
bir kahvenin parasını biriktirsek yıllar sonra ne olur? peki hayatımızdaki her seçimi böyle hesaplamaya başladığımızda ne olur?
karşıma çıkan bir kahve bardağı reklamından yola çıkıp fırsat maliyetini, sürekli daha iyi seçeneği arama halini ve hayatı optimize etme takıntımızı düşünüyorum.
belki de her deneyimin fırsat maliyetini hesaplamak mümkün değildir. çünkü bazı şeyleri ölçmeye başladığımız anda, artık onları yaşamıyor olabiliriz.
bana ulaşmak istersen:
dusuncerontgeni@gmail.com
Transkript
Selam Düşünce Röntgeni podcast'e hoş geldiniz.
Bugün stok bölüm yapayım diye böyle bir toparlandım, çanta hazırladım.
Bisikletle beraber sahile gittim.
Şöyle güzel bir kahveciye oturdum.
Sonra hazırlamakta olduğum bölümden çok başka bir bölüm hazırladım.
Çünkü o sırada kahveciden aldığım kahve bardağının dışına takılan o tutacak var ya
onun üstünde bir yazı gördüm.
Diyor ki önümüzdeki 100 bin kahveyi es geçerseniz muhtemelen bir stüdyo sahibi olabilirsiniz.
Şimdi arkadaşlar az çok beni tanıdınız artık burada 40 küsur bölümümüz var herhalde saymıyorum da.
Yani böyle şeyler üzerine düşünmeyi seviyorum ve bunu kara kara oturup bu ne ya falan eleştiren bir yerden düşünmekten ziyade
biraz daha böyle komik gelen hani tatlı bir şaka anlayışı olan bir yerden değerlendirmeye çalıştım.
Tabii ki o matematiksel ve mantıklı yanım yine aktive oldu ve 100 bin kahvenin ne kadar sürede nasıl içilebileceği gibi bir hesaba düştüm.
Şaşırdım açıkçası çünkü hayatım boyunca kahve içsen hatta biraz iyimser yaklaşalım böyle 90 sene yaşayacağımızı varsayalım
ve ortalama 20 yaşından itibaren kendi kahveni almak ve her gün kahve içmek gibi bir alışkanlığa sahip olacağını düşünelim.
Yani ortalama 70 sene bu eylemi gerçekleştirebilirsin.
Ve 70 sene yaklaşık 25.500 gün ediyor arkadaşlar.
Yani her gün bir kahve içsek hayatımız boyunca 25.500 kahve falan içebiliyoruz.
Yani bu kağıdın üzerindeki hesaba gelirsek 100.000 kahve içebilmemiz için
ya da 100.000 kahveyi es geçebilmemiz için ortalama günde yaklaşık 4 kahve falan içmemiz ya da es geçmemiz gerekiyor.
Durmadım bu fikri destekleyen idea'nın arkasındaki maddi motivasyona da baktım ve dünya standartlarında ortalama bir kahve 3.67 dolarmış.
Hadi üzerine süslü olsun sütünü bilmem neden eklet işte şöyle bir koleksiyondan yapılsın falan filan kahveyi 5 dolardan hesaplayalım.
127 bin dolar falan ediyor.
Ya böyle sayıları küçük görüyormuşum gibi bir ses var.
Evet küçük görüyorum ama hani o paraya sahip olduğum ya da o kadar vakti az bulduğum için gibi bir yerden düşünmeyin.
Sadece günümüzde sayıların hep böyle daha da büyüdüğü, işte fiyatların çok arttığı, tartı dışındaki birçok alanda sayıların daha büyümesini istediğimiz için bu sayılar bana biraz küçük geldi yani şaşırdım açıkçası.
Şu ömrü hayatımızda 25.500 tane kahve içip de 127.000 dolar para harcayabileceksek tabii ki de ben harcamaktan yanayım.
Ama bir yandan da böyle kulağımın arkasında bıdı bıdı bıdı susmayan bir ses var.
150.000 dolar da az para mı ya? Yok onu yatırım yaparız katlanır para büyür derken bir bakmışsınız konu dükkan mı alıp kiraya versek yoksa 1 artı 1 mi daha mantıklı gibi bir yere gelmiş.
Ay arkadaşlar yani bu konuların içinde o kadar uzun süre kaldım.
Bazen bunlara sahip olmayı istedim.
Bazen acaba yanlış mı yapıyorum diye kendimi yedim.
Çünkü ben de birçoğumuz gibi fırsat maliyetini gözeterek büyüdüm.
Yani en azından gözetmek zorunda kalarak büyüdüm.
Nedir fırsat maliyeti şöyle bir küçük açıklamak istiyorum.
Çünkü ne kadar sık duysak da anlamını çok iyi bildiğimizi düşünmüyorum.
Ben işletme okuduğum için tabii ki bu hesapların içinden çok çok uzun bir şekilde geçtim.
Ama yine de böyle günlük dilden anlatacak olursam fırsat maliyeti bir seçim yaptığında vazgeçtiğin en iyi alternatifin değerine denir.
Bakın burada çok önemli bir nokta var.
Karşılaştırmayı kalan tüm seçeneklerle değil kalan tüm seçenekler içerisindeki en iyi alternatifle yapmanız gerekiyor.
Örneğin indirim sektörü bu konuda başta gelir işte.
bir ürünü 100 TL'ye almak yerine 70 TL'ye aldığınızda fırsat maliyetiniz 30 TL'dir.
Bazen de henüz olmamış bir şey üzerinden de değerlendirebiliriz.
Örneğin 1000 dolarlık bir ürünü almak yerine hesaba koyarsak
o 1000 doların ne olma ihtimalinde kazanacağınız parada bir fırsat maliyeti kovalaması aslında.
Ve sadece parayla da kalmıyor arkadaşlar.
Mesela ben bunu mutfaktan salona giderken bile yaşıyorum.
Hani elim boş gitmeyeyim ki bu yolu boşa harcamayayım gibi bir kafam var.
Hatta bununla ilgili bir arkadaşımla konuşmuştum.
Kendisi herhangi bir işi tek bir sebeple yapamadığını söylemişti.
Çok tanıdık geldi tabii yani.
Ben de çok benzer şeyler yaşıyorum ama onun kadar ekstrem olduğunu düşünmüyorum.
Hani A noktasından B noktasına gidecekse amacı sadece B noktasına varmak değil.
O B noktasına giderken yapılabilecek herhangi bir şeyi o plana eklemek gibi bir kafa yaşıyor.
Ve o bundan çok tatmin oluyor.
Kendisi bundan çok mutlu.
Ama bu tam olarak aslında bu fırsat maliyeti ve optimizasyon bağımlılığının bir örneği diyebiliriz.
Ve bunun gibi günlük hayatımızda bu optimizasyon tuzağına düştüğümüz, bazen de bunun faydasını gözeterek bazı duygulardan kaçındığımız,
bazı fırsatları yakalarken kendimizi daha iyi hissettiğimiz binlerce örnek var.
Tam olarak bu örneklerin içinden geçerken bir noktada sorgulamaya başladım.
Yani neden hep daha iyi bir fırsatı yakalamak ve her andan kar elde etmek zorundayız?
Hatta bunu geri geliyorsa ancak maddi değil eylemlerimizde bile yapmak zorundayız.
Bunun nedeni nereden geliyor diye baktığımda tabii ki işte aile bireyleri, atalar dedelerdeki bu çok duyulan kıtlık bilinci karşıma çıktı.
Şimdi tamam bu kıtlık bilincini anlıyorum.
Zamanında tüp kuyrukları varmış işte yağı bile sayılı alıyorlarmış, ışıklar yanmıyormuş, savaş varmış falan hiçbirini küçümsemiyorum.
Hepsi çok acı deneyimlerdi.
Günümüzde hala yaşanıyor ve umarım bir an önce son bulurlar.
Fakat bu geçmiş deneyimlere bakarken hep materyal anlamında bir kıtlık algısına sahip olup zaman ve deneyim anlamındaki kıtlıkla ilgili hiçbir şey hissetmediğimizi fark etmeye başladım.
Yani sanırım hepimiz yaşıyoruz diye aman zaten yaşıyoruz ya onu çok düşünmeye gerek yok gibi bir kafaya geçiyoruz.
Ve bu yaşadığımız süreçte ne kadar çok materyal elde edebileceğimize odaklanmayı daha da bir üste koyuyoruz.
E peki arkadaşlar bu benim atamın dedemin geçen açlıklarından falan filan ders alıyorum da ben.
Geçen zamanından kaybolan enerjisinden ne bileyim yakalayamadığı motivasyonundan hiçbir ders almıyor muyum?
Hani bunların kıtlık bilinci var da bunların kıtlığı yok mu?
Baktığınızda para gider gelir işte bambaşka bir hale bürünür.
Bir gün bir şey olur her şey yok olur yarın yepyenisine sahip olursun.
Ama zaman geri gelmiyor ya en çok zamanın kıtlığını hissetmemiz gerekmiyor mu?
Şimdi mesela ilk örneğimize döneceğim buradan.
Diyelim ki ben 70 sene boyunca çok istikrarlı bir şekilde günde bir kere dışarıdan kahve satın aldım.
ve bu bana 25.500 tane kahve demek oldu.
Sayısal anlamda belki 25.500 kahve dedim ama
bir yandan da 25.500 kere o kahveciyle edilen bir muhabbet,
belki sadece selam demek, belki yeni bir yüz görmek,
belki attığın adımlarda bir anda yağmur yağması,
bir anda bir güneş açması, bir anda sokakta gördüğün bir renkle,
bir insanla, bir çiçekle yaşadığın bir etkileşim demek.
Hatta her gün o kahveyi sen yapmadığın için nasıl olacağına dair
bilmediğim bir merakla gitmek.
O merakla beraber yeni bir deneyim
elde etmek demek. Yani o
anlarda ne yaşarsan yaşa
25 bin kahvenin parasının
hesabında duracağı ya da inanılmaz
mükemmel bir yatırım şeklinde
olacağı halinde daha zengin
olacağını düşünmüyorum. Ne yazık ki
günümüzde birçok şeyi
artık daha çok sahip olduğumuz
değerlerle ölçüyoruz. Yani
daha çok maaş, daha çok ev,
daha çok para, daha çok
imkan gibi görüyoruz. Fakat
kaybettiğimiz zamanı çok gözden kaçırıyoruz.
Engin Geçtan'ın İnsan Olmak kitabında bir cümlesi vardı.
Şimdi aklıma o geldi.
İnsan bir zaman tüketicisidir diyordu.
Gerçekten öyle.
Kazanmaya odaklandığımız anda her ne kazanıyorsak kazanalım
geri dönüşü olmayan tek bir kaybımız var.
Daha doğrusu tek bir net kaybımız var.
O da zamanımız.
Şu an bunu dile getirdiğim anda bile içimde böyle kıpır kıpır hale gelen bir kaygı var arkadaşlar.
Hani inanılmaz iyi geçirmeliyim zamanımı, çok verimli olmalıyım, en iyisini yaşamalıyım gibi böyle bir istek geliyor.
Ama ben zaten bu isteğin üstüne çok düşündükten sonra bu bölümü yapmaya başladığım için bu isteği bir kenara koyup başka bir yerden konuşacağım.
Şimdi de bunu size dile getirmemin nedeni eğer içinizde benzer bir his parladıysa böyle bir şey ortaya çıktıysa bir durun beni bir dinlemeye devam edin.
Çünkü bahsedeceğim bazı şeyler var.
Hani dedim ya hep fırsatları gözetmem gereken, fırsat maliyetini iyi hesaplamam gereken bir yaşamım oldu.
Çünkü etrafımdaki insanlar, sistem, ailem, çevrem hep bunu yapıyordu ve bunu yapabileni takdir ediyordu.
Fakat benim aklım başına gelmeye başladıktan sonra bu konuda birazcık değiştim.
Bakın aklım başıma gelmek dedim ya bu arada.
Bununla ilgili bir şey anlatmak istiyorum.
Geçenlerde bir kitapta okudum.
İşte bu 20. yüzyılın başlarında Amerika'da çok ciddi bir konu varmış.
insanlara ne zaman yetişkin diyoruz.
Ve işte bir dönem 30'lar denmiş, bir dönem 40'lar denmiş,
bir dönem işte işini şu kadar sene yapanlar denmiş birçok açıdan değerlendirilmiş.
Fakat günün sonunda ortak bir kriter fark etmişler.
Daha böyle universal, daha kapsayıcı olan bir yerden.
O da şu ki ne kadar sene yaşadığını değil,
ne kadar sene daha yaşayacağını düşünmeye başladığın yerde yetişkin oluyormuşsun.
İşte biraz önce bahsettiğim aklım başıma geldiğinde dedim ya,
Bu tam olarak böyle bir algı değişikliği dönemine geldi.
Hatta belki de o yüzden bunları düşünmeye başladım.
Çünkü böyle 25'te vay inanmıyorum 25 sene ya 26 süper falan derken 27'ye doğru böyle
hatta daha doğrusu 28'lere doğru bir 28 daha yaşasam bundan daha fazla yol almış olur muyum falan gibi böyle
hani geleceğe dönük bir düşünce şekline geçmeye başladım.
30'uma geldiğimde ise artık daha ne kadar yaşayacağım?
Aman bir 30 daha yaşar mıyım değil.
önümdeki en az 20 sene ben ne yaşamak istiyorum ve ben bunu nasıl yaşayabilirim diye düşünmekten başka bir şey düşünemez haldeydim.
E hal böyle olunca inanılmaz bir kriz başlıyor arkadaşlar.
Çünkü ne kadar yaşayacağımız ve hatta o yaşamı nasıl yaşayacağımız o kadar belirsiz ki.
Bunu en başlarda fark ettiğin yerler aslında biraz daha fark etmediğin yerler oluyor.
Hani öleceğini anlıyorsun ama anlamıyorsun da.
Hatta bu konuyla böyle ilgileniyorsanız Even the Yolum'un Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek kitabını böyle çok çok çok çok öneririm.
Ama ben konuma döneceğim.
En başlarda çok fırsatçı oluyorsunuz.
Yani madem yaşayacaksam en iyisini yaşamalıyım gibi böyle çok kısa vadede çok büyük avantajlar elde etmek üzere planlar yapmaya başlıyorsunuz.
Hatta bunu iyice çözültürseniz kafa şuralara geliyor.
İşte ben 10 sene çok çalışacağım, 20 sene çok çalışacağım sonra da full yatacağım.
Bunu çok sık duymuşsunuzdur.
Hani duymadıysanız etrafınızda kesin görmüşsünüzdür.
Ben çok gördüm ve gördüğüm kadarıyla hiçbiri de duramadı arkadaşlar.
Hatta en son yani aklımın hayalimin alamayacağı bir paraya sahip insanla tanıştım.
Ve gerçekten çok parası var.
Yani arkadaşlar böyle hani alışverişe falan yetecek para gibi düşünmeyin.
Ciddi bir paradan bahsediyorum.
Gerçekten de kendi tırnaklarıyla kazıyarak gelmiş.
Hani bir yerlere gelip bir şeyler olmak istemiş.
Orada durmak istemiş.
Ama bu artık mümkün bile değil.
Yani çünkü oraya geldiğinizde zaten artık bu fırsatçı ruha bir bağımlılık geliştirmiş oluyorsunuz.
Ve gittiğiniz her bir yolda yeni bir fırsat kovaladığınız ve kovaladığınız fırsatların her birinin çok daha ciddi bir bağlılık gerektirmesi sebebiyle zaten çıkamıyorsunuz.
Hatta belki de artık çıkmak istemiyorsunuz.
Mesela benim karşıma çıkan örneklerden bir tanesi de şuydu.
Hani çok erken yaşta güzel fikirlerle ciddi startuplar kurup exit olup böyle büyük paralarla emekli olabilecek insanlar gördüm.
Ve bu insanların birkaç sene sonra yeni bir startup kurmak, daha iyi bir fikirle exit olmak, daha çok para kazanmak için yine çok çalıştığını gördüm.
Yani bence artık bu X ve Y kuşağında belki geçerli olmuş fiyaskoyu bir kenara kaldırmak gerekiyor.
Çünkü dünya da artık böyle işlemiyor.
işlemiyor. Eskiden zaten paranın
geldiği noktada o parayla
yapabileceğin daha fazla bir şeyin
olma ihtimali çok düşüktü. Ama
bugün ciddi bir international
bir kapitalizm halinde yaşadığımız
için o parayla
her gün yeniden ve daha fazla
yapabileceğin şeyler çıkacak karşına.
Ve sen optimizasyon
bağımlılığına sahip olduğun için
muhtemelen o parayı onlara harcamak
ya da onlara da sahip olmak isteyeceksin.
Çünkü insansın. Yani en azından
Ben insanım ve bunu kabul ederek, deneyimleri de gözeterek bunun pek mümkün olmadığı gerçeğiyle el sıkışmaya çalışıyorum.
Peki aklım başına gelmeye başladıkça ne düşünüyorum derseniz?
Kendimi biraz daha geçen zamanın geri gelmeyeceğini bildiğim bir yerde o zamanın deneyimsel bir kazancını elde etmeye odaklamaya çalışıyorum.
Tabii bunu yaparken o toplumsal stüdyo ve maddi hedefleri gözetirsem muhtemelen onlara giden yolları diğer kişilerle benzer bir yoldan yürüyeceğim için o deneyimsel zenginliği de elde edemeyeceğimi düşünüyorum.
Çok karmaşık bir cümle oldu o yüzden basitçe bir örnek vereceğim.
Hani böyle meslek bazlı bir üniversite gibi düşünebilirsiniz.
İşte X okuluna giderseniz mezun olduğunuzda da X mesleğine sahip olabilecek bir kişi olursunuz.
Ve ardından dilerseniz diğer X'ler gibi o X işini yapar ve muhtemelen benzer standartlara sahip olduğunuz için deneyimsel olarak da diğer X'ler gibi yaşarsınız.
Materyalist düşündüğünüz bir yerden geçilmesi gereken çok güzel bir yol ve bence medeniyetin içinde de çok iyi bir yer bulmak için yani kılçıksız bir plan.
Fakat yaşamak için yani bir ömrü geçirmek için mantıklı gelmiyor.
Çünkü ben eğer her anımı bir yere ulaşmak, birilerine benzer maddi veya manevi koşullara sahip olmak için yaşarsam ben o ana kadar yaşamış değil sadece o ana varmış olurum.
İçinden geçtiğim her deneyim çok çok yüksek ihtimalle bana özel ve öznel olsa bile hedef o kadar net ve belirli ki çok başka bir yere çıkma şansının olmadığı bir yerde yaşamış olman pek mümkün değil gibi geliyor.
Bu düşünceyi çok yargıladığım zamanları hatırlıyorum böyle hani boş yapıyorlar gibi geliyordu insanlar işte ya da çok rahatlar ondan böyleler falan diyordum.
Fakat içinden geçerek fark ettiğim ve o eski besteye baktığımda gördüğüm çok önemli bir yanlış var.
Ben deneyimin fırsat maliyetini hesaplamaya çalışıyordum.
Oysa ki deneyimin fırsat maliyeti olmaz.
Çünkü ilk zamanda yapabileceğin Y aktivitesinin yerine aynı ilk zamanda yapabileceğin Y artı 10 aktivitesini yapma ihtimalin olan zaman çoktan geçmiştir.
Ve geçmiş bir deneyime ya Y artı 10'u yapsaydım diye bakmak fırsat maliyeti değil pişmanlıktır.
Y artı 10 dediğimiz o metafordaki şey hiç yaşanmadı.
Yani olmayan bir şeyin değerini yaşadığın bir şeyle kıyaslıyorsun.
Bu çok saçma.
Çünkü deneyim yaşandığında sana bir şey bırakır.
İşte bir bilgi alırsın, bir bakış elde edersin, bir ilişki kurarsın ve belki de tam olarak yaptığın andan itibaren artık Y artı 10'u yapabilecek kapasiteye erişirsin.
Yani bilmiyorsun ki belki Y'yi yapmasaydın Y artı 10'u hiç yapamazdın.
Yani çok X'ye falan karışık oldu.
Şöyle bir temize çekip bitirmek istiyorum arkadaşlar.
Yine kahve örneğine dönecek olursam kahveyi içerken bu 5 dolar 70 yılda da 127 bin diye düşünürsen kahveyi içmiş olmuyorsun.
Kahveyi denetlemiş oluyorsun.
Kahveyi ölçmüş oluyorsun.
Ve bu hesapları yapan zihin o deneyimin içinden çıkıyor.
Artık o deneyimi ölçen yerde olmaya başlıyor.
Ölçmek deneyimi bozduğu için herhangi bir fırsat maliyetini deneyim üzerinde kurgulayamazsın.
Bugün çok mantık problemi tarafından bir bölüm çekmiş oldum.
Umarım dediklerim anlaşılmıştır.
Anlaşılmadıysa muhtemelen gelecek bölümlerde tohumlarını biraz biraz buluruz bir yerlerde.
Düşüncelerimin röntgenini çektim, yorumluyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
