
Utanç: Kötü Bir Şey mi Yaptım, Kötü Biri miyim?
30 Ekim 2026 · 18 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Yıllar önce yaşadığımız bir anı neden hâlâ yüzümüzü kızartır? Bazen bir hata yaptığımızda neden özür dilemek yerine kaçmayı tercih ederiz?
Bu bölümde utanç ve suçluluk arasındaki farkı, “el âlem ne der?” düşüncesinin üzerimizdeki etkisini ve başkalarının sesinin nasıl kendi iç sesimize dönüştüğünü konuşuyoruz.
Instagram: psikologmelisacenal
Transkript
Merhaba, Bunu Hiç Düşündün mü?? podcastinin yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bu hafta pek konuşmayı sevmediğimiz ama aslında hepimizin çok iyi tanıdığı bir duygudan, yani utançtan bahsetmek istiyorum.
Utanç kelimesini aslında pek çok farklı durum için kullanabiliyoruz.
Kalabalık bir yerde ayağımız takılıp düştüğümüzde de çok utandım diyoruz.
Ya da birine kırıcı bir şey söyleyip sonra onu düşündüğümüzde de utanıyoruz.
veya çocukluğumuzdan kalan ve belki pek kimseye anlatamadığımız bir şeyi hatırladığımızda da aynısı olabiliyor.
Ama bu üç durumda içimizde olup bitenler, hissettiklerimiz aynı şeyler olmayabilirler.
Bu bölümde biraz bu farklar üzerine konuşalım istiyorum.
Ayrıca bunu yaparken utancın nereden geldiğine ve bizimle neler yaptığına da bir bakalım.
Bir toplantıda konuşurken kahvemizi üstümüze döktüğümüzü düşünelim mesela.
Neler olur? Yüzümüz kızarır, belki gülümseriz, orada bir espri yaparız ve konuşmaya devam ederiz.
Burada yaşadığımız şey aslında daha çok mahcubiyet.
Mahcubiyet başkaları bizi gördüğünde ortaya çıkıyor.
Aynı kahveyi evde mesela kimse yokken döksek ne mahcup oluruz ne de utanırız, silip geçeriz.
Mahcubiyetin içinde biraz da bir komiklik var.
Yani o hafif utangaç gülümseme de oradan geliyor aslında.
Ama bazılarımız için tabii ki bu an o kadar kolay geçmeyebilir.
Toplantıdan çıktıktan sonra hala aklımız orada kalabilir.
Gün içinde sürekli bunu düşünebiliriz.
Aklınızdan herkes ne kadar beceriksiz olduğumu düşünmüştür şimdi diye geçirebilirsiniz.
Ya da çok heyecanlı olduğum belli oldu diye düşünmeye başlayabiliriz.
İşte olay döktüğümüz kahveden çıkıp bizim nasıl biri olduğumuzla ilgili bir şeye dönüştüğünde
sanki mahcubiyetten utanca doğru kaymaya başlıyoruz.
Utancın içinde gülünecek pek bir şey yok.
Yalnızken de gelebilir.
Gece yatakta yıllar önce olmuş bir şeyi hatırladığımızda da gelebilir ve bu yaşanan şey gerçekten canımızı yakabilir.
Bunu bedenimizde de hissediyoruz.
Ne oluyor? Nasıl değişimler oluyor bedenimizde?
Yüzümüz kızarıyor, gözümüzü kaçırıyoruz, başımız öne düşüyor, omuzlarımız çöküyor.
Sanki olduğumuzdan daha küçük görünmeye çalışıyoruz.
Aslında yerin dibine girmek deyimi de tam olarak bunu anlatıyor.
O anda görünmez olmak, ortadan kaybolmak istiyoruz.
Peki utanç bize tam olarak ne söylüyor?
Bunu anlamanın en kolay yolu aslında onu suçlulukla yan yana koymak.
Bu iki kelimeyi genelde birbirinin yerine kullanıyoruz ama aslında bizi farklı yerlere götüren iki ayrı duygu olarak karşımıza çıkabiliyorlar.
Diyelim ki yakın bir arkadaşımızın doğum gününü unuttuk.
Suçluluk hissettiğimizde aklımızdan geçen şey kötü bir şey yaptım oluyor.
Dikkatimiz yaptığımız şeyde ve arkadaşımıza ne hissettirdiğimizde.
Bu yüzden onu arayıp özür dilemek, bir şekilde telafi etmek istiyoruz.
Utandığımızdaysan aynı olaydan sonra aklımızdan geçen şey değişiyor aslında.
Ben nasıl bir arkadaşım? Ben zaten hep böyleyim.
Olay aynı ama bu sefer kötü olan yaptığımız şey değil de kendimiz oluyoruz sanki.
Bu da aslında sonrasında ne yaptığımızı değiştirmiş oluyor.
Kötü biriyim düşüncesiyle kalmak o kadar zor ki onu kabul etmek yerine kaçmaya daha çok eğilimli oluyoruz.
Belki arkadaşımızı aramayı erteliyoruz ya da olanı küçümseyebiliyoruz.
Belki bir bahane bulabiliriz.
Zaten o da geçen sene benimkini geç hatırlamıştı gibi bir şey.
Hatta bazen bize bunu hatırlatan kişiye de kızıyoruz.
O an sadece arkadaşımızı düşündüğümüzü sanıyoruz ama aklımız aslında onun bizim hakkımızda ne düşündüğünde.
Onu kırdığım yerine acaba o şimdi beni nasıl biri sanıyor sorusu öne çıkıyor.
Bir de şöyle bir nokta daha var.
Doğum gününü unuttuysak biz dahaki sefere mesela takvime yazabiliriz ve mesele çözülmüş olur.
Ama sorun ben olduğunda neyi değiştireceğimizi bilemeyebiliriz.
Utancın insanı bu kadar çaresiz hissettirmesi sanırım birazcık da bundan.
Bu iki duyguyu aslında aynı anda da yaşayabiliyoruz.
Doğum gününü unuttuğumuzda hem kötü bir şey yaptığımızı düşünüp hem de kendimizi kötü bir arkadaş gibi de hissedebiliriz.
Mesele birini yaşayıp diğerini hiç yaşamamak değil.
Sadece aslında o olayda hangisinin ağır bastığı.
Suçluluk ağır bastığında belki telefonu alıp arkadaşımızı aramamız daha kolay olabilir
ama utanç daha ağır bastıysa eğer o telefonu açmak bize günlerce çok zor gelebilir.
Tabii ki bunu herkes aynı şiddette yaşamıyor.
Bazılarımız zorlayıcı bir olaydan sonra daha çok utanca, bazılarımız daha çok suçluluğa kayabilir.
Utanca daha yakın olanlarımız kendine daha sert davranabilir, daha kolay savunmaya geçebilir.
Peki bu yatkınlık nereden geliyor?
Utanca benzer tepkileri çocuklarda daha hayatın ilk iki yılında görmeye başlıyoruz.
Yaptığım şey kötüydü ama ben kötü biri değilim aslında.
Ayrımını yapabilmek için belli bir olgunluk gerekiyor ve araştırmacılar bunun çoğu çocukta 7-8 yaşından önce pek mümkün olmadığını düşünüyorlar.
Yani küçük bir çocuk azarlandığında bunu davranışıyla ilgili değil doğrudan kendisiyle ilgili bir mesaj olarak alabiliyor.
Bu çocuklara hiç hayır demememiz gerektiği anlamına gelmiyor.
Küçük bir çocuk kardeşine ya da arkadaşına vuruyor, onu itiyor ya da canını yakacak bir şey yapıyorsa orada bunun hemen durması gerekiyor.
ve o anda çocuğun yüzünde beliren utançtan aslında o hareketi durduran şey oluyor.
Yani utancın da bir işlevi var tabii ki.
Önemli olan bundan sonra ne olduğu.
Eğer çocuk durduktan sonra yanına gidip ona sarılırsak,
yaptığı şeyin doğru olmadığını ama onu hala sevdiğimizi hissettirebilirsek,
orada ilişki onarılmış oluyor ve utanç geçip gitmiş oluyor.
Ama çocuk tekrar tekrar utandırılıyor ve arkasından bu onarım hiç gelmiyorsa eğer,
o duygu geçici olmaktan çıkıp çocuğun kendisi hakkında bildiği bir şeye dönüşebiliyor.
Akşam yemeğinde çocuğun bardağı devirip suyu döktüğünü düşünelim.
Bu bizim toplantıda kahvemizi dökmemizden çok da farklı bir şey değil aslında.
Ona yine mi ne kadar sakarsın dediğimizde çocuğun duyduğu şey dökülen suyla değil kendisiyle ilgili oluyor.
Su döküldü hadi birlikte silelim dediğimizde olay yeniden bir kazaya yani aslında olduğu şeye dönüşmüş oluyor.
Burada doğum günü örneğindeki o cümleye geri dönelim.
Ben zaten böyleyim.
Bu cümle bir yerden geliyor.
Sen zaten hiçbir şeyi beceremezsin sözünü yeterince sık duyan bir çocuk büyüdüğünde bunu kimse söylemeden zaten kendi kendisine söylemeye başlayabiliyor.
Ebeveynin sert sesi zamanla bizim içimize yerleşiyor ve bir süre sonra o sesi kendi düşüncemiz sanıyoruz.
Bir hata yaptığımızda içimizden geçen aptal mısın sen cümlesinin aslında kimin sesi olduğunu o an pek fark etmiyoruz.
Bu ses kuşaktan kuşağa da geçebiliyor.
Kendi utancını hiç konuşmamış bir ebeveyn kendisine nasıl davranıldıysa çocuğuna da böyle davranabilir.
Bunu kötü niyetle yapmıyor tabii ki.
Başka bir yol bilmediği için yapıyor çoğu zaman.
Yalnız bunları konuşurken şunu da unutmayalım.
Bu bölümde hatta bu podcast'ta konuştuğumuz şeylerin çoğunda şu olursa bu olur, şu darlanış buna yol açar diye bir hesap, bir matematik yok.
Utandırılarak büyüyen her çocuk, utançla boğuşan yetişkinler olmuyor.
Bu cümleleri duyan herkes de aynı cümleleri kendi çocuğuna söylemiyor.
Bir insanın nasıl biri olacağını tek bir şey belirlemiyor çünkü.
Doğuştan getirdiğimiz mizaj, hayatımıza giren başka insanlar, mesela bize iyi gelen bir öğretmen, bir anneanne ya da bir arkadaş, sonradan yaşadıklarımız, içinde büyüdüğümüz çevre hepsi bir arada etkili oluyor kim olacağımıza.
Aynı evde büyüyen iki kardeşim bile bu sözleri çok farklı taşıdığını görebiliyoruz.
Belki öyle bir hesap olsa işimiz daha kolay olurdu ama işler öyle yürümüyor tabii ki.
Bu yüzden burada anlattıklarımı bir kural olarak değil de olabilecek, olma ihtimali olan şeyler olarak düşünmek daha doğru olur.
Bence bu aslında biraz da umut verici çünkü aslında geçmişte yaşadıklarımızın her şeyi belirlemediği anlamına geliyor.
Şimdi sesin kime ait olduğu sorusu bizi utancın kime ait olduğu sorusuna da götürüyor tabii ki burada.
bazı utançlar küçük düşürüldüğümüz anlardan geliyor.
Mesela sınıfta tahtaya kalkıp soruyu bilemediğimiz,
herkesin önünde küçük düşürüldüğümüzü hissettiğimiz bir an olabilir
ve bu an yıllar sonra hatırladığımızda bile yüzümüzü kızartabiliyor.
Oysa o gün olana baktığımızda yaptığımız tek şey bir soruyu bilememek.
Terapide bazen tam olarak bunun üzerine çalışıyoruz.
Yıllardır taşıdığımız bir utancın aslında yaptığımız bir şeyden değil de bize nasıl davranıldığından geldiğini görmek çok rahatlatıcı olabiliyor.
Bunu konuşmak da kolay değil bu arada çünkü utandığımız bir şeyi anlatırken aslında yeniden görülme ve yargılanma ihtimaliyle de karşı karşıya kalıyoruz.
Ama karşımızdaki kişi yargılamadan dinlediğinde yıllardır taşıdığımız o yük biraz hafifleyebiliyor tabii ki.
Bazen de utandığımız şey yaptığımız bir hata ya da bize yapılan bir şey değil, birine ihtiyaç duymamız oluyor mesela.
Bu utanç küçükken bazı şeylere ihtiyaç duyduğu için ayıplanan ya da güçlü olmanın çok önemsendiği evlerde büyüyen insanlar da daha belirgin olabiliyor tabii ki.
bu evlerde üzüntüye, korkuya pek yer olmuyor çoğu zaman.
Utancı nasıl yaşadığımız konusunda içinde büyüdüğümüz kültürün de payı var.
O yüzden utançtan bahsedip ayıp kelimesine değinmemek olmaz.
Bu kelimeyi çocukluğumuzdan beri o kadar sık duyduk ki
çoğumuz kimin ne diyeceğini düşünmeden pek bir adım atamıyoruz.
El alem ne der sorusu da aslında tam olarak bu utançla ilgili bir soru.
Neyin utanç verici sayıldığı içinde büyüdüğümüz topluma göre değişiyor.
Ve hepimizde ortak olan bir şey var.
Utanç bize başkalarının gözündeki yerimizi, bir topluluğa ait olma duygumuzu kaybedebileceğimizi hatırlatıyor.
Belki de bu kadar güçlü olmasının asıl sebebi bu.
Burada iki farklı soru birbirine karışıyor gibi.
Biri başkaları benim hakkımda ne düşünür sorusu.
Diğeri ben kendim hakkımda ne düşünürüm sorusu.
Çocukken önce birinciyi öğreniyoruz biz.
Ayıp olan şey başkalarının gözünde de ayıp olan şey oluyor.
Zamanla bu dışarıdaki göz içimize yerleşiyor ve etrafta kimse yokken de kendimizi aynı gözle izlemeye başlıyoruz.
Gece yatakta o yıllar önceki anıyı hatırlayıp utandığımızda da yanımızda kimse olmuyor.
Ama o göz hala orada olmuş oluyor.
Utancın bu gücü yüzünden insanları utandırarak değiştirmeye çalışmak çok eski bir yöntem.
Ama birini herkesin önünde eleştirdiğimizde o kişi genelde davranışını değiştirmiyor aslında.
Daha önce konuştuğumuz gibi çoğu zaman savunmaya geçiyor.
Ama utandırmanın başka bir etkisi daha var aslında.
Birinin herkesin önünde utandırıldığını izlediğimizde biz de neyin kabul görmediğini ve öyle bir şey yaparsak başımıza ne gelebileceğini öğrenmiş oluyoruz.
Sosyal medyadaki linçleri düşünelim mesela.
O anlarda hepimiz bir kişiye bakıyoruz ama aslında hepimiz o kişiyi izlerken, o durumu izlerken bir şey öğreniyoruz.
Tahtada küçük düşen arkadaşını izleyen o küçük çocuk gibi aslında o da o gün benzer bir şey öğrenmiş oldu.
Bütün bunları konuşunca utancın hiç olmasa daha iyi olacağını düşünebiliriz.
Ben bunun bu kadar basit olduğunu düşünmüyorum tabii ki.
Çünkü hiçbir duygu boşuna değil.
Korku bizi tehlikeden uzak tutabilir.
Öfke belki sınırlarımızı korumamıza yardım edebilir.
Utancın da bir işi var aslında.
Daha önce konuştuğumuz gibi bir çocuğun kardeşinin canını yakmasını durduran şey o aslında.
Ayrıca bizi başkalarıyla olan bağımızı kaybetme ihtimaline karşı uyaran şey de o bazı durumlarda.
Bir arkadaşımıza gerçekten kırıcı bir şey söylediğimizi fark ettiğimizde içimizde oluşan o his de çoğu zaman aslında özür dilememizi sağlayan şeyin ta kendisi oluyor.
Bizi zorlayan daha çok utancın geçip gitmediği bir olaydan sonra kendimiz hakkında kalıcı bir yargıya dönüştüğü zamanlar.
Çünkü hepimiz bir noktada birini kırıyoruz, bir şeyi unutuyoruz, söylememiz gereken bir şey söylüyoruz.
Bunlar ilişkilerin içinde zaten olan şeyler.
Önemli olan o anlardan sonra karşımızdakine dönüp konuşabilmemiz bu konuyu.
ve aramızda olan şeyi biraz da olsun onarabilmeye çalışmamız.
Doğum günü örneğine son kez geri dönelim.
Utançla suçluluk arasındaki farkı ilk duyduğunda aslında birçok insan bir rahatlama yaşayabiliyor.
Yani kendimi bu kadar kötü hissetmek zorunda değilim diyor çoğu zaman.
Bu yaptığımız şeyin sorumluluğunu almayacağımız anlamına gelmiyor tabii ki.
tam tersine kendimizi tamamen kötü ilan etmediğimizde arkadaşımızı arayıp unuttum çok üzgünüm demek daha kolay oluyor.
Unuttum demek ki ben kötü bir arkadaşım diye düşünmek yerine unuttum şimdi bunu bu davranışımı düzeltmek için ne yapabilirim diye sorabildiğimizde aslında onarıma daha çok yaklaşmış oluyoruz.
Bunun için de önce utandığımızı fark etmemiz gerekiyor ama utanç kendini pek açıkça göstermiyor.
O an aramayı erteliyoruz, bir konu açıldığında hemen lafı değiştiriyoruz ya da küçük bir eleştiriye bazen beklediğimizden çok daha sert tepki veriyoruz.
Bu anlarda kendimize şu an neyden kaçmak istiyorum diye sormak bazen işe yarayabilir.
Cevabı da çoğunlukla yaptığımız şeyde değil, onun bizim hakkımızda ne söylediğini düşündüğümüz yerde buluyoruz.
Yaşadığımız şeyin adını koyabilmek, yani kendimize şu an utanıyorum diyebilmek bile o duygunun bizi biraz daha az yönetmesini sağlayabiliyor aslında.
Bunu tek başımıza yapmak her zaman kolay olmuyor.
Utandığımız bir şeyi kimseye anlatamadığımızda onun hakkında konuşabildiğimiz tek kişi yine kendimiz oluyoruz aslında.
Ve bu konuşma genelde pek nazik geçmiyor.
O yüzden utandığımız bir şeyi bize kendimizden daha nazik bakabilen biriyle, bir arkadaşla, bir aile üyesiyle ya da bir terapistle paylaşabilmek ilk adım olabiliyor.
Kendimize şefkatle bakmayı da genelde önce başka birinin bize böyle baktığını görerek öğreniyoruz.
Bu haftalık benden bu kadar. Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Bu bölüm size bir şey düşündürdüyse ya da aklınıza bir soru takıldıysa Instagram'dan bana yazabilirsiniz.
Gelen sorulardan bazılarını ileriki bölümlerde konuşabiliriz belki.
Podcast'ı beğendiyseniz takip etmeyi ve yeni bölümlerden haberdar olmak için bildirimleri açmayı unutmayın.
Haftaya yeni bölümde görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
