
eski dizilere dönüp dönüp sarılmamız tesadüf değil.
bu bölümde neden yeni hikayelerle aynı şekilde bağ kuramıyoruz ve neden bildiğimiz dizileri tekrar izlemek bize daha iyi geliyor onu konuşuyoruz.
medcezir’den yaprak dökümü’ne, grey’s anatomy’den bugünün dizilerine…
belki de mesele şu:
biz hikayeleri değil, o hikayelerin bize hissettirdiklerini özlüyoruz.
Transkript
Herkese hello yeni bölüme hoş geldiniz.
Normalde bugün son zamanlarda izleyip beğendiğim filmleri konuşuruz diyordum ama bu hafta filanlarım tamamen değişti.
Çünkü günlerim eve koşa koşa gidip medyazil izleme motivasyonuyla geçti.
Şaka gibi diyeceğim ama değil. Gerçekten bu haftayı full medyazil izleyerek geçirdim yani inanılmaz.
Üstelik YouTube'da 7-24 canlı yayın açmışlar.
Ben de nereden yakalarsam oturup 3-4 bölümü izliyorum.
Önce sadece ben mi böyleyim diye düşündüm ama değilmişim öğrenince rahatladım.
Çevreme bakıyorum.
Herkes eski bir dizinin peşinde.
Bir arkadaşım yabancı damatı, diğeri muhteşem yüzyılı baştan alıyor.
Başka biri 7 numara izliyor.
Kuzenlerime başlayanlar da var.
Dedim ki bir dakika ya ne oluyor?
Kimse güncel dizi izlemiyor mu?
İlk bölümde aynı hikayeleri izlemekten sıkılmadık mı diye bir soru sormuştum ya.
Sanırım kendime sağlam bir antites hazırlamışım.
Çünkü o bölümde baya net konuşmuştum.
Yeter artık aynı şeyler demiştim.
Şu an geldiğim noktada şunu fark ediyorum ki sıkılmamışız.
Hatta dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz arkadaşlar.
Bu da biraz garip bir durum aslında.
Yani bir yandan yeni bir şey izlemek istiyorum diyorsun.
Diğer yandan gidip 10. kez yaprak dökümünü açıyorsun.
Bu çeşkiyi fark edince ben biraz durup düşündüm.
Gerçekten mesele ne diye.
Ama fark ettiyseniz hiçbirimiz yeni hikayelere bu şekilde sarılmıyoruz.
Yani televizyonun ve dijitalin bize sunduğu o güncel dünyadan hala uzağız.
Eskidense hiç kopamıyoruz.
O zaman mesele bence çok net.
Biz hikayeden sıkılmıyoruz.
Hissin kendisini arıyoruz.
çünkü eski dizileri açtığında aslında yeni bir şey izlemiyorsun
bildiğin bir yere geri dönüyorsun
güncel dizilere bakıyorum mesela
hatta direkt örnek de vereceğim
Eşref Rüyada Nisan karakterine bakıyorum
yani kız kirasını ödeyemiyor ama her bölüm bambaşka kombinlerle geziyor
ya da Güller ve Günahlardaki Zeynep
sürekli ayrı bir stil ayrı bir dünya
her kıyafetine kombinle uygun rengarenk farklı farklı kabanlar
Yani ama o hayatın içinde değil ki.
Eskiden böyle miydi hiç?
Mesela Leyla ile Necla'nın aynı kazak yüzünden kavga ettiği bir dünyadan geliyoruz biz.
O kazak bölümler boyu dolaşıyordu, o kadar gerçekçiydi ki.
Şimdi bir sürü karakter var ama yaşamıyorlar.
O yüzden biz de bağ kuramıyoruz.
Sonra biraz araştırınca şunu fark ettim.
Bunun bir adı varmış.
Comfort Watching deniyormuş.
Yani bu asıda sadece eskiyi seviyoruz meselesi değil, beynin çalışma şekliyle ilgiliymiş.
Çünkü sonunu bildiğin hikayede tehdit yok, belirsizlik yok.
Ve şu an hayatımızın en büyük problemi zaten bu, belirsizlik.
Ne olacağını bilmiyoruz.
İşte ne olacak, ne yaşayacağız bilmiyoruz.
İlişkilerde ne olacak bilmiyoruz.
Günün büyük bir kısmı zaten kontrolümüz dışında geçiyor.
O yüzden akşam eve geldiğinde ve bir şeyler izlemek istediğinde beynimiz bize diyormuş ki beni hiç uğraştırma, şaşırtma da bana tanıdık bir şeyler ver.
Ve bu özellikle beyaz yakalarda daha net.
Gün boyu toplantılar, mailler, deadline'lar yani sürekli bir şeylere yetişme halindeyiz ve bitmiyor da.
Hiçbir şey bizim tam olarak kontrolümüzde olmuyor.
Ama bir düşünün akşam eve geldiğinde ilk defa kontrol sende.
Ve o kontrolü gidip riskli bir şeyde de kullanmak istemiyorsun.
Seni üzmeyeceğini bildiğin bir yere kaçıyorsun.
Biraz pandemi dönemini hatırlayın.
Herkes gibi ben de ofisten çıkıp evden çalışma dönemine geçmiştim.
Ve marketten alınanların bile yıkanıp eve girdiği o dönemde televizyon benim en yakın arkadaşım olmuştu.
Ama bakın öyle böyle değil arkadaşlar.
Her sabah mesai ile beraber TV2'yi açıp mesai bitişiyle kapatıyordum.
O yayın akışı resmen benim rutinimdi.
Yaprak dökümü, aşkı memnu, Fatma Gül'ün suçu ne?
Öyle bir geçer zaman ki hanımın çiftliği, merhamet.
Ya bunları kaç kere baştan sona izledim inanın bilmiyorum hatırlamıyorum da.
Şimdi dönüp bakınca şunu fark ediyorum.
O dönemde aslında ben sıkıldığım için değil de kendimi güvende hissetmek için izliyormuşum bunları.
Şu an mesela Mecezir izlerken de şunu fark ettim.
Ben hikayeyi izlemiyorum ki o dünyaya geri dönüyorum.
Yani Yaman ya da Mira'yı izlemek değil mesele.
O hissi tekrar yaşamak.
Tozlu dereden altın koya, oradan narlı çeşmeye, bildiğim sokaklarda gezip duruyorum.
Bence eski dizilerin en büyük farkı da bu.
gerçekten yaşayan bir dünyaları vardı
sadece senaryoda değil ki arkadaşlar ya
görsel dünyadaki o sahicilik de kayboldu
ya ben şu an Medcezir'i izliyorum ya
sürekli de örnekleri bundan verir gibi oldum ama
yani uykumda bile izleyecek duruma geldiğim için
her şeyi didik didik inceliyorum
Yaman'ın saçlarına bakıyorum mesela
kendini ne zaman kötü hissetse
zor bir duruma düşse
hemen o saçlar da iniyor aşağı
Ama ne zaman özgüveni yerine gelse, o altın koyuda kendine bir yer edinse, ayakları yere sağlam bassa, saçlar hemen dikeliyor.
Ya da yaprak dökümünde Leyla ne zaman delirse, o psikolojik ruh hali kötüye gitse, saçlar hemen dağılıyor, kıvırcık kıvırcık oluyor.
Ama ne zaman biraz kendine gelse, iyileşme evresine geçse, o kıvırcıklık gidiyor, saçlar hemen düz fön halini alıyor.
Yani ben dizinin herhangi bir anını açtığımda Leyla'nın saçından gidişatı anlıyorum.
Bu karaktere verilen ince emeği de gösteriyor.
Şimdi bakıyorum güncel dizilere.
Herkes her an bir moda çekimine girecek gibi.
Yani full makyaj, saçlar yapılı, kuaförden çıkma gibi, kombinler ayrı sanki her an düğüne katılacakmış gibi evin içindeler.
Yani ama karakterin bir derdi var ve bu görüntüyle o dert birbiriyle asla örtüşmüyor.
Yani biz o dağınıklığı özlemedik mi ya?
Çünkü o dağınıklık çok gerçekti.
Ben şimdi bu kadar konuştuğum eski diziler dedim ama bir de çok uzun soluklu diziler de var.
Onlardan da biraz bahsetmek istiyorum.
Mesela benim aşk nefret ilişkisi yaşadığım bir dizim var.
Asla kopamıyorum.
Yani ne o beni bırakıyor ne ben onu bırakabiliyorum.
Grey's Anatomy.
Diziyi ilk defa İstanbul sokaklarında bir afişte görmüştüm.
aa bu ne ya doktor dizisi mi falan dedim.
Bir baktım ilk sezonun 6. bölümündelermiş.
Ki zaten ilk sezon 7 bölüm.
Ben bir başladım.
22 yıldır hayatımda.
Aksi gibi de diziyi de bitirmiyorlar ki ya.
23. sezon onayını da almış şimdi.
Bakın başroller gitti, kadro değişti.
Hatta beraber izlemeye başladığım arkadaşlarım bile bıraktı ama ben bir türlü kopamıyorum.
sonra bu kopamama halini biraz irdeledikten sonra fark ettim ki
orası benim bir dizim değil ki yani benim için bir dizi değil
orası bir yer o hastanenin koridorları benim evim gibi
gerçekten kokusunu bile hayal edebiliyorum
ne zaman canım sıkılsa bir kaçış yolu arasam hemen eskilerden bir bölümü açıyorum
ve kendimi o hastanenin koridorlarına atıyorum
gezerken de biraz sakinleşiyorum
Bir odaya giriyorum mesela
Bizim orijinal beşli intern tayfa
Sedyelerin üzerinde takılıyor
Başka bir odaya giriyorum
Direkt hayat kurtarmak için ne güzel bir gün deyip
Neşteri eline alıyor
Yani mevcut sezonu devam ederken bile
Ben bir kaçış noktası olarak yine ilk sezonlara dönüyorum
Ve hatta şöyle söyleyeyim
Ne zaman o anki sezonda geçen hikayeyi beğenmesem
Dönüyorum birinci bölümden tekrar izlemeye başlıyorum
Valla deli ettim ben kendimi bu dizi yüzünden ya.
Çıkamıyorum işin içinden.
Ama bence işin bir başka tarafı daha var.
Bu sadece eski dizilerin iyi olması ile ilgili de değil.
Yeni dizilerin kurduğu dünyanın hızlı tüketilmesi ile ilgili.
Eskiden bir bölüm bir haftada gelirdi.
Kolay ulaşılabilir de değildi.
Yani kaçırdın mı yeni bölümü kanalların yayın akışından tekrarını arardın.
O karakterlerle zaman geçirirdin.
Şimdi 8 bölümü bir günde bitiriyorsun daha bağ kurmadan çıkıyorsun gidiyorsun.
Yani biraz daha nostalji değil de bağ kurmanın ortadan kalkması da olabilir.
Peki diyeceksiniz ki modern işlerde hiç mi yok bu?
Var. En son izlediğim güncel bir diziden örnek vererek gideyim.
Boran Kuzum'un Big Mistakes'deki performansı.
O steril ve gürültülü dünyanın içinde kendi kültüründen getirdiği o küçücük detaylarla Türkçe konuşmasıyla el öpmesiyle vesaire yani o kadar sadece kalmayı başarıyor ki.
Çünkü meseleye orada yer almak gibi bakmıyor.
O dünyanın içinde kendini kaybetmemek olarak görüyor.
Ve bu da bizi döndürüyor dolaştırıyor aynı yere getiriyor.
Biz eskilerde tam olarak bunu seviyorduk.
Ya ben bir ara o kadar eskilere gitmişim ki arkadaşlar bakın kendimi Zerda izlerken buldum.
Ay o kadar da değil ya dedim.
Hızlıca Zerda'dan öyle bir geçer zamankiye geçiş yaptım.
Yani ben de baya bir kopmuşum.
Şunu artık net söyleyeceğim.
Biz eski dizileri izlemiyoruz.
Eski hislerimizi izliyoruz.
Peki şimdi size bu podcastı bitirirken bir soru sormak istiyorum.
Sizin var mı böyle içine sığındığınız bir dizi, tekrar tekrar izlemekten kopamadığınız bir dizi, kendi eviniz gibi gördüğünüz bir karakter?
Gelin bunları yorumlarda konuşalım, biraz da nostalji yapalım.
Ben şimdi birazdan Medcezir izlemeye dönüyorum.
Bakın tam da Mert'in kaçırıldığı sahne geldi.
Altın koydu, ortalık biraz karışık.
Gideyim de izleyeyim.
Hadi yeni bölümde görüşürüz.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
