
Zihnimizde sürekli konuşan bir ses var.
Bazen motive ediyor, bazen yoruyor, bazen de ne düşündüğümüzü ancak konuştukça fark ediyoruz.
Bu bölümde, kendi kendimize konuşmanın neden ortaya çıktığını, çocukluktan bugüne nasıl şekillendiğini, duygularımızı nasıl düzenlediğini ve ilişkilerimize kadar uzanan etkilerini konuşuyoruz.
Düşünmek ile konuşmak arasındaki o ince bağı birlikte anlamaya çalışıyoruz.
Ve bölümün sonunda, zihnimizin bu “görünmez konuşmacısı”yla daha farkında bir ilişki kurmak için küçük bir alan açıyoruz.
Transkript
Merhaba, bugün biraz kendi kendimize konuşmaktan, yani çoğumuzun farkına bile varmadan gün içinde defalarca yaptığı o küçük iç seslerden konuşmak istiyorum.
İnsanın kendi kendine konuşması aslında sandığımız kadar delice bir şey değil.
Zihnin yaptığı sıradan bir alışkanlık.
Kim zaman düşünceleri toparlamak için, kim zaman karar verirken, kim zaman da tamamen otomatik olarak.
İşte bugün o konuşmaların ne olduğu, neden var oldukları ve zihnimizde aslında neler yaptığı üzerine biraz birlikte düşünelim istiyorum.
Birçoğumuz bu iç seslerin neden ortaya çıktığını hiç sorgulamıyoruz.
Ama bir bakınca kendi kendimize konuşmak sandığımızdan çok daha önemli bir süreç aslında.
Sadece bir alışkanlık değil, insan zihninin nasıl çalıştığına dair bir kapı açıyor bize.
Ve işin ilginç yanı şu, insan kendi kendine konuşmadan önce gerçekten ne düşündüğünü tam olarak bilemeyebiliyor.
Bu düşünceyi biraz açacağım ama önce şuradan başlayalım.
İnsan kendi kendine neden konuşur?
Bunun cevabını bulmak için biraz çocukluğa dönmemiz gerekiyor.
Çocuklar konuşmayı öğrendikleri andan itibaren sadece çevreleriyle değil, kendileriyle de konuşmaya başlıyorlar.
Üstelik bunu onlara kimse öğretmiyor.
Bu doğal bir süreç. Hatta araştırmalara göre çocuklar zor bir görevi yaparken çoğu zaman sesli bir şekilde kendi kendilerine konuşuyorlar.
Bu noktada küçük bir ayrıntı önemli.
Çocukların bu konuşmaları sadece bir görev çözmek için değil.
Bazen oyuncaklarına talimat verirler.
Bazen kendi kendilerine hikaye anlatırlar.
Bazen de bir şey yaparken kendilerini cesaretlendirirler.
Bu iç konuşmanın aslında ne kadar erken başladığını gösteriyor.
Çocuk önce başkalarıyla kurduğu ilişkiyi içselleştirir.
Sonra bunları kendi içinde sürdürmeye başlar.
Yani annenin hadi bakalım dikkat et diyen sesi bir süre sonra çocuğun kendi iç sesi olur.
Bu süreç aslında çok ince bir dönüşüm.
Önce dışarıdan gelen bir rehberlik vardır, bir ses var.
Çocuk zamanla yetişkinin sesine ödün çalır.
Sonra yavaş yavaş o ses çocuğun zihninin içine yerleşir ve kendi kendine yönlendirebilen bir yapıya dönüşür.
Küçük bir çocuk düşünün, annesi ona bir şey hakkında sıcak dokunma diyor, bir uyarıda bulunuyor.
Sonra bir gün annesi orada yokken, yanında değilken, çocuk tam dokunacakken kendi kendine yine aynı düşünceyi söyler.
Sıcak dokunma.
Bu noktada artık dış konuşma içe taşınmış olur.
Bu geçiş yalnızca tehlike uyarılarıyla sınırlı değil.
Zamanla çocuk kendini motive eden, sakinleştiren, düzenleyen bir iç ses geliştirir.
Bu iç sesin tonu çoğu zaman yetişkinlerden duyduğu tonla benzerdir.
Yani çevrenin sesleri çocuğun zihninde bir rehbere dönüşür.
Büyüdükçe bu iç ses daha da karmaşıklaşır, daha soyut bir hale gelir.
Artık sadece dokunma demez bir uyarı da bulunmaz, şimdi odaklan da der.
Panik yapma halledersin de der.
Bunu neden yaptın üzerine biraz düşün diyen bir sese de dönüşür.
Yani kendi kendimize konuşmak davranışı düzenlediğimiz, dikkatimizi toparladığımız, duygularımızı yatıştırdığımız ve kendimize eşlik ettiğimiz bir mekanizma haline gelir.
Peki kendi kendimize konuşurken kime konuşuyoruz?
Bu soru ilk başta çok garip geliyor.
Kime olacak kendimize diyebilirsiniz.
Bu noktada iki önemli akademik yaklaşımdan bahsetmek istiyorum.
Birincisi, kendine konuşmak, kendine bilgi vermektir.
Yazar Ian Forster'ın çok sevilen bir cümlesi vardır.
Ne düşündüğümü söylemeden nasıl bilebilirim?
Bu ne demek?
Aslında insan zihni çoğu zaman içinden geçeni her zaman tam olarak bilmez.
Bir cümleyi ağzınıza aldığınızda veya içimizden söylediğimizde o düşünce bir anda şekil kazanır.
Yani zihnimiz konuşarak onu kendi kendine açar.
Bazen biriyle tartışırken cümleleri kurdukça derdinizin ne olduğunu yeni yeni fark edersiniz.
ya da birine mesaj yazarken yazdığınız cümleyi silip yeniden yazdığınızda niyetinizin değiştiğini fark edebilirsiniz.
Ve bu sadece entelektüel düşünceler için değil, duygular için de geçerlidir aslında.
Birine galiba kırıldım dediğinizde aslında o an fark edebilirsiniz kırıldığınızı.
Kendi kendinize ya bu biraz canımı acıttı dediğinizde o duygu birden netleşir.
Konuşmak düşünceyi ortaya çıkaran bir eylemdir.
Bu yüzden bazı araştırmacılar diyorlar ki iç konuşma zihnin kendine ışık tutma biçimidir.
İkincisi kendi kendine konuşmak kendine taahhütte bulunmaktır.
Bu görüş de çok ilginç.
Diyorlar ki kendi kendine konuşmak aslında bir iletişim değil bir düzenleme biçimidir.
Yani iç ses karar almamıza yardım eder, davranışlarımızı yönlendirir ve aynı zamanda kendimize verdiğimiz küçük sözlerdir.
Bu tür bir iç konuşmanın etkisi çok küçümseniyor ama davranış değişikliğini en sık tetikleyen mekanizmalardan biri bu aslında.
Örneğin, hadi kalk yürüyeceksin, şu işi bitireceğim, tamam sakin ol, şimdi derin bir nefes al.
Bu beynin kendi kendini hizaya getirdiği bir durum sanki.
Kendine emir vermek, kendine söz vermek, kendine soru sormak hepsi bu mekanizmanın içinde.
Ve bunu ilginç kılan şey de şu.
Kendine söylediğin şey bazen gerçekten davranışı değiştiriyor.
Mesela hani dayan bitiyor dediğimizde gerçekten dayanıyoruz.
Sanki o bir güç veriyor bize.
Sanki zihinde bir yönetmenle bir oyuncu varmış gibi.
Aynı kişi olmalarına rağmen iki farklı işlevi var.
Birçok bilim insanı iç konuşmayı verbal düşünce olarak tanımlıyor.
Yani şunu söylüyorlar.
Düşünmenin dili vardır ve çoğu zaman düşünmek sessizce konuşmaktır.
Bazen bir toplantıdan önce kafamızda provalar yaparız.
Bazen bir kavganın alternatif versiyonlarını oynarız.
Bazen yapılacak işleri tek tek sayarız.
Bazen de ben burada ne hissediyorum diye içimizden sorarız.
Ve bunlar aslında düşünmenin kendisi.
Bu yönüyle bakınca kendi kendine konuşmak bir bozukluk değil.
Aksine zihnin çalışma biçiminin doğal bir parçası.
İnsan kendi kendine konuşmayı fark ettiğinde bu konuşmalar bir nevi duygusal pusulaya dönüşüyorlar.
Mesela yeter artık çok yoruldum dediğinizde zaten yorulmuşsunuzdur ama iç konuşma sadece durumu görünür yapar.
Bunu yapamam dediğinizde aslında bu güçsüzlük hissini duymanın bir yoludur.
Sakin ol dediğinizde aslında zihin kendini yatıştırmaya çalışıyordur.
Yani iç konuşma bir ayna gibi.
Biz ne yaşıyorsak o aynaya yansıyor.
Bazen kırılmış tarafımız konuşuyor, bazen öfkeli yanımız, bazen kendini şefkat duyan yanımız.
Bu yüzden iç sesi fark etmek duygulara erişmenin kapısını açıyor.
Şöyle düşünün, bir insan kendine sürekli öfkeli konuşuyorsa başkalarına da genelde o tonda yaklaşır.
Kendine sürekli suçlayan biri ilişkide hep sorumluluğu fazlasıyla üstlenebilir.
Kendine hiç alan açmayan biri başkalarına da açamayabilir.
İç ses hem bizim iç dünyamızı hem de dış ilişkilerimizi şekillendiriyor aslında.
Bazen kişi şunu söyler.
Kimse bana anlayış göstermiyor.
Sonra bir bakarız.
O kişinin iç sesi de kendine hiç anlayış göstermiyor.
Peki iç konuşma nasıl fark edilir?
Bunun belli bir ideal yöntemi yok aslında ama fark etmek için çok basit bir yerden başlayabiliriz.
Bugün kendinize nasıl konuştunuz?
Tonunuz nasıldı? Sesinizin tonu yumuşak mıydı? Sert miydi?
Emir veren bir ses miydi bu?
Yoksa suçlayan bir ses mi?
Yoksa teselli eden bir ses miydi?
Bunlara bakınca bazen şaşırıyoruz.
Çünkü iç konuşma çoğu zaman otomatik.
Fark etmeden akıyor.
Ve iç ses yalnızca bir düşünce değildir.
Aynı zamanda kendini anlamanın, duyguları düzenlemenin, karar vermenin ve yatıştırmanın bir yolu.
Birçok terapi yaklaşımı şunu söyler.
İyileşme kişinin kendi iç sesini görmesiyle başlar.
O sesle savaşarak değil, onu anlamaya çalışarak.
Bazı insanlar iç seslerini fark etmeye başladığında önce biraz tedirgin olurlar.
Çünkü yıllardır otomatikleşmiş bir şeyle ilk kez temas ederler.
Ama bir süre sonra o sesin aslında bir mesaj taşıdığını fark ederler.
Bazen korku, bazen kaygı, bazen yalnızlık, bazen öfke.
Hepsi bir şekilde iç konuşmanın içine sızmıştır.
Ve bir insan kendi iç sesindeki tonu değişmeye başladığında yavaş yavaş kendiyle kurduğu ilişki de değişir.
Son bir şey söylemek istiyorum. Ayrıca sizin için bir davetiyem de var.
Bu iç konuşma meselesi aslında yıl kapanırken yaptığımız o küçük iç muhasebeye de çok benziyor.
Kendimize bazen yüksek sesle bazen hiç fark etmeden birçok şey söylüyoruz.
Bu sorulara verilen cevaplar da aslında yine o iç konuşmanın bir parçası.
Bu yüzden bu bölümü başlatacağım 10 günlük farkındalık serisi içinde bir giriş gibi düşünebilirsiniz.
10 gün boyunca Instagram üzerinden her gün tek bir soru paylaşacağım.
Sorular yılın değerlendirmesi üzerine olacak ve herkes kendi yöntemiyle yanıtlayabilecek.
İsterseniz bir deftere yazabilirsiniz.
İsterseniz kendinize bir ses kaydı bırakabilirsiniz.
Ya da sadece düşünebilirsiniz.
Hiç fark etmez.
Buradaki amaç kendimizi sıkıştırmak değil, sadece bu yılın sizde bıraktığı izlere kibarca, sakince yaklaşabilmek.
Kendinize bir ışık tutmak gibi.
Bir yılın hikayesini kendi iç sesinizde duymak gibi.
Kendi kendine konuşmak, aslında iç dünyamızın en yoğun trafiğinin olduğu yer burası, kendi iç sesimiz.
Bir insanın zihninde en çok duyduğu ses kendi sesidir.
O yüzden iç sesin tonu bir süre sonra ruh haline, ilişkilere, seçimlere ve kendilik algısına doğru yayılır.
Bugün biraz bunun üzerine konuştuk.
Düşünmekle konuşmak arasındaki bağı, kendi kendini sürekli düzenleme mekanizmalarını, eleştirel iç sesi, şefkatli iç sesi ve kendi ile ilişki kuran bir zihnin nasıl çalıştığını birlikte inceledik.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
