
tiyatroda ne izliyoruz? sahnede olanı mı, yoksa salonda yaşananı mı?
bu bölümde tiyatronun “an” üzerine kurulu dünyasını, seyircinin değişen rolünü ve izlemekle sadece “orada bulunmak” arasındaki o ince çizgiyi konuşuyoruz.
bir yandan da bu sezon izlediğim ve bende iz bırakan oyunlara giriyoruz:
bir kadının kavgaları ve dönüşümleri
uykusuz bir rüya, salim
bazı kötü alışkanlıkların politik tarihi.
Transkript
Herkese hello, yeni bölüme hoş geldiniz.
Bu hafta o kadar yoğundum ki yeni bölümü çekmeye bir türlü sıra gelmedi.
İstikrarlı olmak, her hafta bir bölüm hazırlamak ne kadar zormuş ya.
Ama başaracağız.
Bugün biraz tiyatrolar hakkında konuşalım istiyorum.
Uzun zamandır kafamın içinde dolaşan bir soru var.
Ve bu bölüm biraz onun etrafında şekillenecek.
Biz tiyatroya gerçekten neden gidiyoruz?
Bir oyun izlemek için mi, o anın içinde olmak için mi?
Yoksa artık biraz da orada bulunduğumuzu göstermek için mi?
Son zamanlarda oyun izlerken sahneden çok seyirciyi izlediğimi fark ettim.
O koltuklarda oturan insanların tavrı, o orada olma hali, o görünme ihtiyacı falan beni gerçekten rahatsız etmeye başladı.
Eskiden de böyle miydi emin değilim.
Ama bugün bu his çok daha baskın.
Sanki herkesin içinde bir yere gitmiş olmayı kanıtlama ihtiyacı var.
Tiyatro benim için sadece izlenecek bir şey de değil.
Bilmem katılır mısınız ama gerçekten yaşanan bir şey.
Hatta şöyle bir örnek de vermek istiyorum.
Bana televizyon mu tiyatro mu ya da sinema mı tiyatro mu gibi bir soru sorsanız benim için cevap hep tiyatro olur.
Çünkü orada olan şey bana çok daha gerçek geliyor.
Bir diziyi izlerken durdurabiliyorsun, sıkıldığında başka bir şeye geçebiliyorsun.
Ama tiyatroda öyle bir lüksün yok.
O an kaçtıysa o duygu bir daha geri gelmiyor.
Tiyatroda izlediğin şey sadece bir kurgu değil aslında, zamanın ta kendisi.
Belki de tam da bu yüzden bu kadar kırılgan, bu kadar riskli ve bu kadar gerçek.
Diziler bize kusursuz performanslar veriyor.
Tekrar tekrar çekilmiş, hatasız, steril sahneler
Ama tiyatroda o steril kusursuzluk yok
Yani insanı insan yapan bir risk var
Oyuncu o gün yorgun olabilir, bir repliği unutabilir
Ya da bir an sendeleyebilir
O yüzden de çok gerçek
Çünkü o an orada ne oluyorsa yaşanıyor ve sen onun canlı şahirisin
yani tiyatro izlemek biraz kontrolü bırakmak gibi
her şeyin planlı olduğu bir dünyadan çıkıp
o anın belirsizliğine teslim olmak
bizi zorlayan şey bu
kontrol edemediğimiz şeylerle baş etmek istemiyoruz
bunu bir önceki bölümde de anlatmıştım
o yüzden burada diyorum ki
biz kaydetmeye başlıyoruz
çünkü kayıt altına almak da bir kontrol biçimi ya
kaçırmadım işte bende duruyor diyebilmek.
Ama tiyatro
doğası gereği biraz geçici
bir şey ya bence. Biz
bu geçici olanı kalıcı yapmaya
çalıştıkça ruhunu
öldürüyoruz.
Ben tiyatro izlerken sadece bakmıyorum.
İçine giriyorum.
Sahnedeki oyuncu ile beraber her anı
yaşıyorum. Orada
oyuncu zor
bir anı mı yaşıyor mesela?
Riskli bir hareket mi yapıyor?
ya da bir tiras mı atılıyor
bakın ben bazen gerçekten nefesimi
tutarken buluyorum kendimi
halbuki bana ne oluyor ya değil mi
karşımdaki ağlıyorsa
ben de ağlıyorum sahnede biri
düşünce benim de içim acıyor
o güldüğünde ben rahatlıyorum
yani izlerken
o koltukta ben
sahnedekinin birebir yansıması oluyorum
tıpkı kitap okumak
gibi aslında o hayatın içine
giriyorum ve yaşıyorum
o yüzden de hep şuna inanıyorum
Tiyatro insanın insana en yakın olduğu yer.
Ama bugün baktığımda gerçekten hala öyle mi pek emin değilim açıkçası.
Artık insanlar sahnedeki hikaye değil de orada bulunmuş olmayı tanıtlamaya çalışıyor.
Oyun boyunca video çekenler, story atanlar.
Ne kadar ayıp geliyor bana ya.
Hadi yani yanında oturanı geçtim.
Sahnede emek verenlere yapılan bir saygısızlık değil mi bu?
Ya bakın bir şey söyleyeceğim.
ben FaceTime açıp başkasını izleteni bile gördüm.
Yani artık bu kadarı da olmaz diyorsun ama oluyor.
Pes.
O an gerçekten şunu düşünüyorsun.
Ya sen burada ne yapıyorsun?
Sahneyi mi izliyorsun yoksa kendini mi?
Oyun bitiyor.
Nasıl diye soruyorsun.
Cevap yok.
Çünkü izlememiş ki.
O anı yaşamamış.
Biz artık bir şeyleri deneyimlemek için değil de
başkalarına göstermek için yaşıyoruz.
Tiyatro gibi an üzerine kurulu bu sanatta da
bu çok daha sert hissediliyor.
Ben tam da bu konu üzerine
yoğunlaşmışken karşıma Onur Ünsal'ın
bir stories düştü.
Diyor ki, oyunlarda
görüntü almayın. Hem seyirciyi
rahatsız ediyorsunuz hem de sahnedeki
kişileri. Ve altına da
şunu ekliyor. Buna rağmen çekip
paylaşanlara hala şaşırıyorum.
Sadece telefonla değil,
yani insanların oyundan pat diye kalkıp
çıkması, geç gelip
sahnenin ortasından
yer bulması, bunların hepsi
tiyatronun o büyüsünü bozan şeyler.
Çünkü tiyatro
sahnede değil salonla beraber
tamamlanıyor. O atmosfer
bozulduğunda da sahnedeki en iyi
oyunculuk bile bir yere kadar ulaşabiliyor.
Bu konu beni gerçekten
biraz geriyor.
Hazır tiyatrolardan konuşuyorken
konuyu bambaşka bir yere getireceğim.
Belki denk gelmişsinizdir.
Satıcının ölümü üzerinden çok ciddi
bir tartışma döndü.
Kapitalizmi eleştiren bir metnin
kapitalizmin kendisi tarafından
finanse edildiğinde anlamı değişir mi sorusu soruldu.
Bu gerçekten çok sert bir soru.
Çünkü burada sadece bir oyun değil, sanatın nasıl üretildiği de konuşuluyor.
Artwashing diye bir kavram varmış.
Nedir bu artwashing?
Şirketlerin sanat projelerine destek vererek kendilerine kültürel bir prestij alanı yaratması.
Yani sanat üzerinden bir nevi kendini temize çekmesi, kendine bir imaj yaratması gibi gibi.
Ya evet bunu romantize etmeye gerek yok.
Tiyatro gerçekten pahalı bir şey.
Büyük sahneler, büyük ekipler, prodüksiyonlar bunlar ciddi finansman gereksiriyor.
Sponsorluklar olmadan birçok iş yapılamaz.
Ben bunu kabul ediyorum.
Ama kafamı kurcalayan şey şu.
Bu finansman konuşulurken neden seyirci de konuşulmuyor?
Çünkü salonu dolduran insanlar değiştiğinde sahnede gördüğün şey de değişiyor.
Yani artık sahnede ne oynandığı değil de o koltukta kimlerin oturduğu.
Ve bu değişimi en net gördüğüm yerlerden biri de Gırgıriye müzikalinde yaşanan olay oldu.
Yani bence hepimiz böyle bir şeye ilk defa şahit oluyoruz.
Ben müzikali izlemedim. O olay yaşanana kadar pek de radarımda değildi.
Olayı bilmeyenler için şöyle kısaca bir özet geçeyim.
Müjdat Gezer'in sahneye koyduğu Gırgıriye müzikalinde oyun başladığında
bir seyirci göremiyorum diyerek ortalığı birbirine katmış.
Duyunca önce bir Allah Allah ya dedim.
Yani oyun başlayınca seyirci nasıl oyunu durduruyor anlamadım.
Sonradan detaylar ortaya çıktı.
İnsanlara VIP adı altında 4000 liraya bilet satmışlar.
Ve bu VIP alana da plastik sandalyeler koymuşlar.
Koskoca organizasyon plastik sandalyeye mi kalmış ya çok ilginç yani.
Neyse seyircilerden biri de ben 4000 lira verdim göremiyorum diye ortalığı yıkmış.
Şimdi yalan yok ben olayı ilk duyduğumda provokasyon mu diye düşündüm.
Ama şimdi her şeyden bağımsız baktığımda seyirciye de bir noktada hak veriyorum.
Tiyatroda kısıtlı görüş diye bir şey bana çok yanlış geliyor.
Ya bu bir konser değil sadece sesini duysan yetmez.
Bu bir sinema değil en arkada oturayım da göreyim gibi bir şey.
Tiyatro da sahne esastır.
Görmüyorsan eğer izlediğin şey hiçbir anlam ifade etmiyor.
Hele ki VIP adı altında birbirleriyle 4 bin lira veriyorsan sahneyi görmeme gibi bir şey kabul edilemez.
Ama diğer tarafta başka bir şey var.
Bu haklılık oyun başladıktan sonra ortaya çıkıp oyunu bölüp bağırmanı doğru yapar mı?
Bence yapmaz.
O an böldüğün herkesin deneyimi oluyor çünkü.
Sahnede bir ritim var, bir yakış var ve o kesildiğinde de büyü geri gelmiyor.
Ya bence asıl kırılma da burada.
Çünkü artık tiyatroda seyirci olarak değil de müşteri olarak var oluyoruz.
Paramı verdim, en iyi deneyimi isterim refleksiyle.
Müjdat Gezen'in o olaydan sonraki tavrını düşünün.
Yani fenalaşmasına rağmen özür diledi, çözüm üretti.
Ertesi gün oyunu daha iyi şartlarda tekrar sahneye koydu.
Bu zarafet tiyatronun kendisi aslında. Ama biz o zarafetin karşısında ne yapıyoruz onu bastırıyoruz.
Ve ben artık şunu hissediyorum. Gerçek seyirci yavaş yavaş o salonlardan çekiliyor.
Yerine daha çok orada olmak isteyen, daha çok görünmek isteyen bir kitle geliyor.
Ve bu değiştiğinde sahnede ne oynandığı da değişiyor.
İlk başta da dediğim gibi bazı oyunlarda sahneden çok seyircileri izliyorum ve kendime şu soruyu soruyorum.
Tiyatro gerçekten herkesin erişilebildiği bir sanat olarak mı kalacak yoksa yavaş yavaş sadece parası yetenlerin tüketebildiği bir deneyime mi dönüşecek?
Bu noktada artık şikayet etmek yetmiyor. Biraz da ne yapılması gerektiğini konuşmak gerekiyor.
Mesela tiyatroda telefon kullanımını gerçekten daha sert kurallarla mı sınırlandırmak lazım?
Ya da bilet sistemi yeniden mi düşünülmeli?
Bir insanın para verip de eksik bir deneyim satın alması başlı başına bir çelişki zaten.
Yani her şeyi geçtim.
Şuna bağlayayım konuyu.
Gerçekten seyirci olmayı da yeniden öğrenmemiz gerekiyor ya.
Tiyatroya nasıl gidilir, nasıl izlenir, o anda nasıl bağışlanır?
kurulur. Bence biz bunları
unuttuk. Kısaca
özetlersek bu kadar konuştuklarımızın
arasında, biz artık
hiçbir şeyi sadece yaşamak için yapmıyoruz.
Her şeyi kaydetmek, göstermek,
tanıtlamak istiyoruz. Bir yere
gidiyorsak orada olduğumuzu göstermek
istiyoruz. Bir şey izliyorsak
izlediğimizi mutlaka göstermemiz lazım
diyoruz. Bu bir ihtiyaç
haline gelmiş. Yani ama
yaşadığımız şeyin de önüne geçiyor.
Tiyatro gibi an üzerine
kurulu bu sanatta
çok daha sert hissediyoruz.
Anı yaşamak yerine elimizde tutmaya çalışıyoruz ama
ironi olan da şu, kaydettiğimizde aslında kaybediyoruz.
Çok derinlere girdik, farkındayım.
O yüzden havayı biraz değiştiriyorum hemen.
Ve hazır bu kadar tiyatro konuşmuşken
bu sezon izlediğim, çok beğendiğim birkaç oyundan bahsetmek istiyorum.
İlk olarak tiyatro festivali kapsamında izlediğim
bir kadının kavgaları ve dönüşümleri var.
Aslında sohbetin başında söylediğim o şahitlik ve kontrolü bırakma halini en net şekilde bu oyunda gördüm ben.
Moda sahnesinde Onur Ünsal'ı izlerken fark ettim ki bazı oyunlar bize sadece hikaye anlatmıyor, nabzımızı da eline alıyor.
Daha önce aynı sahnede aynı yazarı yani Edward Lewis'in Babamı Kim Öldürdü oyununu izlemiştim.
O da sert köşeli bir baba oğlu yüzleşmesiydi.
Şimdi bu yüzleşme bambaşka bir bedende bir kadının dönüşümünde görülüyor.
Onur Ünsal sahneye ilk adımını attığı anda o kırmızı tişörtü ve ayakkabılarıyla aslında hemen tanıdık bir ruh hali geliyor.
Çünkü ben oyunu izlemeye gittiğimde babamı kim öldürdü ve bir kadının kavgaları ve dönüşümlerinin birbiriyle bağlantılı olduğunu bilmiyordum.
Ama kendisini aynı tişörtle aynı tarzda gördüğümde dedim ki burada bir şey var.
Oyun sadece bir hikaye anlatmıyor bize.
Yoksul olmanın, kadın olmanın ve tüm engellere rağmen değişmeye cesaret etmenin o sancılı sürecini önümüze koyuyor.
Podcast'ın başında da belirttiğim, bahsettiğim o seyircinin nabzını yönetme hali burada zirveye çıkıyor.
Bir kahkahadan bir gözyaşına o kadar ince bir mesafeyle geçiyor ki fark etmeden bir bakıyorsunuz sizin de gözünüzden yaşlar akmaya başlamış.
Burada bir dakika ayrı bir parantez müziklerini açmak istiyorum.
Ben sürekli açıp dinlerdim mesela.
Ama işte burada da şuraya geri dönüyorum.
Bu kayda alınamayacak.
Böyle FaceTime'larda ekrana sığamayacak o anınsa kendisi.
Bakın ben onu bir kere izledim.
Hiç kaydı yok elimde.
Ama hafızamda öyle bir yer edinmiş ki üzerinden aylar geçmesine rağmen dönüp diyorum ki
keşke o şarkıyı bir yerlerde yayınlasaydı.
nasaydı? Finalde de boğazınıza
bir yumruğu oturuyor çünkü izlediğiniz
şey sadece bir başkasının hayatı
değil, bir annenin dönüşüm
hikayesi üzerinden kendi içimizdeki
değişime tutulan bir ışık.
Yani böyle bir ana
şahitlik ederken nasıl olur
daha küçücük ekranların parlaklığına
sığınabiliriz? Soruyorum
size. Babamı kim
öldürdü de bir kadının kavgaları
ve dönüşümleri de hala
sahnelenmeye devam ediyor. İkisini
de izlemenizi öneririm. Çünkü tek başına
çok eksik kalacak bir hikaye.
Beraber çok güzel tamamlanıyor.
Buradan uykusuz bir rüya
Salim'e geçmek istiyorum. Çünkü Berkay
Ateş'in tek kişilik
oyununun daha afişleri çıktığından beri
peşindeyim. Ama bir türlü denk getiremedik.
Hani bir şeyi ne kadar
çok istersen o kadar olmaz ya.
Benimki de öyle bir şey. Önce
bilet aldım gidemedim.
Sonra gitmek istedim
oyun iptal oldu.
Derken derken en sonunda
ve nihayet bu sezonu izleyebildim.
Peşin peşin şunu söyleyebilirim.
Bu kadar merak etmeme, peşinde koşmama kesinlikle değdi.
Oyunun hem yazarı hem oyuncusu Berkay Ateş.
Sahnede adeta bir zihin haritası açıyor.
Salim'in Adana'dan İstanbul'a uzanan aileyle ve geçmişle hesaplaşma yolculuğu üzerine
bir hikaye kurgulanmışken bunu dümdüz bir çizgide yapmıyor.
Daha çok Salim'in zihninin içindeyiz.
Bazen bir anın bazen bir sayıklamanın peşinde dolaşıyoruz.
Belki ateşi daha önce hakikat elbet bir günde de izlemiştim.
Ama burada o sade sahnede tek başına kurduğu dünya gerçekten çok başka.
Bir an bile temponun düştüğünü, odak kaybı yaşadığımı hissetmedim.
Sahneden bize dönüp de çok can alıcı bir soru soruyor.
Keşke mi daha zordur kader mi?
Bence keşkeler daha zor çünkü onlar bizim seçimlerimizin ağırlığı.
Burada size de sormak istiyorum cevabınız ne olurdu?
Biraz üzerine düşünmek gerekiyor değil mi? Ağır bir soru
Şu sıralar Berkay Ateş sinemada Emin Alper'in ödüllü filmi Kurtuluş'ta devleşirken
Sahnede bu kadar kırılgan bir Salim olarak karşımıza çıkabiliyorsa
Bu işte o bahsettiğim kontrolü bırakma gücünden geliyor
Son olarak sezonun bence en dikkat çekici çıkışını yapan bazı kötü alışkanlıkların politik tarihine girmek istiyorum
Dünya tiyatolar gününde park sahnede izlemiştim
Bu sezon izlediğim metni en sert temposu en yüksek işlerden biriydi
Oyun aslında bağımlılığı anlatıyor gibi görünüyor
Ama kısa sürede bizi o insanların farkında olmadan içine çekildiği bir hayatın tam ortasına bırakıyor
Neil ve Mender'in o absürt hallerine kahkahalarla gülerken
Oyun bir anda yön değiştiriyor ve az önce güldüğümüz şeyin aslında bir hayatın enkazı olduğunu fark edip kalıyoruz.
İşte o tokat etkisi oyunun en büyük başarısı.
Sahnede Canberk Gülsekin ve Gözde Mutluer var.
İkili çok güzel patlaşıyor.
Açıkçası ben onları ilk kez izledim ve enerjilerine o hiç düşmeyen tempolarına hayran kaldım.
Hikayeye baktığımızda da 1981 İngiltere'sinde Thatcher döneminde geçiyor
O işsizliğin, baskının ve umutsuzluğun kol gezdiği dönemde sistemi yönetenlerin toplumu susturmak için vazgeçişi nasıl bir yöntem olarak sunduğunu görüyorum
Aslında o kadar tanıdık ve bizden bir hikaye ki
Yani dönüp bana deseler ki bu hikaye 2026 Türkiye'sinde geçiyor
Sanırım asla şaşırmazdım ve kimsenin de buna şaşıracağını sanmıyorum
Oyun bu sezon sahnelenmeye başladı ve hala devam ediyor
Tarihini yakaladığınız yerde izleyin derim
Açık bölümün sonuna geliyorum
Bu haftalıkta benden bu kadar
Fiyatununu dijital ekranlara sığmayan
Sadece orada olduğunuzda var olan
O kırılgan ama bir o kadar güçlü dünyasını
Uzun uzun konuştuğumuzu düşünüyorum
Umarım benim gibi düşünenler olarak sayımız çok ama çok fazladır
Beni dinlediğiniz ve bu sohbete ortak olduğunuz için çok teşekkür ederim
Bölümü beğendiyseniz paylaşmayı ve düşüncelerinizi bana yazmayı unutmayın.
Beni dün bir film izledim olarak takip edebilirsiniz.
Aklınızda oyunlar, kalbinizde sahne tozu içecek bir kolmasın.
Yeni bölümde yeni hikayelerde görüşmek üzere.
Hadi ben kaçtım.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
