesef bunlar bağlamdan bağımsız arkadaşlar.
İşte bugün tam olarak bunu konuşacağız.
Herkese merhaba, ben Emine. Gelişigüzel Hayaller'e hoş geldiniz.
Arkadaşlar bugünkü bölüm özellikle yurt dışında yaşayan, çalışan ya da yakın zamanda yurt dışına göç etmeyi düşünen kişiler için aynı zamanda da hem Türkiye'de olup çok kültürlü ortamlarda çalışan dinleyicilerim için diye düşündüm.
Konumuz kültürel zeka. İngilizcesi Cultural Intelligence. Kısaca CQ deniyormuş.
IQ'yu biliyoruz zekakat sayısı. EQ'yu biliyoruz duygusal zeka.
CQ de bunların bir diğeri gibi düşünebilirsiniz gün geçmiyor ki yeni bir zeka türü ortaya çıkmasın zaten değil mi?
Ama kültürel zeka özellikle de belirttiğim durumlarda olan kişiler için gerekli ve gerçekten de zevkli bir konu.
Şimdi en kısa haliyle şöyle söyleyeyim.
Farklı kültürel arka planlardan gelen insanlarla etkili şekilde çalışabilme, ilişki kurabilme becerisi diye söyleyebiliriz.
Bugün ben iki ismi referans alacağım.
Biri David Livermore, Michigan State Üniversitesi'nde doktoralı bir sosyal bilimci kendisi.
Cultural Intelligence Center'ın kurucularından.
Yüzden fazla ülkede eğitim vermiş.
Diğeri de David C. Thomas, Kanada'da Simon Fraser Üniversitesi'nde
uluslararası yönetim profesörü.
Onun da Kerr-Inkson'la beraber yazdığı kitabı referans alacağız.
Başta şöyle bir parantez açayım ama.
Bu bölüm Almanlar şöyledir, Japonlar böyledir diye genellemeleri olan bir liste tadında değil.
Aksine o tarz listelere neden güvenmememiz gerektiğini anlatacağım.
Çünkü asıl mesele kültürleri bilmek kadar insanları bireysel düzeyde de okuyabilmek.
Kültür haritası bölümünde zaten kültürel dinamikleri ve genellemeleri konuşmuştuk.
Bu bölümde bireysel katman da ekliyoruz.
Biliyorsunuz ki konuları farklı uçlarından tutmayı seviyorum bu podcast'te.
Şimdi 4 tane konu başlığımız var.
Birincisi kültürel otoblot dediğimiz şey ve neden hepimizde var.
İkincisi kültürel zekanın dört birleşeni nedir?
3. Bilgimiz, o kültür hakkında sahip olduğumuz bilgi.
Ne zaman faydalı, ne zaman tehlikeli?
4. Pratikte ne yapabiliriz? Hazırsanız başlayalım.
David Thomas'ın kitabında çok sevdiğim bir kavram vardı kitabı okurken.
O da kültürel otopilot.
Orijinal haliyle cultural cruise control.
Arabalardaki hız sabitleyici gibi düşünün bunu.
Şöyle demek istiyorum.
Hepimiz doğduğumuz andan itibaren bir kültürün içinde programlanıyoruz.
Neyin kibar, neyin kaba olduğu, ne zaman susup ne zaman konuşacağımız, birine fiziksel olarak ne kadar yakınlaşabiliriz ya da ne kadar yakınlaşamayabiliriz,
hayırın nasıl söyleneceği bunları hiç düşünmeden yapıyoruz çünkü otopilottayız.
Ve otopilotun şöyle bir tehlikeli yanı var, haliyle farkında değiliz.
Kendi davranışımızı normal, karşı tarafın davranışını anormal sayıyoruz.
Mesela ben İngiltere'ye taşındığımda İngilizlerden en çok duyduğum şeylerden biri şuydu.
I love how direct you are.
Direkt bir insan olmama bayılıyorlarmış güya.
Şimdi bunu beden dili ve söyleme tarzına bakarak hangi anlamda dediğini çok iyi gözlemleyebilirsiniz.
Bu arada orada ufaktan bir İngiliz aksanı yapmaya çalıştım fark edildi mi?
Çok iyi oldum söylenemez ama neyse.
Şimdi ne diyordum?
Bunu dediğim gibi beden diline ve söyleme tarzına bakarak hangi anlamda dediğini gözlemleyebiliriz.
özlemleyebiliriz. Bazıları otopilotta oluyor ve
kendisine farklı geldiğim için
ona göre normal olmadığım için
beni dolaylı yoldan eleştiriyor.
Onun gibi bir olmamı bekliyor çünkü.
Ben de yeri geldiğinde direkliğimi törpülüyorum
ama bunun da bir sınırı var.
Her şeyi de törpülersen bu sefer
kendimi kaybederim. Adapt edeyim,
asimile olurum ki o da benim hiç
istemediğim bir şey. Bazıları da gerçekten
saygı duyuyor bu farklılığa. Bunu
söyleyiş tarzından anlayabiliyorsunuz zaten.
Thomas ve Engston da diyor ki
Kültürler arası sorunların asıl sebebi insanların farklı olması değil.
Asıl sebep insan doğasının en doğru yöntem benim yöntemim diye düşünmesi.
Bence çok haklı bir bakış açısı bu arada.
Çünkü herkes kendini haklı görürse, herkes kendinin doğru olduğunu düşünürse nasıl orta noktada buluşacağız.
Mesela bir tanıdığımız yıllar önce şöyle bir şey anlatmıştı.
Çocuktum ama aklımda kalmış bir şekilde.
Bahsettiğim kişi Almanya'ya taşınıyor ve birinci ya da ikinci ayı galiba taşındığını yanlış olmasın
komşusuna çaya gidiyor.
Komşusu da çayın yanında elmalı
pasta ikram ediyor. O da nezaketen
ay yok ben almayayım demiş.
Komşusu da iyi peki sen bilirsin diye kaldırmış.
Kadın diyor ki ay nasıl da
canım çekmişti ısrar eder diye bekledim
ikincisini alacaktım zaten.
Tekrar diyemedim de ben istiyordum.
Bana geri ver diye.
Öyle yiyemeden içine oturmuş.
Çayı kuru kuru içmiş.
Şimdi bu bahsettiğim olay benim çocukluğumda
olan bir olay. Neredeyse 30 sene önce.
O yüzden de kültür dinamiklerini
tabii zamanla da değerlendirmek lazım.
Ben çünkü şu an böyle ısrarın nezaket göstergesi olarak
karşılaşıldığı ortamlara çok denk gelmiyorum.
Ne Türkiye'de ne de buradaki Türk arkadaşlarımın arasında.
Ama bizim kültürümüzde ısrar etmek bir nezakettir.
Yani karşı taraf yesin içsin isterdi mi?
Evine gelen misafiri duyurmak isterler.
Şimdi de bu bahsettiğim kişiye göre komşusunun yaptığı ayıp.
O kadar misafir gelmiş bir kere sorup yok cevabı alındığında
kaldırılır mı hiç ikram? Nezaketin
temeli bu bazı insanlara göre.
Ama Alman'a sorsan teklif ettim
yok dedi niye ısrar edeyim diye düşünür. Belki
ısrar etmenin ayıp olduğunu bile
düşünüyorlardır. Bilmiyorum ayıp kavramı var mı
Almanya'da ya da saygısızlık
olduğunu düşünüyor olabilirlerdir. Almanya'daki
dinleyicilerim beni aydınlatabilirsiniz
Instagram'da. Ama işte bu bahsettiğim şey
kültürel otopilot. Yani
karşındakini de kendin gibi zannetmek.
O yüzden de birinci
yapacağımız şey bu kültürel
otopilotumuzdan çıkmak. Bunu nasıl yapacağız?
Burada da David Livermore'un
Cultural Intelligence'ın
dört temel maddesi devreye giriyor.
Nedir bunlar? Şimdi önce
şöyle bir detay vereyim buralara girmeden
önce. Livermore 20 yılı aşkın
akademik araştırmaya dayanan
bir model geliştiriyor arkadaşlar ve
kültürel zekayı dört ayrı
yeteneğe göre ayırıyor. Bunlar
birbirinden bağımsız değil ama
ayrı ayrı ölçülebilir ve ayrı
ayrı geliştirilebilir şeyler. Bir tanesi
yani ilki motivasyon.
Motivasyon dediğim şey de şu.
Farklı kültürlerden insanlarla etkileşime girme isteğiniz ve bu konudaki özgüveniniz.
Diğer kültürlere merakınız var mı?
Öğrenme ve karşındakini anlama motivasyonunuz var mı?
Livermore diyor ki yeni bir yere gitmenin verdiği adrenalin heyecanından farklı bir şeyden bahsediyorum.
Turist heyecanı değil, ay buraları öğreneyim gezeyim göreyim heyecanı değil.
zorlandığınızda da yanlış anlaşıldığınızda da kendinizi aptal gibi hissettiğinizde bile devam etme isteği
yani o karşı tarafı anlama o kültürü biraz daha derinlemesine anlayabilme çabası bundan bahsediyor.
Ama takdir edersiniz ki bu kolay bir şey değil arkadaşlar.
Ben yaklaşık 10 senedir yurt dışında yaşıyorum ve şunu söyleyebilirim ki sürekli o motivasyonda kalamıyorsunuz.
Bir noktadan sonra insan kendi dilinden, kendi kültüründen, kendi insanıyla konuşmak istiyor
ya da konuşmadan iletişim kurabilmek istiyor.
Ben bazen hiç planımda yokken birdenbire İstanbul'a bilet alırken buluyorum kendimi
ve açık açık arkadaşlarıma ya da beyime şöyle diyorum.
Ben yoruldum bir süre kendi dilimi konuşmak istiyorum.
Satır aralarını okuyup bir şeyleri anlamaya çalışmak istemiyorum.
Ki bence çok normal bir şey bu.
Çünkü sürekli beynimiz zaten ikinci dilinde iş yapıyor.
Turbo da çalışıyor.
Hem de her gün yeni bir şey giriyor zihnimize.
bu kültürel kodlar derken, kişileri tek tek anlayalım derken
bize de yazık.
Ama şöyle bir şey de var.
Bu zorlayıcı olduğu için yaşadığınız ülkede sadece kendi insanlarınızla takılırsanız
o da sizin önünüze bir engel olabilir.
Adaptasyonda zorlanabilirsiniz, diliniz gelişmeyebilir gibi gibi
bunu zaten bir önceki bölümde psikolog İrem Özbilgin'le konuşmuştuk.
Özellikle de yeni taşındığımız zaman yurt dışına
her iki tarafa da ya böyle çok fazla adapte olmaya çalışıp
Asimilasyon noktasına geliyoruz, sürekli kendi ülkemizi kötüleyip yurt dışını güzelliyoruz ya da tam tersi benim ülkem de daha güzeldi, Türkiye'de bu şöyle, burada bu yok gibi düşünmek bunların hepsi aslında bir psikolojik başa çıkma mekanizmasıymış.
O bölümü de henüz dinlemediyseniz mutlaka bu bölümden sonra dinleyin derim.
Kültürel zekayı belirleyen diğer şeylerden biri de bilgi.
Yani gittiğiniz kültür hakkında, gittiğiniz ülke hakkında ne biliyorsunuz?
Onların değerleri neler? Normları neler?
Dil, din, ekonomik sistemler bunları ne kadar iyi biliyorsunuz?
İletişim kültürü nasıl? İş yapış tarzı?
O ülkede güven nasıl oluşuyor?
Hiyerarşi nasıl ilerliyor?
Bunların detayına hakim olabilmek.
Aaron Mayer'ın kültür haritası bölümünde bunu detaylıca konuşmuştuk.
Hatırlarsanız iletişimin ne kadar doğrudan olduğu, geri bildirimin nasıl verildiği,
kararların nasıl alındığı gibi boyutlar vardı.
özellikle de iş ortamında.
O bölüm bu ikinci yeteneğin, kültürel zekanın içerisinde olan ikinci şeyin tam karşılığı.
Dinlemediyseniz mutlaka bakın derim.
Çünkü bugün onun üzerine inşa ediyoruz.
Bu bilgiler bizde var ama o bilgiyi nasıl eyleme dökeceğiz
ve o bilgiyi nasıl genişleteceğiz bireysel katmanda.
İşte o da bizi stratejiye getiriyor.
Benim en önemli bulduğum kısımlardan bir tanesi de bu.
Thomas kitabında buna mindfulness diyor ve modelinin merkezine koyuyor.
Ona göre bilgi ile davranış arasındaki köprü tam olarak burası.
Bilgi var, davranış var ama ikisini birbirine bağlayan şey o anda kendinizin ve çevrenizin farkında olmak.
Karşınızdaki insanı geldiği kültüre dair bir kalıba koymadan birey olarak da değerlendirebilmek
ve o kişinin farklılığını anlayabilmek, o anki farklılığını anlayabilmek,
o anki ruh halini ya da kendisinin farklılığını, kişiliğinin detaylarını gözlemleyebilmek olduğu kadar
sizin onu nasıl algıladığınızın da farkında olmanız.
Buna biraz daha meta farkındalık diyebiliriz hatta ya da öz hakiki farkındalık da diyebiliriz.
Ama takdir edersiniz ki bütün bu farkındalık, bilgi ve motivasyon eyleme dökülmediği sürece çok da bir işe yaramıyor.
Yani bu bilgiyi, motivasyonu, farkındalığı harmanlayıp doğru zamanda doğru bir şekilde eyleme dökebiliyorsunuz.
Bu da kültürel zekanın dördüncü katmanı.
Livermore burada çok güzel bir şey söylüyor.
uyarlanmak, kendi değerlerinizden vazgeçmekten ziyade
başka biri olmadan sadece aynı şeyi karşınızdakinin duyabileceği bir formda söyleyebilmek,
o şekilde iletişim kurabilmek.
Benim çok aklıma yattı bunu bu şekilde açıklaması ve dört tane katmana bölmesi, dört yeteneğe bölmesi.
İşin düzen yanı da şu aslına bakarsanız bunların hepsi öğrenilebilir.
Tecrübe ettikçe geliştirilebilen şeyler.
Livermore'un bütün araştırması bunun üzerine kurulu zaten.
Kültürel zeka doğuştan gelen bir şey değil.
geliştirilebilen bir kas gibi düşünün.
Sadece buna istekli olmanız
gerekli ve tabii ki de motivasyonunuzu
yönetebilmeniz gerekli. Şimdi
Livermore 2018'de yayınlanan
ve yüzlerce çalışmayı birleştiren
bir meta analiz yapıyor. Şöyle
bir bulguya erişiyor bu meta analizde de
kültürel bilgi tek başına yetersiz
olmakla kalmıyor. Bazı
durumlarda daha tehlikeli hale gelebiliyor.
Hatta şöyle bir cümle kuruyor.
Dört yeteneğin dördünde de
düşük olan birini işe almak
çok bilgili ama merakı ve açlığı olmayan birini işe almaktan daha iyi olabilir.
Neden?
Çünkü bize bilgi aşırı özgüven verebiliyor.
Ben Japon kültürünü biliyorum diyen bir insan karşısındaki Japon'u dinlemeyi bırakabilir.
Onu bir birey olarak değil de bir kategorinin örneği olarak görebilir
ve o insanı kalıba uymadığında da fark edemeyebilir.
Ya da ay bu da tuhafmış deyip geçiştirebilir.
Mesela bununla alakalı size bir örnek vereyim.
Benim kanayan yaralarımdan bir tanesidir.
Ben titiz bir insanım ama bunun obsesifliğe gidebileceğini bildiğim için belli yerlerde kendime sınır koyuyorum.
Ne gibi?
Yemek yaparken mutfağı elimden geldiğince temizliyorum aynı anda ama çok da fazla kendimi zorlamıyorum.
Çünkü önceliğim karnımı doyurmak.
Yemeği yaptıktan sonra bir daha mutfağı topluyorum.
Beyimin de bu konuda asla anlam veremediğim bir obsesifliği var.
Ben yemek yaparken aynı anda gelip yanımda mutfağı izopropil alkolle temizliyor.
Aradan çıksın diye.
Benim kafa yapıma göre de önce yemeğimi yiyeyim ondan sonra rahat rahat temizlerim.
Sonra ben yemeği hazırlıyorum sofraya götürüyorum yemek hazır diyorum yemek soğuyor diyorum.
O asla ve asla o mutfak tertemiz olmadan bal dök yala olmadan sofraya oturmuyor.
Sonra da bana dönüyor diyor ki her seferinde bunu damarıma basmak için yapıyor.
Bana Türk kızları çok titiz olur bilgisi gelmişti sen hiç öyle değilsin.
Ya bırakırsan toparlayacağım önce karnımı bir doyurayım.
Dinlerken kilitlendiniz değil mi?
Ben bunu şöyle düşünüyorum, diğer durumlara da yayacak olursak.
Kültürel bilgi bir harita gibi.
Harita çok işe yarar, nereye gideceğinizi gösterir ama karşınızdaki insan o haritanın içinde farklı bir arazide yaşayan bir kişi.
Ve o kişi haritada olmayan bir sürü detaya sahip hayatında.
Ailesi, hayat tecrübesi, mesleği, kişiliği, o günkü ruh hali, kendi hikayesi, bakış açısı, daha bir sürü şey ekleyebilirsiniz buraya.
Yani genellemeler bir başlangıç hipotezi olarak faydalı olabilir.
Ama doğru olduğu anlamına gelmez.
Ya da başka bir örnek.
Hollandalı bir arkadaşımın İngiltere'ye taşındığında yaşadığı kültürel şokla alakalı bir video paylaşmıştım Instagram'da.
Hani böyle takım toplantılarında İngilizlerin ya bir şeyler içmeye gidelim, müsait olduğunda bir şeyler yapalım deyip de ne zaman yapıyoruz dendiğinde birazcık böyle yan çizmesi.
Nezaketten bunu demeleri hali.
O videoya böyle ne yorumlar ne yorumlar geldi.
Birisi de şey demiş.
İngilizlerin hepsi ikiyüzlüdür.
Koskoca bir milleti, herkesi, o ülkenin içerisindeki tek tek bütün insanları ikiyüzlülükle itham etmek de çok yanlış.
Biz Türklere yapıldığında hak etmediğimiz bir tarzda bize bir yakıştırma yapıldığında nasıl sinirleniyorsak genellemeleri başkalarına da yapmamamız gerekiyor bence.
Peki genelleme yapmadan nasıl anlayacağız?
Cevap gözlem arkadaşlar.
Thomas'ın modelindeki o mindfulness dediği şey şu aslında.
O anda olan biteni fark ederek anın içinde bulunmak, kendi otopiyotunuzu kapatıp ipuçlarını okumak.
Mesela iş hayatından örnek vereyim, oradan örnek verdim, oradan devam edelim.
Pratikte neye bakabiliriz? Birincisi ben sessizliğe bakarım.
Bir toplantıda kim ne kadar konuşuyor, kim sessiz kalıyor, kimin sözü daha fazla geçiyor,
kimin söylediği şeye daha fazla güven duyuluyor ya da saygı duyuluyor ya da söylemediği şeye saygı duyuluyor.
Sessizlik rahatsız edici mi karşılanıyor yoksa normal mi karşılanıyor?
Bazı kültürlerde sessizlik düşünmenin işareti bazılarında bir sorun sinyali olabilir.
Sessizlikle ne kadar rahatlar ne kadar değiller.
Onun dışında az önce dediğim gibi kimin söz aldığı, gücün kimde olduğu, kimler hangi konularda hangi şekilde biliniyor,
fikirler açıkça mı söyleniyor, toplantı öncesi kulislerde mi hallediliyor, biraz daha kapalı bir iletişim mi var, açık bir iletişim mi var,
Biri size geri bildirim vereceği zaman gidip sizin müdürünüze o onun müdürüne o onun müdürüne derken böyle bir şey mi var yoksa size direkt geri bildirim mi veriyor?
Ya da o kurumun hiyerarşi haritası nasıl işliyor?
Onun dışında hayır, hayır doğrudan mı söyleniyor yoksa bu ilginçmiş bunu bir düşünelim bunun zamanlaması biraz zor olabilir gibi cümlelerle mi hayır deniyor?
Beden dili nasıl? Beden dili bölümünde konuşmuştuk mesela.
kültürel bir fitreyle baktığınız zaman insanlar göz teması kuruyor mu kurmuyor mu fiziksel mesafeleri ne kadar baş sallamak
mesela anlıyorum mu demek kabul ediyorum mu demek yoksa hayır mı demek bu da farklı kültürlerde farklı okunan şeyler.
FBI taktikleriyle etkili iletişim sanatı bölümünde eski FBI ajanı Chris Walsh'ın tekniklerini konuşmuştuk mesela.
Etiketleme, aynalama ve açık uçlu sorular.
Bence bu üçü varsayımı minimuma indirdiği için, size soru sordurduğu ve karşı tarafı anlamaya çalıştırdığı için çok daha objektif sonuçlar veriyor.
O yüzden de ilk girdiğiniz ortamlarda, farklı kültürlerden insanların olduğu ortamlarda gözlem kadar bu tarz iletişim taktikleri de işe yarayabilir.
O bölümde bakın isterim.
Hatta bununla beraber aktif dinlemeye ve beden dili bölümüne de bakabilirsiniz.
Ya da net olmayan kafanıza yatmayan şeyleri ya bunu biraz daha açabilir misin demek çok işe yarıyor.
Tam bir kurumsal dil kullanıyorum farkındayım ama işe yarıyor yapacak bir şey yok.
Bir de daha fazla detay aldığınız zaman yanlış anladığınızı fark ettiğiniz zamanlarda oluyor.
Bu arada yanlış anlamakta da ya da yanlış bir şey yapmakta da bir sorun yok.
Çoğu insan karşısındakinin gerçekten öğrenmeye çalıştığını ya da iyi niyetli olduğunu görünce anlayışlı oluyor.
Kültürel hata yapmak zaten kaçınılmaz bir şey.
Ve o yüzden hatadan sonra ne yaptığımız biraz da önemli.
Ya da bir yerde yeniyseniz size tuhaf gelen bir davranışı yakın gördüğünüz bir iş arkadaşınıza ya da objektif olarak gözlemlediğiniz bir iş arkadaşınıza
ya bu ortamda böyle bir şey söylemek, bunu yapmak, şöyle davranmak normal mi, uygun mu diye sormak da olabilir.
Ben bunu hala yapıyorum ve utanılacak bir şey değil.
Aksine en hızlı öğrenme yolu.
Çünkü kültürden bağımsız her kurumun da kendi içinde bir kültürü var ya bir de her şeyin üstünde onu öğrenmeniz gerekiyor.
O yüzden ne işinizi kolaylaştıracaksa o iyidir diye düşünüyorum.
Onun dışında kendi kültürümüzden baktığımda da Türkiye'de çalışan ama özellikle Batı ve Kuzeybatı kültüründe çok da karşılığı olmayan birkaç bir şey var.
Bunlardan bir tanesi bizim kültürümüzün ilişkiye odaklı olması.
Biz iş yapmadan önce insanı tanımak isteriz değil mi?
Bir çay içeriz, hal hatır sorarız, yeri gelir, ekonomi konuşuruz, politika konuşuruz,
nereye gidiyor bu ülkenin hali diye konuşuruz, sonra konuya geliriz.
Önce güven inşa ederiz.
Ama bu her kültürde böyle değil.
Farklı kültürlerde şöyle olabiliyor.
Sen önce bir işini yap, bakalım ne kadar iyi yapıyorsun, bakalım ne kadar doğru yapıyorsun.
Ben sana öyle güvenirim, ondan sonra seninle bir iletişim kurarım tarafında olabiliyor.
Ne biri doğru ne diğeri yanlış ama iş ortamında en çok farkında olmamız gereken sessiz kodlardan biri bu olduğunu düşünüyorum.
Özellikle Türkiye'den Avrupa'ya göç eden insanlar olarak.
İkincisi de bizim çok yönlü olmamız.
Biz biraz daha geldiğimiz kültür gereği sadece elimizdeki işi değil de o işle ilgili diğer şeyleri de halletme kapasitesine sahibiz.
Buna burada İngiltere'de generalist yani genellemeci model deniyor iş dünyasında.
O yüzden de ben onu da yaparım, bunu da yaparım, şunu da hallederim gibi yaklaşımlar batı kültüründe biraz daha şüpheli karşılanıyor.
Çünkü burada T-Modeli dediğimiz bir alanda, bir sektörde ya da belli bir noktada uzmanlaşma söz konusu var ilerlemek için.
Mesela ben LinkedIn Londra ofisinde çalışırken en çok dikkatimi çeken şeylerden biri şu olmuştu.
Özellikle satışçılar toplantıyı şöyle açıyor.
Ben 15 senedir insan kaynakları alanında çalışıyorum.
10 senedir LinkedIn'deyim.
Zengin bir tecrübeyle geliyorum.
Emin ellerdesiniz.
Bunu özellikle vurgulayarak toplantı açıyorlardı.
Yani karşı tarafa diyor ki ben ne yaptığımı biliyorum.
Ben zaten bu işin içindeyim.
Yıllardır bana güvenebilirsiniz.
Bunun altından kalkabilecek kapasitedeyim.
Bu şekilde güven oluşturuyorlar.
Bu her yerde böyle diyebilirsiniz tabii ki ama Kuzey, Güney Avrupa, Amerika, Orta Doğu gibi bölgelerde çalışmış olarak İngiltere'de diğer ülkelere göre çok daha yüksek olduğu gözlemindeyim.
Üçüncüsü bizler için aksam meselesi.
Bunu Halo etkisi bölümünde uzun uzun konuşmuştuk.
Aksanınız duyulduğu anda bazı insanların zihninde bir şeyler oluyor böyle.
Sizi nedense olduğunuzdan daha az görmeye başlayabiliyorlar ya da yeteri kadar ciddiye almayabiliyorlar.
Ve maalesef bazen bu yeteneğinizi gölgeleyebiliyor.
Bu sizinle alakalı değil, bu karşı tarafın bakış açısıyla, onun kafa yapısıyla alakalı.
Ama burada söylemek istediğim şey, evet aksanınız tabii ki anlaşılır olsun.
Bundan daha da önemli olan daha net konuşalım, kendimizi doğru ifade edelim,
Grameri doğru kullanalım.
Tempoyu ayarlayalım.
Bu yeterli.
Yani bunlar zaten bizim kültürel zekada eyleme geçtiğimiz tarafın bir parçası ve tamamen sizin elinizde.
Yani sadece aksanımız yüzünden bizi yargılayan bir insanın da kültürel zekası çok yüksek değildir demek.
O yüzden onun o negatifliğinin sizi etkilemesine de izin vermemek gerekir.
Yani onun tek bir yerden baktığının farkında olmak gerekir.
Dördüncüsü de ikili kimlik yorgunluğu.
Sürekli iki kültür arasında kafanızda çeviri yapmak da yorucu.
Sadece dilden bahsetmiyorum.
Bunun bir de davranış modeli var.
Bir tarafı uyum sağlama, bir tarafı adapte olmak varken bir de sizin kendi köklerinizden getirdiğiniz bir davranış modeli var.
Ve bu da insanı uzun vadede gerçekten yoruyor.
Ama şöyle de bir tarafı var onu da söyleyeyim.
Göçmen olduğunuz zaman kültürel zekanız için çok büyük bir avantajınız oluyor.
Çünkü zaten siz ister istemez o otopilotunuzun farkına varmak zorunda kalıyorsunuz belli bir noktadan sonra.
Kendi kültürünüzü dışarıdan görebiliyorsunuz ki bu hiç yurt dışına çıkmamış birinin çok zor yapabileceği bir şey.
İki sistemi de anlayabiliyorsunuz.
Yani zorlandığınız şey aslında geliştirdiğiniz bir kas gibi düşünebilirsiniz.
Evet bir bölümün daha sonuna geldik arkadaşlar.
Eğer bu konularda bir podcast bölümü dinlemekten daha fazla desteğe ihtiyacınız olursa,
bireysel bir yaklaşımla alanında uzman biriyle çalışmak istiyorsanız,
açıklamalardaki linkten koçluk için bana ulaşabilirsiniz.
Benim danışanlarımın her 10'undan 7'si özellikle de kariyer alanında yurt dışında yaşıyor,
bir göçmen kültüründen geliyor.
O yüzden de bakarız kimyamız uyuyor mu, size destek olabilecek kişi ben miyim değil miyim,
ona göre karar verebiliriz.
Onun dışında yurt dışında yaşayan dinleyicilerime de şunu söylemek istiyorum.
Kendinize birazcık zaman tanıyın lütfen.
Bu kas kültürel zeka kası, adaptasyon kası ya da kendinizde olan iç savaşlarınız zamanla gelişiyor.
Evet zor, evet yorucu, bazen yalnız hissediyorsunuz ya da tükenmiş hissediyorsunuz, hayatınızdaki kararları sorguluyorsunuz.
Çok iyi anlıyorum ama bunların hepsi baş edilebilen şeyler.
Bu bazen kendi çabalarınızda olur, bazen arkadaş çevrenizde olur, bazen şu an yaptığınız gibi bir podcast ya da bir YouTube kanalı dinlemek olur.
Bazen de uzman birisiyle çalışmak olur.
Bu konuda bahsettiğim kitapları da hemen hızlıca yazayım.
Bunlarla alakalı zaten bir posta girerim.
Instagram'da beni oradan takip etmeyi de unutmayın.
David Livermore'un Leading with Cultural Intelligence'ı.
Bu dört yeteneği geliştirmek için çok pratik.
Ve David Thomas ile Kerr Ingston'ın Cultural Intelligence, Surviving and Thriving in the Global Village kitabı.
Kitabın sonunda kendi kültürel zekanızı ölçebileceğiniz kısa bir değerlendirme de var hatta.
Tabi bir de Erin Mayer'in kültür haritası o zaten bizim eski dostumuz.
Bu bölümü de arkadaşlarınıza, göçmen arkadaşlarınıza ya da yurt dışına göç etmeyi düşünen arkadaşlarınıza yollamayı unutmayın.
Özellikle de zorlanan böyle bu bahsettiğim durumlardan yorulan arkadaşlarınıza.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere kendinize iyi bakın hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
