
bazen hayatımız dışarıdan bakınca tam olması gerektiği gibi görünürken içeride bize ait değilmiş gibi hissettirebiliyor. bu bölümde doğru seçimi bulmaya çalışmaktan, kierkegaard’ın “seçmeyi seçmek” fikrine; başkalarının beklentileriyle kurduğumuz kiralık hayatlarla, bedelini ödemeyi göze aldığımız kendi hayatımız arasındaki farka uzanıyorum. belki mesele hiç pişman olmayacağımız seçimi bulmak değil; yaptığımız seçime sahip çıkabilecek cesareti göstermek. çünkü kendi seçimlerimizden pişman olmak bile, başkasının hayatında kiracı olmaktan daha sahici olabilir.
Bana ulaşmak istersen:
dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
İnanmıyorum, biliyorum.
Bunu geçenlerde Carl Jung'un bir röportajında dinledim arkadaşlar ve beni inanılmaz etkiledi.
Özellikle iman etmekle din arasındaki farkı çok yoğun düşündüğüm yıllar yıllardan sonra
ve üzerine düşünmeyi de daha stratejik bir yerden yapmaya başladığım yerlerde
tabii ki de anlamı benim için çok daha fazla.
henüz inanmak ve bilmek arasındaki temel farkı çok iyi anlatabilecek bir bilgi birikimine sahip değilim.
O yüzden burada size bunu da anlatamayacağım fakat üzerine birlikte düşünürüz diye düşündüm ve buraya geldim.
Hazırsanız birlikte dalıyoruz arkadaşlar Düşünce Röntgeni Podcast'e hoş geldiniz.
Bir süredir bildiğiniz üzere seçim yapmak, kaygı hissetmek, doğru hayatı seçmek üzerine çok yoğun bir şekilde düşünüyorum.
Elimden geldiğince burada size yorumluyorum, araştırdığım şeylerden bahsediyorum fakat bir yandan da altını hala doldurmaya çalışıyorum.
Tam bu sırada da çok tatlı bir tesadüfle her seferinde kaydolduğum Pelin Dilara Çola'nın seminerlerinden bir tanesinde tam olarak bu konu üzerine konuştuk.
Bu tarz tesadüfler hayatımda başıma geldiğinde inanılmaz seviniyorum.
Yani bir kitap okuyorum ve tam olarak içinde bunaldığım bir düşünceye hizmet ediyor.
Ya da işte bir eğitim alıyorum tam oralardan geçiyor oluyorum.
Kezan zaten onları tercih eden özgür iradem de bir noktada oralardan geliyor ya.
Hani ikisi birbiriyle kavuşabildiğinde çok tatmin oluyorum.
Ve tam olarak böyle bir yerden Dilara'nın şu anda yürütmekte olduğu filozoflarla sorular seminerinin ikinci bölümünde doğru hayatı seçtim mi sorusuna birlikte baktık.
Orada kendisi de söylediği gibi bence bir şeyi öğrenmek demek onu anlattığın yerde daha da gelişen bir şey.
Ben de aynı şekilde dün akşam eşime oradaki örnekleri ve anladığım şeyleri anlatmaya çalışırken fark ettim ki bunu podcast'ta da anlatmalıyım.
Tabii ki burada onun seminerinin birebir kopyasını yapmayacağım ya da onun anlattıklarının burada böyle korsay yayını gibi bir şey olmayacak.
Keza ne haddime zaten.
Ben biraz daha kendi anladıklarımdan bir önceki bölümlerde bahsettiğim çıkmazlara nasıl bir yol olduğundan bahsetmek istiyorum.
Hatırlarsanız yeterince iyi yeter bölümünde biraz daha seçim yapmanın üzerimizdeki ağırlığı, etkisi ve sonuçlarına değinmiştik.
Kararsız kaldığımızda daha fazla seçenek üretmeye başladığımızda aslında aşındırma ve yorulmayla beraber özgüvenimizdeki düşüklük, kararımıza olan saygınlığın yitirilmesi gibi gibi birçok şeye değinmiştim.
Eğer dinlemediyseniz bu bölümden hemen çıkıp önce bir dinlemenizi tavsiye ediyorum çünkü bu bölümde aslında onun üstüne koyarak gideceğim.
Şimdi şöyle ki bir karar vermeye çalıştığımızda o kararla tatmin olmadığımız her anda yeni bir seçenek yaratmaya ve yarattığımız her seçeneğin içinde daha fazla boğulmaya, bununla beraber daha çok özgüvensizlik hissetmeye ve ardından da belki de doğru bir tercih yapamamaya kadar giden bir süreçten geçiyoruz.
Peki doğru tercih ne? Yani neyi tercih edersek doğru yapmış oluruz?
İşte tam olarak bu yolculuğa değindiğimiz ve buna Kike Gard'ın perspektifinden baktığımız bir seminerdi.
Benim için çok besleyici oldu.
Özellikle hayatımda uzun zamandır yeni bir şeyi seçip onun peşinden gitmeye çalıştığım bu dönemde böyle biraz daha taşları yerine oturtan, beraber düşündüğümüz, insanların fikirleriyle kendimi çok da yalnız hissetmediğim bir ortam oluştu.
Şimdi şöyle ki arkadaşlar Kike Gard'ın çok popüler bir söylemi var.
Son zamanlarda pek fazla içerik üretildi.
Görmüşsünüzdür mutlaka.
görmediyseniz hemen kısaca bahsedeyim.
Neyi seçersen seç pişman olursun.
Evlensen de pişman olursun.
Evlenmesen de pişman olursun.
A'yı da seçsen pişman olursun.
B'yi de seçsen pişman olursun.
Belki de A'yı ya da B'yi seçtiğin için değil
A'yı seçtiğinde vazgeçtiğin B'yi seçmediğin için pişman olursun.
Yani her tercih bir vazgeçiştir diye bir söz vardır ya
vazgeçtiklerinden de pişman olursun.
Pişmanlığın kaçınılmaz olduğu bu paradoksta
önemli olanın pişman olmak ya da olmamaktan öte bir seçim yapmak olduğuna geldik.
Hatırlarsanız seçim paradoksunu anlattığım bölümde de tam olarak
yeterince iyi bir kararın kararsızlıktan iyi olduğunu anlatmıştım.
Yani beynimizi çok fazla seçenekle aşındırıp, yoğurmak ve enerji tüketmek
hatta karara karşı saygınlığımızı yitirmektense
bir karar verip o kararın peşinden gitmenin daha fazla katkı sağladığını değinmiştik.
Felsefe merkezli bir seminerde Kierkegaard'ın önemli olan seçmeyi seçmektir demesinin benim araştırdığım daha biyolojik taraflarla uyuşması beni inanılmaz tatmin etti.
Çünkü ben gerçekten fen ve matematik bazlı yetişmiş, her zaman bilimi en öne koymuş bir insandım.
Benim için bir şeyin kanıtlanabilir olması çok daha önemliydi.
Fakat son yıllarda yaşadığım iletişimlerdeki derinlikteki eksiklikler ya da bir şekilde daha fazlasını düşünmek istemem.
başımı yastığa koyduğumda o sorularla baş etmeye çalışmam
beni felsefeyle tanıştırdı.
Şu anda en çok zevk aldığım şey o bilimin netliğinden ziyade
felsefenin o taşları kaldırmaktaki yöntemleri
ve Dilara bunu inanılmaz besliyor arkadaşlar.
Neyse konumuza dönecek olursak önemli olan seçmeyi seçmek dedik.
Peki neyi seçeceğimizi nereden bileceğiz?
Yani sonuçta bu seçmeyi seçme hali seçimdeki kaygıyı ortadan kaldırmıyor değil mi?
İşte tam bu noktada yıllar önce beslenin tüm sancılarının başladığı yere cevap olan şeyler öğrendim.
Arkadaşlar ben yıllar önce işim maaşım tam istediğim yere geldiğinde inanılmaz bir depresyona girmiştim.
Tabii ben dahil kimsenin anlamlandıramadığı bu depresyonda ben terapiye gitmeye karar verdim.
Etrafımdaki herkes saçmalama ya senin terapilik bir şeyin yok çok düşünüyorsun ondan oluyor gibi tepkiler veriyorlardı.
Ardından ben yine de terapiye gittim çünkü gerçekten içinden çıkamadığım rüyalar bunalımlı hallerle baş etmeye çalışıyordum.
Ve terapi sırasında benim bile bilmediğim bir cevabı verdim.
Sanki bu hayatı ben tercih etmemişim, bu planları ben yapmamışım, bunu ben istememişim gibi geliyor.
Kendi yaşadığım hayata yabancı hissediyorum.
Ve aynı zamanda böyle hissettiğim için de inanılmaz bir pişmanlık hissediyorum.
Kendimi şımarık, değer bilmez, şükretmez bir insan gibi görüyorum.
Bu yüzden kendime kızarken de kendime daha çok zarar veriyorum.
Yani ne yapacağımı bilmiyorum.
Bana bir yardım edin doktor hanım.
O zamanlar doktor hanım güzel yardım etti.
Fakat ardından benim derinleştiğim, keşfettiğim her yerde çok daha büyük cevaplar buldum.
İşte bunlardan bir tanesi de tam olarak bu seminerde oldu.
Çünkü Dilara şöyle bir şeyden bahsetti.
Kurduğumuz hayalleri gerçekleştirdiğimiz ve sahip olduğumuzda aslında kendi sahip olduğumuz bir hayatı yaşıyoruz.
Fakat bizim için seçilmiş şeyleri yaşadığımızda mecazen bir kiralık hayat yaşıyoruz.
İşte bu iki koşulda da pişmanlıklar var.
Yani bazen rahatsız hissetmeler var, bazen tatsızlıklar var.
Sen bu tatsızlıkları yaşadığında eğer kiralık bir hayat yaşıyorsan kendini mağdur hissediyorsun.
Fakat sahip olmak istediğin bir hayatı yaşıyorsan bedel ödüyormuş gibi hissediyorsun.
İşte o terapiye giden bestenin hissettiği mağduriyet ve ağlama ve pişmanlık hali tamamen o kiralık hayatı yaşamaktan gelen bir şeydi.
Ve 3 senedir kimsenin onayına hitap etmeyen, kimsenin hoşuna gitmeyen ama benim çok içimesinden bu hayatta yaşadığım şeylerse tamamen bir bedel ödemekten ibaret.
Ve bu yüzden ben bugün bedelini ödediğim her şeyde belki kazandığımda belki kaybettiğimde yine de onunla bir şekilde içselleşebiliyor ve sahip olduğum bir deneyimden daha çok şey kazanabiliyorum.
Ama diğer senaryoda bana inanılmaz maddi bir güç verirken bir şekilde benim hayatıma çok daha hizmet ediyormuş gibi görünürken gelen her şey sanki benden teğet geçiyordu.
Yani ben onu içselleştiremiyordum.
Onu bir deneyim haline getiremiyordum ve bu da benim hakikatim olamıyordu.
Sık sık kendimi bir yalanın içinde yaşıyormuş gibi hissediyordum.
Yani Ayşe'nin, Ahmet'in, Fatma'nın istediği bir şeyi yaşıyorum ve onlar bunu övdüğünde de bununla gurur duyuyormuş gibi taklit yapıyorum.
Nerede duracağımı asla bilmiyorum.
Onlar ne zaman dur derse o zaman duracağım ama o belirsizlik de beni mahvediyor çünkü sürekli daha fazlası geliyor.
Ve o fazlasına giderken hala kiracıyım.
Yani ömür boyu kiracı olmak gibi bir şey.
Fakat son zamanlarda o sahip olabileceğim hayata hazırlandım.
Yani bir şekilde belki metafor üzerinden gidersek o ev için bir down payment yani ön ödeme biriktirdim.
Belki de sahip olacağım hayatın kriterlerini kendi koşullarıma göre belirledim.
İhtiyaçlarımı daha iyi anladım, beklentilerimi biraz daha gözden geçirdim.
Şimdi ise dışarıdaki sesi kısmaya başladım.
artık sadece önemli olanın kendi sesim olduğunu bildiğim bir yerdeyken
Dilara da tam olarak bunu söyledi.
Sen seçmeyi seçtiğinde ve kendi kararlarına sahip çıkacak bir cesarete sahip olduğunda
dışarıdaki sesler kendiliğinden kısılmaya başlar.
Ve buna da aslında bir noktada iman sıçraması
yani kendi düşündüğün, kendi kafandaki şeye
inanarak onun peşinden gidebildiğin bir hale bürünme olarak bakabiliriz.
İşte ben geçenlerde Carl Jung'un videosunda
inanmıyorum, biliyorum dediği yerde böyle bir güç hissetmiştim.
Şimdi bugün bu seçimin arkasından gidebilme, diğer sesleri kısabilme,
kendi kafandaki yolu takip edebilmede de aynı şeyi hissediyorum.
Tüylerimi ürperten, bazen gerçekten böyle kalbimi hızlandıran bir hal
ama buna inanmayıp ne yapacağım ki?
Ya da diğerlerine inanıp bir kere daha kiracısı olduğum bir hayat mı kuracağım?
Yok arkadaşlar, aynı nehirde iki kere yıkanmaz.
Ben oradan alacağımı aldım.
Şimdi yeni nehirlerde kendi seçimlerimin sularında yıkanmak istiyorum.
Orada yeni şeyler öğrenmek, kendi seçimlerimden pişman olmak istiyorum.
Yeterince iyi bir karar kararsızlıktan iyiyse yeterince iyi bir kararın peşinden gitmek tümünden iyidir.
Düşüncelerimin röntgenini çektim, yorumluyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
