
gece yatarken pencereleri hâlâ hafifçe aralık bırakan o umutlu "fangirl" kitlesi burada mı?
bu bölümde içimizdeki o evrene aşık ergenle, 30’larını yaşayan şimdiki bilinçli halimizi masaya yatırıp fena çelişiyoruz. The Vampire Diaries’in bitmek bilmeyen dramlarından, Twilight’ın o masmavi, melankolik Forks kasabasına uzanıyoruz.
Transkript
Herkese hello yeni bölüme hoş geldiniz.
Az önce Şebo'nun bilet sırasından çıktım da geldim buraya.
Allah'ım biz ne yaşadık ya nasıl bir savaş verdik yani kurtuluş mücadelesi miydi neydi o?
Ama başardım aldım biletleri o kadar heyecanlıyım ki.
Resmen yıllar sonra Şebnem Ferah sahnelere dönüyor.
Şeboistler olarak o kadar heyecanlıyız ki o kadar uzun zamandır bu anı bekliyorduk ki.
Yani şu anda Tarkan bileti için varını yoğunu ortaya koyanları çok daha iyi anlıyorum.
Bu güzel olayın ardından bugün en sevdiğim era'ya yani vampirlerin dünyasına giriş yapıyoruz.
Aslında çok güzel denk geldi biliyor musunuz?
Şebo'nun albümlerini dinleyip overthinklediğim zamanlarla Vampire Diaries ve Twilight zamanları hemen hemen aynı dönemlere denk geliyor.
Bugün bilet alıp bu kayda başlamam da çok büyük bir tesadüf oldu.
İçimdeki ergen kıpır kıpır yerinde duramıyor mutluluktan.
Şimdi arkadaşlar hızlıca konuya giriş yapıyorum ve hemen bir dürüstlük testiyle başlıyorum.
Gece yatarken pencereleri hala ne olur ne olmaz diye hafif aralık bırakan o umutlu kitleden misiniz?
Yoksa gerçeklerle yüzleşip hırsız girmesin diye sıkı sıkı kapatanlardan mı?
Ben dürüst olayım.
Bazen o rüzgar perdeyi hafifçe havalandırdığında ya da bir karga gördüğümde hala içeri Damon Salvatore mu girecek diye etrafa bakınıyorum.
Peki bu bir aşk mı?
Yoksa 100 yıllık bekleme listesinde olduğuma dair saf bir inanç mı?
Bilmiyorum.
Peki biz neden 2000'lerin sonlarından 2010'ların ortalarına kadar o karanlık filtreli melankolik vampir dünyasına bu kadar aşık olduk?
Hemen o yıllara bir dönelim.
Her yerde bir solgunluk modası vardı.
Mağazalarda bile o puslu Forks kasabasından fırlamış gibi duran kıyafetler satılıyordu.
Aslında biz sadece bir diziye ya da filme değil de o devasa estetik hüznü aşıktık.
O dönem sosyal medyada bu kadar gürültülü değildi.
Her yerde sesimizi duyuramıyorduk.
Ama biz yine de Facebook'ta, forumlarda bu evrenler için resmen savaş veriyorduk.
Bizim için bir diziden ya da filmden daha fazlasıydı bu.
Bir kimlikti.
Günlük hayatımız o kadar monotondu ki o monotonluğun içinden birinin çıkıp gelip bizi oradan çekip alması, bizi özel kılması ya da her şeyden önemlisi ölümüne koruması fikri o yaştaki bizler için dünyanın en büyük olayıydı bence
Melankoli hiç bu kadar çekici, tehlike hiç bu kadar romantik görünmemişti
Ama biraz da gerçekleri konuşalım
Hayalimizde İstanbul'un sesi çöktüğünde Taksim'in göbeğinde bir Salvatore kardeş belirsin istiyoruz
Bizi o kaostan çekip alsın
Ama maalesef ki hayaller mistik olsun o meşhur ormanlık yollarında el ele yürümek
Gerçekler ise sabahın köründe daha hava aydınlanmadan metrobüs sırasında
Kardeşim biraz ilerler misin sırt çantan yüzüme çarpıyor ya diye bağırıp ter kokusu içinde hayatta kalmaya çalışmak
İstanbul'da vampir beklemek bizim gibi bir coğrafyada yaşayan kadınlar için zaten başlı başına bir oksimoron
Biz her an tetikte olmaya, arkamıza bakmaya, sokakta kulaklığının tekini çıkarmaya o kadar alışmışız ki
Pencereden giren bir vampir bile olsa önce bir hayırdır kardeşim sen benden izin aldın mı ki odama giriyorsun diye hesap sorasımız gelir
Zaten o meşhur vampir bilgilerimize dayanarak söyleyebilirim ki içimiz rahat olsun çünkü iznimiz olmadan odamıza giremiyorlar.
Ama şu an kapıda Damon Close ya da Edward Bellirse kimsenin giremezsin diyeceğini sanmıyorum.
Zaten biz izin vermesek bir şekilde zihnimize girip o izini alırlar.
Bizim coğrafyamızda kaderimiz sürekli uyanık kalmakken o sisli kasabaların teslimiyetçi aşkları bize aslında hiç sahip olamadığımız bir lüksü yani birine tamamen güvenebilme ilizyonunu sattı.
Bugün bu bilinçle o bölümleri izlerken aslında o zamanlar ne kadar safmışız diye düşünüyorum.
Aslında öyleymişiz ve biz o saflığımıza özlem duyuyoruz ki bugün tekrar tekrar o eraları konuşuyoruz.
Salvatore kardeşleri
Kalın klanını uzun uzun konuşacağız
Ama bir dakika
Önce başka bir konuya gireceğim
Şimdi öncelikle
Keşke hiç yapmasaydık
Toplu olarak hafızamızdan silseydik
Dediğimiz bir olay var
Şimdi bu vampir
Dünyası o kadar
Popüler oldu ya
Hani biz vampirleri çok seviyoruz
Bu evrenin delisiyiz dedik ya
Bir noktada bir yanlışa düşüldü
birileri dedi ki
e bunu biz de yaparız
bizim neyimiz eksik
hatırlıyor musunuz o dönemi
2018
yaz sonuydu sanırım
bir dizi duyuruldu yaşamayanlar
oha
Türkiye'nin ilk vampir dizisi
hem de dijitalde
bak bak nasıl heyecanlanmışız
yazık bize ya
ama arkadaşlar şu kadroya
bakar mısınız yani Elçin
Sango, Kerem Bursin, Birkan Sokulu,
Nilperi Şahinkaya ve Selma
Ergenç.
Ya kağıt üstünde baksan
ya bırak bu kadroyla vampir dizisi yapmayı
atomu bile parçalarsın.
Diyorsun ki bu isimler
bu işi kabul ettiyse
burada kesin bir şey var ya. Çok güçlü bir şey
var.
Şampiyonlar Ligi finali
gibi bir kadro kurmuşlar. Ama
sahaya bir çıkıyorlar. Bak aman
Allah'ım. Aman Allah'ım.
cringe bombası
ya bu isimler bile ellerinden gelse
internetin tozlu
raplarından her yerden bu işi sildirir
hala
soruyorum kendime neden
neden izlerken o koltuğun
içine gömülmek istedik
neden kerem bursin
bu şehri bizim
kanımızla yıkanacak bu şehir
falan gibi böyle büyük
büyük laflar ettiğinde biz evde
ne olur artık sussun ya lütfen
diyorduk ki
sanırım sorun şu
biz o kadar Amerikan vari bir vampir
dünyası kurmaya çalıştık ki
Galata'nın Beyoğlu'nun
o mistik dokusuna o sırıtan estetiğine
bir türlü yediremedik
ya şimdi bir kıyaslayalım
Damon Salvatore o ikonik Hello Brother
girişiyle odaya süzüldüğünde
o alaycı gülüş o
tehlikeli karizmasıyla
tamam ya al sen ne dersen
o olsun diyorsun
Ama aynı ara bizim kalıta sokaklarında o kadar eğreti duruyor ki.
Bizimkiler vampirden çok sabah 5'te Karaköy'de bir gece kulübünden çıkmış da uykusuzluktan gözleri kan çanağına dönmüş.
Acaba nerede çorbacı bulurum diyen tiplere benziyorlar.
O dişler, o pelerinler, o zorlama karanlık cümleler.
İçim daraldı vallahi.
Kardeşim burası İstanbul.
Burada bir vampir sokakta o şekilde yürüse ve taksi çevirse taksici değişim saati abi alamam der gider.
Bizim coğrafyanın gerçekliğiyle o gotik romantizm arasındaki uçurum bizi bir vampir efsanesine inandırmak yerine profesyonel oyuncuların birbirine diş gösterdiği tuhaf bir performansa hapsetti.
hapsetti. Damon'a Mystic Pole'daki
o güvenli yürüyüşü bir karizmayken
bizimkilerin Galata Kulesi önündeki
pozları maalesef
siz ne yapıyorsunuz ya dedirten
bir cringe ölenine dönüştürdü.
Galiba o sislik
kasabaların büyüsü İstanbul'a
taşınınca aynı çalışmadı.
Evet tamam. Şimdi biraz
safları sıklaştıralım. Çünkü
önümüzde iki devasa külliyat
var. Bir tarafta o meşhur
mavi filtresiyle bizim içimizi
üşüten Twilight ve Forks
kasabası. Diğer tarafta ise
her köşesinden bir dram bir
entrika fışkıran The Empire Diaries
ve Mystic Falls.
Peki
çok temel bir soruyla başlayacağım.
Sizin vampir idealiniz hangisiydi?
Güneşte elmas gibi parlayan
piyano çalan seni
öldürmemek için kendimi zor tutuyorum
ama sana aşığım
melankolisiyle mermer gibi süzülen
o romantik Edward Cullen mı?
Yoksa elinde viski kadehiyle
gün ışığı yüzüğünün tadını çıkaran
güneşten kaçmıyorum güneş benden kaçsın özgüveniyle takılan karizmatik Salvatore kardeşler mi?
Ay Edward'ı izlerken benim ruhum daralıyordu.
O yüzden baştan rengimi belli edeyim.
Şoför bey beni Mystic Falls'da bırakır mısınız?
Ama şimdi bir de hemen objektif tarafa geçiyorum.
Ve Edward'ın o parlayan ten mevzusu çıktığında hepimiz bir durup nasıl yani dedik.
Vampir dediğin yanmaz mıydı ya?
ama Stephanie Mayer
böyle mi okunuyordu kadının ismini
unuttum da
bize o kadar estetik bir dünya sundu ki
Edward'ın o mermer soğukluğunu
bile romantize etti
diğer tarafta ise Stephen ve Damon var
daha insani zaafları olan
tarih kokan
içki içen vampirler
biri sonsuz bir hüzün
diğeri ise tehlikeli bir eğlence
vaat ediyordu
farklar aslında sadece vampirlerin
özelliklerinde de değil
evrenlerde de vardı.
Twilight evreni çok daha durağın
melankolik tamamen kader odaklı.
Bella ve Edward arasındaki
o çekim öyle bir şey ki
sanki evrenin başından beri
o iki ruh birbirini bekliyormuş gibi.
Her şey yavaş, her şey
derin ve her şey o
yasak aşkın etrafında dönüyor.
Ama Vampire Diaries öyle mi?
Allah'ım resmen kaos.
Sanırsın cennet mahallesi
öyle bir cümbüş var.
Köken vampirler, cadılar, kurt adamlar, görsel ikizler.
Bugün birine aşıksın yarın o senin büyük büyük ninenin kopyası çıkıyor.
Öbür gün kardeşim vampir oluyor.
Ve sürekli kim kime ihanet edecek sorusuyla bizi ekrana kilitliyordu.
Siz burada hangi dünyada kalmayı tercih ederdiniz?
O huzurlanma her an bir voltaj yükseltmesi yaşayabileceğiniz melankolik Forks kasabası mı?
yoksa her gün bir partinin
kana bulandığı aksiyonun hiç bitmediği
Mystic Falls mı? Ben az önce
söylediğim gibi ben Mystic Falls'da
o barda şu an
Damon'ın yanında oturmuş viski içerek
onun bir sonraki enjikalarını dinliyorum.
Oralardayım yani.
Ama şu an
tam şu an muhteşem bir yol
ayrımındayız. Bakın
popüler kültür tarihinin
en büyük iç savaşlarından biri.
Damon mu? Stefan mı?
Edward mu Jacob mu?
Arkadaşlar bu seçimler aslında sadece hangi karakteri daha yakışıklı bulduğumuzla ilgili değildi.
Her biri bizim o anki ruh halimizi, hayata ve aşka bakışımızı psikolojik kodlara taşıyordu.
Bir tarafta Stephen ve Edward var.
Geleneksel iyi çocuk imajının doğaüstü hali.
İkisi de vicdan azabından ölecek gibiler.
İkisi de seni kendimden korumalıyım melankolisiyle geziyorlar.
Ama dürüst olalım bugün bakınca bu korumacılık biraz fazla kontrolcü değil mi?
Gece odanıza pencereden girip siz uyurken sizi izleyen bir Edward ya da her adımınızı kendi etik değerleriyle tartan bir Stephen.
Güvenli limanlar mıydı yoksa görünmez kafeslere mi hapsediyorlardı?
Burada benim dev bir parantez açmam lazım çünkü ben hiçbir zaman Stephen'cı olmadım arkadaşlar.
Çok mıy mıy geliyor bana ya sürekli bir acı çekme sürekli bir varoluşsal sancı ya biz senin bu varoluşsal sancılarını her bölüm çekmek zorunda mıyız?
Vallahi izlerken içim şişiyordu ya tamam kardeşim tamam sensin en çok sen acı çekiyorsun ya tamam en çok sen tavşan kanı içiyorsun deyip kapatasım geliyordu.
Twilight tarafında da Edward çok ideal erkek.
Eyvallah da hiç eğlenceli değil be ruhumuzu sömürdü.
Ben o evrende hep Jasper'cıydım. Yani Jasper öyle mi ya?
Peleğin çemberinden geçmiş, o kadar savaştan, acıdan çıkıp gelmiş ve nihayet huzuru Alice de bulmuş.
Aralarındaki o şahane sessiz uyumu izlemek Edward Bell'le ilişkisinin dramından çok daha keyifliydi.
Tabi burada Jasper'ı oynayan Jackson Redmond'un etkisi de büyük.
O bakışlar, o karizma yani onun yerine başka biri oynasaydı ben yine Jasper'cı olur muydum pek emin değilim yani bunu da söyleyeyim.
Diğer tarafta da Damon ve Jacob dengeleri alt üst ediyor.
Damon o meşhur kötü çocuğu iyileştirme güdümüzü saniye başı gıdıklayan karizmatik bir kaos.
Ben aslında berbat biriyim ama senin için değişebilirim ilüzyonuyla en yakışıklı en alaycı haliyle karşımızda.
Jacob ise o mermer soğukluğun tam tersi her an yanımızda olacak sadık sıcak ve çok daha insani bağlılığın temsili.
Benim için hiçbir zaman büyük aşk adayı olmadı.
Daha çok Bella'nın hayatında kalmaya çalışan o fazla sıcak fazla çocuk bir enerjiydi.
Zaten sonunda Bella'nın kızına mühürlenerek de hayalimizdeki o ideale oturdu.
Şimdi sizce o dönem yaptığımız bu seçimler o zamanki romantik ilişki beklentilerimize dair ne söylüyordu?
Heyecan arayan, tehlikeyi romantize eden bir kaos aşığı mıydınız?
yoksa o kadar boğucu olmasına rağmen güvenli limanını terk edemeyenlerden miydiniz?
Tam biz Damon'un tek kaşını kaldırması mı, Stefan'ın günlük yazan o hüzünlü hali mi diye birbirimizi yerken
böyle sayfalarda klavye delikanlılığı yaparken oyunun kurallarını tek bir cümleyle değiştiren bir an yaşandı.
Sahneye elinde bin yıllık bir nefretiyle o muazzam İngiliz aksanıyla Klaus Michaels'ın girdi.
Aman Allah'ım bir insan ancak bu kadar kapıda belirebilirdi
Hepimiz bir anda periştah yengeye döndük
Klaus masaya yumruğunu öyle bir vurdu ki
Ah bir de o lav deyişi, o karizması
Yani bir anda tüm dertlerimizi unuttuk
Bize yalnız, yaralı ve her şeyi yakıp yıkmaya hazır kötü adam arketipini iliklerine kadar sevdirdi
Bin yıllık bir yalnızlık, bitmek bilmeyen aile travmaları
Ve aslında sadece sevilmek isteyen o canavar
yani saniyeler içinde onu affedecek bir sürü şey bulduk kendimize
hatta şöyle söyleyeyim keşke Orjinal hiç ayrı bir dizi olmasaydı da
biz o Michael's'ın ailesini uzun uzun Vampire Diaries'in içindeyiz deseydik
Joseph Morgan o aksanıyla odaya girip size hello love dese
dürüst olun hanginiz Edward'ın mermer tenini ya da Jacob'ın baklavalarını hatırlar
ya da bakın Stephen ve Damon'u saymıyorum bile ya
Klaus varken onlar böyle ya lise aşkı gibi ya da mahalle kavgasına karışan delikanlılar gibi kalıyor.
Klaus bize karizmatik kötülüğün zirvesini gösterdi.
Yani o zirveden de hiç de inesimiz gelmedi.
Biraz hafızalarımıza kazınan favori sahnelerden bahsetmek istiyorum.
Yani elimden gelse her bölümü kare kare açar izlerim.
Çünkü bu evrenlerde o kadar çok malzeme var ki ve ben hakkında konuşmayı gerçekten çok seviyorum.
Belki bir gün buna girişirim bölüm bölüm konuşurum.
Ama şimdilik iki evrenden de birkaç sahne seçtim.
Böyle ikisine düşündüğümde aklıma gelen hangi sahneler olabilir dedim.
Ve tabii ki önce Twilight'ten başlıyorum.
O efsanevi beyzbol sahnesi.
Gökyüzü kararıyor, gök gürültüsü başlıyor.
Ve arkadan giren muse'un Supermassive Black Hole'u.
Kalın klanının o sahaya dizilişi, o karizma.
neden hala popüler kültürün en havalı anı dendiğinde aklımıza bu sahne geliyor?
Tahmin edebiliyoruz.
Çünkü adamlar o vampir klasını gözümüze öyle bir sokuyorlar ki orada.
Ve size bir şey söyleyeyim mi arkadaşlar?
O sahnede çalan şarkı benim yıllarca telefon zil sesim oldu.
Ama gerçekten yıllarca.
Benim telefonum her çaldığında ben kendimi o sahada kulağımda da Alice'in Reddysi ile hazır buluyordum.
yani o şarkı benim bir dönem gerçekten bağımlı olduğum bir şarkıydı ve dinlemekten de o sahneyi izlemekten de hiç sıkılmıyordum
ta ki diğer o vampirlerin gelip oyunu bozmasına kadar
ya bak tesadüfte bu ya rüzgar sen gel Bella'nın saçlarını savur
aman ya her şeyde gelsin Bella'yı bulsun
Bella demişken şu otopark sahnesine girmeden olmaz
Edward'ın beleği o kontrolden çıkan arabadan kurtardığı sahne.
Edward o arabayı tekeliyle durdurup Bella'nın tepesinde dikiliyor ya sadece onun hayatını kurtarmıyor aslında.
Herkesin kalbini çalıyor bir anda.
Herkesin derken biz izleyenlerin.
Ama ondan başka bir sahne daha var.
Yani bakın Bella'nın arkadaşlarına kitabı gösterdiği sahneyi hatırlıyor musunuz?
okulun otoparkındalar
bütün arkadaşlar arabaların etrafında
eğleniyor kendi çapında
Bella ama kendi arabasının
orada kulağında kulaklık
elinde kitabı
onlar buna satışınca
o da kitabını gösteriyor
ya
tamam Bella sensin ya
anladık en farklı sensin
benim bu Bella nefretim ne olacak bilmiyorum
biraz da
diğer tarafa hemen geçeyim
Vampire Diaries'e
bizi mahveden kırılma noktasına
Elena'nın veda bölümü.
Ay ne ağlamıştım o veda bölümünde ya.
Kabul edelim
dizi ondan sonra asla ama asla
eskisi gibi olmadı.
Elena gittikten sonra 7. sezondu.
Oraya denk geliyordu.
Sirenler falan geldi.
Ya o neydi gerçekten?
Vallahi başkası adına utandım ya.
Biz şu an ne izliyoruz?
Yani koskoca kökenlerden
Salvatore'lardan nerelere geldik?
Fantastik Hint dizisine dönmedi mi dizi?
Böyle boş boş baktık ekrana.
Bence dizinin yapımcıları ve senaristleri de bugün o bölümleri yok saymak istiyorlar.
Topluca hafızalarından silmek istiyorlar.
Çünkü diziyle ilgili ne zaman bir haber, bir paylaşım görsem asla o sezonlar konuşulmuyor onların arasında da.
Elena'nın o tabuta girişiyle beraber dizinin o kendine has bizi içine çeken büyüsü de bozuldu ve bir daha asla dikiş tutturamadı.
Bakın ben eski dizilerin bağımlısı olarak belirli aralıklarla Vampire Diaries'i açıp açıp izliyorum.
Ama her zaman 6. sezona kadar geliyorum.
6. sezon finalinde benim için dizi bitiyor. 7-8 falan yok yani.
Evet bu bölümün de sonuna geliyoruz yavaş yavaş.
Ben bu Twilight ve Vampire Diaries erasını iki bölüme ayırmak istedim.
Bir sonraki bölümde bugün aşk diye iç geçirdiğimiz o sahnelerin aslında ne kadar ağır birer toksik romantizm örneği olduğunu konuşacağız.
Biraz da Bella ve Elena'nın bu hikayelerdeki pasif aktif rollerine gireriz.
Yani kısacası hafta eskisler biraz dağılacak, maskeler düşecek ve o çok sevdiğimiz kahramanların aslında ne kadar problemli olduğunu, bizim ise bu süreçte ne kadar bilinçsiz kaldığımızı göreceğiz.
şimdilik tetikse güvende
ve mistik polsun süslerinde kalın
beni dinlediğiniz için teşekkür ederim
takip etmeyi ve paylaşmayı
unutmayın görüşürüz
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
