
yeni sorumluluklar kaygılarla gelirken, kısa bir sohbette hiç beklemediğim çok iyi bir soruya vardım: hayatındaki mutlu anları toplasan kaç dakika eder?
bu bölümde mutluluğun peşinden koşarken hayatın geri kalanını nasıl gözden kaçırdığımızı, mutsuzluktan kaçmaya çalışmanın bizi nasıl bir kaygı döngüsüne sokabildiğini ve belki de yaşamın asıl olarak bu iki uç arasında olup bittiğini düşünüyorum.
kıssadan hisse, bu kez ankaralı bir abimizden geliyor.
Bana ulaşmak istersen:
dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Selamlar Düşünce Röntgeni podcast'e hoş geldiniz efendim.
Günlerdir stok yapacağım dedikten sonra podcast kaydedemiyorum çünkü çok sıcak.
Arkadaşlar bakın hava 33 dereceye çıktı.
Burası Los Angeles yani ben 24 derecenin üstünü görmeden 3 senedir yaşadığım yerde 33 dereceyi gördüm diyorum.
Bu El Nino felaketi zaten direkt Pasifi'nin ısınmasıyla alakalı bir şeymiş.
Hani suya girmek anlamında okyanusu deniz gibi hissetmek babında bakarsak mükemmel.
Ama hayatıma kaldığım yerden devam etmeyi bırakın.
Bir de üstüne kendime yeni sorumluluklar çıkardığım bu dönemde tüm motivasyonumu aldığı için hiç güzelliği.
Neyse birkaç güne geçecek inşallah ama ben bugünü boş geçiremezdim çünkü gerçekten elimde sayılı günler kaldı.
Bu yüzden de birazcık arkadaki gürültüleri mazur görün bugün böyle bir podcast çekeceğim.
Bugün size geçenlerde eşimle beraber yaptığımız bir muhabbet sırasında açılan bir konuşmadan ve oradan aslında böyle kıssadan hisse bir hikayeden bahsetmeye geldim.
Kısa kısa bahsettiğim gibi son zamanlarda fazlasıyla yeni sorumluluklara giriyorum ve bunlar aslında kaçtığım sorumluluklar olduğu için de bir yandan bazı kaygılar yaşıyorum.
Bu kaygılı dönemde hem göçmenliğin sebebiyle hem de zaten hayatımın 7 senesinde olduğu gibi eşimle sohbet ettim.
Bir yandan da hayatımdaki tüm gelişmelere çok içeriden hakim olan birisi olarak bu tarz konularda benim tüm sürecimi gözlemleyebiliyor.
Ben de bunun faydasını çok görüyorum yani direkt onunla konuşabilmek, onunla bu kadar derinleşebilmek gerçekten çok işime geliyor arkadaşlar.
Neyse o günde böyle anlatıyorum işte yani bu düşünceler geliyor, bu kaygılar geliyor, böyle hissettiğimde bunların hepsinden vazgeçmek istiyorum vs. vs. konu uzuyor.
Size de oluyor mu böyle şeyler bilmiyorum ama bence mutlaka bir noktada hissetmişsinizdir.
Hani böyle başınıza yeni bir iş açarsınız oldukça da heyecanlı başlarsınız ama ilerleyen süreçte sanki anlamıyormuşsunuz, olmuyormuş, yapamıyormuş gibi hissetmeler gelir.
Ve o noktada ya ne gerek vardı bu kadar iş çıkarmaya?
Aslında ben bunu istiyor muydum, istemiyor muydum, tam da emin değilim gibi böyle soru işaretleri oluşmaya başlar.
İşte ben de tam olarak buna benzer bir yerlerde böyle sürekli şikayet etmekle bedel ödemek arasında bir hisle baş etmeye çalışıyorum.
Bir yandan da arkada inanılmaz güzel bir Kaliforniya sahili, bir yanda sörf yapan insanlar, işte hava çok güzel, çok tatlı bir rüzgar esiyor.
Diyorsun ki yani böyle güzel bir şeyin içindeyken ben neden böyle kötü ve bunalımlı bir şey yaşıyorum?
Ve bunun üzerine konu devam ederken aslında istediklerimizi yaşayabiliyor muyuz?
İstediğimiz şey mutlu olmak mı?
Peki mutlu olmak dediğin şey nedir?
Mesela en son ne zaman mutluydun?
Gibi gibi konu daha da giderken eşim bir anda kendisinin bir askerlik anısından bahsetti.
Burada bir parantez açmak istiyorum.
Kendisi 15 gün Ankara'da askerlik yaptı.
Ama inanılmaz askerlik anıları var yani.
Gerçekten 7 senedir bitmedi.
Hatta şöyle bir şey fark ettim.
Etrafımda bedelli askerlik yapan bütün arkadaşlarımın inanılmaz askerlik anıları var.
Ama uzun dönem yapanların hiçbir askerlik anısı yok.
Yani bu çok tuhaf bir farkındalık ama neyse konumuz bu değil zaten şimdi.
Tam böyle bir muhabbetin ortasındayken eşim bir anda Ankara ağzıyla askerlikteki bir arkadaşının söylediği şeyi söyledi.
Hayatındaki mutlu anları toplasan kaç dakika eder?
Ya da kaç saat? Belki de kaç gün? Hadi bakalım kaç ay?
Ben şu anda 30 yaşındayım ve bu soruya cevap vermeye çalışırken düşündüğümde hani 3-4 saat belki de hadi bilemedin 6 saat olabilir diye bir cevap verdim.
Ve verirken açıkçası bir tık yargılanmaktan korktum hani ben mutsuz bir insanım gibi algılanabilme ihtimalinden.
Ama eşim de direkt dedi ki işte bu çok güzel zaten bu kadar ve bunun peşinden koşarak yaşayamazsın.
Aynı şekilde mutsuzluktan öldüğün zamanların toplamı da bu kadardır.
Evet belki çok acılı şeyler yaşamışsındır, çok depresif zamanlardan geçmişsindir ama bir şekilde geçmiştir.
Ve zaten o dibini hissettiğin yerde çok fazla kalamamışsındır.
Çünkü bir noktada zaten evrimsel olarak böyle yaratılmamışız.
Kurulumumuz böyle değil arkadaşlar.
Bir şeye çok fazla tahammül edip içinde kalamadığımız için zaten anlamlar yaratan, o anlamlara tutunan ve o anlamların peşinden giderken başka anlamlar yaratmaya meyilli olan bir canlıyız.
Ve bu kurulumdaki anlamı, hedef alan şeyi mutluluk olarak isimlendirirsek o kadar kısa ve o kadar nadir içinde kalabildiğimiz bir durum ki, bir hal ki nasıl ola ki hep onu yakalayabilelim, nasıl ola ki hep onun içinde kalabilelim.
Ben böyle bir süredir insan psikolojisiyle ilgileniyorum.
Bir de yanına felsefe eklemeye çalışıyorum.
Az çok biliyorsunuz zaten.
İlk okumalarımdan ya da ilk anlamalarımdan çıkardığım yorum şu olmuştu.
Bunu sık sık söylerim.
Hepimiz anamızın karnındaki o huzurlu yatışa arıyoruz.
Ve bir şekilde ona da mutluluk diyoruz.
Bugün hayatımızda haz aldığımız şeyleri mutlulukla karıştırıyoruz.
Sonra da mutsuz olma ihtimalimiz ya da o hazı hissetme ihtimalimizden uzak olduğumuz anlardan kaçmaya çalışıyoruz.
Ve bunun içinde mesela parasızlık, maddi imkansızlık ya da ne bileyim hastalık ya da işte iyi arkadaşın olmaması, iyi bir eşinin olmaması gibi gibi binlerce seçenek var.
Sürekli nesnesinin değiştiği ve yakaladığında da aslında çok fazla kalamadığın bir anı yakalamaya çalışmak hatta bunu yakalamama ihtimaline karşı hayattan kaçmak ne kadar anlamlı?
Burada şöyle küçük bir ara verelim hani bir düşünme arası gibi olsun.
Bunu düşünürken aklıma çok eski bölümlerimde referans olarak koyduğum Volkan Öge'nin mutluluk tarifi videosu geldi.
Orada diyordu ki hayat aslında o hedef koyduğun şeylere ulaştığında yaşadığın mutluluk anını yakalamaktan ibaret de değil.
Ya da aynı şekilde bir şeyleri kaybetmeye başladığın ya da daha negatif şeyler yaşadığın dönemlerdeki mutsuzluk halinden de değil.
Hayat tam olarak o iki halin arasında geçirdiğin süreçten ibaret.
Ve sen sahip olduğun şeylerin yüksekliğiyle mutlu olmaya ya da düşüklüğüyle mutsuz olmaktan kaçmaya çalışırsan aslında yaşamayı kaçırmaya başlıyorsun.
Ardından yaşamayı kaçırmanın verdiği kaygıyla daha fazla kaygılanmaya ve bir kaygı sarmalının içinde dönmeye başlıyorsun.
Bence bu sarmalın içinden dümdüz bir çıkış yok.
Aslında o sarmalda dönerken her bir fark edişte bir adım daha dışarı atarak çapımızı genişleterek kendi anlamlarımıza ve özgürlüğümüze kavuşma hali var.
Hatta ben bununla ilgili bir resim çizmiştim.
Instagram'da kırmızı arka planlı üzerinde böyle bir insan figürüyle çizilmiş bir sarmal görürseniz o 3A sınıfından bestenin yaptığı resme bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Yani kim bilirdi ki arkadaşlar eşimin 15 günlük askerlik anısından bir arkadaşının Ankara ağzıyla kardeşim hayatındaki abutlanların toplamı kaç dakika eder sorusunun gelip de bizim muhabbetimizin ortasında bambaşka bir yöne gitmemizi ve bunun üzerine de saatlerce konuşmamızı sağlayacaktı.
İnanın ben de bilemezdim ama artık biliyorum.
Ve tam olarak bu yüzden belki de bugün mutluluk dediğim ana hitap etmeyen tüm anların
bir gün benim ya da yanımdaki birinin ya da dünyadaki herhangi birinin mutluluğuna sebep olacağını biliyorum.
Belki bir derdini çözebileceğini, her şeyin birbiriyle bağlı olduğunu ama bir o kadar da ayrı olduğunu.
Aslında o anlamları bir araya getirenin bizim niyetimiz olduğunu fark ediyorum.
Ve bu beni bir tık böyle rahatlatıyor diyebilirim.
Sizinle de paylaşmak istedim.
Düşüncelerimin röntgenini çektim, yorumluyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
