
Tamir Etmek mi, Yenisini Almak mı: Kırılan Şeyler Üzerine
22 Ağustos 2026 · 26 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Evinizde bir şey bozulduğunda tamir mi ettirirsiniz, yenisini mi alırsınız?
Bu bölümde önce eşyalardan konuşuyoruz. Tamirden neden vazgeçtik? Tamir etmememiz kimin işine geliyor? Sonra asıl soruya geliyoruz.
Acaba bu bakış ilişkilerimize de sızıyor mu? Kırılan bir ilişkiyi onarmak ne demek, her ilişki onarılmalı mı, "eskisi gibi olmaz" korkusu ne anlatıyor?
Transkript
Merhaba, hoş geldiniz.
Bu hafta biraz dolanbaçlı bir yoldan gideceğiz.
Önce bozuk eşyalardan ve tamirden konuşacağız.
Sonra da asıl konumuza geleceğiz.
Bugünkü asıl konumuz ilişkiler.
Bir ilişkide bir şeyler kırıldığında ne olur?
Onarmak ne demek?
Her şey onarılır mı?
Ve onarılınca eskisi gibi olur mu?
Bütün bunları konuşacağız.
Ama önce eşyalardan bahsetmek istiyorum.
Çünkü geçen hafta Instagram'da size tamirle ilgili birkaç soru sormuştum.
Biraz ondan bahsetmek istiyorum.
Bu ara bölümden önce soru sorma işine taktım sanırım.
Aynı zamanda ben soruları sorduktan sonra yorumlamaktan da bunları keyif aldım.
Siz ne hissediyorsunuz bu konuda merak ediyorum.
Beni dinleyen yakınlarımdan anket sonuçları ne oldu, neden sordun şimdi bunları diye çok fazla geri bildirim geliyor.
Sürekli iletişim halinde olmadığım kişiler ne düşünüyor?
Size de iyi geldi mi? Öğrenmek istiyorum.
Lütfen benimle Instagram üzerinden veya mail üzerinden iletişim kurmaktan çekinmeyin.
Geç de olsa dönüyorum mesajlarınıza.
Konuyu çok dağıtmadan ankete gelelim istiyorum.
Şimdi sorularımdan ilki şuydu.
Evinizde bir şey bozuldu diyelim.
Bunun illaki elektronik bir şey olması zorunlu değil.
Herhangi bir şey olabilir.
Tamir ettirebilirsiniz veya yenisini de alabilirsiniz.
Ve diyelim ki ikisinin de maliyeti yani para bazında aşağı yukarı aynı.
Tamir ettirseniz de yenisini alsanız da cebinizden benzer miktarda bir para çıkacak.
Hangisini yapmaya daha meyillisiniz diye sordum.
Bu soruya her 5 kişiden 4'ü yenisini alırım diye cevap verdim.
Ben bu soruyu sorarken parayı bilerek eşitlemiştim.
Çünkü tamir deyince ilk akla gelen şey doğal olarak para oluyor.
Çünkü çoğunlukla tamir daha pahalı.
Yenisi neredeyse aynı fiyat.
O zaman yenisini alırım daha iyi diye bir eğilim oluyor genelde.
Yani çoğu zaman da doğru oluyor bu.
Burada para aynı dememe rağmen yine de çoğunluk yenisini almayı seçtim.
Demek ki yani buradan şunu anlıyorum.
mesele tamamen para değil.
Peki o zaman ne olabilir diğer sebepler?
İkinci soruda şunu sormuştum.
Sizi tamirden vazgeçiren şey ne olurdu?
Üç seçenek vermiştim bu soruyu sorarken.
Neredeyse yarınız zaman ve uğraş dedim.
Onda biri nasıl ya da nerede yapacağımı bilememek dedim.
Üçüncü cevapsa eskisi gibi olmayacak olmasıydı.
Bunu diyenler de neredeyse yarısıydı oylayanların.
Ve benim en çok ilgimi çeken cevap buydu aslında.
Buna da geri dönmek istiyorum.
Ama önce şu tamir konusunu biraz kurcalayalım istiyorum.
Neden tamir etmiyoruz?
Neden buna daha meyilli değiliz?
Şimdi burada zaman ve uğraş cevabı aslında çok anlaşılır.
Çünkü tamir biraz belirsiz bir iş.
Yani diyelim ki ustaya götüreceksiniz.
Ve muhtemelen günlerce beklemeniz gerekecek.
İşte belki bir parçası bulunamayacak.
Belki tamir edilecek ama bir ay sonra yine bozulacak.
Yenisi ise daha garantili.
Kutusundan çıkarıyorsunuz, sorunsuz bir şekilde çalıştırıyorsunuz.
Üzerine bir de aslında garanti belgesi alıyorsunuz.
Bir tarafta belirsizlik oluyor, öbür tarafta kesinlik.
E tabii ki beynimiz kesinliği daha çok seviyor.
Bunu geçen bölümlerde de zaten birçok kez konuşmuştuk.
Şimdi ikinci olarak bilmeme cevabı da önemli aslında.
Çünkü bir iki nesil öncesine gidelim.
İşte dedelerimiz, ninelerimiz bozulan şeyler tamir ederdi.
Çorap örülürdü, yorgan dikilirdi, radyo bozulduğunda tamirciye gidilirdi.
Ve tamirci de mahallede olurdu.
Yani kolay erişilebilirdi.
Bu şekilde tamir etmek hayatın normal bir parçasıydı.
Şimdi ise aslında çoğumuz böyle en basit şeyi bile nasıl tamir edebileceğimizi bilmiyoruz aslında.
Ve bilmeyince şöyle bir şey oluyor.
Tamir gözümüzde büyüyor.
Sanki zor bir işmiş gibi geliyor.
Ve bunun sonucunda çoğunlukla biz de hiç bulaşmıyoruz.
Bulaşmayınca da öğrenme fırsatı da hiç doğmamış oluyor tabii.
Ama bir de işin bizim elimizde olmayan bir tarafı var.
Çünkü bugün birçok ürün tamir edilmesi zor olacak şekilde tasarlanıyor.
Yani mesela parçalar vidalanamıyor, yapıştırma oluyor ya da böyle vidalansa bile sonradan geri söküp taktığında orası zarar görmüş oluyor.
Yani ortada tamir etmeyelim diye uğraşan koca bir sistem var aslında.
Çoğu durumda biz mi tamir etmiyoruz, bize mi ettirmiyorlar orası tartışmalı biraz.
Bir de şöyle bir faktör var.
Artık yeni başlı başına bir değer haline geldi.
İşte yeni telefon, yeni model, yeni sezon.
Bir şey yeni olunca iyi olup olmadığına bakmadan daha çekici geliyor bize.
Araştırmalar şunu gösteriyor.
İnsanlar yeniye ne kadar önem veriyorsa tamir etme ihtimalleri de o kadar düşüyor.
Eski bir şeyi kullanmaya devam etmek sanki geride kalmak gibi geliyor.
Şimdi eşya kısmını bir kenara koyalım ve asıl sormak istediğim soruya gelmek istiyorum.
Tabii ki insanlar eşya değil.
Ben de bu ikisini aynı kefeye koymak istemiyorum tabii ki.
Bu anketi yaparken aklımda bir soru vardı.
Biz eşyada bile tamir etmektense yenisini almayı seçiyorsak acaba bu bakış ilişkilerimize de az da olsa sızıyor olabilir mi?
Bunu bir iddia olarak söylemiyorum.
Cevabını ben de bilmiyorum.
Ama bence üzerine düşünmeye değer bir soru.
O yüzden konuşmak istedim.
Buna benzer cümleleri hepimiz duyuyoruz.
Hatta belki kuruyoruz da.
Bu ilişki beni yoruyor.
Değmez o zaman.
Niye uğraşayım?
Dışarısı insan dolu.
Ya da işte toksik insanları hayatınızdan çıkarın.
Bu cümlelerin her birinin haklı olduğu durumlar kesinlikle var.
Orayı da konuşmak istiyorum.
Ama toplamına baktığımızda bir şey göze çarpıyor.
Zorlanılan bir ilişkiyi onarmak yerine sonlandırmak giderek daha makul hatta daha sağlıklı bir seçenek olarak sunuluyor.
Kalıp uğraşansa genelde kendisine yazık ediyor ve boşuna emek veriyor gibi görülüyor.
Peki bu bakış nereden geliyor?
Çünkü ilişkilerden beklentimiz hep böyle değildi.
Burada size bir yazardan bahsetmek istiyorum.
Alain de Botton, İsviçreli bir filozof ve yazar kendisi.
Felsefeyi günlük hayata özellikle de aşka ve ilişkilere uygulamasıyla tanınıyor.
İlişkiler üzerine birçok kitabı var.
Özellikle modern aşk hakkında çok düşünen biri.
Şöyle bir şey anlatıyor.
Bundan birkaç yüzyıl öncesine kadar insanlar eşlerini kendileri seçmezdi.
Evlilikler ailelerin, çevrenin, koşulların işiydi.
Kimin kiminle evleneceğine daha pratik meseleler üzerinden karar verilirdi.
İşte toprak, para, aileler arasındaki denge.
Sonra 18. yüzyılın sonlarında romantizm dediğimiz akım geldi ve bize şunu söylüyordu.
Herkes eşini kendi kalbiyle seçmeli.
Kimseye sormadan, hesap yapmadan, sadece hissederek.
The Button bunun güzel ve özgürleştirici bir fikir olduğunu söylüyor.
Ama diyor ki bu fikir yanında aynı zamanda bir beklenti de getirdi.
Madem bu kişiyi kalbim seçti, o zaman bu kişi beni tamamen anlamalı.
Yani benim ruh eşim olmalı.
Onunla her şey kendiliğinden yolunda gitmeli.
Bu beklentiyi biraz kurcalayınca altından şu çıkıyor.
Doğru kişiyle her şey kolay olur.
Tersen okursak, zorlanıyorsam acaba bu kişi yanlış biri olabilir mi?
Eşya konusu ile ilişki konusu da bence biraz burada birleşiyor.
Çünkü bu bakışla çatışma bir bozukluk işareti gibi algılanmaya başlıyor.
Bozulan şeye ne yapıyorsak ona da onu yapma eğiliminde oluyoruz.
Yani değiştirme eğiliminde oluyoruz.
Peki bu doğru mu?
Zorlanmak gerçekten yanlış kişinin işareti mi?
Bu soruya cevap ararken de karşımıza bir araştırmacı çift çıkıyor.
John ve Julie Gottman ikisi de psikolog.
Aynı zamanda evliler ve hayatlarını, ilişkileri araştırmaya adamışlar.
Kurdukları bir enstitüde var.
Ve burada binlerce çifti yıllar boyunca gözlemlemişler.
Nasıl kavga ediyorlar, kavga sırasında yüzlerinde nasıl değişiklikler oluyor,
vücutlarında nasıl değişiklikler var, kalp atışları nasıl değişiyor.
Bunların hepsini kaydetmişler.
O kadar çok çift izlemişler ki bir süre sonra bir çifti kısa süre gözlemleyip ilişkinin geleceğini yüksek doğrulukla tahmin edebilir hale gelmişler.
Bu araştırmalardan çıkan bulgu beni ilk duyduğumda çok şaşırtmıştı.
Çiftlerin yaşadığı sorunların yaklaşık %70'i kalıcı.
Yani bu sorunlar hiçbir zaman tam olarak çözülemiyor.
Yıllardır birlikte olan mutlu birbirini seven çiftlerde bile aynı konular tekrar tekrar gündeme geliyor.
Bu bulgu bize şunu söylüyor aslında.
Mutlu çiftler sorunlarını çözdüğü için mutlu değiller.
Çözülmeyen sorunlarla birlikte yaşamayı öğrendikleri için mutlular.
Yani fark çatışmanın olup olmamasında değil de çatışmayla neler yapıldığında.
Aslında düşününce mantıklı. Ortada iki ayrı insan var, iki ayrı geçmişten gelmişler ve her konuda aynı düşünmeleri zaten mümkün değil.
Çatışma bu yüzden aslında bir bozukluk işareti değil. İki farklı insanın yan yana yaşamasının doğal bir sonucu.
Böyle düşününce kavga ediyoruz.
Demek ki biz birbirimize uygun değiliz düşüncesi birazcık yanlış bir yerden çıkıyor gibi.
Çünkü öyle olsaydı herkes herkesle yanlış olurdu.
Yani çünkü hiç kavga etmeyen bir çift yok aslında.
Sadece kavgayla farklı şekillerde baş eden çiftler var.
Bu araştırmalardan aklımda kalan bir örnek var.
Onu da anlatayım.
Çünkü çatışmalarla ilgili önemli bir şey gösteriyor aslında.
Bir çift köpek alma konusunda yıllardır kavga ediyor.
Kadın köpek istiyor, adam istemiyor.
Ve aynı kavgayı defalarca etmişler ve hiç yol alamamışlar.
Araştırmacılar bu çifte birbirlerine şu tarz sorular sormalarını öneriyorlar.
Bu konudaki düşüncende mesela çocukluğunla ilgili bir şey etkili olabilir mi?
Bu senin için neden bu kadar önemli?
Adam şunu söylüyor mesela.
Çocukken mahalledeki köpekler tarafından kovalanmış ve ısırılmış.
Köpek istememesinin ardında bir de şu var.
Eğer köpeğimiz olmazsa özgür oluruz.
Dünyayı gezeriz, yeni maceralar yaşarız.
Kadının hikayesi ise tam tersi aslında.
O da çocukken çok yalnızmış ve köpeği onun en yakın arkadaşıymış o zaman çocukken.
Şimdi de köpek istemesi aslında aile kurmanın, birlikte bir şeye ortak olmanın ilk adımı gibi.
Fark ettiyseniz aslında bu kavga köpekle ilgili değil.
Görünen konu köpek oradan çıkıyor.
Ama asıl konuşulan şey iki farklı hayata bakış aslında.
Ve çatışmaların çoğu böyle işliyor aslında.
Görünen konu çoğu zaman asıl mesele değil.
Asıl mesele başka bir şey ama o hiç dile gelmediği zaman, asıl meseleye hiç varamadığımız zaman aynı kavga aynı şekilde tekrar edip duruyor.
Bu yüzden yıllarca aynı konuda tartışan bazı çiftler aslında o konuyu hiç konuşmamış oluyorlar.
Buraya kadar hep çatışmadan konuştuk.
Biraz da çatışmanın sonrasından konuşalım istiyorum.
İki kişinin arasında bir şey kırıldıktan sonra ne oluyor?
Şimdi kopma dediğimiz şey aslında ilişkinin, güveninin sarsıldığı an.
Ve çoğu zaman düşündüğümüzden çok daha küçük şeylerden oluyor.
İlla ki büyük bir ihanet, büyük bir kavga olması gerekmiyor.
Eve girdiğinizde mesela eşinizin selamınıza karşılık vermemesi bir kopma olabilir.
Heyecanla bir şey anlatırken karşınızdakinin telefona bakması bir kopma olabilir.
Arkadaş ortamında sizi küçük düşüren bir espri ya da unutulan bir doğum günü, geçiştirilen bir dert.
Bunlara dışarıdan bakan biri fark etmeyebilir ama siz hissedersiniz.
Bir an için karşımdaki kişinin beni anladığına dair güvenim sarsıldı.
Peki bu kopmalar ilişki için kötüye mi işaret?
Aslında kopmaların sayısı ilişkinin geleceği hakkında neredeyse hiçbir şey söylemiyor.
Bir sürü sarsıntı, kırgınlık yaşadığı halde yıllarca süren ilişkiler de var.
Daha küçük gerginliklerde kopan ilişkiler de var.
Aradaki farkı yaratan şey kopmaların kaç tane olduğu değildi aslında.
Sonrasında ne yapıldı?
Yani iki insan arasındaki güven sarsıldıktan sonra o güven yeniden kurulabiliyor mu, kurulamıyor mu?
Buradaki küçük kopmalarla ilgili bir şeye dikkat çekmek istiyorum.
Büyük kopmalar daha gürültülüdür.
Daha büyük kavgalar çıkar, defalarca kez üzerine konuşulur, bir şekilde gündeme gelir.
Aslında asıl sinsi olan küçükler.
Çünkü küçük kopmalar tek tek önemsiz görünürler.
Konuşmaya değmez gibi gelir.
Hatta çoğu zaman konuşmak ayıp gibi gelir.
Ama konuşulmayan o küçük kırgınlıklar kaybolmuyor tabii ki de birikiyorlar.
Ve bir gün dışarıdan bakan herkesin durduk yere dediği bir patlama yaşanıyor.
Bulaşık makinesinin yerleştirilme şekli mesela.
Aslında oradaki kavga muhtemelen bulaşık makinesiyle ilgili değil.
O güne kadar konuşulmamış birçok küçük kopmanın birikmesi.
Onarım da bu yüzden ille de büyük, resmi bir şey olmak zorunda değil aynı şekilde.
İşte oturup saatlerce konuşmak, her şeyi masaya yatırmak bunlar bazen gerekebilir tabii ki de evet.
Ama günlük hayattaki onarımlar çoğu zaman çok daha küçük.
Mesela kavgadan sonra susmak yerine çay koyuyorum ister misin demek.
Bir bakış, bir dokunuş ya da mesela kendi payını kabul eden bir cümle.
Bunlar küçük şeyler ama işlevleri daha büyük aslında.
Çünkü karşı tarafa aramızdaki şey benim için hala değerli mesajını taşıyorlar.
İşte sağlam ilişkiler de bu küçük onarım hamlelerinin sık ve karşılıklı yapıldığı ilişkiler.
Tabii ki bunu yapmak kolay değil.
Çoğu zaman onarım özürle başlıyor ve özür dilemek de göründüğünden daha zor bir şey aslında.
Çünkü sadece özür dilerim demek yetmiyor.
Özür dilemek için aslında haklı olduğumu düşündüğüm fikirden biraz uzaklaşmak gerekiyor.
Kendi payımı bulmam gerekiyor.
Affetmek de en az özür dilemek kadar zor aynı şekilde.
Çünkü birini affedebilmek için iyi insanların da kötü şeyler yapabildiğini kabul etmek gerekiyor çoğu zaman.
Karşımdaki kişi beni kırdı ama bu onu kötü biri yapmıyor.
Belki yorgundu, belki kendi derdi vardı, belki beceremedi beklediğim şeyi yapmayı.
Bu kolay değil yani bunları kabul etmek kolay değil.
Çünkü insanları ikiye ayırmak çoğu zaman daha kolay geliyor.
İyiler ve kötüler olarak yani.
Bu da şu işe yarar.
Bizi hayal kırıklığıyla uğraşmaktan kurtarır.
Ama uzun vadede şöyle bir sorun çıkıyor.
Yakın olduğumuz herkes bir gün bir şekilde bir hareketiyle bir sözüyle bizi kırabilir.
Ve kıran herkesi kötüler tarafına koyarsak bir süre sonra yanımızda kimse kalmamış olur.
Bir de şunu söylemek istiyorum.
Kavgaların çoğu aslında derdimizi anlatamamaktan çıkıyor.
Mesela bir şeye ihtiyacınız var ya da bir şey sizi rahatsız ediyor.
Bunu karşınızdakine anlatmak istiyorsunuz ama olmuyor bir şekilde.
Yani belki yanlış zamanda açıyorsunuz konuyu, belki yanlış kelimeler seçiyorsunuz.
Karşınızdaki anlamıyor ya da direkt savunmaya geçiyor.
Siz de daha çok sinirleniyorsunuz.
O zaman karşılıklı sesler yükseliyor.
Belki iğneleyici laflar çıkıyor ikinizin de ağzından.
bir bakıyorsunuz artık o ilk anlatmak istediğiniz şeyi kimse konuşmuyor.
Kavga bambaşka yerlere gitmiş.
Burada işe yarayacak olan şey aslında basit ama yapması zor tabii ki de.
Karşımdaki insan benim kafamın içini göremiyor.
Ben söylemezsem bilemez.
Bir kere söylediğimde de tam anlamayabilir.
Bu onun beni umursamadığını göstermiyor.
Anlamadıysam tekrar anlatmayı denemem gerekiyor
Belki daha sakinken, belki daha uygun zamanda, belki de başka kelimeler kullanarak
Ve şu da var, ne kadar anlatırsak anlatalım
En yakınımızdaki insan bile bizi zaman zaman yanlış anlayacaktır
Bu ilişkinin kötü olduğunu göstermiyor
Çünkü iki ayrı insanız sonuçta, bu çok normal
Aynı şekilde tabii ki bunun da öbür tarafı var. O da dinleyen olmak. Birinin bize kırıldığını söylemesi ya da bizi eleştirmesi hoş bir şey değil tabii ki. Çoğumuzun ilk tepkisi de kendimizi savunmak oluyor ya da alınabiliyoruz.
Buna şöyle de bakabiliriz. Bir insanın oturup bize kırıldığını söylemesi aslında zahmetli bir iş. Umursamasın söylemeyebilirdi, çekip gidebilirdi. Eğer söylüyorsa bu ilişki onun için hala önemli demektir.
Şimdi ankete geri dönmek istiyorum.
Sizi tamirden vazgeçiren şey ne olurdu diye sorduğumda neredeyse katılımcıların yarısı şu cevabı vermiştim.
Eskisi gibi olmayacak olması.
Bu cevap eşyalar için verildi ama ben bu cevabı okuduğumda aklıma eşyalar gelmiyor.
Çünkü bu cümlenin ilişkilerdeki karşılığını hepimiz biliyoruz aslında.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
Bir kırgınlıktan sonra, bir kavgadan sonra en çok kurulan cümlelerden biri de bu aslında.
Ve doğru bir cümle gerçekten eskisi gibi olmuyor.
Ne yaşandıysa yaşandı, geri alamıyoruz ve onarılsa bile bizde bir iz bırakıyor.
Buraya kadar tamam.
Benim sormak istediğim daha başka aslında.
Peki eskisi gibi mi olması gerekiyor?
Şöyle düşünelim.
Bir ilişkide ciddi bir kriz yaşandığında aslında iki taraf da değişmiş oluyor.
Kırılan kişi artık eskisi kadar rahat güvenemiyor belki.
Beklentilerini gözden çıkarıyor ya da biraz daha temkinli yaklaşıyor.
Kıran kişi de değişmiş oluyor aslında.
O da bir şey yaşamış oluyor.
Belki suçluluk duyuyor.
Belki o da size kırgın.
Böyle bir durumda çoğu zaman şu yapılıyor.
Hiçbir şey olmamış gibi davranılıyor.
Konu kapatılıyor, eski düzene dönülüyor ve hayat bir şekilde devam ediyor.
Dışarıdan bakınca sorun çözülmüş gibi ama aslında çözülmedi.
Sadece konuşulmadı.
Ve iki taraf da değiştiği halde ikisi de değişmemiş gibi davranınca zamanla olay daha tuhaf bir şeye evriliyor.
Aynı evde, aynı sofrada oturan ama birbirini gitgide daha az tanıyan iki insan haline gelinmiş oluyor.
Halbuki başka bir yol daha var.
Değiştiğinizi kabul etmek.
Bu yaşandı ve ikimizi de değiştirdi.
Ben artık şu konularda daha hassasım.
Sen şu konularda daha temkinlisin.
Birbirimizi yeniden tanıyalım diyebilmek.
Onarmak dediğimiz şey de aslında bu.
Eskiye geri dönmek değil değişmiş iki insanın birbiriyle yeniden tanışması.
Böyle bakınca eskisi gibi olmayacak cümlesi onarımdan vazgeçmek için bir sebep olmaktan çıkıyor.
Çünkü onarım zaten eskisi gibi olmayı hedeflemiyor.
Eskisi dediğimiz şey o krizi henüz yaşamamış iki insanın ilişkisiydi.
Ve o iki insan artık yok burada.
Onarım sürecinde şimdiki iki insan birlikte yeniden bir şey kurmaya çalışıyorlar.
Hatta bazen bu yeni kurulan ilişki eskisinden daha sağlam bile olabilir.
Çünkü artık iki tarafta birbirinin neyden kırıldığını biliyor olacak.
Buraya kadar anlattıklarımdan yanlış bir sonuç çıkmasını istiyorum.
Tabii ki her ilişki onarılmak zorunda değil.
Bazı ilişkiler biterler ve bitmesi gerekir.
Sürekli zarar gördüğümüz, kendinizi gitgide daha kötü hissettiğiniz, hep sizin onardığınız, onarmaya çalıştığınız en azından ama karşı tarafın tekrar tekrar kırdığı ilişkiler olabilir.
Böyle bir ilişkiyi bitirmek, vazgeçmek değil zaten aslında kendinizi korumak.
Yani ben burada bunları söylerken ne olursa olsun onarın, kimseye hayatınızdan çıkarmayın demiyorum.
O da işin aşırı bir ucu.
Benim anlatmaya çalıştığım şey iki seçeneğin de elimizde olması.
Şöyle düşünün.
Tamir etmeyi hiç bilmeyen biri bir şey bozulduğunda aslında bir seçim yapmamış oluyor.
Yapabileceği tek bir şey var zaten o da yenisini almak.
Dışarıdan bir seçim gibi görünüyor bu ama aslında mecburiyet yani.
İlişkilerde de böyle aslında özür dilemeyi, affetmeyi, bir kırgınlıktan sonra konuşabilmeyi hiç öğrenemediysek her krizde önümüzde tek bir yol kalıyor.
O da bitirmek.
Yani onarmayı bilmek bizi her ilişkiyi sürdürmeye zorlamıyor aslında.
Tam tersine hangi ilişkinin sürdürülmeye değer olduğunu da görmemizi sağlıyor.
Anketin son sorusunu bölümünün sonuna sakladım.
En son ne zaman bir şey tamir ettiniz diye sormuştum.
Yarıdan çok kişi yakın zamanda dedi.
Burada ilginç bir çelişki var fark ettiniz mi bilmiyorum.
İlk soruda katılımcıların 5'te 4'ü yenisini alırım demiştim.
Ama son soruda yarıdan fazlasının aslında yakın zamanda bir şeyi tamir ettiğini görüyoruz.
Yani aslında biz tamir edemiyoruz değil, bir şeyleri tamir ediyoruz ve düşündüğümüzden de çok ediyoruz aslında.
Ama ne yapmaya meyilli olduğumuz sorulunca kendimizi yenisine alan biri olarak tarif ediyoruz.
Bu benim açımdan sevindirici bir şey aslında.
Demek ki tamir etmeyi unutmamışız ya da tamir etmeyi bilmiyor değiliz.
Sadece belki onu yapmayı tercih etmiyoruz ya da unuttuğumuzu sanıyoruz.
Ankete katılan herkese çok teşekkür ederim.
Bu bölüm sizin cevaplarınızın üzerine kuruldu.
Dinlediğiniz için teşekkürler.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
