
Umut: Fakirin Ekmeği mi, Yoksa Aslında Bir Eylem mi?
13 Mayıs 2026 · 28 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Umut, sıkça kullandığımız ama nereden baktığına göre çok farklı şeyler ifade eden bir kelime. Bazen birinin acısını yumuşatmak için "olur olur" demenin bir biçimi oluyor. Bazen de zor zamanlarda insanı gerçekten ayakta tutan bir güç.
Bu bölümde umudun bu iki yüzüne bakıyoruz. Umut bir duygu mu, düşünce biçimi mi, yoksa eylem mi? Zor zamanlarda umut nasıl yetişir, hatta yetişmesinin imkânsız göründüğü yerlerde nasıl mümkün olabiliyor?
Transkript
Merhaba, hoş geldiniz. Bu hafta sizinle umut hakkında konuşmak istiyorum.
Umut gündelik dilde çok sık kullandığımız bir kelime aslında ama nasıl ve nerede kullanıldığına göre çok farklı şeyler ifade edebiliyor bence.
Bir yandan günlük hayatta sıklıkla bir teselli sözü olarak kullanıyoruz.
İşte umudunu kaybetme, hala umut var, umutsuzluğa kapılma vs. gibi.
Bu kullanımıyla umut çoğu zaman toksik pozitifliği de akla getiriyor aslında biraz.
Toksik pozitiflik de her durumda olumluk kalmaya zorlanmak demek diyebiliriz sanırım.
İşte üzüntünün, kızgınlığın, korkmanın, yas tutmanın bir yer bulmadığı belki.
Hep pozitif düşün, iyi geçer, iyi tarafından bak diye yanıt verilen bir tutum aslında.
Ve bu yanıtların örtük mesajı da şu oluyor genellikle.
Senin yaşadığın duygu bu duruma uygun değil ve aslında onu hissetmemelisin.
Yani sorunu görmezden gelmeye çalışmayı içeriyor aslında biraz.
Umut sözcüğü de gündelik kullanımda çoğu zaman tam da bu tutumun parçası olmuş oluyor.
Mesela umut fakirin ekmeğidir diye bir atasözümüz var değil mi?
Şöyle düşünelim.
Ne diyor aslında bu cümle?
Bir yandan bir okumayla diyor ki hiçbir şeyin yokken bile umudun olabilir ve insan bu umutla yaşayabilir.
Buradan bakınca olumlu bir okuma görüyoruz.
Ama aynı cümleyi başka bir tondan okuduğumuzda şunu da söyleyebiliyor.
Fakirin elinde hiçbir şey yok, sadece umut var.
Yani umut gerçek ekmeğin yokluğunda elde kalan bir teselli gibi olmuş oluyor.
Biraz boş bir teselli gibi kalıyor bu yönüyle bakacak olursak.
Yani aynı atasözünden iki tane farklı dünya görüşü çıkıyor aslında.
Ve bu çelişki ilgimi çektim.
Çünkü umudu konuşurken aslında hep aynı ikilemle karşılaşıyoruz.
Umut zor zamanlarda insanı yaşatan bir şey mi yoksa acıyı görmezden gelmenin bir yolu mu?
Zaman zaman tabii ki de ikisi de olabiliyor.
Bu bölümde şu soruları açmaya çalışacağım.
Umut tam olarak nedir?
Bir duygu mu, bir düşünce biçimi mi yoksa bir eylem mi?
Umutsuz hissediyorum dediğimizde aslında ne diyoruz?
Ve daha önemlisi umudu nasıl yetiştiririz?
Özellikle de yetiştirilmesi imkansız görünen koşullarda.
Önce şu hissediyorum meselesinden başlayalım.
Çünkü gündelik dilde umudu hep bir duygu olarak konuşuyoruz.
İşte umutluyum ya da umutsuzum, umudum kırıldı, umudum kalmadı.
Yani sanki sevinçle, üzüntüyle, korkuyla aynı kategorideymiş gibi davranıyoruz.
Ama literatüre baktığımızda işler değişiyor aslında.
Mesela duygu çarkında 8 tane birincil duygu var aslında.
Bu 8'inin ikili kombinasyonlarından da ikincil duygular doğuyor.
Umut bu çarkın neresinde peki?
Birincil duygulardan biri değil.
Plotnik'in modelinde umut, beklentiyle güvenin birleşiminden doğan ikincil bir durum olarak yer alıyor aslında.
Yani saf bir duygu değil de başka iki durumun birleşimi gibi düşünebiliriz.
Amerikalı psikolog Charles Snyder 90'larda umut teorisi diye bir model geliştiriyor.
Ve diyor ki umut bir duygu değil bir bilişsel süreç.
Yani hissedilen bir şey değil de düşünülen bir şey.
Bir akıl yürütme biçimi.
Ve bu alanın önde gelen isimlerinden biri,
Chan Hellman, Snyder'ın modelini temel alıyor ve sahada uyguluyor.
Hellman'ın çalışmalarına gireceğiz biraz sonra.
Umud'u tanımlarken şu cümleyi kullanıyor.
Umud, geleceğin bugünden daha iyi olabileceğine ve bunu sağlama gücüne sahip olduğumuza dair bir inançtır.
Şimdi bu cümlenin iki parçası var.
İlki gelecek daha iyi olabilir. İkincisi ben bunu sağlayabilirim.
İşte umudu aslında iyimserlikten ayıran şey de bu ikinci parça.
Çünkü iyimserlik pasiftir. Yani birazcık daha böyle hani her şey yoluna girer der ve bekleriz.
Umutsa aktif aslında. Bir şeyler yapabilirim der ve harekete geçer.
Yani teknik olarak umutsuz hissediyorum cümlesi tam olarak doğru değil.
Çünkü hissedilen bir şey değil aslında umut.
Daha doğru bir formülasyon belki şöyle olabilirdi.
Geleceğe dair bir hedef göremiyorum.
Ya o hedefe giden yolu kaybettim ya da o yolu yürüyecek mental enerjim kalmadı.
Şimdi bu uzun bir cümle tabii ki ve elimizde umutsuzum gibi pratik bir kelime varken tercih edilen bir cümle değil tabii ki.
Ama umutsuzum dediğimizde aslında bu üç durumdan birini söylüyor olabiliriz.
Ya bir hedefim yok, ya hedefim var ama oraya nasıl gideceğimi bilmiyorum.
Ya da yolu görüyorum ama o yolu yürüyecek gücüm yok.
Snyder modelinde de umut üç bileşenden oluşuyor.
Hedef, yol yani o hedefe nasıl gideceğinize dair zihninizde bir plan ve irade gücü.
O da o yolu yürümek için gereken motivasyon aslında.
Üçü bir aradayken umut işliyor ve biri eksildiğinde umut zayıflamış oluyor.
Hedefin var yolu görüyorsun ama enerjin yok.
Bu biraz daha tükenmişlik gibi.
Hedefin ve enerjin var ama yolu göremiyorsun
Bu birazcık daha çaresizlik gibi
Hiçbir hedef göremiyorsun
Bu apati
Ve burada Herman çok önemli bir şey söylüyor
Umudun zıttı umutsuzluk değil aslında diyor
Umudun zıttı apati
Umutsuzluk hala enerjisi olan bir durum aslında
Umutsuzum diyen insan en azından bir şeyleri umursuyor
Yani kaybettiklerinin ya da kavuşamadıklarının acısını çekiyor olabilir.
Bir şeye ulaşmak istemiştir ama ulaşamamıştır.
Ve bu acıtıyordur belki.
Yani arka planda hala bir istek ve bağlanma var aslında.
Apati ise bundan çok daha farklı.
Apati'de umursamak bile yok.
Olsa ne olur, olmasa ne olur.
Hellman umudun karşıtının umutsuzluk değil apati olduğunu söylerken aslında çok önemli bir ayrım yapıyor.
Umutsuzluk umudun bir başka biçimi.
Çünkü umutsuz insan hala bir şeyleri umuyor.
Sadece ulaşamadığı şeyleri umuyor.
Bu umutsuzluk hissediyorum diyen birine yok sen aslında öyle değil aslında umutlusun demek için bir gerekçe değil tabii.
Söylediğim şey şu.
Umutsuzluk umudun bittiği nokta değil.
Tam tersine aslında umudun hala var olduğunun göstergesi.
Asıl tehlikeli olan burada.
Üzgün olmak değil o konuda, umursamamak.
Hellman umutsuzlukla çaresizlik arasında da bir ayrım yapıyor.
Umutsuzluk hala mental enerji içeren bir durum.
Çaresizlik ise umutsuzluğun bir adım daha ötesi.
Yani orada artık zihin paniğe kapılıyor ve hatalı yollara, kendine zarar veren çözümlere savrulabiliyor.
Çaresiz olan insan herhangi bir kapıyı zorlamaya başlıyor.
Çünkü mevcut acı dayanılmaz hale gelmiş.
İşte bu noktada birinin destek olması çok önemli hale geliyor.
Çünkü çaresizlik umutsuzluktan da tehlikeli.
Çünkü orada seçtiğin yol seni daha kötü bir duruma sürükleyebilir.
Başka bir şeye daha bakalım.
Peki umut zor zamanlarda nasıl davranıyor?
Yani bir stres altındayken, bir zorluk içindeyken hedeflerimiz nasıl değişiyor?
Helman'ın araştırmalarında çok önemli bir bulgu var.
Travma ve sürekli stres altında olduğumuzda hedef koyma biçimimiz değişiyor.
Bunu somutlaştırmak için iki tür hedeften bahsetmek istiyorum.
Birinci tür erişim hedefi diyebileceğimiz hedefler.
Yani şu olsun diyerek kurduğumuz hedefler.
Mesela şu işe gireyim, şu eğitimi tamamlayayım, şu insanla iyi bir ilişki kurayım.
Bu hedeflerde olmasını istediğimiz bir şeye doğru ilerliyoruz.
İkinci tür ise kaçıngan hedef denilen tür.
Bunlar da şu olmasın diyerek kurduğumuz hedefler.
İşte işten atılmayayım, kötü görünmeyeyim, yine başarısız duruma düşmeyeyim gibi.
Burada da bir hedef var ama bir şeye doğru gitmiyoruz.
Daha çok bir şeyden kaçınmaya çalışıyoruz.
Helman'ın araştırmaları şunu gösteriyor.
Sağlıklı dönemlerde yani sağlıklı derken şöyle hayatımız nispeten dengedeyken çoğunlukla biz erişim hedefleri kuruyoruz.
Yani şu olsun diyoruz ama stres altındayken ya da işte bir travma yaşadığımızda veya uzun süreli baskı altındayken çok daha sık kaçıngan hedeflere geçiyoruz.
Yani olsundan olmasına gitmiş oluyoruz.
Bu önemli çünkü iki farklı hedef türü aslında zihni iki farklı şekilde çalıştırıyor aynı zamanda.
Erişim hedefi kurduğumuzda zihnimiz buraya nasıl giderim diye düşünmeye başlıyor.
İşte ne yapabilir, ilerleme yolları arayabilir, plan yapabilir, fırsatları değerlendirebilir.
Ama biz kaçıngan bir hedef kurduğumuzda zihnimiz şu olmasın, bu olmasın, bunu engellemeliyim diye düşünüyor ve burada aslında olası tehlikelere odaklanmış oluyor ve sürekli tekrar eden konumda oluyor.
Peki bu kaçıngan hedefler kötü hedefler mi?
Hayır, Helman'ın söylediği güzel bir şey var aslında burada.
Bunlar başlangıç için iyi hedefler.
Çünkü travma yaşamış birinin ilk önceliği zaten hayatta kalmak.
Yani bu noktada şu olmasın demesi son derece anlamlı.
Ama bir yerde takılı kalınmaması gerekiyor.
Çünkü kaçıngan hedeflerle kurulan bir hayat genişlemiyor aslında.
Sürekli onun yerine daralıyor.
Yani neyi engellemek lazım, neyden uzak durmak lazım diye düşünüldüğünde
Bu sefer biz yeni şeyler denememiş oluyoruz. Böylece o alan büyümüyor. Evet hayatta kalıyoruz ama aslında yaşıyor olmuyoruz bir şekilde. Umudun yetiştirilmesi de tam burada başlıyor. Kaçıngan hedeflerden erişim hedeflerine geçişte. Olmasından olsuna.
Buradaki geçişi de dediğim gibi tek başına yapmak zor.
Çünkü travma sonrası şu olsun diyebilmek için önce şuna inanmanız gerekiyor.
İyi bir şey gerçekten olabilir.
Ve bu inanç çoğu zaman tek başına oluşmuyor.
Birinin bu inancı bana taşıması gerekiyor.
Birinin bana evet mümkün demesi gerekiyor.
Burada Helma'nın mesela güzel bir cümlesi var.
Umut umudu doğurur.
Ne demek bu?
Umut sıfırdan hiç yokken birdenbire ortaya çıkmıyor.
Genellikle küçük bir başarıdan başlıyor.
Yani şöyle düşünebiliriz.
Bir hedef kuruyorsunuz.
Küçük bir hedef bu.
Ve bu hedefe yaklaşıyoruz, ulaşıyoruz.
Sonra zihnimiz bize diyor ki demek ki mümkünmüş.
İşte bu mümkünmüş inancı bir sonraki hedef için bir başlangıç noktası oluşturmuş oluyor aslında.
Biz sonra başka bir hedef kuruyoruz ve ona da yaklaşıyoruz ve bu gerçekleştikten sonra yine mümkünmüş diyoruz ve bu böyle böyle böyle böyle devam ediyor.
Yani umut bir süreç aslında. Umut etmek bir süreç ve küçük bir başarıyla başlıyor ve devam edebildiği sürece güçleniyor.
Aynı zamanda umut bir fiildir aslında. Yani bu bakış açısında umut sadece bilişsel bir süreç değil, aynı zamanda bir direniş aslında, hatta politik bir eylem.
Şu karşılaştırma çok önemli bence.
İyimserlik bir beklentidir.
Bize işler iyiye gidecek der.
Umut da bu beklentiyi paylaşıyor aslında ama bir şey daha ekliyor.
İşler iyiye gidebilir ve bu iyiye gidişi sağlamak için yapmam gereken bir şey var ve bunu yapabilirim.
Bu fark çok kritik çünkü iyimserlik beklemekle yetiniyor.
Umut harekete geçirmeyi de gerektiriyor.
Şimdi umudun bir başka boyutuna geçmek istiyorum.
Umut deyince akla hep birey geliyor.
Yani tek başına ayakta duran, içinden gelen güçle direnen, işte kendine inanan, umutlu bir insan, ötek bir insanmış gibi.
Oysa umut bireysel bir şey değil aslında.
Bir yandan bakınca kuşaklar arası bir şey.
Şöyle düşünelim.
Ben şu an varım, bir hayatım var, hedeflerim var, geleceğe dair umutlarım var.
Peki bu nasıl mümkün oldu?
Benden önce bir anne babam var, bir büyük annem var, bir büyük babam var.
Onlardan önce başkaları var.
Onların her birinin hayatında zorlu anlar oldu.
İçinden çıkılması zor görünen durumlar oldu.
Ama bir noktada her biri devam etme kararı aldı.
Belki bir noktada her biri bu çocuk yetişsin diye düşündü.
Bir noktada küçük bir tercihte bulundu hepsi.
Belki kendileri o tercihin neye yol açacağını bile bilmeden.
Yani aslında ben o tercihlerin bir sonucu olmuş oldum.
Birinin umudunun çocuğu oldum yani.
Ve şu an benim yaptığım seçimler de henüz doğmamış birilerinin umut edebilmesinin temelini atıyor olabilir.
Birine söylediğim bir cümle ya da bir çocuğa gösterdiğim bir tavır, aldığım küçük bir karar.
Bunların hiçbirinin tek başına ne anlama geldiğimi anlamayabilirim şu anda.
Ama yıllar sonra bunlar başka birinin umudu olabilir.
Benim bugün umut edebilmem benden önce başkalarının umut edebilmesine bağlı.
Helen aynı şeyi başka bir yerden söylüyor mesela.
Bununla ilgili de kendi hikayesini anlatıyor.
Sekizinci sınıfta ailesindeki şiddetten kaçmak için bilinçli bir şekilde evsiz kalmayı seçmiş.
Ve lise yıllarını sokakta hayatta kalmaya çalışarak geçiriyor.
Bir gün beden eğitimi dersinde hayatını sonlandırma kararı alıyor.
Yani bunun üzerine plan yapıyor.
O sırada bir öğretmeni geliyor yanına oturuyor.
Uzun süre hiçbir şey söylemiyor ve sonra sen iyi olacaksın diyor.
Sadece bunu söylüyor ve Helmut bunu anlatırken şöyle bitiriyor.
O gün geldiğimde planımı uygulamak üzereyken hocamın o sesi geri geldi.
Sen iyi olacaksın ve bu kararımı değiştirdi.
Bunu Snyder'ın modeliyle birlikte düşünelim.
Helmut'un o anda ne hedefi vardı, ne yolu vardı, ne iradesi vardı.
Üçü de kırılmıştı.
Peki öğretmen ona ne yapmış oldu?
Bir hedef vermedi, bir yol göstermedi, şunu yap bunu yapma demedi.
Sadece sen iyi olacaksın dedi.
Yani geleceğin mümkün olduğunu söylemiş oldu bir yönüyle.
Ama bu basit cümle hiçbir şey yokken bile
bir başkasının ağzından geldiğinde bir başlangıç noktası olmuş sanki.
Şimdi konuyu biraz daha büyütmek istiyorum.
Çünkü birazcık daha bireysel bir umuttan konuştuk buraya kadar.
İşte benim hedefim, benim yolum, benim iradem, birinin bana umut taşıması, benim başkasına umut taşımam.
Yani umut hep tek tek insanlar arasında geçen bir şeymiş gibi konuştuk.
Bir de umudun toplumsal hatta felsefi bir boyutu var aslında ve bu boyut şuradan başlıyor.
Biz dünyaya nasıl bakıyoruz?
Bir an düşünelim.
Şu an dünyada olanlara baktığımızda ne görüyoruz?
Savaşlar, ekonomik krizler, iklim sorunları, gittikçe artan eşitsizlik, sosyal medyada her gün okuduğumuz haberler ve çoğumuzda şöyle bir his oluşuyor.
Dünya böyle, hep böyle oldu ve düzelmeyecek.
Yani şu an gördüğümüz dünyayı bir nevi kabullenmiş oluyoruz.
Gerçek bu demiş oluyoruz.
Ve başka bir dünya olabileceğine inanmayı bırakıyoruz çoğu zaman.
İşte tam burada bir filozoftan bahsetmek istiyorum.
Adı Ernst Bloch. Sanırım böyle okunuyor.
Almanya'da yaşamış, Nazi'yi görmüş, sürgüne gitmiş, savaşları yaşamış.
Yani gerçekten dünyanın çok kötü hallerini görmüş bir insan.
Ve böyle bir hayatı yaşamış olmasına rağmen ya da tam tersi böyle bir hayatı yaşadığı için ömrünün büyük kısmını umut üzerine yazmaya ayırmış.
Bunu vurgulamak istiyorum.
Çünkü önemli bence.
En karanlık dönemlerini görmüş biri ve hayatın merkezine umudu koymuş.
En güçlü fikirlerinden birini aktarmak istiyorum.
Çok basit aslında.
Diyor ki şu an gördüğümüz dünya dünyanın son hali değil.
Tamam dünya değişiyor zaten deyip geçebiliriz.
Ama asıl söylediği şey birazcık daha radikal.
Yani diyor ki sen şu an dünyaya bakıp iş işten geçti, bu böyle, bunu kabul et dersen aslında daha büyük bir yanılgıya düşmüş olursun.
Çünkü senin şu anda gördüğün şey tamamlanmamış bir tablo gibi.
O tablo henüz daha tamamlanmadı, hala yapılıyor.
Ve sen de şu an o tabloyu yapanlardan birisisin.
Bunu somutlaştıralım.
Yıllar önce dünyada işte kadınların oy hakkı yoktu.
Köleliğin hala devam ettiği yerler vardı.
İşte çocuk işçiliği normaldi.
Yani bunlar hala bir şekliyle devam ediyor ama anladınız demek istediğimi.
Ve o dönemde yaşayan insanların büyük çoğunluğu için dünya böyle ve başka türlü olamazdı değil mi?
Ama bazıları hayır başka türlü olabilir dediler ve dünya bir anlamda değişmiş oldu.
Bugün baktığımızda belki o dönemi acayip buluyoruz.
Yüzyıl sonra bugünü anacaklar ve belki de onlar da bazı şeylere şaşıracaklar.
Blok'un demek istediği bu aslında.
Dünya bitmiş bir durum değil, devam eden bir süreç.
Ve sen bu sürecin içinde sadece izleyen biri değil, yapan biri olarak.
Ve şöyle bir cümle daha söylüyor ki bence çok güzel bu.
Diyor ki umut yanılabilir.
Hatta yanılmadığı zaman umut değildir.
Bu ne demek? Şöyle düşünelim.
Eğer bir şeyin olacağından kesinlikle eminsem, ona güveniyorum.
Mesela yarın güneşin doğacağını umut etmiyorum, biliyorum.
Ama bir hastalıktan iyileşmek, bir ilişkimin düzelmesi, bir hayalimin gerçek olması bunlar olabilir de olmayabilir de.
İşte umut tam da bu ihtimallerin olduğu yerde var oluyor.
Yani bir garantisi yok, başarısız olabilecek bir şey için kurulan zihinsel bağ gibi.
Bu yüzden hayal kırıklığı umudun karşıtı değil, umudun bir parçası.
Hayal kırıklığı yaşamak demek aslında umut etmiş olmak demek.
Ve umut etmemiş olsaydım hayal kırıklığı da yaşamazdım.
Ve hayal kırıklığı umudu bitirmek zorunda değil.
Aslında tam tersi doğru kullanırsam eğer umudumu daha akıllı bir hale gelir.
Yani yanlışlarımdan öğrenebilirim mesela.
Hangi noktada yanlış bir hesap yaptığımı fark edebilirim.
Bütün bu konuştuğumuz şeyler, yani işte hedef koymak, yol aramak, yanılmak, tekrar denemek, devam etmek, aslında bunlar ne yapıyor?
Bir şey olduğu haliyle kabullenmiyor.
Bu kadar değil, daha fazlası mümkün diyor.
İşte umudun şöyle bir tarafı daha var.
Sırf olduğu gibi kabullenmiyorum.
Çünkü başka türlüsü de mümkün demek bile bir tür eylem aslında.
Çünkü başka türlü olabilir demek şu anki düzen tek geçerli düzen değildir demek aynı zamanda.
Ve bu da mevcut yapıları rahatsız eden bir şey aslında.
İşte bu yüzden umut sadece içsel, kişisel bir şey değil.
Aynı zamanda toplumsal ve politik bir şey.
Tarih boyunca pek çok hareket, mücadele, direniş aslında bir umut taşıyordu değil mi?
Birileri bu böyle gelmiş böyle gider derken başka birileri hayır başka bir dünya mümkün diyordu
Ve o başka bir dünya mümkün diyenlerin küçük adımlarıyla belki bugün geldiğimiz noktaya geldik
Ve hala gidilecek çok yol var ama henüz buradayız
En zor zamanlar tam da umut etmenin en gerekli olduğu zamanlar
Çünkü en kötüsünü gördüğümde tamam bitti demek
Bir yanıyla o kötülüğe katkıda bulunmak demek.
Yani bu böyle devam eder demek aslında onun sürmesine yardım etmek demek.
Bilinçli bir şekilde olmasa da tabii ki de.
Blok'ta hayatı boyunca aslında tam olarak bunu savunmuş ve bütün o zor dönemleri görmüş biri olarak şunu söylüyor.
Felaketin ortasında umuttan vazgeçmek aslında felakete ortak olmak demektir.
demektir. Bölümü hazırlarken
bu konuyla da alakalı bir şey
daha dikkatimi çekti. Ben
bölüm duyurularını yaparken
ya da başka postlar hazırlarken
özellikle müziklere
çok dikkat ediyorum. Şöyle bir instagramda
dolanırsanız anlarsınız
bu konuda ne kadar hassas
olduğumu. Hoşuma gidiyor çünkü özellikle
hani 80'ler, 90'ları
o müzikleri
çok seviyorum. Ve
umutla ilgili hem kendi
kafamdan düşününce de hem işte
birazcık arama yaptığımda da
aslında ne kadar fazla şarkı
olduğunu fark ettim. Sayısız
örnek var. Neden bu kadar çok
var? Neden insanlar
umut hakkında
belki düz yazı yazmak yerine
şarkı yapmayı tercih ediyor?
Belki cevap şu olabilir.
Ben böyle burada
konuşuyorum ama aslında umut
mantıkla da anlatılan
bir şey değil. Çünkü yani işte
şöyle şöyle bir kanıt var.
o yüzden umut etmelisin
diyemiyorum. Çünkü
umut zaten belki o kanıtın
olmadığı, elle tutulabilir
bir şey belki olmadığı
yerde başlıyor. Yani
az önce konuştuğumuz gibi henüz
yok ama olabilir.
İspatlayamam bunu. Ama söyleyebilirim.
Başkalarına da aktarabilirim.
Şarkılar da tam olarak
bunu yapıyor sanki. Böyle bir argüman
değil de ortak bir söyleyiş
içeriyor. Ben evimde tek başıma
işte o Umut içeren bir şarkı dinlediğimde
daha önce o şarkıyı söylemiş binlerce kişiyle aynı sözleri tekrarlıyorum.
Ve Umut tek başına üretemediğimiz bir şey demiştik ya
aslında sanki o şarkılarda bu görüşü somutlaştırmış oluyor.
Belki bu yüzden Umut hakkında konuşmak zor
ama şarkı söylemek, şarkı bulmak hiç zor değil.
Ve bölümü hazırlarken kendime sürekli sorduğum bir soru vardı.
Umut hakkında konuşmak içinden geçtiğimiz bu dünyada hala anlamlı mı?
Bölüme başlamadan önce daha bunu düşünürken.
Yoksa bir tür kaçış mı bu?
Toksik pozitifliğin bir versiyonu mu?
Cevabım şu oldu sonunda.
Umut doğru tanımlarsak konuşmak bir kaçış değil aslında tam tersi.
Çünkü bu bölümde anlattığım umut hani rahatla iyi olacak demiyor.
aslında hani bir hedef koy kalk yolu ara enerjini topla yanına birini bul bir ya bir başkasına da sen destek ol diyor biraz yani eyleme bir çağrı gibi daha çok
helmanın tanımını hatırlayalım mesela umut geleceğin bugünden daha iyi olabileceğine inanmak ve bunu sağlama gücüne sahip olduğuna inanmak
İlk yarısı iyimserlik, ikinci yarısı sorumluluk. İyimserlik bedava ama sorumluluk tabii daha pahalı. Belki de umudun toksik pozitiflikten ayrıldığı yer tam olarak burası. Çünkü iyi olacak geçmiyoruz. Aynı zamanda iyi olabilir ve bunun için bir şeyler yapmam lazım diyoruz.
Ve bunu tek başımıza yapmıyoruz. Benden önce başkalarının umut etmesi lazım ki ben umut edebileyim.
Benim de bugün birine umut taşımam lazım ki yarın birileri umut edebilsin.
Çünkü tek başına üretebileceğim bir şey değil.
Son bir kez açılışa geri dönelim.
Umut fakirin ekmeğidir.
Bu cümleyi bir tondan okuduğumda insanı yatıştıran, haline razı eden bir teselli oluyor.
Ama diğer bir yandan okuduğumda eyleme dönüşmüş, sorumluluk yüklü bir umut olarak gördüğümde bu cümle bir tür isyana dönüşebilir.
Diyor ki elimden çok şey alındı ama umudumu alamadılar ve umut elimizde olduğu sürece hikaye bitmedi. Henüz değil.
Bu hafta benden bu kadar. Dinlediğiniz için teşekkür ederim. Bir sonraki bölüme görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
