
🍃 Dinlence’ye hoş geldiniz.
🎙️ Dinlence Podcast’in yeni bölümü yayında.
Günün sonunda kendimize bazen şu soruyu soruyoruz: “Bugün bütün gün ne yaptım?”
Sürekli yetişmeye, tamamlamaya ve planlamaya çalışırken, bir sonraki işi düşünmekten içinde bulunduğumuz anı ve hayatın küçük güzelliklerini kaçırabiliyoruz.
📚 Bu bölümde, Michael Ende’nin Momo romanından yola çıkarak zamanı, sürekli acele etme halimizi ve fark etmeden kendimizden ve sevdiklerimizden çaldığımız zamanı konuşuyorum.
Belki de zamanımızı korumanın yolu daha fazlasını yapmak değil elimizdeki zamanı gerçekten yaşayabilmek.
Çünkü hayatın her anının verimli olması gerekmiyor. Bazı anların sadece yaşanması gerekiyor.
Ve belki de birine verebileceğimiz en değerli şey, ona ayırdığımız zamandır.
Peki, bugün zamanınızı gerçekten neye harcadınız?
🎧 Keyifli dinlemeler…
Transkript
Merhabalar, Dillence Podcast'a hoş geldiniz. Ben Azime.
Bugün hepimizin zihnini çok meşgul ettiğini düşündüğüm bir konu üzerine konuşmak istedim.
Mesela bazen ben gün sonunda kendime şu soruyu soruyorum.
Bugün bütün gün ne yaptım?
Gün içinde sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz.
Sabah gözümüzü açtığımız andan itibaren yapmamız gerekenleri düşünmeye başlıyoruz.
Hatta bazılarımız daha gün bitmeden, gece yatmadan önce yarın ne yapacaklarını planlıyor.
Ya planlamazsa çünkü yetiştiremiyor biliyorum.
Mesela sabah uyandık eğer okula giden biriysek işte okula gitmek, ödevlerini tamamlamak, işe yetişmek, toplantıları katılmak, sorumluluklarını yerine getirmek, bir yerlere zamanında varabilmek.
Daha gün başlamadan zihnimizde böyle onlarca iş birikmiş oluyor.
Bazen bir arkadaşınla oturup sohbet etmek istiyoruz mesela vaktimiz olmuyor ya da işte ailemizle vakit geçirmek istiyoruz.
Ailemizi ya da bir arkadaşımızı aramak istiyoruz.
Yapmamız gereken başka işler ortaya çıktığı için bir türlü yapamıyoruz.
İstediğimiz şeylere vakit ayıramıyoruz.
Mesela bir kitabın başına geçmek, biraz dinlenmek ya da sadece hiçbir şey yapmadan oturmak istediğimiz zamanlar olabiliyor değil mi?
Ama kendimize bunun için bile zaman ayıramıyoruz.
Günlerimiz sürekli bir koşuşturmacanın içinde geçiyor.
Bir işi bitirmeden diğerine yetişmeye çalışıyoruz.
Tam biraz nefes alacakken de aklımıza yapmamız gereken başka bir iş geliyor.
ve günün sonunda kendimizi yorgun, zihnimizi ise hala meşgul buluyoruz.
Üstelik bu yoğunluk içinde sadece kendimizi ayıracak zamanımızı değil,
birbirimizi ayıracak zamanımızı da kaybediyoruz.
Mesela bazen karşımızdaki insan bize bir şey anlatırken onu gerçekten dinleyemiyoruz.
Çünkü aklımız başka bir yerde, başka bir şeyi tamamlamakla meşgul.
Bir yandan telefonumuza bakıyoruz, bir yandan yetişmemiz gereken işleri düşünüyoruz.
Bir arkadaşımızın derdini dinlerken bile zihnimiz bir sonraki yapacağımız şeyle meşgul olabiliyor.
Belki de en acı olanı bu zaten.
Bazen sevdiklerimizle aynı ortamda bulunuyoruz ama onlara gerçekten zaman ayıramıyoruz.
Yan yanayken bile sosyal medyada geziniyoruz mesela.
Bunu her birimiz yapıyor.
Ben de kendimi katıyorum içine.
Yan yana oturuyoruz ama birbirimizi dinlemiyoruz.
Birlikte vakit geçiriyoruz ama aynı anın içinde olamıyoruz.
Başka anlardayız çünkü.
sürekli bir yerlere yetişmemiz, bir şeyleri tamamlamamız ve zamanımızı verimli kullanmamız gerektiğini düşünüyoruz.
Hepimiz buna hemfikiriz diye düşünüyorum.
Peki bütün bu koşturmacanın sonunda ne oluyor?
Her şeye yetişmeye çalışırken aslında hayatımızın en önemli anlarını kaçırıyor olabilir miyiz?
Bizi mutlu eden şeylere, sevdiklerimize, dostlarımıza hatta kendimize ayıracak zamanı neden bulamıyoruz?
Belki de asıl sorun zamanımızın az olması değil,
belki de zamanın niçin değerli olduğunu unutmuş olmamız olabilir.
İşte tam da bu noktada size yıllar önce yazılmış olmasına rağmen
bize çok önemli şeyler hatırlatan bir roman önerisiyle geldim.
Nedir bir roman?
Michel Ende'nin Momo adlı romanı.
Momo ilk bakışta küçük bir kız çocuğunun fantastik hikayesi gibi görünüyor.
Ama sayfalarını çevirdikçe, kitabı okudukça
aslında hepimizin hayatına dokunan bir meseleyle karşılaşıyoruz.
Nedir bu meseleler?
zamanımızın nasıl çalındığı, insanların neden sürekli acele etmek zorunda hissettiği
ve belki de en önemlisi birbirimize ayırabileceğimiz zamanı kaybettiğimizde
aslında neleri kaybettiğimizle karşılaşıyoruz.
Momo'nun hikayesi eski bir tiyatronun harabelerinde yaşayan küçük bir kız çocuğuyla başlıyor.
Momo'nun ailesi yok, nereden geldiğini tam olarak bilmiyoruz.
Çok fazla eşyası da yok, hatta hiç eşyası yok, parası yok.
Oldukça sade, sıradan ve yoksul bir hayat yaşıyor.
Ama Momo'nun çok önemli bir özelliği var.
İnsanları gerçekten dinleyebiliyor.
Hem de öyle sıradan bir dinlemekten bahsetmiyoruz.
Momo karşısındaki insanın bütün dikkatini hak ettiğini hissettiriyor.
Onu acele ettirmiyor, sözünü kesmiyor, başka bir yere yetişmeye çalışmıyor.
Sadece orada oluyor ve dinliyor.
Ve insanlar Momo ile konuştuktan sonra kendilerini daha iyi hissetmeye başlıyorlar.
Kendi sorunlarını çözebiliyorlar, ne yapmak istediklerini anlayabiliyorlar.
Bazen bir insanın ihtiyacı olan şey ona çözüm sunulması, çözüm üretilmesi değil.
Gerçekten dinlenildiğini hissetmesi olabilir.
İşte Mamon'un da en büyük özelliği bu.
Ve belki de romanın bize anlatmak istediği şeyin ilk ipucu da burada saklı olabilir diye düşünüyorum.
Bazen birine vereceğimiz en değerli şey ona ayırdığımız zamanımız.
İşte Mamon'un bize sorduğu soru aslında bu.
Zamanımızı neden biriktiriyoruz?
Şimdi kitapta Duman Adamlar isminde bir zaman şirketi var.
Bunlar insanların zamanını biriktiriyor, zamanların yönetmesi gerektiğini düşünüyor ve Momo bunlara karşı mücadele ediyor.
Çok romana dair spoiler vermeyeyim ama kitabı kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.
İşte Momo'nun bize sorduğu soru aslında bu.
Zamanı neden biriktiriyoruz?
Daha fazla çalışmak için mi?
Daha fazla para kazanmak için mi?
Daha fazla yorulmak için mi?
Daha fazla başarılı olmak için mi?
Peki bütün bunları yaptıktan sonra kazandığımız zamanı niçin kullanacağız?
Çünkü zaman bir banka hesabındaki para gibi biriktirilemiyor öyle değil mi?
Elle tutulur bir şey değil.
Bugün kullanmadığımız bir saat yarına aktaramıyoruz.
Sadece 24 saatten ibaret bir gün.
Dün kaybettiğimiz zamanı da geri alamıyoruz.
Ve Momo'nun dünyasında insanların en büyük yanılgısı da bu.
Onlar zamanlarını biriktirdiklerini düşünüyorlar.
Oysa zamanlarını duman adamlara veriyorlar.
Momo ise bunun farkına varan kişi oluyor.
Çünkü mamanın dünyası zaten zaman sadece saatlerden ve dakikalardan oluşmuyor.
Zaman yaşadığımız hayatın kendisi.
O yüzden söylüyorum bir arkadaşımızla yaptığımız sohbet aslında zaman.
Bir çocuğun oyun oynarken yaşadığı mutluluk zaman.
Bir insanı dinlemek zaman.
Birlikte yemek yemek zaman.
Hayal kurmak zaman.
Dinlenmek zaman.
Dinlemek zaman.
Ve belki de hiçbir şey yapmadan gökyüzüne bakmak bile zaman.
Yani hani bazen diyoruz ya ben ne yaşadım eve gittim dümdüz duvara baktım.
Ya bu o kadar kıymetli geliyor ki bana.
Gerçekten keşke yaşadığımız bazı durumlardan sonra eve gelip dümdüz duvara bakacak vakit yaratabilsek kendimize.
Ve bunların hiçbiri boşa harcamış zaman değil.
Tam tersine hayat dediğim şey bence tam olarak bu anların toplamı.
Momo'ya geçiyorum.
Momo'nun karşısındaki duman adamlarsa insanları hayatın kendisini değil sadece verimliliğini düşündürüyor.
Hepimize çok tanıdık geldi bence bu verimlilik.
Ve bu nedenle roman bana göre sadece zaman hakkında değil, tüketim hakkında, yalnızlık hakkında, hız hakkında, insanların birbirinden uzaklaşması hakkında da çok mesaj veriyor.
Çünkü bir insanın zamanını çaldığınızda sadece saatlerini çalmıyorsunuz.
Onun arkadaşlarıyla geçireceği zamanı çalıyorsunuz.
Ailesiyle geçireceği zamanı çalıyorsunuz.
Kendisiyle kalacağı zamanı çalıyorsunuz.
Yani en önemlisi hayatını gerçekten hissedeceği anları çalıyorsunuz.
Momo'nun mücadelesi de tam olarak buna karşı oluyor.
Duman adamlara karşı sahip olduğu en büyük güç bir savaşçı olması değil Momo'nun.
Bir süper gücünün olması falan da değil.
Zaten tek başına küçük bir kız çocuğu bu.
Onun gücü insan olmanın ne demek olduğunu unutmaması, başka bir mücadelesi, bir hırsı olmaması.
Sadece yaşamak istiyor.
İnsanların birbirine zaman ayırması gerektiğini bilmesi, dinlemenin önemli olduğunu bilmesi,
oyun oynamanın önemli olduğunu bilmesi, hayal kurmanın önemli olduğunu bilmesi
ve belki de her şeyin bir işe yaraması gerekmediğini bilmesi.
Bence kitabı bugün okuduğumuzda Momo'nun bize sorduğu soru daha da anlamlı hale geliyor.
Bizim hayatımızdaki duman adamlar kim?
Bir düşünün isterim arkadaşlar.
Sizin zamanınızı çalan duman adamlar kim?
Telefonlarımız mı?
Sosyal medya mı?
Sürekli çalışma baskısı mı?
Başarı hırsı mı?
Başkalarıyla kendimizi kıyaslamamız mı?
Yoksa bütün bunları birleştirip kafamızın içinde oluşturduğumuz o ses mi?
Daha fazlasını yapmalısın.
Yeterince çalışmıyorsun.
Dinlenme.
Vaktini boşa harcama.
Bir şey öğren.
Bir hedefine olsun.
Bunlar çok güzel.
Tabii ki güzel.
Ama aynı zamanda yaşadım diyebilmek için de bazı şeyler yapmak gerekiyor kendimiz için.
Günümüzün duman adamları artık gri takım elbiseler içinde karşımıza çıkmıyor.
Kitapta duman adamlar gri takım elbiselerle karşımıza çıkıyordu.
Ama artık duman adamlar belki de cebimizdeki taşıdığımız telefonun ekranında karşımıza çıkıyordur.
Bilemiyorum belki de bilgisayar ekranımızda kullandığımız sistemlerde karşımıza çıkıyordur.
Belki bir bildirim olarak geliyordur bize.
Belki sürekli kendimizi başkalarıyla kıyasladığımız bir sosyal medya gönderisi olarak karşımıza çıkıyordur.
Belki de bazen kendi düşüncelerimiz olarak iç sesimizde ortaya çıkıyordur.
Ve Momo bize bütün bunların karşısında hayatın sadece yapılacaklar listesinin ibaret olmadığını anlatıyor.
Bunu söylüyor bize.
Bazen bir insanla konuşmak gerekiyor.
Bazen arkadaşlarımızla gülmek gerekiyor.
Bazen hiçbir şey yapmadan oturmak gerekiyor.
Az önce dedim ya dümdüz duvara bakmak gerekiyor.
Ben dümdüz duvara bakmak istiyorum bazen.
Hiçbir şey yapmak istemiyorum.
Bazen bir kitabı hızla bitirmek yerine bir sayfasında uzun süre kalmak gerekiyor.
Üzerine düşünmek gerekiyor.
Bazen telefonu bir kenara bırakıp etrafımıza bakmak gerekiyor.
Çünkü hayatın her anının verimli olması gerekmiyor.
Ben artık bunu kabul etmek istiyorum ve size de tavsiyemdir.
Bazı anların sadece yaşanması gerekiyor.
Ya sadece yaşayalım ve gitsin.
Her şeyden bir amaç çıkarmak zorunda değiliz.
Zamanımızı gerçekten korumanın da en önemli yolu bu bence.
Zamanı daha fazla doldurmak değil, onu gerçekten yaşamaya başlamak, tadına varmak.
Momo'yu okurken benim aklımda kalan en önemli düşünce şu oldu.
Zamanımızı biriktiremiyoruz, durduramıyoruz, geri de getiremiyoruz.
Yapabileceğimiz tek şey elimizde olan zamanı nasıl yaşayacağımıza karar vermek.
Belki de bu yüzden Mamo çocuklara yazılmış bir roman olmasına rağmen yetişkinlere çok daha sert sorular soruyor.
Çünkü çocuklar zamanı yaşarken yetişkinler çoğu zaman zamanı hesaplıyor.
Zaman hesabı yapıyoruz.
Kaç saat çalıştım, kaç saat uyudum, bugün kaç iş tamamladım, ne kadar para kazandım, ne kadar ilerledim.
Ama belki de bugün kiminle gerçekten konuştum, bugün kimi gerçekten dinledim, bugün neye güldüm,
Bugün kendime ne kadar zaman ayırdım?
Bugün gerçekten yaşadığım bir an oldu mu diye sorular sormamız gerekiyor.
Momo zamanımızı kim çalıyor ve daha da önemlisi biz zamanımızı kime veriyoruz sorusunu sormama sebep oldu bana.
Çünkü zamanımızın çalındığını fark etmek önemli ama bazen kendi isteğimize verdiğimiz zamanları fark etmek daha önemli.
Bazı şeyler bizim elimizde değil yapmamız gerekiyor ve yapıyoruz.
Buna zaten yapacak bir şey yok.
Bir düzen var ve buna uymak zorundayız.
Ama bazen de kendi isteğimize verdiğimiz zamanları fark etmek daha önemli.
Bu yüzden size ne açısal önerim bir sonraki sefer telefonunuzu elinize aldığınızda ve sadece 5 dakika bakacağım dediğinizde belki Momo'yu hatırlarsınız.
Bir arkadaşınız sizinle konuşurken gerçekten onu dinlemeyi seçersiniz.
Bir gün hiçbir şey yapmadan oturduğunuzda kendinizi suçlamazsınız.
Çünkü hayatın her anının verimli olması gerekmiyor.
Az önce de söylediğim gibi bazı anların sadece yaşanması gerekiyor.
Zamanı kurtarmaya çalışırken hayatımızı kaçırmayalım derim arkadaşlarım.
Mumon'un hikayesi de tam olarak bu ve daha fazlasını anlatıyor.
Eğer okumadıysanız her birinize hayatınızın bir döneminde okumanızı tavsiye ediyorum bu kitabı.
Zaman bizim sahip olduğumuz en değerli şeylerden biri.
Onu biriktiremiyoruz, onu geri alamıyoruz.
Ama onu kiminle, niçin ve nasıl geçireceğimize bir ölçüde biz karar verebiliyoruz.
Hazır bunu yapabiliyorken en güzel zamanlarınızı en sevdiğiniz insanlarla geçirmenizi dilerim.
Beni dinlediğiniz için de çok teşekkür ediyorum.
Bir sonraki dinlence de görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
