
9 günlük bayram tatilinin bitiş sendromunu yaşarken, sığınacak en konforlu limanımıza, yani ergenliğimizin o kasvetli ve gizemli vampir erasına geri dönüyoruz ama bu sefer 30'lu yaşların bilinciyle, elimizde dev bir hesaplaşma listesi var. sisler dağılıyor, maskeler tek tek düşüyor.
Transkript
Herkese hello.
buluyorduk ama şimdi 9 günlük bayram tatili de geldi ve geçiyor arkadaşlar sonrasında
biz bu yazı nasıl atlatacağız son günlerde kendimi sık sık ya eskiden 2 bayramda yaza
geliyordu ne güzel günlerdi kıymetini bilemedik derken buluyorum hatta şuraya bağlayacağım
benim vampire diaries evrenine giriş yapışım da böyle bir zamanda oldu çok seneler önce
Şimdi burada böyle marka isimlerini verebiliyor muyuz?
Reklam falan olmasın da.
Dici Türk zamanı.
Bir gece evde kanalları gezerken Vampir Günlükleri diye bir diziye denk gelmiştim.
Ve tam da Damon ve Elena'nın karanlıkta ilk konuştukları sahneydi.
Yeni yayınlanmaya başlamış.
Eş zamanını bizde de veriyorlar falan.
Öyle bir dönem.
Ben zaten Edward Bella evreninde savruluyorum.
Sadece ben mi?
Yani tüm dünya Twilight'te yatıp kalkıyoruz.
İşte ben bu diziyi görünce Allah bu ne yeni bir vampir erası dedim.
Öncesinde True Blood izlemek gibi bir hataya düşmüştüm.
O yüzden temkinliydim bu sefer.
Ay o True Blood da neydi ya?
Tabutlarda uyumalar yok vampir kanıyla kafayı bulmalar falan.
Şimdi onun da seveni vardır elbet ama yani kendine saygısı olan bu diziyi izlemez ya.
Bakın benim en nefret ettiğim dizidir maalesef.
Alexander Skarsgård bile kurtaramadı
ama neyse konuşmaya değmez
işte ben tam da başarısız vampir dizilerinden sonra
Twilight serisinin devam filmlerini beklerken
dişime göre o diziyi bulmuştum
ama o zamanlar böyle sosyal medya çok aktif kullanılmıyor
bizim ergenliğimiz forumlarla yoncayla falan geçtiği için
öyle çat diye bölümlere ulaşmak falan imkansız yani
Bakın DVD'ciler vardı hatırlar mısınız?
Sezonları böyle CD CD alır onlardan izlerdik.
Aşırı dağıttım konuyu her zamanki gibi hemen toparlıyorum.
Ben televizyonda bu diziyi görmüştüm o gece ama sonra bir daha denk gelemedim.
Adına da çok bakmamışım ya da unutmuşum hatırlamıyorum şimdi.
Neyse kaybettim ben o diziyi.
Sonra yazın yazlıkta bir Ramazan dönemi günleri geçirebilmek için arkadaşlarımızla böyle filmler diziler arıyoruz.
Ve tesadüfen bu dizi çıktı karşımıza.
Ben hemen ben bunu biliyorum ya ne olur hemen başlayalım dedim ve biz sabah akşam bu diziyi izlemeye başladık.
Ama bakın nasıl izliyoruz.
Öğlen toplanıyoruz.
İftara kadar izliyoruz.
İftarda dağılıyoruz.
Sonra yine başlıyoruz.
Sahura kadar devam ediyoruz.
böyle büyülenmiş gibiyiz
denize inmiyoruz başka planlara
katılmıyoruz sadece bu dizi
var hayatımızda ve imkanlar
da kısıtlı yani internet nanay
uyurken bir yandan bölümler
iniyor işte onları tüketiyoruz
sonra bir tur daha inmesini bekliyoruz
falan
biz başladığımızda tam Klaus'un
geldiği zamanlar yayınlanmış
dizide ismi geçmeye başladığında
bizi bir merak sardı yani kim bu
Klaus IMDB'ye bakıyoruz
Kim oynuyor acaba hangi oyuncu gelmiş falan
Keşke o yazıda geri dönebilseydim ya
Ne ülkenin durumu böyleydi
Ne de bizim psikolojilerimiz
3 ay tatil yapıyorduk ne güzel
Tek derdimiz bir sonraki bölümü de indirebilmekti
Öyle işte Vampire Dariz ile bağıma biraz değinmek istedim
Çünkü ilk bölümde bu vampir aralarını anlatırken
Benim için ne ifadetine tam girmemiştim
Bu bölüm biraz daha karakterleri derinlemesini inceleyelim istiyorum
Edward Damon ya da Klaus üzerinden bir rıza kavramına bakalım.
Çünkü rıza kavramının bu evrenlerde neden esamesinin okunmadığını ve bizim bu tehlikeli aşkları neden bu kadar teslimiyetçi bir yerden tükettiğimizi de masaya yatırırız demiştik zaten bir önceki bölümde.
O zaman sözümü tutuyorum ve şimdi o pencereleri neden sıkıca kapatmamız gerektiğinin mantıklı, otuzlu yaşlar bilinciyle dolu açıklamalarına geçiyorum.
Şimdi biraz ciddiyet.
Arkadaşlar dürüst olalım.
Bugün 2026 yılından geriye dönüp baktığımızda o dönem,
ay ne kadar romantik aşkı için dünyaları karşısına alıyor dediğimiz sahnelerin aslında birer adli vaka düpedüz bir güvenlik ihlali olduğunu görmek biraz canımızı yakıyor tabi.
İlk bombayı Edward'la patlatıyorum.
Hemen kısa bir hafıza tazeleyelim.
Bella daha Edward'la sevgili bile değilken Edward her gece kızın yatak odasına gizlice pencereden giriyor ve o uyurken tepesine dikilip onu izliyor.
Bir de bunu filmde öyle bir müzikle öyle bir filtreyle veriyorlar ki
Sanırsın dünyanın en masum en derin sevgisi
Ya pardon da bugün bir erkek benim rızam olmadan
Ben uyurken odama gizlice girip beni izlese
Ben aşkından erimem arkadaşlar korkarım
Direkt polisi ararım
Bu romantizm değil yani bu düpedüz sapıklık
Ama o yaşlardaki biz buna
Beni o kadar çok seviyor ki uykumda bile benden kopamıyor
İllüzyonunu satın alarak baktık
Bizi bu teslimiyetçiliğe kim nasıl ikna etti bilmiyorum da biz de ikna olmaya dünden hazırmışız.
Ya da gelelim o çok sevdiğim Mystic Falls sokaklarına ve Salvatore kardeşlere.
Edward fiziksel sınırları ihlal ediyordu.
Damon işi bir üst seviyeye taşıyıp direkt zihinsel sınırları yani insanın özgür iradesini gasp ediyordu.
Vampirlerin o meşhur zihin kontrol gücü var ya hani.
Damon dizinin ilk sezonlarında Caroline başta olmak üzere önüne gelen kadını hipnotize edip kendi çıkarları için kullanmadı mı?
Kadınların zihnindeki rıza algısını tamamen silip onları adeta birer kukla gibi oynatıp sonra bunun adına tehlikeli ve cazibeli kötü çocuk dediler.
Bir insanın iradesini elinden alıp onunla birlikte olmak bugün bence rıza tartışmalarının en karanlık, en suç teşkil eden noktası.
Dün bir film izledim instagram sayfamda daha önce HBO'nun I May Destroy You dizisi üzerinden çok uzun bir rıza yazısı yazmıştım.
Belki hatırlayanlar vardır ya da okuyanlar.
Okumadıysanız ve hala beni takip etmediyseniz araya kısa bir reklam alayım arkadaşlar.
Beni instagramda dün bir film izledim ismiyle bulabilirsiniz.
İşte tam da o bilinçle bugün Miss Tiffols'a baktığımda Damon'un o karizmatik kaş kaldırmalarının arkasında aslında ne kadar büyük bir rıza ihlali yattığını görüp ürperiyorum.
Peki biz neden bu tehlikeli, bizi yok etmeye hazır, sınırları paramparça eden adamları bu kadar kolay kabul ettik?
Çünkü popüler kültür bize yıllarca şu yalanı sattı.
Eğer bir erkek senin için tehlikeliyse, senin için her şeyi yakıp yıkıyorsa ve en önemlisi senin sınırlarına çiğneyecek kadar sana saplantılıysa bu büyük bir aşktır.
Biz o güvenli limanların sıkıcılığından kaçıp bu narsistik girdaplarına aşk sandık.
Şimdi hala çoğu kadının problemli erkekleri hayatına alıp ben bu adamı bir gün düzeltirim mantığıyla kendi hayatını yok sayıp yine kendini ona adamasının altında bu bize dayatılan hikayeler yatıyor bence.
Ben de bu yaşımda bu bilinçle baktığımda aydınlanıyorum aslında.
Yoksa hepimizin hayatından böyleleri gelip geçti.
Hatta size daha fenasını söyleyeyim mi?
Biz bu evrenlerdeki rıza kavramının esamesinin okunmamasını o kadar normalleştirdik ki,
dizideki tek rıza gösteren, istemiyorsan yapmam, senin kararına saygı duyuyorum diyen dürüst insanları sıkıcı ilan et.
İşte popüler kültürün bizi getirdiği o tehlikeli eşik tam da buydu.
Narsizmi ve sınır ihlalini sutku zannetmek, sağlıklı bir sınırı ise heyecansızlık olarak kodlama.
Ama oyun sadece bu karakterlerin toksikliğiyle bitmiyor.
Madem maskeleri düşürüyoruz, madem sesleri dağıtıyoruz, şimdi işin en çok canımı sıkan o parasıla ekranların arkasındaki asıl adaletsizliğe yani işin mutfağına geçelim.
Çünkü ekranda bize büyük aşk, tutku, ölümsüzlük pazarlayan o Hollywood stüdyolarının arkasında aslında ne kadar çiğ ve acımasız bir sömürü düzeni döndüğünü görünce insanın böyle sinir katsayı sızıplıyor.
Arkadaşlar, Yenadol Brevin bu dizide sırtlandığı yükün büyüklüğünü lütfen bir hatırlayalım.
Kadın aynı dizide, aynı sezonda, hatta bazen aynı bölüm içinde dört farklı karakteri canlandırdı.
Saf ve sürekli her yerden kurtarılmayı bekleyen Elena,
kötülüğün ve manipülasyonun kitabını yazmış Catherine,
evrenin ilk ölümsüz kadını Amara ve o kökenlerin kanını emdiği Tatya.
Şimdi elini vicdanınıza koyun.
Her bir karakter için ayrı bir mimik, ayrı bir duruş, ayrı bir yürüyüş ve bambaşka bir psikoloji kurdu Nina.
Sırf Elena ve Catherine'in karşı karşıya geldiği, birbirinin kılığına girdiği sahnelerin çekim arkasını izlesek Nina'nın o günlerde setten eve dönmeye dermanının kalmadığını görürüz bence.
Set işçileri bile itiraf ediyor. Kadın sabah 5'te Elena olarak makyaja girip ağlama sahnesi çekip öğleden sonra Catherine olarak milleti manipüle edip akşam da geçmişe dönüp amar oluyormuş.
Resmen tek başına oyunculuk dersi verdi ve diziyi 6 sezon boyunca omuzlarında taşıdı.
Peki karşılığında stüdyonun adaletsiz çarkları ne yaptı?
Sektörden sızan o meşhur kulis bilgilerine göre ki kulis bilgisi demeyeceğim artık.
Yıllar sonra Nina Dobrev bir röportajında kendisi de anlattı.
Tüm bu devasa iş yüküne harcadığı dört katı mesaiye rağmen ne yazık ki stüdyodan tek bir karakter kaşesi almış.
Yani koskoca yapımlar resmen canım tek bir bedende oynuyorsun sonuçta karakter başına ayrı bir para mı vereceğiz kafasıyla kadının emeğinin üzerine yatmışlar.
İşin daha da can sıkan kısmı ne biliyor musunuz?
Dizinin erkek başrolleri Ian Samiraldır ve Paul Wezdi çok daha az eforla sadece tek bir karakteri oynayarak
gerçi Stefan arada delirip refer oluyordu ama o kadarcık da olsun yani.
Nina'dan çok daha yüksek paralar kazanmışlar.
İşte o çok övülen parıltılı Hollywood'un arkasındaki o acımasız cinsiyetçi iş bölümü ve emek sömürüsü tam olarak bu.
Bu. Kadın olunca
dört katı çalışsın, seti tek başına
sırtlasın ama masaya oturunca
hakkını alamasın. Neyse ki Nina
altıncı sezonun sonunda ayrıldı.
Gerçi Ian ile yaşadığı
kişisel problemler yüzünden diye
yansımıştı. O zaman bize
biliyorsunuz onlar sevgiliydi
ve ayrıldıklarında Ian
Nina'nın arkadaşı Nikiret ile evlenmişti.
Bize öyle yansıtmışlardı
ama belki de
bize yansıyanlar çok daha derin bir
adaletsizlik söz konusuydu ve daha fazla
dayanamadı. O gittikten sonra
dizine nasıl dikiş tutturamadığını
ve nasıl çuvalladığını zaten hepimiz gördük.
Bu sadece Hollywood'da
yok bu arada. Yani 2026
yılına geldik. Bizim dizi
sektöründe de hala bunları konuşuyoruz.
Büyük büyük yıldız erkek
oyuncuların yanına ondan 15-20
yaş küçük başrol kadın
oyuncuları koyup yarı fiyata bu işi
çözüyorlar. Her yerde
olduğu gibi hala kadınlar hakları
için mücadele vermeye devam ediyor
yani. Hazır bu kadınların
hem kamera arkasındaki
emeğinden hem de canlandırdıkları
karakterlerden bahsediyorken
bu iki evrenin kadın kahramanlarının
o rolleri arasındaki
devasa farkı da biraz konuşalım
istiyorum. Yani Bella ile Elena'yı
karşılaştıralım. Bella
tam bir teslimiyetçilik abilisi
değil mi arkadaşlar? Ya kızın bütün
hayat hikayesi ve bütün varoluşu
Edward'ın üzerinden dönüyor.
Kendi hayatına dair
en ufak bir aktif rolü, bir seçimi, bir bireyselliği yok.
Edward git deyince depresyona girip kendini uçurumdan atıyor.
Edward gel deyince her şeyini bırakıp ona koşuyor.
Sürekli kurtarılmayı bekleyen, o mermer soğukluğuna kendi özgür iradesini tamamen devretmiş silik bir karakter.
Vampir olduğunda bile o gücünü sadece Edward'ı ve ailesini korumak için bir kalkan olarak kullanıyor.
Yani orada bile ajandası tamamen başkaları.
Bella'dan bahsedince hep aklıma yıllardır sosyal medyada dönen bir goy goy geliyor.
Edward Bella'nın zihnini okuyamıyordu çünkü Bella'nın zihni bomboştu.
Bu teoriye hep çok gülüyorum.
Bence gerçekten aşırı doğru.
Kızın kendine ait hiçbir fikri yoktu.
Elena ise Bella'ya kıyasla çok daha aktif bir roldeydi.
Tamam kabul ediyorum.
Onun da bitmek bilmeyen ben çok ahlaklıyım.
En doğruyu ben bilirim.
Herkesi ben kurtaracağımı mı itirip insanı bazen hayattan soğutuyordu.
Ama en azından kendi kararlarını vermeye çalışıyor.
Ailesini ve arkadaşlarını korumak için fedakarlıklar yapıyor.
Yeri geldiğinde Salvatore kardeşleri karşısına dikilip hayır benim dediğim olacak diyebiliyordu.
İki kardeşi de parmağında oynatıyordu.
Bella'nın o rüzgarda savrulan yaprak hali yanında Elena yine de hikayeyi ileriye taşıyan aktif bir özneydi.
ama ikisini de şöyle bir kenara fırlatın
çünkü bu evrenin asıl kraliçesi
kötülüğün muazzam hali
Catherine Pierce'dır
önümüzde yürü kraliçem
herkes Hürrem'i örnek alıyor ama
Catherine'in değeri bilinmiyor arkadaşlar
ben hayatımda bu kadar hayatta kalma güdüsü yüksek
bu kadar bencil
ama bir o kadar da haklı bir kötü karakter görmedim
Daha gencecikken ailesi elinden alınmış, bin yıl boyunca koskoca Klaus Michaels'ından kaçmış, hayatta kalmak için her şeyi yapmış, kimseye güvenmemeyi öğrenmiş ve kendi oyununu hep kendi kurmuş.
Elena gibi mıy mıy ahlak bekçiliği de yapmıyor.
Evet gerekirse hepinizi gözümü kırpmadan harcarım ama ben yaşayacağım diyor.
O alaycı gülüşü, o topuklu ayakkabılarıyla, Mystic Falls sokaklarında Salvatore kardeşleri manipüle edişi, kıvırcık saçlarını savuruşu, Catherine gerçek bir ikondu.
Değerini bilmiyorsunuz siz onun.
Hatta biraz da beyin fırtınası yapmak istiyorum ki içimizdeki o fangör damarını biraz coşturalım.
Catherine Pierce ve Klaus Michelson bir araya gelseydi nasıl ortalığı yakıp yıkan bir dream couple olurlardı hayal edebiliyor musunuz?
Dizi tarihinin en zeki, en manipülatif, en yaralı ve hayatta kalmak için dünyayı ateşe vermeye hazır iki kötüsü.
İkisi el ele verseydi ne o Mystic Falls kalırdı ne de o Salvatore kardeşlerin ergen dizişmelerini çekmek zorunda kalırdık.
Tüm dünyayı önlerinde diz çöktürürlerdi.
Birbirlerinin zekasından ve acımasızlığından beslenirlerdi.
Ama senaristler bize bu vizyonu çok gördü maalesef.
Biz de Elena'nın Stephen ve Damon arasında gidip gelen o bitmek bilmeyen kararsızlık döngüsüne hapsettiler.
Biraz da hak teslimi yapmak istiyorum ya.
Biz her iki evrende de o spot ışıkların altındaki ana karakterlerin dramalarını çekerken
arka planda bu yapımları asıl sırtlayan, hikayeye can veren şahane yan karakterlerimiz vardı.
Mesela Vampire Diaries cephesinde bir Caroline gerçeği var ki
ilk sezondaki o yarım akıllı, kıskanç, sürekli Elena'nın gölgesinde kalıp ezilen kız,
vampir olduktan sonra resmen devleşmişti.
Kendini buldu ve dizinin en güçlü, en ayakları yere basan ve en karakterli kadınla dönüştü.
Ya da Bonnie Bennett.
Resmen Mystic Falls'un sigorta şirketiydi.
Tek başına kamu hizmeti gibi çalışıyordu, onun da değeri bilinmedi.
Dizi boyunca Bonnie'nin burnundan kan gelmediği, canının yanmadığı tek bir bölüm bile yok.
Bakın, arkadaşları sevgilileriyle fingirdeşsin, Salvatore kardeşler yine birilerini kurtarsın diye Bonnie her bölüm ayrı bir büyü yaptı.
Acı çekti, öldü, dirildi, öbür tarafta mahsur kaldı ama günün sonunda yine de yaranamadı.
Hak ettiği değeri ne o dizideki bencil arkadaş grubundan ne de fanlar arasında tam anlamıyla asla göremedi.
Bu da benim için de çok büyük bir uktedir.
Ya sonunda o çok istediğim mutlu sona bile ulaşamadı ki ulan Stefan hepsi senin yüzünden.
Evet sakinim hemen Twilight tarafına geçiyorum.
Edward'ın bitmek bilmeyen ben bir canavarım lanetlenmişim çok acı çekiyorum melankolisinden ruhumuz iyice sönmüşken bizi hayata bağlayan tek bir yer vardı.
Alice ve Cullen klanının en karizması Jasper Cullen.
İlk bölümde de söylemiştim ben o evrende hep Jasper'deydim arkadaşlar.
Çünkü Jasper nasıldı?
Tam bir feleğin çemberinden geçmiş, iç savaşlar görmüş, o vampir doğasıyla ve insan kanı açlığıyla her saniye savaşan bir adam.
Edward gibi tribünü de atmıyor, o vahşi geçmişin acısıyla sessizce mücadele ediyor ve iç huzurunu Alice'de buluyor.
Alice'in de vizyonları, geleceği görüşü ve ikisinin arasındaki o şahane sessiz ve derin uyumu izlemek Edward Bella dramından çok ama çok daha keyifliydi.
Tabi burada bakın tekrar söyleyeceğim.
Jasper'ı oynayan Jackson Radbon'un o jilet gibi karizması ve tehlikeli bakışları da etkiliydi yani.
Dürüst olalım.
Jackson'ı hala takip ediyorum ben.
Evli, mutlu, çocuklu, şahane bir hayatı var adamın.
Ama kariyer olarak hiç o istediği büyük sıçramayı yapamadı.
Hala Twilight panellerinde gezip o efsanenin ekmeğini yiyor.
Bu durum da beni biraz üzüyor ya.
Galiba Robert Pattinson ve Kristen Stewart dışında buradan kendini kurtarabilen olmadı.
Belki Nicky Redd diyeceğim.
O da Ian Somerhalder'la evli olduğu için ama geçen Ian'ın bir röportajını okudum.
Onlar da büyük borca girip her şeylerini satmışlar falan.
Birileri şu insanları neden tutsun doya doya izleyelim hepsini ya.
Ay hazır en sevdiğim konulara girmişken konuştukça da konuşasım geliyor.
O yüzden biraz da mitoloji kısmına girmek istiyorum.
Hadi girelim.
Şimdi bu masada Vampire Diaries evreni kimse kusura bakmasın da Twilight'e öyle bir tur bindirir ki aradaki farkı kapatmaya Stephanie Mayer'ın hayal gücü yetmez arkadaşlar.
Vampire Darius'un o köken vampirleri yani The Originals hikayesi, o cadıların bin yıllık kökeni, melezler ve o kasaba tarihinin kurgusu o kadar iyi işlenmiş ki izlerken o fantastik dünyanın ağırlığını ve kurallarını hissediyordun.
Özellikle o kurt adam dönüşümleri, kemiklerin tek tek kırılışı, o acı, o lanetin ağırlığı ekrandan bir de öyle bir geçiyordu ki tamam artık yeter ya gerçekten korkunç bir lanet bu diyordun.
Ne olur dolmağa gelmesin.
Peki Twilight ne yaptı?
Koskoca kurt adam mitolojisini aldı, Jack Black ve kabilesinin birer sevimli, dev, tüylü ayıcıya çevirdi.
Üstüne bir de vampirleri güneşe çıkınca pırlanta gibi parlayan elmaslar yaptı.
Arkadaşlar vampir dediğin gecenin yaratığıdır, tekinsizdir, karanlıktır.
Yani güneşe çıkınca simli far sürmüş gibi parlamak, kristal avize gibi ışıldamak nedir?
Biz o dönem ergenliğin verdiği saflıkla bunu bile romantize ettik ama Vampire Diaries'in o gündüz yüzüğü pratikliği, mantığı ve büyüsü karşısında Twilight'in bu pırlanta vampir miti bugün bakınca biraz cringe festivali gibi kalıyor maalesef.
Mantık tamamen terk etmiş yuvayı, evde yok.
Bir de Damon bir bölüm Twilight'in kitabını okuyup dalga geçiyordu hatırlıyor musunuz?
Bence de haklıydı ben buradan devam ya
Ama eğri oturup doğru konuşalım
Bu iki yapım sadece birer dizi ya da film serisi değildi
Koskoca bir dönemin popüler kültürünü, modasını ve bizim gençliğimizin ruhunu şekillendirdi
2010'ların o mavi gri twilight fitresi, Forks kasabasının o puslu sombar estetiği,
Mystic Falls'un o her gün bir felaket olmuyormuşçasına düzenlenen şık şık partileri,
mağazalarda bile herkes o solgun gotik esintili ekose oduncu gömlek kıyafetleri arıyordu.
Müzikler deseniz zaten apayrı bir başyapıt serisi.
Muse, Linkin Park, Paramount, Florence and the Machine, Metric.
O dönemin indie ve alternatif rock patlamasının tamamen bu iki evrenin soundtrack albümlerine borçluyuz.
Biraz bu bölüm daldan dala birçok konuya yer vermeye çalıştım.
Kendime de hakim olamadım.
Ama arkadaşlar artık bu iki bölümlük de Vampir dosyamızın yavaş yavaş sonuna geliyoruz.
Bugün dediğim gibi süsleri biraz fazla dağıttık.
Maskeleri tek tek düşürdük.
O çok sevdiğimiz kahramanların aslında ne kadar problemli olduğunu, bizim ise bu süreçte ne kadar bilinçsiz kaldığımızı gördük.
Peki son karara gelelim.
Bugün geriye dönüp baktığımızda hangisi zamana daha iyi direndi sizce?
Hangisi daha izlenebilir duruyor?
Bence Twilight o tek düze melankolisi, pırlanta vampirleri ve Bella'nın o aşırı pasifliği yüzünden her izlediğimizde bizi ayrı bir sinek yüzüne sokuyor.
Ama Vampire Diaries o köken entrikaları, Catherine Pierce gibi güçlü kötüleri ve Klaus Michelson gibi devasa karizmaları sayesinde o kaotik yapısını koruyor ve hala bir şekilde kendini izletmeyi başarabiliyor.
Yani son karar tekrar söylüyorum ki şoför bey beni gerçekten Mystic Falls'a bırakın.
Bölümü kapatırken de son olarak şunu söylemek istiyorum.
Ayaklarınızı yerden kesecek değil sınırlarınıza saygı duyacak gerçek aşkları bulmanız dileğiyle.
Şimdilik tetikte güvende ve Mystic Falls hislerinde kalın.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
dün bir film izledim Instagram sayfamı takip etmeyi bölümü arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın.
Önümüzdeki haftalarda yepyeni evrenlerde bambaşka dosyalarda görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
