
Bu bölümde Uzman Psikolog İrem Özbilgin ile göç sürecinde yaşanan değişimleri konuştuk.
1. Göçle birlikte ne değişiyor?
* Yeni bir ülkeye taşınmanın psikolojik etkileri: heyecan, yalnızlık, kültür şoku.
* Eski düzeni, çevreyi ve tanıdıklık hissini kaybetmek.
* “Her şey yolunda ama neden kendimi yabancı hissediyorum?”
2. Aidiyet duygusu
* “Nereye aitim?” hissi ve iki kültür arasında kalmak.
* Aidiyet bir yere mi, insanlara mı, yoksa kişinin kendi hayatına mı bağlı?
* Yeni bir ülkede aidiyet nasıl yeniden kurulur?
3. Kolektivist kültürden bireysel kültüre geçiş
* Türkiye’den gelenlerin aile, çevre ve topluluk odaklı yaşamdan daha bireysel bir kültüre geçmesi.
* Sınır koymak, “hayır” diyebilmek ve kendi kararlarını almak.
* Bireyselleşmek ile yalnızlaşmak arasındaki fark.
4. Adaptasyon: Kendimizi ne kadar değiştirmeliyiz?
* Yeni kültürün kurallarını öğrenmek ama kendini tamamen kaybetmemek.
* “Uyum sağlamak” ile “kendinden vazgeçmek” arasındaki çizgi.
* Kendi kültürümüzden neyi koruyup neyi dönüştürebiliriz?
5. Yeni bir “ben” ve yeni bir “ev” kurmak
Transkript
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e hoş geldiniz.
Ben Emine ve bugün çok kıymetli bir konuğum var.
Psikolog İrem Özbilgin bizimle ve bugün göç konuşacağız arkadaşlar.
Çünkü İrem hem göç konusunda hem de çift terapisi konusunda uzman bir psikolog ve Hollanda'da yaşıyor.
İrem hoş geldin.
Hoş buldum, çok teşekkür ederim davetin için.
Ben teşekkür ederim katıldığın için, kabul ettiğin için.
Bugün baya bir şey konuşacağız İrem ve ajandamız da doldu.
Şöyle bir notlarıma baktığım zaman bir sürü şey gördüm.
İstersen hemen başlayalım. Ne dersin?
Bana uyar.
Tamam, süper.
Öncelikle bu göç süreciyle başlamak istiyorum.
Çünkü yurt dışına ilk çıktığın zaman böyle en başta insanın içi bir güzelleşiyor.
Diyor ki çok güzel tamam bir hedefime ulaştım.
O cicim ayları oluyor. Her şeyden mutlu oluyorsun.
Ama ondan sonra yavaş yavaş bir dakika ya ben neredeyim? Ne yapıyorum?
Kültürel değişikliklere adaptasyon süreçleri geliyor.
Buradan başlamak istiyorum.
Sana göre bu süreç nasıl geçiyor?
Senin danışanlarında en çok duyduğun şeyler neler?
Bu en baştaki ilk taşından ilk 6 ay süreci diyelim.
Valla sen anlatırken şeyi düşündüm.
Daha önceden de başlıyor aslında sanki değil mi?
İşte göç edeceğimize karar verdiğimizde ya da bir şekilde belli olduğunda
daha gelmeden önce süreç başlıyor.
Vizelerle, işte evi kapatacak mısın, ne yapacaksın, eşyalar ne olacak,
bir veda buluşmaları oluyor.
Ve sanki o zaman şey gibi yaşanıyor.
En azından gözlemlediğim kadarıyla biraz da kendi deneyimim de öyleydi.
Göç edince bitecek.
Asıl mesele göç edene kadar.
Oraya bir kapağı atalım da buradaki düzeni bir ayarlayalım da o zaman rahatlayacağız gibi geliyor.
O yüzden bence göç edince ilk karşılaşılan şeylerden biri bir şaşkınlık oluyor.
Bir dakika hani kapağı atınca her şey düzeliyordu.
Ne oldu düzelmedi?
Bundan önce bazen tabii biz senin de az önce bahsettiğin gibi geldim rahatladık.
İşte bir balayı döneme diyoruz buna tabiri caizse.
Hani burada sonunda o hayatı yaşayabileceğim dönemi oluyor ama o balayı dönemini yaşamayanlar da olabiliyor.
Ya da yaşandıktan sonra bu sefer o şaşkınlık gelebiliyor.
Şimdi hani her şey hallolmuştu ama pek de hallolmamış.
Burada biraz yalnız hissediyorum.
Doğal olarak yalnız hissediyorum.
Çünkü henüz bir sosyal çevrem yok.
Ya da en azından o kadar yakınım diyebileceğim seviyede bir sosyal çevrem yok.
Belki işte taşındığımız ülkeye göre dil bariyeriyle karşılaşıyoruz.
İşte biz İngilizce bir şeyler söylüyoruz.
karşı taraf bize başka bir dilde karşılık veriyor.
Ne olacak şimdi?
Kendimizi yeterse hissetmeler başlayabiliyor.
Bir de yani mesela şimdi ben bir taşınmanın ortasındayım.
Çok benzer geldi ikisi bana.
Şey oluyor değil mi?
Bir yere taşındığında aynı şehir içinde bir taşınma bile yapsan
farklı bir mahalleyi bir süreliğine yabancılıyorsun.
Yani farklı bir süpermarkete gitmeyi bile yabancılıyorsun.
Belki işte gittiğin marketin markası değişiyor.
Onu yabancılıyorsun.
Aynı markaya gitsen bile koridorların yeri değişmiş oluyor.
Onu bir önce anlamaya çalışıyorsun.
Ya da evin içinde karar vermen gereken bir sürü şey oluyor.
İşte ne nereye konacak, o koliler açılana kadar bir süre ev böyle dağınık kalıyor.
Bir şeyler kolilerde kalıyor.
Bence yani o ilk 6 ay ve hatta belki bir sene birkaç sene içsel bagajlarımızın şöyle bir kenarda durduğu bir şeylerin kendisine yer bulmaya çalıştığı
ve sürekli de bir yandan karar almamız gereken bir zaman oluyor.
İşte kimlerle arkadaş olacağım, kimlerle iletişimden keyif alıyorum, dile adapte olmak için neler yapmam lazım, yaşadığım yerin kültürüne adapte olmak için neler yapmam lazım.
Bütün bunlar olurken eski ilişkilerimi sürdürmek için bir şeyler yapmaya çalışıyorum.
Belki orada bazı hayal kırıklıkları yaşıyorum ya da yaşamıyorum gibi gibi yani böyle çok fazla meselenin, çok fazla kolinin kenarda durduğu ve bizim onları böyle zamanı geldikçe açıp bir yerlere koymaya çalıştığımız bir şey gibi sanki.
Kesinlikle öyle ve sen anlatırken ne aklıma geldi biliyor musun?
Ben ilk İrlanda'ya taşındığımda İrlanda'ya çok isteyerek taşınmıştım.
Çünkü orası benim gözümde çok daha farklı bir yerde.
Ve İrlanda'ya taşınırken de mutluydum.
Hani böyle zorunluluktan değil istediğim kendime hedef olarak koyduğum bir şey yapmıştım.
Ondan sonrasında böyle ilk birkaç ay güzel geçti.
Tam balayı dediğin gibi her yeri keşfediyorum.
Kendime yeni bir düzen oturtmaya çalışıyorum falan.
O noktada bana yardımcı olan en büyük şeylerden bir tanesi ne olmuştu biliyor musun İrem?
Direkt böyle mahallemdeki belli başlı sürekli gideceğim yerleri bir şekilde kendime belirlemek.
Mesela bunlardan bir tanesi spor salonu.
Spor salonu bu olsun.
Hani orada bir şekilde bir aidiyetlik hissettirmeye çalışıyordum kendime.
Yeni insanlar tanıyorum, yeni kültürler tanıyorum falan çok güzel ama
şeyi çok net hatırlıyorum.
Böyle 6. aydı.
Bana o kadar ağır bir şey vurdu ki.
O kadar kendimi yersiz, köksüz hissetmiştim ki.
Çünkü çok güzel arkadaşlıklarım var.
Evet.
Eski arkadaşlarımla senin de dediğin gibi iletişimde kalıyorum, burada yeni bir hayat kurdum.
Ama bir şey, adını koyamadığım bir şey böyle bir boşluk hissine sürüklemişti beni.
Sanki neyi nereye koysam tam böyle cuk oturmuyor gibiydi.
O zaman işte göçün aslında seni ne kadar yalnız hissettirdiğini de anlamıştım.
Çünkü ben tek başıma göç etmiştim.
Beraber gittim, hiç kimse yoktu.
Gittiğim ülkede hiç kimseyi tanımıyordum.
Sadece bir tane arkadaşım vardı üniversiteden.
Sağ olsun bana kalacak yer ayarlamamda falan da çok yardımcı olmuştu.
Ama hani böyle sıfırdan hayatın düzenini değiştirdiğinde insan gerçekten belli bir süre sonra şey oluyor.
Ben ne yaptım ben diyor.
Bir de şey var ben bunu isteyerek yaptım.
Bir de eş durumundan dolayı taşınanlar var ya da iş dolayından taşınanlar var.
Hani bu ikisinin ayrımı da önemli değil mi?
Yani onu da sana sormak isterim.
Çünkü benim böyle görüştüğüm ve ya ben eşim için geldim ama burada iş bulmakta zorlanıyorum diyen ya da hani buraya adapte olmakta zorlanıyorum diyen de bir kişi.
Yani bir yandan her göçün hikayesi kendine özgü.
Dolayısıyla zaten her birimizin hikayesi kendine özgü.
Bir de üzerine çeşitli göç hikayeleri eklenince herkese özgü, kompleks yeni bir hikaye çıkıyor ortaya.
Ama bir taraftan şöyle bir fark oluyor sanırım.
Hani dedin ya ben isteyerek taşıdım ama bazı insanlar eş durumundan gelmiş oluyorlar ya da başka bir sebepten.
Orada aslında biraz şeyden bahsediyorsun sanki.
Eğer çocuk değilsek çünkü çocuklar sadece göçü seçmiyorlar.
Onlar için anne babaları karar veriyor.
Aslında göçü yine de seçiyoruz.
Çünkü hayır deme şansımız var.
Yani gelmeyeceğim deme şansımız var.
Tabii ki burada işte bir sürü hikayenin kompleks tarafları olabilir.
Şu yüzden hayır diyemedim bu yüzden.
Ama günün sonunda yetişkinsek ve gitmeye bir şekilde karar verdiysek karar verdik aslında.
Biraz o kararı inkar etmekten de bahsediyorsun aslında.
Yani hayır diyemediysem de onun sorumluluğunu almayı biraz belki konuşmak lazım.
Ama tabii ki o kararla ilgili nasıl hissettiğimiz, göçü nasıl deneyimlediğimizi çok değiştiriyor.
Eğer zaten ben gitmek istemiyordum da gitmek zorunda kaldım gibi hissediyorsam belki o balayı dönemine yaşamak en baştan mümkün olmuyor olabilir.
Ya da aksine çok ciddi bir inkara ihtiyaç duyarak çok ciddi bir balayı döneme yaşıyor olabilirim.
gibi gibi farklı senaryolar olabilir.
Yani burada çok genelleyici bir şey söylemek de mümkün olmuyor.
Ama bence şey önemli.
Hani dedin ya isteyerek geldim ama yine de böyle oldu.
Mesela benim için de yani kendi arzumla geldiğim bir şeydi.
Ama geldiğim haftadan itibaren hissettiklerime inanamamıştım.
Hani bu kadar isteyerek geldiğimde bile bu kadar kötü hissedebiliyorsam
nasıl olabilir? Başkaları nasıl yaşıyor acaba?
Bir de tabii eğer çevreden de şöyle sesler duyuyorsak iş iyice karmaşıklaşıyor.
E sen seçtin, sen gitmek istedin, şimdi niye söyleniyorsun?
Bak orada zaten iyisin, tuzun kuru gibi sesler de duymaya başlıyorsak
iç dünyamızın karman çormanı olması için gereken bütün malzemeler var demektir.
Kesinlikle çok güzel bir noktaya değindin.
Çünkü sen gittiğin zaman bir de evet güzel bir şey yaptın, belki iyi bir işle gittin vs.
Belli bir süre sonra şöyle bir şey oluyor.
Ya işte sen de oradasın, sen de euro kazanıyorsun, sen de pound kazanıyorsun.
Bak sen gittin kurtardın kendini.
Bunun mesela ülkemizde belli bir kısım tarafından gidip kurtarılmış, senin hayatın düzene girmiş gibi bir yanılsaması var.
Halbuki aslında göç ettiğin zaman sen yeni bir sisteme alışıyorsun.
Zaten eğer vatandaşın yoksa ki çoğu göçmenin olmuyor.
Çok fazla bürokratik işlemler söz konusu, çalışma izni, işten dolayı o işimi elimde tutamazsam çalışma iznimi kaybeder miyim?
oturma izni ayrı ya da bazı ülkelerde ikisi ayrı ayrı oluyor.
İşte adapte oldum, kültüre alıştım, şu oldu derken
ondan sonra bir aidiyet duygusu geliyor.
En çok mesela insanların, senle de konuştuğumuzda daha önce
üzerinde durduğumuz şey buydu.
İnsanların en çok dertleri olan şeylerden bir tanesi yurt dışında aidiyet.
Çünkü kendini bir noktadan sonra ne oraya ait hissedebiliyorsun
ne buraya ait hissedebiliyorsun gibi gibi.
Bir de üzerine sen isteyerek gittin, bak senin tuzun kuru.
E işte kaçtın kurtardın kendini. Hayat sana güzel gibi şeyler duyduğu zaman insan diyor ki acaba ben mi şükürsüzüm?
Bende mi bir problem var? Bu tarz durumlarla ne kadar karşılaşıyorsun danışanlarında?
Mesela bunları yönetmek ne kadar kolay? Kolay değil tabii ki ama nasıl en sağlıklı biçimde bir psikolog gözünden yönetmenin doğru olduğunu düşünüyorsun?
Yani aidiyet meseleleriyle tabii çok karşılaşıyoruz.
aslında hayatta aldığımız her kararın bize getirdikleri ve götürdükleri var.
Sadece göç daha büyük bir karar.
Ve şimdi bir de Türkiye'nin de içinde bulunduğu kültürel, siyasal vs. bir sürü şeyden şimdi bizim girmeyeceğimiz
şu anda çok da hip bir konu.
Sanırım biraz da bunun etkisiyle de çok mesele oluyor ama
yani anne olmaya karar verdiğinde, çocuk sahibi olmaya karar verdiğinde
ya da ne bileyim şu mesleği değil de bu mesleği seçtiğinde
aslında hepsinde bir artılar eksilere karar vermiş oluyorsun.
Türkiye'de kalmanın da eksileri var.
Artıları da var.
İşte destek mekanizmandan uzakta olmamak, sana tanıdık olan bildiğin şeyden.
En basitinden kendi diline konuşmaya devam edebilmek gibi çok ciddi artıları var.
Göç etmenin de kendine göre tabii ki artıları var.
Artıları olmasa insanlar herhalde göç etmezdi.
Ama eksileri olduğunu da yatsıyamayız.
Yine aidiyet konusuna birazcık geri dönecek olursam,
orada sanki şey çok zorluyor insanları.
Yani bir yandan şimdi ben buraya geldim.
O zaman buranın kültürüne adapte olmalıyım.
Bir kere zaten dıştan gelen de böyle bir talep var gittiğimiz ülkeden.
Bizim de kendi içimizde kurduğumuz bir talep var.
Hatta bazen bakış açısına göre bunlar değişebilir ama ben gittiğimde Türklerle takılmayacağım,
oralı insanlarla takılacağım, iyice entegre edeceğim kendimi diye bir baskı da kurabiliyoruz kendimize.
Ya da bazen bu başka sebeplerle olabiliyor.
İşte dili iyice öğreneyim, onu öğrenebilmek için bunu yapayım diyebiliyoruz.
Ama bir uca kaydığımızda, işte çok uyum sağlamaya çalışayım ucuna kaydığımızda
bu sefer yani senelerdir getirdiğimiz bir geçmiş var değil mi?
Onu silip atmak mümkün değil.
Benliğimizin çok ciddi bir parçası içinde bulunduğumuz kültür.
Bu sefer kendimize oradan faydalanabileceğimiz şeylerden mahrum bırakma tarafına kayabiliyoruz.
Ya da bir de zıttı olabiliyor bunun.
göç ediyoruz. Buradaki işte
şusu kötü, busu kötü, zaten
yemekleri kötü, işte şunu bir türlü
çözememişler. Ah bizim kültürümüzde
olsa böyle miydi diye. Bu arada bu ikisi de
çok doğal baş etmeler.
Yani aslında dış dünyadan
bizim benliğimize bir tehdit
geldiğinde bu iki tarafa da
kaymak, kendi benliğimizi korumak
için yaptığımız şeyler. Ama
yine de günün sonunda bizi yoran şeylere
dönüşebiliyor. Diğer uca
kaydığımızda da bu tarafı kötülemeye
nasıl adapte olacağım buraya, ben burayı bu
kadar kötülüğü olursam. Bir yandan
da buraya yatırım yapmam gerek
eğer burada yaşamak istiyorsam.
O yüzden mümkün mertebe
işte bir tarafı çok tükaka
ettiğimiz artık o hangi taraf olursa
Türkiye ya da göç ettiğimiz ülke. Diğer
tarafı da çok idealize ettiğimiz yerlerden
kendimizi çıkarmak
öyle veya böyle iyi bir yol.
Yani bu özellikle ilk göç ettiğimiz
zamanlarda zor olabilir ama en azından
öyle bir yere gelmeyi hedeflemek
iyi bir yol. Ve bir yandan da
hani kültürün de dışında kim o
olduğumuz bir insan var değil mi işte?
Sen belki şöyle bir
sosyal bir insansın. Ben belki daha
içe dönük bir insanım falan. Hepimizin
kendi mizacı özellikleri var.
Benim mizacıma acaba buradan
uygun olan neler var?
Türkiye'de uygun olan neler vardı?
Değerlerimle örtüşen buradaki
kültürde neler var? Türkiye'deki
kültürde neler vardı? Yani bunları
en azından zihnimizin bir tarafında
bir filtrede tutmak. Tabii ki aktif
olarak sürekli bunları düşünecek değiliz ama
en azından arada bir
Aslında buranın da busu bana iyi geliyor.
Belki Türkiye'de çok müdahaleci bir kültür olmasından rahatsız olan karakterli bir insansak aslında burada buna saygı duyulması güzel bir şey diyebilmek.
Buradan belki kendimize bunu katmak.
Ama diğer taraftan da Türkiye'nin yemekleri çok güzel.
Ben o yemekleri hayatımdan çıkarmak istemiyorum.
Hatta buradaki arkadaşlarıma tanıtmak istiyorum.
Belki onlara o tarifleri vermek istiyorum onlar beğenince diye.
o kültürü buraya getirmenin bir yolunu bulmak.
Yani aslında böyle biraz yapboz gibi iki taraftan da parçalar koyduğumuz yeni bir şey üretmek.
İdealde varmak istediğimiz yer.
Sanki o bizi daha rahat hissettirebilecek bir yer.
Ama tabii oralara gelmek de iniş çıkışlı olabiliyor.
Kesinlikle. O kadar güzel şeylerden bahsettin ki hepsiyle ilgili bir şey söylemek istiyorum.
Hani bu podcast böyle 25-30 dakika diye konuştuk ama böyle aslında konuşsak saatlerce sürer.
Şöyle bir şey dikkatimi çekti senin ilk bahsettiğin noktada.
Mesela özellikle yurt dışında yeni taşınan Türkler de görüyorum bunu belli bir kesimde.
Sürekli bir kıyaslama.
Türkiye'de bu böyle, yurt dışında bu böyle.
Biraz daha yurt dışında güzelleme.
Tabii ki haklı oldukları noktalar da var ama benim kendi görüşüm gözlem eksikliği de var.
O balayı döneminde belki de ya da balayı dönemi 6 aydan daha da uzun sürüyor olabilir
ya da bazen insanlar dediğin gibi baş etme yöntemi de geliştiriyor olabilir.
Ama her ülkenin, her kültürün kendine göre farklı dinamikleri var.
O yüzden de yurt dışına taşındıktan sonra ülkeden çıkar çıkmaz,
işte burada burası çok güzel, Türkiye'de bunlar yok, burada insanlar şöyle, Türkiye'de böyle diye karşılaştırmak bana yanlış geliyor.
Neden yanlış geliyor?
Çünkü dediğin gibi bir inkar içerisindesin ve içinde yaşadığın toplumu da aslında çok doğru gözlemleyememiş oluyorsun.
Mesela ben şu an Londra'dayım, 4 senedir Londra'dayım.
Yaklaşık 6,5 senede İrlanda'da yaşadım.
Ve yurt dışındaki dinamikleri bir tık daha fazla okuyabiliyorum.
Hani ülke değiştirdiğim için İrlanda çok daha rahat, çok daha kapsayıcı bir ülkeyken buranın ne kadar daha biraz kapsayıcılıktan ziyade asimile edici,
senin entegre olmanı beklemekten ziyade asimile olmana yönelik bir kültür olduğunu görebiliyorum.
Ve yeni gelen insanların ne kadar güzellediğini görünce de hep içimden şöyle bir şey geçiyor.
Bir iki üç sene sonra göreceğim seni.
Bir beş sene sonra acaba aynı şeyleri düşünüyor olur musun gibi bir gözlemim var.
Çünkü şey gibi geliyor bana biraz da İrem.
Türkiye'deki sadece belli bir kesimi kendi ait olduğu o kendi çerçevesiyle buradaki belli bir kesimi kıyaslıyor.
Yani büyük resimden kıyaslamıyor ama Türkiye ve İngiltere, Türkiye ve başka bir yer işte Hollanda gibi kıyaslıyor.
Bunlar bana eksik gözlemler geliyor çünkü uzun vadede bu yaptığımız eksik gözlemlerin bizim adaptasyon sürecimize,
kendi kültürümüzü getirip kendi aidiyet duygumuzu da iyice hissedebilmemize engel oluyor diye düşünüyorum.
Senin de görüşünü merak ediyorum bu noktada bu arada.
Eksik gözlemler olduğu konusunda haklısın.
Bir yandan da yeni gelmiş biri tünüyle zaten göremez.
Yani tabii ki eksik o gözlem.
Bunlar aslında bizim göç ettiğimizde ruhsal anlamda ayakta kalabilmek için bulduğumuz savunma mekanizmaları.
Hani şey dedin ya daha kapsamlı bir bakış oluyor sanki bu tarafa kaydığımızda diye.
Buna belki şey diyebiliriz.
Daha olgunlaşmış savunma mekanizmalarını artık kullanabilir bir noktaya geliyorsun.
İşte grileri görebildiğin, siyah beyaz bölmediğin bir yere gelebiliyorsun ve burası hedeflediğimiz yerlerden biri.
Ama ilk geldiğimizde göçün bir de şöyle bir tarafı oluyor.
Psikolojik olarak bizi çok geriletici de bir deneyim aslında göç.
Çünkü ana vatandan, anneden ayrılmakla ilgili meseleleri gündeme getiren,
işte yeni bir kimlik kurmakla ilgili ergenliğimizde yaşadığımız, iki yaş civarı yaşadığımız meseleleri tekrar gündeme getiren.
Dolayısıyla bizi psikolojik olarak da daha az olgun olan savunma mekanizmalarına döndüren bir tarafı var göçün.
Bunun olmasını zaten bekliyoruz.
O yüzden ilk göç zamanlarında bunun yaşanması bana çok doğal geliyor.
Ama bence burada dikkat edeceğimiz şey bu savunma mekanizmalarından başka yerlere kayıyor muyuz?
Yani bu bakış açısı, perspektif genişliyor mu zamanla?
Yoksa biz aynı yerde işte ya asimile olayım tarafında ya da aman buraya entegre olmayayım Türkler en iyisini biliyordu zaten.
Nereden geldin buraya noktasında takılı mı kalıyoruz?
Asıl mesele bu sanki.
Buradan başlamakta bir sakınca yok bence.
Ama sonra daha ortada bir yerde kendimizi bulmak anlamlı.
Teşekkür ederim.
Gerçekten benim için aydınlatıcı bir kısım oldu.
Peki o zaman şöyle bir şey de sorayım.
Hep merak ediyorum.
Yurt dışına taşındıktan sonra belli bir süre sonra yakın çevremde şunu fark ettim.
Ben de sonra düştüm buna.
Sürekli bir Türk dizisi izleme hali.
Bunu gerçekten çok merak ediyorum.
Sanıyorum sen de yayınlarından bir tanesine bahsetmişsin.
Arkadaşlar bu arada unuttum.
İrem'in İnsanlık Halleri adında çok güzel bir podcasti var.
Eğer ki dinlemek isterseniz ona da bakabilirsiniz.
Sanıyorum ki Spotify'da, YouTube'da ve Apple Podcast'da var.
Senin de yayınlarından biriydi bu Türk dizisi izleme kısmı.
Bunu nasıl açıklıyor? Psikologlar bunu nasıl açıklıyor İrem?
Psikoloji bunu nasıl açıklıyor?
Ya aslında az önce bahsettim ya anneden ayrılma meselesini içimizde gündeme getiriyor diye.
Çünkü ana vatandan, ana dilden ayrılmış oluyoruz.
Bunu şey gibi düşünebiliriz. Göç ettiğimizde çok tanıdık, bildik, ana kucağı gibi hissettiren, rahat olduğumuz yerden uzağa gitmiş oluyoruz.
Bir çocuk üzerinden bunu düşünecek olursak, iki yaşlarında annesinden ayrışmaya başlamış artık biraz dünyayı keşfetmek, oyun oynamak isteyen.
O çocuk hep böyle birazcık annesinden uzaklaşır, biraz oynar, etrafı keşfeder.
Sonra şöyle bir omzunun arkasına annesine bakar.
Ya da gider annesinin eteğine şöyle bir hala benle ilgileniyor mu diye dikkatini çekmeye çalışır.
Ama sonra tekrar gider oyun oynamaya devam eder.
Şimdi biz göç ettiğimizde aslında annemizden uzaklaşmış dünyayı keşfetmeye gelmiş ya farklı bir dünyayı keşfetmeye gelmiş oluyoruz.
Ve bu keşifler bizim ruhsal kaynaklarımızdan çok fazla götürüyor aslında.
Gerçekten bir enerjiye ihtiyaç duyuyoruz o keşifleri yapabilmek için.
İşte her gün farklı bir dille konuşmak, her gün bilmediğin sokakları keşfetmeye çalışmak ya da işte her gün buradaki sosyal norm neydi kafanda bu soruyla dolaşmak.
Çünkü ancak o sosyal normu hakikaten orada büyümüşsen içine sindirerek biliyor olabilirsin.
Bütün bunlara ruhsal enerji harcarken bizim arada bir şöyle omuzumuzun üzerinden arkaya dönüp annemize bakmamız gerekiyor.
Annem hala orada mı?
Yani bana tanıdık olan şeyler hala orada mı?
Ve oradan biraz yakıt doldurayım ki ben bu dünyayı keşfetmeye devam edebileyim.
Bu bazısı için Türk dizileri oluyor.
Benim için olmuştu mesela.
Bir sürü Türk dizisi bitirdim buraya taşındıktan sonra.
Başkası için Türk müziklerini dinlemek olabilir.
Ya da Türk yemekleri yapmak olabilir.
Mesela yine bununla ilgili bir anımı paylaşayım.
Biraz komik bir anı.
Yaşarken biraz üzücü bir anıydı ama şimdi dönünce artık komik geliyor.
Göç ettiğimin ikinci ayıydı sanırım.
Ben bir anda şeye taktım.
Hünkar beğendi yapacağım.
Hayatımda hiç yapmadığım bir yemek.
Hünkar beğendi yapmak istiyorum.
Çünkü bana annem hünkar beğendi yapardı ve çok da güzel yapardı.
Annem dinliyorsa selam olsun.
Ben de annemin bana yapabildiği yemeği herhalde burada yapabileceğimi, burada ulaşabileceğimi kendime kanıtlamak istiyordum.
Ve işte hünkar beğendi yapmaya çalıştım.
İlk yapışım olduğu için muhtemelen beceremedim.
Hiç olmadı ve o akşam ben böyle deli gibi ağladım.
Hem yiyecek yemeğim yok hem de o hünkar beğendiye ulaşamadım.
Yani yaşarken çok zordu.
Şimdi bakınca saçma geliyor ama bir yandan da çok anlamlı.
Yani orada bir kaynak var.
Ona ulaşabilmek istiyorum.
Burada da ulaşabilecek miyim? Onu test ediyorum.
Sonraki gün tekrar aynı yemeği yapmıştım.
Bu sefer bir şeye benzemişti ve çok mutlu olmuştum.
Bu sefer de tamam burada da buna ulaşabiliyorum diye.
Yani herkes için o kaynağa nasıl ulaşacağı değişebilir.
Belki bu Türkiye'deki sevdiklerimize görüntülü konuşmak da bizim için o yakıtı dolduran şey olabilir.
Ya da gittiğimiz ülke içerisinde kurduğumuz Türk komünitesiyle olan bağlar olabilir.
Farklı farklı kaynaklar olabilir ama o kaynağa kesin ihtiyacımız var.
bazıları için de o Türk dizileri oluyor.
Kesinlikle. Yine çok güzel bir noktaya
değindin. Hem öyle hem de yemek
konusunda. Mesela ilk taşındığında
Dublin'e orada şöyle bir şey yapıyorduk. Her
milleten farklı arkadaşlarımız vardı.
Ve sürekli haftada bir yemek partileri
düzenliyorduk. Herkes kendi
ülkesinin, kendi kültürünün yemeklerini
yapıyordu. Ve ben hani evet
yemek yapmayı severdim ama Dublin'e
taşındıktan sonra İrem kuzu mutancana
mı yapmadım? Öyle bir şey Türkiye'de yemişliğim
yok. Sarmalardan tut
içli köfteye kadar
simit falan yaptım ki hani çünkü yoktu
hani olmadığı için de olabilir
ama şöyle bir düşündüğüm zaman en çok
insana evet ait hissettiren şeylerden
bir tanesi de yemek kültürü. Bir de yemek
birbirine insanları yaklaştırdığı için
beraber güzel sofrada oturup güzel
vakit geçirdiğin zaman bir tık
aidiyet hissini de arttırıyor sanıyorum ki.
O yüzden dediğim gibi yemek
kısmı benim için de önemli olmuştu.
Bir de madem sen anını anlattın
ben de kulağa çok saçma gelen
bir anımı anlatayım. Covid zamanıydı.
Tam da benim böyle
oturma iznimin yenilenme zamanı.
Yenileyemedim. Böyle aylarca
haftalarca bekledim.
Ülkeden çıkamıyorum çünkü çıksam giremeyeceğim.
Evimi özledim, ailemi özledim
ama nasıl mutsuzum anlatamam İrem.
Ondan sonra bir gün Tesco'ya
gittim İrlanda'da. Şey gördüm
levrek. Şöyle baktım döndürdüm
Türkiye'den ithal edilmiş.
Çünkü buralardaki levrekler ya da o tarz
balıklar genelde Türkiye'den geliyor.
Şöyle aldım. Ah dedim ne güzel.
Bir açtım levreyi.
açar açmaz bir ağlamaya başladım.
Levreyi elime alıp koklayıp
ağlamaya başladım. Biri görse diyecek ki
ne yapıyorsun?
Sonra işte kendime geldim. Anneme
anlattım. Annem de üzülse mi bilemedi?
Ağlasa mı bilemedi? Yani
gerçekten insanın ait olduğu
yerden çıktıktan sonra
yaşadığı aidiyet duygusu ya da
yani gerçekten insanın o özlem
duygusu özellikle de gidemediği zamanlarda
çok fazla arkadaşım da var şu an mesela
şeyde olup İngiltere'de olup
buradaki oturum izinden dolayı gidemeyen
o da çok yıpratıcı bir süreç. Onu da
sana sormak istiyorum. Bu tarz durumlarda
evimize dönemediğimiz zamanlarda
ya da istediğimiz kadar rahat
ulaşamadığımız zamanlarda o duyguları
yönetmek için bizim direkt gidebileceğimiz
neler olabilir?
Nasıl kendimizi regüle edebiliriz?
Çünkü çok zor gerçekten. Çok zor gerçekten.
Böyle vize gibi sebeplerle
dönememek ya da bazen iltica
gibi sebeplerle eğer göç ettiysek
daha karmaşık durumlar
olabiliyor. Ama günün sonunda
o ülkeye dönememek ve o yakıta
erişememekten bahsediyorsun.
Az önce konuştuğumuz. O gerçekten
ruhsal anlamda çok zorlayıcı oluyor.
Çünkü tanıdıklığı
çok özlüyor insan. Burada mesela
dili konuştuk. Türkiye'ye
döndüğümüzde tekrar sokaklarda
kendi dilimizi duymaya başlıyoruz.
Bu bir parçası. Ama
diğer taraftan çok daha belki
günlük hayatta dile getirmediğimiz tarafları
da var. En basitinden havanın
sertliği
Yani burada yağmurlu olması ya da olmaması gibi uç bir şeyden bile bahsetmiyorum.
Güneşin parlaklığının farklılığı gibi yani bu kadar temel şeyler.
Bitki örtüsünün kokusundaki fark.
Bunların farkını iç dünyamız hissediyor ve o tanıdıklığı arıyor bir taraftan.
Ve dediğin gibi vize gibi bir durum olduğunda gidemediğinde o zaman oradaki yakıtı doldurmaktan ciddi anlamda mahrum kalmış oluyorsun.
Yani burada aslında yapılacak şeylerden önce bence o kayıp var.
Yani o kayıpla bir yüzleşmek gerekiyor.
Ciddi bir kayıp var orada gidemiyorsun.
Yani sevdiklerini inşallah onlar gelebiliyorsa görüyorsun ama onları bildiğin ortamda yani herkesin bir arada olduğu ortamda görememenin kaybı var.
Ya da işte dediğim gibi daha böyle dile getirmediğimiz o bitki örtüsü gibi basit şeylerin bile bir kaybı var.
Kokunun kaybı var değil mi?
bu kayıpları önce bir kendi içimizde inkar etmemeye çalışmak.
Yani muhtemelen bir sürü duygu getirecek bu bize.
Öfke getirebilir, hayal kırıklığı getirebilir, üzüntü getirebilir, sorgulamalar getirebilir.
İyi mi yapıyorum, doğru mu yapıyorum gibi.
Yani aslında bütün bu duyguları yaşamaya bir alan tanımak.
Artık bunu kendi başımıza mı yapıyoruz, biriyle paylaşarak mı yapıyoruz?
Orayı bilemiyorum ne iyi geliyor bize.
belki üreterek yapıyoruz ama bir şekilde
o duygularla temas etmenin bir yolunu
bulmak bence çok önemli. Sonra da
o yakıtı en azından bulunduğumuz
ülke içerisinde nasıl doldurabiliriz
peşine düşmek. İşte senin
dediğin gibi bu belki işte bir gün
buluşması yapıp gün tabağı yapmak
olabilir yani. Ya da işte
o Türk dizilerini izlemek olabilir.
Ama en azından bulunduğumuz
ülke içinde o tanıdıklığı bize
verebilecek mekanlar varsa
işte bazı şehirlerde mesela Türk
meyhaneleri ya da Türk kahvaltıcıları
olabiliyor. Benim yaşadığım yerde
yok maalesef. Keşke olsaydı.
Ama oralara gitmek oraların hissini
tanıdıklık hissini bize biraz verebilir.
Buralarla biraz destek yapmak
iyi olabilir. Bir de ben genellikle
şunu fark ediyorum katıldığım podcastlerde
kendim terapistim ya şeyi bir türlü söylemiyorum.
Terapiye gidin diye.
Çünkü sanki hani
burada bir çıkar çatışması var o yüzden
söylüyormuşum gibi olacak gibi
geliyor ama terapist olarak değil
ben danışan olarak bunu söylemek istiyorum.
Bana kendi göç sürecimde en çok destek olan şey kendi terapi sürecimde.
Eğer gerçekten baş etmekte zorlanıyorsak da konuşmak gerçekten.
Yani bir profesyonel de bunu konuşmak faydalı olabilir.
Kesinlikle sen söyleyemiyorsan ben söylerim.
Mesela benim yaklaştığım bir konuya az önce Türkiye'den çıktıktan sonra Türkiye ve diğer Avrupa ülkelerini karşılaştıran konuya benim bakış açımla senin bakış açın ne kadar farklı mesela.
Ben bunu kendi arkadaşlarımla da konuşabilirdim.
Ama muhtemelen benim yakınımdaki arkadaşlarım, benim çevremdeki yakın arkadaşlarım olduğu için onlar da benim gibi düşünecekti.
Ve farklı bir açıdan bakamayacaktım.
Ama uzman birinin görüşüyle aslında daha derine inerek ne kadar farklı yerden bakabileceğini, o konuya nasıl yaklaşabileceğini ve nasıl iyileşebileceğini insan görüyor.
O yüzden kesinlikle katılıyorum.
Bana da terapi çok yardımcı olmuştu.
Bir de hani dedin ya dil değişiyor diye Eren.
O konuda da benim de koçluk danışanlarım arasında özellikle hani kariyerle ilgili görüştüğüm koçluk danışanlarımın arasında en çok konuştuğum şeylerden biri bu göçmen danışanlarımda.
Dille alakalı o ülkenin dilini ne kadar iyi bilirlerse bilsinler.
İnsanlarda hep şöyle bir özgüvensizlik oluyor.
Doğru mu söyledim, doğru mu telaffuz ettim, ben yeterli miyim o yetersizlik hissi çok fazla oluyor.
O yüzden mesela ilerleyemeyen danışanlarım oluyor ya da kendini bir tık daha geri çeken insanlar olabiliyor iş hayatında.
Bu konuda senin uzman ve psikolog olarak görüşünle yani insanların o yetersizlik hissi ve özellikle dil konusunda kendilerini geri çekmesi bunun üzerinden nasıl gelebiliriz?
Çünkü biz sonuçta ikinci dilimizde iş yapıyoruz.
Ana dilimizde değil ama asıl işimizi ikinci dilimizde yapmak çok büyük bir şey.
Bunu görmeyip daha çok kendimize gurur durmayıp daha çok kendimizi geriye çekiyoruz.
Burada nasıl bir yol izlersin ya da izlemeyi önerirsin bunu yaşayan dinleyicilere?
Burada da şeyi söyleyerek başlayabilirim.
Muhtemelen yetersiziz. Yani bunu kimseyi demoralize etmek için söylemiyorum.
Gerçekçi olmak ve aslında kendimize şefkat gösterebilmek için o gerçekliği kabul ederek başlamak iyi olabilir diye söylüyorum.
Muhtemelen ana dilini orada öğrenmiş bir insan gibi konuşmak belki mümkün de olabilir bilmiyorum ama mümkün olmazsa çok normal olurdu bu değil mi?
Muhtemelen o kadar dile hakim olamayabiliriz ve bir miktar yetersiz kalacağız.
Ama yani şunu bence unutmamak gerekiyor. Biz işte Türkiye'den ya da artık nereden göç etmişsek göçmen birisiyiz orada. Bizim hikayemiz bir yerde çok uzun seneler yaşayıp kendi ana dilini orada öğrenip sonra bir yere göç edip belki önceden bir miktar dili bilsek bile orada dili geliştirmeye çalıştığımız bir hikaye.
O zaman biz bu hikayeye uygun bir hayat yaşıyorsak zaten bununla neden bu kadar savaş halinde oluyoruz?
Belki biraz bunu düşünmek faydalı olabilir.
Yani senelerce orada yaşamış olsak bile oraya doğmuş biri değilsek eğer kendimizden neden böyle bir yüksek standart bekliyoruz?
O yüzden diyorum yani o gerçekliği kabul edip tamam bir miktar yetersizsek yetersiziz.
Ama yani burada doğan birine kıyasla yetersiziz.
Ben neden bu gerçeklikle savaşıyorum ve neden kendime bu hani eleştirmeyi çok iyi biliyorum da azıcık da şefkati gösteremiyorum o?
Kendimize sorabiliriz.
Bunun cevabı bu arada bende yok yani muhtemelen kendi kişisel hikayelerimize dönüp bir bakmamız gerekiyordur bunların cevabını bulabilmek için.
Ama bence şefkat göstermenin yolu biraz da şeyden geçiyor.
Yani evet biraz daha acemiyiz biz bu ülkede ve ben acemi olmaya ne kadar izin verebilirim kendime?
Çünkü hani bugün bu konu dil olacak yarın ne bileyim ben hep şöyle hissediyorum kendimi mesela buradaki adaptasyonumda her sene ya da belki bazen her ay yeni bir level açılıyor gibi böyle biraz da oyun gibi baktığımda tam bir şeyine adapte oldum ha tamam buradaki hayatımı sürdürüyorum gibi hissediyorum mesela yapılacak yeni bir şey çıkıyor bir şekilde işte bürokrasiyle ilgili sağlık sistemine entegre olmakla ilgili yeni bir şey öğrenmem gerekiyor ve o zaman tekrar kendimi şey noktasında buluyorum.
Ben yine bilmiyorum. Yine kendime çok acemi hissettiğim bir yerde buldum.
Yani bence göçmen olunca bir şekilde o acemi olma haliyle barışmanın bir yolunu bulmak ve bir türlü barışamıyorsak da eğer biraz kendi hikayelerimize dönüp bakmak ve
biz çocukken acemiliğimiz nasıl karşılanıyordu ailemizde oralara bakmak faydalı olabilir diye naçizane düşünüyorum.
Evet hiç o çocukluk kısmı aklıma gelmemişti. Benim aklıma gelen genelde hep şefkat oluyor.
Bir de hep şunu hatırlatmaya çalışıyorum kendimle, arkadaşlarımla da çok konuşuyoruz bunu.
Sen zaten konfor alanından çıktın, buraya geldin, bir sürü şeyle uğraştın, bu dili konuşuyorsun ve 2-3 dil konuşan insanlar da var.
Bunların hepsini yapıyorsun.
Bunu görüp kendine şefkast vermen gerekiyor.
İlla karşılaştıracaksan buradan da karşılaştır.
Tamam negatif karşılaştırmayı yap ama bunu da karşılaştır.
O yüzden bir tık daha büyük resimden bakmak güzel gelebiliyor.
Evet aslında az önce söylediğimiz şeye geliyor. Yani daha dengeli bir bakış açısı geliştirebilmek. Bu konuda da mesela yine o siyah beyaza takılmamaya çalışıp işte şey ucu da başka bir sıkıntı. İşte ben neler yapıyorum, buradaki insanlar nasıl kolay hallediyorlar. Zaten burada yaşıyorlardı. Burada hayat kurmak o zaman tabii kolay tarafına kayarsam o zaman yine buraya entegre olmamı zorlaştıracak bir uç bu.
Çünkü buradaki insanlarla nasıl bağ kuracağım bu kadar öfkeliysem.
İşte bütün bu duyguların bir yerlerde artık işlenmesi gerekiyor ki daha dengeli bir yere gelelim.
Ya da eğer kendime çok yükleniyorsam, ben neden bunu beceremiyorum, bir türlü olmuyor, yaptıklarımı fark edemiyorsam.
O zaman yine entegrasyonu ne kadar zorlaştıran bir şey.
Çünkü bu sefer kendini sürekli geride tuttun, çekingen kaldın.
Yani belki daha fazla entegre olabilecek.
Yani burada da entegrasyon çok ciddi bir hedef olduğu için demiyorum.
Herkesin zamanı kendine ama belki bizim o ülkeden daha alabileceklerimiz varken ya da ülkeden de değil genel olarak hayattan daha canlı hissedebilme ihtimalimiz varken kendimizi geri tutmak da birçok bedel ödetiyor aslında bize.
Bunların hepsinden kaçabilmek için daha dengeli bir yer bulmak kendimize inşallah mümkün olur.
Ümidimiz o yönde.
Kesinlikle. Bir noktadan sonra dediğim gibi dengeye oturuyor.
Çünkü artık bazı şeyleri yaşaya yaşaya öğreniyorsun.
Bazı şeyleri başkalarından öğreniyorsun.
Başkalarının tecrübesi bir şekilde dengeye oturuyor.
Bir de sana ne soracağım biliyor musun?
Hani dedin ya bir şeyleri yeni yeni öğreniyoruz diye.
Mesela benim Türkiye'de yetim vardı.
Araba kullanıyordum.
Buraya geldikten sonra benim sıfırdan ehliyet almam gerekiyor.
Hollanda'da bilmiyorum.
Galiba değiştirebiliyorsun ya da sıfırdan ehliyet alman gerekiyor mu?
Vize tipine göre değişiyor.
Aa! Vizeye göre mi? Ne alaka?
yüksek nitelikli göçmen olanlar
ehliyetlerini değiştirebiliyorlar
diyebiliyorum. Yani direkt burada
Hollanda ehliyeti alabiliyorlar ama eğer
o vize tipine sahip değilsen sıfırdan
ehliyet sınavlarına girmen gerekiyor
diyebiliyorum. Allah Allah. Belki
o vize tipine sahip değilim ama çok iyi şoförüm.
O da değişik. Evet olabilir.
Değişik. Vay. Burada mesela
beni en çok zorlayan şeylerden biri muydu?
Çünkü ehliyet sıfırdan.
Yahu ben zaten araba kullanıyorum. Benim zaten
20 seneye yakındır ehliyetim var. Ben
Neden bir daha hani tekrardan ehliyeti alıyorum tamam belli bir sınavdan geçeyim ya da hani belli bir şey olsun çünkü tersten kullanıyoruz arabayı ya da bu ülkenin kuralları trafik kuralları hemen hemen her yerde aynı ama belli başlı farklı kurallar var.
Tamam onu yapalım ama böyle her şeyi sıfırdan sıfırdan yapmak bir de çok zorlaştırıyorlar sistemleri.
İrlanda'da da böyleydi mesela.
Bunun gibi yeniden öğrendiğimiz sıfırdan öğrendiğimiz bir sürü şey var ve onlar bir noktadan sonra yoruyor.
Çünkü ben artık göçmenliğimin 10. senesine girdim ve şöyle bir noktaya geldiğimi hatırlıyorum belli bir dönemde.
Ben artık yeni hiçbir şey öğrenmek istemiyorum.
Ben artık kendime bir şey katmak istemiyorum.
Ben artık konfor alanımın dışından çıkmak istemiyorum arkadaşım.
Çünkü ben zaten 3 tane ülke değiştirdim.
Bu arada 4 tane şehir değiştirdim.
Konfor alanımın üzerinden hani neler neler geçti.
Bir noktada şey oluyorum.
Ben artık bilmiyorum yani konfor alanımdan.
Buraya da geliyor insan bir noktada.
Ama tabii ki çok sürdürülebilir olmuyor.
Bir şey çıkıyor karşısına çok alakasız.
Tamam hadi bunu da öğreneceğiz yapacak bir şey yok.
Başka türlü içinden çıkamıyorsun çünkü.
Şeyi düşündüm sen öyle deyince.
Kim sana ne diyebilir ya konfor alanından çıkmak istemiyorsan.
Çok haklısın çıkmak istememekte.
Mesela ben de bu yaz şöyle bir şey hissettiğimi hatırlıyorum.
İşte hep böyle yazın yeni yerler keşfedin gezin falan.
Böyle bir propaganda var ya Instagram'da falan.
Ben de böyle bir yeni yere bir de zaten daha önceden gitmiş olduğum bir yere gittim.
Yeni yerde rahat hissedemedim bir türlü.
Ve hani yeni bir yer görmekten keyif almadığım için değil ama zaten sene içerisinde sürekli ben yeni bir şeyler yapıyorum.
Öyle veya böyle sürekli yeni bir şey yapmaya çalışıyorum.
O daha önceden gittiğim yere gittiğimde bir rahatlamış hissettim.
Dedim ki evet ben bir süre yeni bir yer görmek istemiyorum.
Ben tanıdık bildik yerlerde bulunmanın keyfini sürmek istiyorum.
Çünkü benim hayatımda zaten eksik olan bu.
Ben sürekli yeni bir şey yapıyorum.
Yani bunu da şu yüzden söylemiyorum.
İsteyen tabii ki geçsin görsün.
Onunla alakalı bir fikrim yok ama dönemsel olabilir böyle şeyler.
Yani eğer zaten ruhsal olarak çok yoruluyorsak işte o yakıtı çok fazla tüketiyorsak demek ki başka şekillerde doldurmaya ihtiyacımız var yakıtımızı.
Şey kısmına geri dönecek olursam da bir sürü şeyi baştan yapmamız gerekiyor.
Bu bazen ehliyet olabiliyor.
Bazı insanlar için bence çok çok zorlayıcı mesela mesleklerini icra edebilmek için denklik süreçlerinden geçmek ve bazen bunun yıllar alması ya da işte dili belli bir seviyeye kadar öğrenmenin gerekmesi gibi gibi süreçler olabiliyor.
Yani gerçekten bunlar çok yorucu şeyler değil mi?
Bir de önceden Türkiye'deyken var olan bir yetkinlik şimdi elinden alınmış gibi oluyor.
Aslında diyorsun yani ben burada bunu yapabilirim.
Şu da sanki zorlayıcı oluyor değil mi?
Kimliğinden bir parçada bir süreliğine askıya alınmış oluyor.
Sen araba kullanabilen bir Emine iken bir anda kendini araba kullanamayan Emine mi oluverdin?
Ama almıştın yani o ünvanı sıfatı kendine.
Ben de mesela bunu yeni göç ettiğim zaman hissetmiştim.
Çünkü benim de burada psikolog olarak çalışabilmem için,
denklik alabilmem için bir takım başvurular yapmam gerekiyordu.
Ve o zaman şeyi düşündüğümü hatırlıyorum.
Burada tanıştığım insanlara şimdi ben psikoloğum diyebilir miyim?
Psikolog olduğumu ben biliyorum ama burada henüz tanınmıyor mesleğim.
O zaman psikoloğum diye mi tanıtacağım insanlara kendimi?
Tanıtmayacak mıyım?
Askıda mı bu kimlik parçası yoksa hala bana ait mi?
Bununla alakalı da çok temel bir sorgulama oluyor.
Yine işte aslında burada şeye geliyoruz.
Ne yapılacaktan önce bir kayıp yaşadık.
Yani bir sürü şey kazandık göç ettiğimizde.
Ama o kimlik geçici süreliğine kayboldu mu, askıya mı alındı?
O belirsiz bir kayıp olması da çok zorlayıcı sanki.
Kayıp gibi değil.
Arabayı kullanabiliyorsun.
Ben aslında terapi yapabildiğimi biliyorum.
Ama bir süreliğine yok gibi bir şey oldu.
Kimse ölmedi ama ölüm gibi bir şey oldu.
O yüzden de sanki onunla ilgili hisleri konuşmak çok zorlaşıyor.
Çünkü biri sana diyebilir ki işte Türkiye'den bir dostuna dert yandığında
saçmalama kızım sen psikologsun tabii ki mesela diyebilirler bana değil mi?
Ve haksız değiller ama bütün gerçekliği kapsamıyor o söyledikleri şey.
Doğru. Kesinlikle. Kesinlikle katılıyorum.
Dedim bak bu konuşma saatlerce gider diye dedim.
Son bir şey daha soracağım.
Bence bu çok çok önemli gördüğüm şeylerden bir tanesi.
Biz Türkiye'de kolektivist, biraz daha kolektivist bir kültürden geliyoruz ya ya da biraz daha iş ortamında da generalist dediğimiz her şeye eli gücü yeten, her şeye yetişen.
Avrupa'ya göçenler için söylüyorum mesela Avrupa'da biraz daha T modeli var.
Bir konuda uzmanlaşıyorsun, İngiltere'de böyle en azından uzmanlaşıyorsun, orada gidiyorsun vesaire gibi.
Ve ilişki kurmadan önce iş ortamında önce işini yap bana kapasiteni kanıtla özellikle bir de göçmezsen bu beklenti daha fazla artıyor.
Ondan sonra ben seninle ilişki kurarım gibi bir şey gözlemleniyor.
Ama Türkiye'de ya da bizim gibi bize yakın kültürlerde biraz daha iş hayatında ben şunu gözlemliyordum.
Önce ilişki kuralım, önce o güveni inşa edelim.
Bakalım kişisel noktada ne kadar anlaşabiliyoruz.
Ondan sonra iş yapalım.
Türkiye'de benim işlerim böyle yürüyordu.
Burada tam tersi.
Bu tarz böyle kolektivist kültürlerden daha bireysel kültürlere geldiğimizde onun şaşkınlığı da oluyor.
Bir kültür şoku da oluyor.
Bununla alakalı işlerimizde yaşadığımız ya da ilişkilerimizde yaşadığımız belli başlı şeyler de, friksiyonlar da olabiliyor.
Sürtüşme olabiliyor diyelim. Sürtüşmeler de olabiliyor.
Bu noktada ne öneriyorsun kendi bakış açından, psikolog olarak orayı nasıl yönetebilmemiz gerek?
Yani açıkçası şimdi iş ortamına çok hakim değilim. Bence bunun daha uzmanı sen olabilirsin.
Topu bana atarsan eğer ben şunu düşünüyorum her zaman.
iyi bir gözlemci olmak. Hani hem
kendin hakkında sen olaylarını
nasıl alıyorsun hem de
o ilişki dinamikleri nasıl yürüyor, o insanlar
nasıl gidiyor. Evet kültürel belli başlı
kodlar var. Kültürel zeka mesela
bu konuyla alakalı çok fazla yayın var.
Bu bölümden sonraki bölümde o olacak hatta.
Hani kültürel zeka diye bir kavram
var mesela. Hem iyi bir gözlemci ol.
İçinde bulunduğun kültürü
stereotipleriyle, genellemeleriyle anla
o kültürel dinamikleri. İnsanların
kodlarına işlemiş dinamikleri.
Ama aynı zamanda da bireysel
farkındalığın da olsun. Bireysel durumlarda
insanlar neler yapıyor. Hani
kültürle alakalı bilgin olsun. Kişileri
iyi gözlemle. Bunları da aksiyona dökebilir
gibi. Hani benim baktığım noktalar
burası. İşte belli başlayanlar var
bu çok kötülü ortamlarda
iletişimle alakalı. Onlar
onlara bakmak önemli olur. Yani evet
kendi içimize dönmenin dışında
hani senin terapist cevabının dışında
profesyonel kurumsal ortamdaysanız
beyaz yaka ortamındaysanız
benim söyleyeceğim hani bana yardımcı olanlar da
bunlar olmuştu. Çünkü çok garipsemiştim.
Bir dakika biz güven üzerine inşa etmiyor
muyduk falan diye. Böyle böyle
insan tecrübeyle, okuyarak, araştırarak
insanlarla konuşarak gibi öğreniyor
diyelim ve şöyle yavaştan toparlayalım mı
İrem? Çok teşekkür ederim İrem.
Bence çok güzel bir sohbet oldu. Dolu dolu
bir sohbet oldu. Umarım dinleyenlere de
faydalı olmuştur. Kendinize çok iyi
bakın. Hoşçakalın. Bir sonraki bölümde
görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
