
magarsus’un 3. sezonu neden iptal edildi?
sadece bir dizinin bitişine mi üzülüyoruz, yoksa bize dayatılan 'izleme formüllerinden' mi sıkıldık?
dün bir film izledim’in ilk bölümünde, televizyonun o bitmek bilmeyen 'kurban kadın' döngüsünden dijital platformların kendi tekrarına düşüşüne kadar uzanan bir dertleşmeye giriyoruz.
beren saat ve kıvanç tatlıtuğ’dan hande erçel ve barış arduç’a; dev isimlerin yan yana gelmesi neden artık bir hikaye etmiyor?
bu bölümde; reyting sistemini, değişen izleyici alışkanlıklarımızı ve iyi olanın yaşayabileceği alanın nasıl daraldığını konuşuyoruz.
soru şu: biz mi değiştik, yoksa bize sunulanlar mı bizi bu hale getirdi?
Transkript
Herkese hello. Dün bir film izlediğimin ilk bölümüne hoş geldiniz.
Geçen gün önüme bir tweet düştü.
Magarsu'nun yaratıcısı Yunus Ozan Korkut şöyle demiş.
Çok soruldu yanıtlayayım.
Magarsu'nun 3. sezonun olma ihtimali pek mümkün görünmüyor.
HBO'nun şimdilik böyle bir talebi yok.
Yani ben bu tweeti görünce biraz düşündüm.
Üzüldüm. Ama sadece üzülmedim.
Gerçekten anlamadım da.
Çünkü çok sevdiğim, kadrosunu çok güçlü bulduğum ve en önemlisi bu toprakların ruhunu gerçekten taşıdığını düşündüğüm bir işin yeni sezonun talep edilmemesinin bir türlü anlayamadım açıkçası.
Neden HBO gibi bir dev bu kadar bizden bu kadar güçlü bir işi devam ettirmek istemez ki?
Sonra fark ettim ki mesele sadece bir dizinin bitmesi değil.
Daha büyük bir şey bu.
Biraz şuna dönüşüyor.
Bize gerçekten ne izletiyorlar?
Derken kendimi televizyon dünyasından dijital platformlara,
reyting sisteminden seyirci alışkanlıklarımıza uzanan derin bir sohbetin içinde buldum.
Kendi içimde laf lafı da baya bir açtı.
Mesele sadece bir dizinin bitişi olmaktan çıktı.
Çünkü yıllardır aslında çok küçük bir grubun seçtiği şeyleri izliyoruz biz.
Televizyon dediğimiz o meşhur reyting meselesi.
birkaç bin kişi neyi seçiyorsa
85 milyon olarak biz de oturup onu izliyoruz.
Yıllar geçiyor, oyuncular değişiyor,
hikayeler değişiyormuş gibi görünüyor
ama aslında hiçbir şey değişmiyor.
Hep aynı dünyalar, karanlık, çatışmalı, silahlı hikayeler.
Ve bu tekrar sadece mekanlarda değil, karakterlerde de var.
Özellikle kadın karakterlerde.
Dikkat ederseniz, kadını sürekli ötekileştiren,
aşağılayan, kadını kadınla
savaştıran o dil artık
normalleşmeye başladı.
Artık neredeyse her dizinin
bir kurban kadını, bir güçlü erkek
karakteri ve bitmeyen bir intikam
döngüsü var.
Bizim bu birkaç bin kişi
gerçekten kadını mağdur görmekten
bir türlü sıkılmadı.
Güçlü kadın karakterlere o kadar
hasret kaldık ki
şimdi diyeceksiniz ki hiç mi güçlü bir kadın
karakteri izlemedik? Tabii ki de
izledik. Ama ya hikayenin
gidişatında o karakterler de dönüşüm
geçirdi ya da diziler tutmadığı için
bitti. Mesela
Uzakşehir. İlk bölümlerini hatırlayalım.
Hepimiz dizide Alya'nın
o güçlü duruşundan etkilenip başlamadık mı?
Beni diziye bağlayan
Alya'nın o meydanda hiçbir yardım
kabul etmeyip paraları
sokaklara saçtığı sahneydi.
Ama geldiğimiz
noktaya bakalım.
Alya karakteri ne kadar pasifleştirildi.
Erkeklerin kavgasının arasında
kaldı. Ben de bıraktım
izlemeyi.
Ya da mesela Yalıçapkı'nı Seyran.
Biz orada ne izlemeyi bekliyorduk?
Kendi ayakları üzerinde
duran bir kadın. Ama bize ne sunuldu?
Bir esaretten başka bir esareti.
Ve yine bitmeyen o
ikinci kadın meselesi.
Acaba izleyici
gerçekten güçlü kadını izlemeye hazır mı
değil? Yoksa kalemler mi
korkar?
Neyse buralara girersek gerçekten
çıkamayacağız. O başka bir podcast'ın
konusu. Ben ne diyordum?
Bugün açtığımız birçok dizide
neredeyse aynı yapı var.
Ve burada mesele bence
suç anlatılıyor olması değil.
Mesele o hikayenin ne kadar derin
anlatıldığı. Magarsus
mesela tam olarak bunu yapıyordu.
O yüzden ben onu izlerken bir mafya
dizisi izliyormuşum gibi değil de
insan hikayesi izliyormuşum
gibi hissediyordum.
Ama genel tabloya baktığımda da şu var.
Biz daha kolay tüketilen hikayelere alışmışız.
Daha doğrusu artık alıştırılmışız.
Şiddetin kahramanlık gibi sunulduğu, duygunun yüzeyde kaldığı, hızlı tüketilen işler.
O yüzden bence dönüp dönüp eski dizileri de izliyoruz.
Yaprak Dökümü, Aşkı, Memnu, Muhteşem Yüzyıl.
Çünkü onların gerçekten bir dünyası, bir ruhu vardı.
Geçen gün İbrahim Selim'in programına katılan Mehmet Günsür bir anısını anlatmıştı.
Hepiniz izlemişsinizdir.
Oyuncu genç bir arkadaşı muhteşem 100 yıla 8. kez başladığını söylemiş.
Mehmet Günsür de ne kadar buna şaşırdığını anlatıyordu.
Ama arkadaşı çok güzel bir şey söylemiş.
Eski Türkiye ile ilgili şeyler hissediyorum ve bu his hoşuma gidiyor demiş.
Aynen tam olarak da bu.
O yıllardaki o fabrikasyon olmayan işlere özlem duyuyoruz biz.
Sadece Türkiye'ye değil o anlatıyı da özlüyoruz.
Sonra dijital platformlar girdi hayatımıza
Netflix'in ilk geldiği günü o Türkçe tweet'i ben dün gibi hatırlıyorum
Ve hepimiz bir oh çektik kabul edelim
Daha özgün işleri izleyeceğiz daha özgür olacağız sandık
Bir sürede öyle oldu
Bir başkadır kulüp Fatma gibi çok güçlü işler izledik
Ama zaman geçtikçe dijitalde televizyonun o eski hatasına düştü
O da artık kendi tekrarını üretiyor
Aşiret ve mafya yerine toksik ilişkiler, travmalı karakterler geldi.
Televizyon melodramı tekrar ediyorsa dijitalde ilişki dramını tekrar ediyor.
Bir de şu var.
Bir iş gerçekten çok izlendi diye çok iyi mi oluyor?
Yoksa sadece görünür olduğu için mi daha çok izleniyor?
Çünkü bazen sadece sevdiğimiz bir oyuncu var diye açıyoruz.
İzlenme sayıları büyüyor ama geriye ne kalıyor?
Benim son zamanlarda dijitalde aklımda kalan pek bir iş yok açıkçası.
Ama asumiyet müzesini saymazsak tabii.
Yani şunu demek istiyorum.
Çekirdekçiler gibi tüketiyoruz.
O an izliyoruz, konuşuyoruz ve sonra hiçbir iz bırakmadan kayboluyor.
Kayboluyor derken aklıma yapımcı Onur Güven Atam'ın bir konuşması geldi.
Kendisi dijitalin sunduğu tüm o özgürlüğe rağmen neden hala televizyonu tercih ettiğini anlatırken sabahları açıklanan reyting sonuçlarına bir adrenalin olarak tanımlıyordu.
O anlık kazanma veya kaybetme hissi dijitalin uzun vadeye yayılan verilerinden daha çok besliyormuş onu.
Ama işte bu adrenalin tutkusu başka ama bizi de bir taraftan da sabun köpüğü işlere mahkum ediyor.
Yapımcılar için, yani şöyle söyleyeyim, televizyon daha sürdürülebilir, daha kalıcı ve o anlık heyecanı diri tutan bir kale.
Ama televizyonda bu kaleyi korurken dijitalde ise bize sadece güçlü isimleri yan yana getirme kolaycılığına kaçıyorlar.
Ah dilim suçlu ama kusura bakmayın bu benim ilk podcast'ım. Olur böyle hatalar.
Ne diyordum? Kolaycılığa kaçıyorlar diyordum.
Mesela Beren Saat'te Kıvanç Tatlıtuğ. Bu işbirliğini ne kadar çok beklemiştik hatırlıyorsunuz değil mi?
Ama o beklenen birliktelik yeni bir aşkı memnun etkisi yaratabildi mi? Hayır.
Ya da Hande Erçel ve Barış Ardur. Dijitalde adeta bir power couple olarak konumlandırıldılar.
İki iş yaptılar, yetmedi geleneksele döndüler. Televizyona üçüncü bir iş çektiler.
Ama o dev isimlerin yan yana gelmesi bile bazen hikayenin boşluğunu doldurmaya yetmedi.
Evet çok tıklandılar, çok izlendiler.
Ama günün sonunda elimizde ne kaldı?
Hangi işlerini hatırlıyoruz?
Şahsen bende hiçbiri kalmadı.
Şimdi bir benzerini Halit Ergenç ve Meryem Üzerli için bekliyoruz.
Yıllar sonra bir aradılar.
İmroz'da Bahar diye bir filmin çekimlerine başlamışlar ve çekimlerde devam ediyormuş.
İsimler dev, beklenti de dev.
Ama bakalım o güçlü hikaye bu sefer de gelecek mi?
yoksa yine sadece o anlık tüketip geçeceğimiz bir iş mi izleyeceğiz?
Ben çok merakla süreci takip ediyorum ve bekliyorum açıkçası.
Ve bu noktada şu soru geliyor.
Biz gerçekten farklı hikayeler mi izlemek istiyoruz?
Yoksa bize hep aynı şeyler sunulduğu için artık buna mı alıştık?
Farklı hikayeler izlenmediği için mi yapılmıyor
yoksa zaten yapılmadığı için mi izlenmiyor?
Gerçekten çok fena bir döngü içinde savrulup gidiyoruz.
Biz izleyiciler kaybolduk bu döngüde nasıl çıkacağız bilmiyorum.
Belki de mesele sadece kötü işlerin yapılması değil.
Belki de asıl mesele iyi ve farklı olanın yaşayabileceği alanın her geçen gün biraz daha daralması.
Ve biz o alanı büyütmediğimiz sürece aynı hikayelerin içinde dönüp durmaya devam edeceğiz gibi görünüyor.
Bugün Magarsus'tan çıktık, televizyonun kurban kadınlarına uğrayıp dijitalin tıkanmışlığına kadar geldik.
Baya da laf lafı açtı.
Bu daha başlangıç.
Bir sonraki bölümde son günlerde dikkatimi çeken filmleri konuşmayı düşünüyorum.
Son anda bir değişiklik yapmazsam biraz filmlerden bahsederiz.
Kaydı da kapatırken son bir soruyla bitirmek istiyorum.
Peki sizce biz mi değiştik yoksa bize sunulanlar mı bizi bu hale getirdi?
Yorumlarınızı bekliyorum.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Yeni bölümde görüşmek üzere.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
