
Yeterince İyi Olmak: Mükemmeliyetçilik Üzerine
16 Ekim 2026 · 26 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölüm mükemmeliyetçilik üzerine konuşuyoruz.
Transkript
Merhaba, Bunu Hiç Düşündün mü?''nün yeni bölümüne hoş geldiniz.
Son bölümün yayın tarihine baktım. Bayağı uzun bir ara vermişim aslında.
Bana sadece bir ay falan geçmiş gibi geliyordu ama son bölümün üstünden neredeyse iki ay geçmiş.
Şu an bir özel sağlık meslek hizmet birimi açma sürecindeyim.
Yani bilmeyenler için kısaca benim durumumda klinik psikolog gibi sağlık alanında çalışan profesyonellerin Sağlık Bakanlığı'nın yönetmeliğini uygun şekilde açtığı ve izin aldığı bir ofis aslında.
Hem hazırlıkları hem de resmi evrak işlemleri vesaire epey fazla.
Ondan dolayı bu dönem oldukça stresli ve yoğun geçiyor benim için.
O yüzden bu süreçte önceliklerim değişti ve her şeyi yeniden planlamam gerekti.
Ben de biraz burayı ihmal etmiş oldum.
Hem sosyal medyada içerik üretmek hem de seanslara devam etmek birlikte çok mümkün olmuyordu.
O yüzden podcast konusunda danışmanlık almaya başladım.
Çünkü ona da devam etmek istiyorum bir yandan.
Bugün de aslında bununla bağlantılı bir bölüm çekmek istedim.
Daha öncesinde sosyal medyayla ilgili her şeyi kendim yapıyordum ben.
İşte konu bulmak, içerik araştırması yapmak, bölümü çekmek, editlemek, kapak görselini hazırlamak, yayını almak.
Hatta bir de son zamanlarda bölüm duyurularını da kendi elimle çiziyordum.
Kendime böyle bir standart belirlemiştim.
Bu süreç tabii ki sürdürülebilir olmadı.
Haftada bir yapmaya çalıştığım bölümler önce iki haftada bire düştü.
Sonra da tabii baya bir ara vermiş bulundum.
Bunu değiştirmek istiyorum artık.
Bölümleri tekrar haftada bire çıkarmak istiyorum.
Bölüm uzunluklarını biraz kısatmayı planlıyorum.
Bunu size Instagram'dan anketten sormuştum.
Herkesin tercihi haftada bir.
Yani çoğunluğun tercihi haftada bir ama daha kısa bölümlerde.
Ben de o şekilde devam etmeyi planlıyorum.
Bakalım ne olacak?
Şimdi en azından konu bulmak ve bölümü çekmek benim görevim olacak.
Bu da kısa bir iş değil açıkçası.
Çünkü her bölüm için önce bir literatür taraması yapıyorum.
O yüzden öncesi yani hazırlık aşaması daha yoğun geçiyor aslında.
Dediğim gibi bölümlere tekrar başlarken bağlantılı bir konuyla başlamak istedim.
Ve bu beni mükemmelliyetçiliğe götürdü.
Bugün konuyu anlatırken biraz da kendi yaşadığım bu sürece bağlayarak konuşacağım.
Mükemmelliyetçilik çoğumuzun biraz da gururla taşıdığı bir kelime aslında.
Biraz mükemmelliyetçiyim ben de derken genelde bir kusurdan bahsediyormuş gibi yapıp aslında alttan alta kendimizi övüyoruz.
Çünkü bu işini özenle yapan çalışkan biri gibi duyuluyor.
Mükemmelliyetçiliği çalışan araştırmacılar tek bir tanım üzerinde tam olarak anlaşabilmiş değiller aslında.
Kimisi daha çok kişinin kendine koyduğu hedeflere bakıyor.
Kimisi oradaki hata yapma kaygısına odaklanıyor.
Kimisi de bunun altında yatan duygulara odaklanıyor daha çok.
Bölüm boyunca bunların birkaçına değineceğiz.
Bana en anlaşılır gelen tanımlardan biri bir durumun gerektirdiğinden daha yüksek bir performansı kendimizden talep etmek.
Mesela iş arkadaşınıza kısa bir e-posta yazacaksınız.
Durumun gerektirdiği tek şey aslında anlaşılır olması.
Ama mesela siz onu birkaç kez baştan yazıyorsunuz, her kelimesini tartıyorsunuz
Ya da ekip içinde yapılacak bir sunuma, büyük bir konferansa hazırlanır gibi hazırlanmak mesela.
Bu tanıma sevmemin sebebi hem iyi hem de zorlayıcı tarafı aslında içinde barındırması.
Bazen gerekenden fazlasını istemek bizi ileri taşıyabiliyor.
Daha yüksek hedefler koymak ve aslında işi iyi yapmak istemek kötü bir şey değil.
Ama her durumda gerekenden fazlasını istemeye başladığımızda hiçbir şeyin yeterince iyi olmadığı bir yere gelebiliyoruz.
Burada önemli bir ayrım var.
Yani buradaki mesele standartların yüksek olması değil.
Mükemmeliyetçiliği sorunlu hale getiren aslında iki şey var.
Birincisi kişinin kendi değerini yaptığı işin sonucuna bağlaması.
Yani iyi bir iş çıkardıysam, iyi bir şey yaptıysam iyi biriyim ama kötü yaptıysam, başaramadıysam kendi inancıma göre o zaman kötü biriyim gibi bir denklem kurulmuş oluyor.
Bu bir sınav notu olabilir, iş yerindeki bir değerlendirme olabilir, bir maçtaki performans olabilir ya da iyi bir ebeveyn miyim sorusu da olabilir.
İkincisi kendimize yönelik eleştirinin dozu.
Hepimiz zaman zaman kendimizi eleştiririz.
Bu aslında hatalarımızdan öğrenmemizin, davranışlarımızı düzeltmemizin de bir parçası.
Ama mükemmelliyetçilikte bu eleştiri çok sertleşiyor ve yapılan hatadan çok aslında kişinin kendisine yöneliyor.
Bu sunumda bir yere atladım demek yerine ben zaten beceriksizim demeye başlıyoruz.
Mükemmeliyetçilik tek başına bir tanı değil tabii ki ama depresyon, kaygı bozukluğu, sosyal kaygı, yeme bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluk gibi pek çok tabloda karşımıza çıkıyor
Yani aslında birçok zorluğun altında ortak bir etken olarak durabiliyor
Mesela daha psikodinamik bakan araştırmacılara göre mükemmeliyetçilik tek bir davranıştan çok kişinin dünyada var olma biçimi aslında
ve altında çoğu zaman ben olduğum halimle yeterli değilim duygusu yakıtıyor.
Değerli olmak, kabul görmek, bir yere ait olmak için yeterli olmadığını hissetmek şeklinde ortaya çıkıyor.
Bu duyguyla yaşamak zor olduğu için kişi bununla bir şey yapmaya çalışıyor.
Eğer mükemmel olursam ya da en azından başkalarına mükemmel görünürsem sevileceğim, kabul göreceğim
ve değerli olacağım.
Bu yüzden mükemmelliyetçilik aslında mükemmele ulaşma çabasından çok
kusurlu görünmeme çabası gibi görülüyor böyle bakınca.
Peki bu duygu nereden geliyor?
Bunun tek bir cevabı yok.
Bir kısmı mizahçıla, belki genetik yatkınlıkla ilgili.
Bir kısmı da yetiştiğimiz aileyle ve aslında içinde bulunduğumuz ortamla da çok ilgili.
Dinamik açıdan en erken dönemdeki ilişkilere bakabiliriz mesela.
Bebeklikten itibaren görülmeye, değerli hissetmeye ve ait olmaya dair aslında çok temel ihtiyaçlarımız var.
Bazen bu ihtiyaçlar karşılanmıyor.
Bu her zaman ebeveynin kötü niyetli ya da ilgisiz olduğu anlamına gelmiyor.
Bazen ebeveyn kendi zorluklarıyla boğuşabilir o an ve çocuğa ayıracak bir anlattığınızda
alanı olmayabilir.
Bazen de ebeveyn gerçekten ilgili olsa bile çocuğun o an neye ihtiyacı olduğunu
tam okuyamayabilir.
Mesela çocuk üzgünken sadece yanında birinin oturmasına ihtiyacı varken belki ona hemen
bir çözüm sunması ya da üzülecek bir şey yok denmesi ya da işte heyecanla yaptığı
bir resmi gösterdiğinde ebeveyn resmin kendisinden çok nasıl daha güzel olabileceğine odaklanabilir
mesela.
Şimdi tek tek bakınca bunlar çok küçük şeyler ve aslında her ailede yaşanıyor.
Ama bu tür anlar sık sık tekrarlandığı zaman çocuk ne hissettiğinin, kim olduğunun
karşı tarafta tam bir karşılık bulamadığını hissedebilir.
Bunu da çoğu zaman karşıdakinin değil de kendi eksikliği olarak yorumluyor aslında.
Küçük bir çocuk henüz annesinin ya da babasının da yorgun, dalgın ya da kendi derdiyle meşgul olabileceğini düşünebilecek durumda değil.
Olan biteni kendisiyle ilişkilendiriyor o aslında.
Bir de çocuk ebeveynine muhtaç olduğu için onu yetersiz görmektense sorunun kendisinde olduğunu hissetmek bir bakıma daha güvenli.
Çünkü eğer sorun bendeyse onu düzeltebilirim.
Daha iyi olursam her şey yoluna girer.
Tabii bunu bu kadar net cümlelerle değil daha belirsiz bir his olarak yaşamış oluyor çocuk.
Bu hisle baş etmek için de bir yol buluyor.
Daha fazlası olmak.
daha başarılı, daha uslu, daha az sorun çıkaran biri olursa belki o zaman görüleceğini, kabul edilebileceğini hissediyor.
O yaştaki bir çocuk için bu aslında anlaşılır bir çözüm.
Çünkü çoğu zaman gerçekten işe yarıyor.
İyi notlar, uslu davranışlar, ilgi ve onay getiriyorlar.
Ama sorun şu ki yetişkinlikte artık ihtiyacımızı karşılamadığı halde biz aynı çözüme sarılmaya devam edebiliyoruz.
Araştırmacıların mükemmeliyetçiliği daha olası hale getirdiğini düşündüğü bazı aile örüntüleri var.
Mesela bunlardan biri aşırı koruyucu aileler.
Çocuğun zorlukla karşılaşmasına, hata yapıp kendi başına düzeltmesine pek izin verilmeyen evler.
Bir diğeri ebeveynlerin de çok yüksek beklentilerle yaşadığı, kendilerine de çok yüklendiği aileler.
Bu ailelerde çocuk bunu normal olan olarak öğreniyor.
Bir de sevginin performansa bağlıymış gibi göründüğü aileler var.
Mesela karne iyi geldiğinde ilgi gören ama ne hissettiği, neyi merak ettiği pek sorulmayan çocuklar olabilir.
Ya da daha kaotik ve öngörülemez aileler olabilir.
Babanın mesela alkol problemini ya da annenin hastalığını kontrol edemeyen bir çocuk en azından notlarını kontrol edebileceğini hissedebilir.
Mükemmel olmak burada bir kontrol ve güvenlik duygusu sağlamış oluyor.
Yine de şunu söylemek gerek, mükemmelliyetçi biri.
Herhangi bir aileden de çıkabilir.
Yani bu örüntüler sadece ihtimali arttırıyor.
Bir de ortam meselesi var.
Bazı ortamlarda, bazı sosyal çevrelerde hataya hiç yer yoktur ve hata yaptığınızda sert bir şekilde eleştirilirsiniz.
Mesela üst düzey spor takımları, bazı iş yerleri, bazı okullar böyle olabiliyorlar.
Böyle bir ortama kimi koysak benzer bir şekilde tepki verir.
Bu da bize mükemmelliyetçiliğin her zaman sadece kişinin içinden gelen bir şey olmadığını hatırlatmış oluyor.
Çünkü bugün sosyal medyanın da mesela böyle bir ortam yarattığını düşünen araştırmacılar var.
Herkesin en iyi halini gördüğümüz, sürekli kıyas yaptığımız bir yer aslında sosyal medya.
Ve nitekim üniversite öğrencileriyle yapılan çalışmalar da son birkaç on yılda mükemmelliyetçiliğin arttığını işaret ediyor aslında.
Mükemmelliyetçiliğin en zorlayıcı yanlarından biri başarının çoğu zaman o kişiyi rahatlatmaması.
Mantıken şöyle düşünürüz.
Bir kişi istediği başarıyı elde edince rahatlar.
Ama genellikle öyle olmuyor işte.
Çünkü başarım alttaki yeterli değilim duygusuna dokunamıyor.
Başarısızlıksa bu duyguyu doğruluyor gibi geliyor.
Kazanınca bir şey değişmiyor ama kaybedince bu inanç biraz daha güçlenmiş oluyor.
Hatta mükemmelliyetçi biri bu başarıya ulaştığında zihni çoğu zaman o başarıyı küçültmenin de bir yolunu buluyor.
Mesela çok çalışarak iyi bir sonuç aldıysa eğer bu kadar çok çalışmak zorunda kaldığıma göre demek ki ben yeterince yetenekli değilim diye düşünebiliyor.
Eğer çalışmadan o kadar çalışmadan kolayca aldıysa bu seferde zaten çok kolaymış bir anlamı yok diyor.
Yani sonuç ne olursa olsun başarıyı kendi gözünde bir başarısızlığa dönüştürebiliyor aslında.
Bazen de başarıyı küçültmek yerine hemen daha yüksek yeni bir hedef koyuyor.
Bir sınav bitince sıradaki, işte bir proje bitince onun da daha büyüyor.
O yüzden iyi gelen bir şeyin ardından gelen duygu çoğu zaman bizim tahmin ettiğimiz gibi sevinç olmuyor.
Şimdi sıradakine geçelim.
Oluyor daha çok.
Ve bu döngünün içinde bir de sürekli konuşan bir iç ses var.
Hepimiz gün içinde kendimizle konuşuyoruz ve çoğu zaman bu konuşmalar sıradan ama mükemmelliyetçilikte özellikle bir performanstan önce ya da sonra bu ses çok sertleşebiliyor.
Bir şey yapmadan önce her şeyi düşünmüş olmalıyım, hiç takılmamalıyım, salak gibi görünmemeliyim, yaptıktan sonra da neden öyle dedim, nasıl bu kadar aptal olabilirim gibi cümleler oluyor.
Peki yüksek standartları olan, işini iyi yapmak isteyen biriyle mükemmelliyetçi biri arasında fark var mı?
Eğer varsa fark nerede?
İkisi de aslında iki insan da dışarıdan bakınca çok benzer görünüyor.
İkisi de çok çalışıyor, ikisi de işini önemsiyor.
Araştırmacılar burada iki farklı şeyi ayırmak gerektiğini söylüyorlar.
Çok iyiyi hedeflemek ve mükemmeli hedeflemek.
Çok iyi hedefleyen birim yüksek ama ulaşılabilir hedefler koyuyor aslında ve bunlar için emek veriyor.
Ama gerektiğinde esneyebiliyor.
Aslında asıl önemli olan bu kısım.
Mükemmeli hedefleyenler kusursuz, hiç hatası olmayan bir sonucun peşinden gidiyorlar.
Aslında o da çok iyiyi istiyor ama o orada durmuyor, onu tatmin etmiyor.
Çıtayı sürekli onun da üstüne koyuyor.
Bu farkı en iyi aslında işin ne zaman bittiğine bakınca görebiliyoruz.
Çok iyi hedefleyen birim iyi bir sonuca ulaştığında tatmin oluyor ve bir noktada orada duruyor.
Mükemmeli hedefleyen ise o noktadan sonra da zaman ve enerji koymaya devam ediyor.
Mesela bir rapor hazırladığınızı düşünün.
Belli bir noktaya geldiğinizde rapor gayet iyi oluyor, bitmiş oluyor.
Ve bundan sonra harcayacağınız her saat aslında ona çok az şey katıyor.
Hatta bazen üzerinde tekrar tekrar uğraşmak işi daha da kötüleştirebiliyor.
Ama mükemmeli hedefleyen biri için o noktada durmak çok zor.
Bu iki yaklaşım insanın sevdiği ve önem verdiği bir uğraşla ilişkisini de farklı şekillendiriyor.
Çok iyiyi hedefleyen insanlar o işi daha çok isteyerek yapıyorlar aslında.
İşlerini hayatlarının diğer alanlarıyla dengede tutabiliyorlar.
Daha da önemlisi aslında gerektiğinde ara verebiliyorlar.
Çok çalışıyorlar ama başka şeylerin de önemli olduğunu unutmuyorlar.
Mükemmeli hedefleyenler ise aynı işi daha çok bir mecburiyet duygusuyla yapabiliyorlar.
Bırakmakta zorlanıyorlar ve iş zamanla hayatlarının geri kalınıyla çatışmaya başlıyor.
Hedefe ulaşabiliyorlar ama çoğu zaman uykudan, ilişkilerden ya da dinlenmekten vererek o hedefe ulaşabiliyorlar.
Araştırmaların gösterdiği şey, mükemmeli hedeflemek çok iyi hedeflemeye kıyasla işten alınan keyfi arttırmıyor.
Yani o harcanan fazladan emek o işi daha çok sevmemizi sağlamıyor.
Tabii ki bu her insan için aynı şekilde işlemiyor ama genel eğilim bu yönde.
Bunları araştırırken kendi durumu düşündüm.
Bir noktadan sonra podcastla ilgili her şeyi kendim yapmam gerekiyormuş gibi hissediyordum.
Bölüm duyurularını çizmek de aslında kimsenin benden beklediği bir şey değildi.
Yani bu benim kendi kendime koyduğum bir standarttı.
Ama bir süre sonra tabii bu diğer işlerimle çatışmaya başladı.
Bir de şunu eklemek istiyorum.
mükemmelliyetçilik aslında her zaman çok çalışmak şeklinde görünmüyor.
Bazen de tam tersi bir türlü başlayamamak, ertelemek şeklinde de görünebiliyor.
Benim aram tabii ki tamamen bununla ilgili değildi ama
burada iş yeri süreci çok belirleyiciydi.
Ama yine de her şeyi en iyi şekilde yapmaya çalışırken
bir noktada hiç yapamaz hale geldiğimi de söyleyebilirim.
Mükemmel yetilim bir de ilişkilerle ilgili bir tarafı var.
Bazı insanlar için önemli olan mükemmel olmaktan çok aslında mükemmel görünmek.
Kusurları saklamak, işlerin kötü gittiğini kimseye söylememek, hata yapabileceği durumlarda uzak durmak.
Mesela topluluk önünde konuşurken takılacağından korktuğu için hiç konuşmamak, o sunumu hiç yapmamak.
Bunlar kişinin kendini aslında korumak için yaptığı şeyler.
Eğer kusurumu göstermezsem o zaman eleştirilmem ve reddedilmem diye düşünüyor kişi kendi içinde.
Ama çoğu zaman tam tersi oluyor.
Çünkü sadece iyi giden şeyleri gösteren biri aslında karşısındakine daha mesafeli, daha ulaşılmaz ve bazen daha samimiyetsiz de görünebiliyor.
İnsanlar bunu hissediyorlar bir şekilde ve geri çekilebiliyorlar.
Yani kişi kabul görmek için bu kadar uğraşırken bu uğraşın kendisi aslında onu insanlardan uzaklaştırabiliyor.
Oysa yakın ilişkiler biraz da birbirimizde iyi gitmeyen, eksik ya da kırılgan yanlarımızı gösterebildiğimizde kuruluyor.
Biri size zorlandığı bir şeyi anlattığında aslında size güvendiğini ve birbirinize benzediğinizi belki söylüyor.
Bir de şu var, mükemmelliyetçi biri kendini genelde ne kadar iyi iş çıkardığıyla değerlendiriyor.
Bir de şu var, mükemmelliyetçi biri kendini genelde ne kadar iyi iş çıkardığıyla değerlendiriyor.
Ama başkaları bizi çoğu zaman yaptıklarımızdan çok nasıl biri olduğumuzla, ne kadar belki sıcak, samimi olduğumuzla değerlendiriyor.
Saygı ya da takdir tabii ki bir ölçüde kazanılabilir ama sevgi, dostluk gibi kavramlar aslında performansla kazanılan şeyler değil.
Aynı sebeple yardım istemek de mükemmelliyetçi yapıda biri için zor olabiliyor.
Çünkü yardım istemek bir şeyi tek başına yapamadığını kabul etmek.
Yani aslında sanki bir kusuru ortaya koymak gibi geliyor.
Peki eğer bu yapıda biri isek ne yapabiliriz?
Şimdi sık duyulan bir öneri var.
O da standartlarını düşür.
Yeterince iyi olduğunda dur.
Ama mükemmelliyetçi biri için bu öneri pek işe yaramıyor.
Çünkü değerini yaptığı işten alan biri için vasat yap demek vasat ol demek gibi geliyor.
Bu yüzden standartları düşürmekten çok belki burada kendimize bir hata payı tanımaktan bahsedebiliriz.
Bunu şöyle düşünebiliriz.
Aynı işi yapan bir iş arkadaşınızı düşünün.
Bir yıl içinde kaç hata yapmasını beklersiniz?
Çoğumuz bu soruya makul bir cevap verebiliyoruz.
Çünkü başkalarının hata yapabileceğini kabul etmek daha kolay.
Yani cevabın %2 mi %5 mi olduğu çok önemli değil.
Aslında burada önemli olan cevabın sıfır olmaması.
Aynı payı kendimize de tanıyabildiğimizde bir hata yaptığımız zaman onu beceriksizliğimizin bir kanıtı olarak değil de
İnsan olmanın bir parçası olarak görmek biraz daha kolaylaşmış oluyor.
Bir diğer nokta zorundayım cümlelerine dikkat etmek.
Mükemmelliyetçi yapıda olan insanlar kurallara daha yatkın oluyor.
Yani eğer ortada bir kural yoksa da kendileri kendilerine çok katı kurallar koyabiliyorlar.
Bunu yapmalıyım, bunu yapmak zorundayım.
Bunun yerine şunu sormak işe yarayabilir.
Bunu bir kural olduğu için mi yapıyorum ben?
Yoksa bu sadece benim için önemli olduğundan mı yapıyorum?
Dışarıdan bakınca aynı şeyi yapıyor olabilirsiniz.
Mesela bir arkadaşınızın doğum gününü hatırlamak, onun için bir şeyler hazırlamak.
Ama bunu siz iyi bir arkadaş böyle yapmalı düşüncesiyle yaptığınızda bu bir yük haline gelebiliyor.
Ama bu ilişkiyi önemsiyorum diye baktığınız zaman bu daha bir tercih gibi.
geliyor kulağa.
Bir de son olarak kendine
şefkat meselesi var.
Bunu çoğumuz duymuşuzdur ama
mükemmelliyetçi biri
bunu da mükemmel yapmaya çalışabiliyor
olabilir. Kendine iyi bir
arkadaş gibi davranmanın
sürekli güzel cümleler
kurmak olduğunu
düşünüp orada da çıtayı
yükseğe koyabilir bu kişi.
Oysa kendine şefkat her zaman
sözlü olmak zorunda da değil.
Bazen içtiğimiz kahvecik
birkaç dakika daha uzun içmek, bazen kendinizden beklediğiniz bir şeyi yapmamaya izin vermek.
Bir gün spora gitmek iyi gelebilir mesela.
Başka bir gün ihtiyacınız olan başka bir şeyi onun yerine koymak iyi gelebilir.
Mesela bu spor örneği aslında mükemmelliyetçiliğin pek fark edilmeyen bir yerine işaret ediyor.
Spor yapmak, sağlıklı beslenmek, her gün yürüyüşe çıkmak gibi aslında kendimize iyi gelsin diye yaptığımız şeyleri de bazen mükemmelliyetçi bir şekilde yapmaya çalışabiliyoruz.
Kendimizi iyi hissetmek için başladığımız bir alışkanlık zamanla uyulması gereken katı bir kurala dönüşebiliyor.
Bir gün spora gidemeyince o gün boşa geçmiş gibi gelebilir.
Ya da programımızın bir kez aksaması bizi zaten hep yarım bırakıyorum bunda hiç tam anlamıyla yapamıyorum düşüncesine götürebilir.
Ya da canımız bir şey çektiğinde onu yiyip keyfini çıkarmak yerine sonrasında uzun süre pişmanlık ve suçluluk hissediyor olabiliriz ve kendimize kızabiliriz.
Burada kendine şefkat bir gün yürüyüşe çıkmadığınızda ya da canınızın çektiği bir şeyi yemediğimizde bunu bir başarısızlık olarak görmemek olabilir.
Yani sonuçta biz bu yola yani bu alışkanlıklara bize iyi gelsin diye başlamıştık nihayetinde.
Bunların hepsi işe yarayabilir ama mükemmelliyetçilik aslında daha köklü bir inanç.
altında eğer yeterli değilim duygusu yatıyorsa sadece davranışları değiştirmek yeterli olmayabilir.
Asıl mesele değerli olduğumuzu hissetmek için mükemmel olmadığımız gerektiğini yavaş yavaş öğrenebilmek.
Bu da çoğu zaman bir ilişki içinde oluyor.
Bu bir terapist olabilir, yakın bir arkadaş olabilir, partneriniz olabilir.
Bu ilişki içinde ne yapmış oluyorum ben? Kusurlu olduğumu düşündüğüm yanları aslında birine göstermiş oluyorum ve o kişi beni yine de kabul ediyor ve ben bunu deneyimlemiş oluyorum bu ilişki içinde.
Bu da yaşayarak öğrenilecek bir şey tabii ki de.
Bu bölümü hazırlarken ben de kendime biraz hata payı tanımaya çalıştım.
Yani şu an kaydettiğim dakikaya bakınca aslında yine uzun konuştuğumu görüyorum ama
bundan sonraki bölümler bu bölüm ve eskisi kadar uzun olmayacak büyük ihtimalle.
Ve her şeyi de eskisi gibi kendim yapmıyor olacağım.
Ama haftada bir burada olmak benim için daha önemli ve gördüğüm kadarıyla sizler için de daha önemli.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
