
Sokaktan Ekrana: Kaygılı Bir Nesil mi Yetişiyor?
21 Nisan 2026 · 27 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde Amerikalı sosyal psikolog Jonathan Haidt'in çok konuşulan kitabı "Kaygılı Nesil"i ele alıyoruz. Haidt'e göre 2010-2015 arası çocukluk büyük bir dönüşüm geçirdi. Bu bölümde Haidt'in söyleşilerinden yola çıkarak temel tezlerini aktarıyor, Türkiye bağlamında kendi yorumlarımı ekliyorum.
Transkript
Merhaba, yeni bölüme hoş geldiniz.
Bugün bir yazarın düşüncelerini aktaracağım size.
Son zamanlarda çokça konuşulan bir konu üzerinde de duruyor kendisi.
Dikkatimi çekti ve birkaç söyleyişisini dinledim.
Sizinle de paylaşmak istedim.
Konuşacağımız kişi Jonathan Haidt.
Amerikalı bir sosyal psikolog ve New York Üniversitesi'nde profesör olarak çalışıyor.
Aslında akademik kariyerinin büyük bir bölümünü ahlakın kökenleri üzerine çalışmış bir isim.
Bugün konuşacağımız aynı zamanda en son çıkan ve en çok yankı uyandıran çalışması.
The Anxious Generation, Türkçe'ye kaygılı nesil olarak çevrilmiş.
2024'te çıkmış bir kitap.
Çıktığından beri de dünyanın pek çok ülkesinde ciddi bir tartışma başlatmış.
Ben bugün size Hayd'ın bu kitapta ve son dönemdeki söyleşilerinde tekrar tekrar anlattığı temel fikirleri aktaracağım.
Başlamadan önce küçük bir not düşmek istiyorum.
Hani sosyal medya ve internet üzerine konuşacağız.
Şey olarak yaklaşmıyor, teknoloji kötüdür, eskiden daha güzeldi demiyor.
Ama söyleşilerde sık sık şunu tekrar ediyor.
İnternet harika bir şey. Akıllı telefonlar yetişkinler için çok faydalı araçlar.
Kendisi de sosyal medyayı akademik işleri için yoğun bir şekilde kullanıyor.
Mesele araçların kendisi değil.
Mesele bu araçların hassas bir dönemde yani işte çocuklukta, ergenlikte çocuklara ne yaptığı.
Bu ayrımı aklımızda tutarak devam edelim.
Hyde bugün yaşadığımız krizi anlamak için onu iki perdelik bir trajedi olarak anlatıyor.
Ve bu iki perde aslında birbirinden ayrılamaz diyor.
Birinci perde 1980'lerin sonu.
1990'larda yaşanıyor ve adı şu.
Oyun temelli çocukluğun kaybı.
Hayd'ın anlatımına göre 1980'lere kadar çocuklar özellikle Amerika ve İngiltere'de sokaklarda, bahçelerde, boş arsalarda büyüyordu.
Kimse onları dakika dakika denetlemiyordu.
Akşama doğru evlerine dönüyor, işte yolda dövüşüyor, barışıyor, kuralları kendileri koyuyorlar ve kendi aralarında yargıç oluyorlardı.
Sonra bir şey oluyor Hayd'ın anlatımına göre 1990'larda özellikle Amerika'da büyük bir çocuk kaçırma paniği başlıyor.
Oysa rakamlara bakıldığında durum aslında bambaşka.
FBI verilerine göre bütün ülkede yılda ancak 100-150 gerçek kaçırma vakası oluyormuş.
Özellikle bazı programlarda işte bizdeki Müge Anlı gibi diyelim.
Her akşam bir kayıp çocuk hikayesi dönüyor ve haber bültenlerinde sürekli aynı tür görüntüler geçiyor.
Böylece ebeveynlerin zihninde gerçekle uyuşmayan çok daha tehlikeli bir dünya tablosu çiziliyor.
Hight bu durumu açıklamak için psikolojideki bir kavrama başvuruyor.
Bulunabilirlik sezgisi.
Bu şu demek, insan beyni bir şeyin ne kadar tehlikeli olduğuna karar verirken istatistiklere bakmıyor aslında.
Aklına ne kadar kolay bir görüntü geldiğine bakıyor.
Uçak kazalarını sık sık izleyen biri uçmaktan korkmaya başlayabilir mesela.
Oysa istatistik arabayla seyahatin çok daha riskli olduğunu söyler.
Ama araba kazaları çok büyük bir haber olmuyor ama uçak kazaları oluyor.
Kafamıza kolay kazınan şeyi büyük bir tehlike olarak görüyor olabiliriz.
Kaçırılma korkusu da tam olarak bu oluyor.
İşte o yıllarda ebeveynler bu korkuyla çocuklarını sokaktan çekiyorlar.
Dışarısı tehlikeli deyip eve kapatıyorlar.
Çocuklar güvende sanılıyor ama birkaç yıl sonra aynı çocuklar bu sefer intihar istatistiklerine girmeye başlıyor.
Hayd'ın asıl vurgusu burada fiziksel dünyada çocukları aşırı korurken dijital dünyada onları tamamen savunmasız bırakıyoruz.
Asıl trajedi de bu iki şeyin yan yana gelmesinden doğuyor.
Şimdi burada kısa bir mola vermek istiyorum.
Çünkü tabii yazar burada bunları Amerika istatistiklerinden yola çıkarak anlatıyor.
Ben de dinlerken biraz düşündüm.
Acaba Türkiye'de de mi aynı şey oldu?
Yoksa bizdeki hikaye biraz daha mı farklı diye biraz araştırdım ve bana kalırsa bizdeki durum bir tık daha farklı.
Şöyle ki büyük şehirlere yoğun bir göç yaşanmış bizde 1980'lerden itibaren.
İnsanlar memleketlerinden kalkıp İstanbul'a, Ankara'ya, İzmir'e yerleşmişler.
Ve bu yerleşme sürecinde de herkesin birbirini tanıdığı eski mahalle yapısı büyük ölçüde dağılmış olmalı.
Çünkü artık yan komşun bildiğin biri değil, yabancı biri.
Buna bir de apartmanlaşma ekleniyor.
Gece kondulardan çok katlı apartmanlara sonra da güvenlikli sitelere geçiliyor.
Yani 20 katlı bir binada 100 daire olduğunu varsayarsak yüzünü de tanımak imkansız tabii normal olarak.
Bir de arabaların çoğalması var.
Eskiden top oynanan sokak bir süre sonra arabaların daha çok park ettiği yere dönüşüyor oluyor aslında.
Yani çocuk sokağa çıkmak istese bile gidebileceği bir yer kalmamış gibi oluyor.
Hayd'ın toplulukta güvenin kaybı dediği şey bizde de yaşanmış olmalı sadece biraz farklı bir yoldan.
Amerika'da bu güvensizlik daha çok kaçırılma korkusuyla başlamışken bizde sanırım yabancılaşmayla, göçle birlikte başladı.
Tanıdığımız komşuluk gitti, yerini tanımadığımız bir kalabalık geldi.
Tabii sonra medya boyutu devreye giriyor. 2000'lerle birlikte bizde de çocuk güvenliği haberleri oldukça yaygınlaşmaya başladı.
İşte istismar vakaları, kayıp çocuklar, sokakta yaşanan olaylar hepsi teker teker ekrana geldi.
İşte tam burada Hyde'ın anlattığı o mekanizma bizde de çalışmaya başlamış gibi görünebilir.
Hyde Amerika'daki çocuk kaçırma paniğinin büyük ölçüde bir yanılsama olduğunu söylüyor.
İstatistikte çok nadir bir şeyi medya daha çok büyüttü
Ebeveynler fazlaca korktu diyor
Peki Türkiye için tamamen böyle mi?
Ben bu kadar emin değilim
Çünkü şöyle bir şey var
Türkiye için konuşayım en azından
Bazı suçların eskiden olmadığını düşünmek biraz saflık olur tabii ki
Çocuk istismarı mesela
1990'larda da vardı, 1980'lerde de vardı, muhtemelen 50'lerde de vardı.
Ama aile içi kalıyordu bunlar ve tabu olarak susturuluyordu.
Köyde kapalı kapılar ardında yaşanıyordu ve kimse konuşmuyordu.
Bugün bu vakaların gündeme gelmesi aslında bir açıdan da bir ilerleme çünkü kayda geçiyorlar.
Müge Anlı da tam bu yüzden bence bir nevi devrim etkisi yarattı.
insanların sakladığı şeyleri açığa çıkardı.
Dolayısıyla bizim artış olarak gördüğümüz şeyin önemli bir kısmı aslında raporlama artışta olabilir.
Yani olaylar artmadı artık sadece daha çok konuşuluyor, haberlere daha çok düşüyor ve kayıtlara geçiyor.
Muhtemelen bazı kategorilerde gerçek bir artış vardır.
Çünkü şehirleşme, yabancılaşma, ekonomik eşitsizliğin giderek derinleşmesi, uyuşturucu trafiğinin artması, sosyal destek ağlarının zayıflaması bunlar yeni dinamikler ve doğal olarak yeni suç türleri de doğuruyor olabilir.
Bir de şunu söylemek lazım teknoloji aslında bulmaya da yaradı.
Yani işte mobese kameraları, DNA analizi, telefon sinyali takibi, kayıp çocuk ihbaratları, kimlik tespit sistemleri bütün bunlar hem suçların çözülmesini kolaylaştırdı hem de görünürlüğünü arttırdı.
Yani aslında daha fazla suçu çözebiliyoruz ve bu da doğal olarak daha çok gündeme geliyor.
Yani bazı şeyler gerçekten artmış olabilir mi? Olabilir ama görünür hale gelmesi ve haberlere yansıması çok daha fazla artmıştır tabii ki.
Ve ebeveynlerin kafasındaki tehlike tablosunu da bu ikisi birlikte çiziyor muhtemelen.
Hyde'e göre ikinci perde 2010 ile 2015 yılları arasında yaşanıyor.
Hyde buna çocukluğun yeniden kablolanması diyor.
2010'da tipik bir Amerikan gencinin elinde genellikle tuşlu bir telefon vardı.
Instagram yoktu, ön kamera yoktu.
2015'e gelindiğinde ise aynı yaştaki çocuğun cebinde ön kameralı akıllı bir telefon,
Instagram hesabı, sınırsız mesajlaşma ve günde 10-15 saat ekran kullanabileceği bir yaşam vardı.
5 yıl içinde çocukluk tamamen başka bir gezegene taşındı.
Haid bunu anlatırken sık sık aynı metafora başvuruyor.
Sanki birileri çocuklarımızı Mars'ta büyüsün diye oraya yolladı ve hiç de iyi gitmiyor.
Yani şunu demek istiyor.
Çocuklar milyonlarca yıl boyunca belli bir ortamda büyüdü.
Yani işte akranlarıyla yüz yüze, açık havada, fiziksel oyunla düşüp kalkarak büyüklerin yanında.
Bedeni de, beyni de, sosyal becerileri de bu ortama göre şekillenecek biçimde evrildi.
Mars ise tamamen farklı bir gezegen. Atmosferi başka, yer çekimi başka, insan büyüyecek şekilde tasarlanmamış.
Haidt 2010'ların başında çocuklarımızı tam da böyle yabancı bir ortama yerleştirdiğimizi söylüyor.
Evrimsel olarak hiç hazırlıklı olmadıkları, bildiğimiz çocukluk habitatının dışında bir yere ve 10 yıl sonra sonuçları görüyoruz ki
beyin Mars'ta büyümeye uygun değilmiş.
Hayd söyleşilerinde oranlardan da bahsediyor.
Gençlerdeki depresyon ve kaygı oranlarına bakıyor ve 1990'lardan 2010'ların başına kadar bu oranlar aşağı yukarı düz bir şekilde gidiyor.
Yani ciddi bir değişim yok.
Sonra 2012 civarında bir şey oluyor ve oranlar birdenbire yukarı fırlıyor.
Yavaş yavaş değil sanki biri düğmeye basmış gibi bir anda bir değişimden bahsediyor.
Özellikle genç kızlarda bu artışın çok keskin olduğunu söylüyor.
Ve bu artışlar küçük değil.
Dediğim gibi bazı ölçümlerde oran neredeyse ikiye katlanıyor.
Ve bunun sadece Amerika'da olan bir şey olmadığını söylüyor.
Aynı tabloyu Kanada'da, İngiltere'de, Avustralya'da, Yeni Zelanda'da ve İskandinav ülkelerinde de görüyoruz diyor.
Ve eğer sadece bir iki ülkede olsaydı belki yerel bir sebebi vardır diyebilirdik ama gelişmiş dünyanın neredeyse tamamında aynı yıllarda aynı yaş grubunda aynı şey oluyorsa ortak bir sebep aramak zorundayız diyor.
Ve o ortak sebep olarak akıllı telefonun ve sosyal medyanın yaygınlaşmasını gösteriyor.
Çünkü zaman çizelgesi birebir uyuyor.
Tabii buna itiraz edenler de var. Bu sadece bir korelasyon nedensellik kanıtı değil diyorlar.
Haidt bu itiraza karşı farklı ülkelerde kanıtları üst üste koyuyor.
Bir bölgeye yüksek hızlı internet geldiği zaman sonraki yıllarda o bölgede ruh sağlığı nedeniyle hastaneye başvuru oranının arttığını söylüyor.
Bu noktada Haidt bir metafordan da bahsediyor. Tuzak metaforu.
Şöyle anlatıyor.
İşte kim kime ne demiş, kim kimle konuşuyor, kim kimle kavga etmiş.
Bu tür bilgilerin kızlar için çok daha çekici olduğunu söylüyor.
Ve Instagram gibi platformlarda bu bilgiyi sunuyorlar.
Hem bedava, sınırsız ve kesintisiz.
Tuzağın yeminin bu olduğunu söylüyor, sosyal bilgi.
Peki çıkmayı engelleyen mekanizma ne?
Şimdi bir kere herkes Instagram'a taşındığında orada olmayan bir genç yalnız kalıyor.
Dolayısıyla çocuk onu bırakamıyor oluyor.
Çünkü bütün arkadaşları orada.
Hyde buna kolektif eylem tuzağı diyor.
Yani tek başına çıkmak mantıksız ancak hep birlikte çıkabilmek mümkün.
Bu tuzağın içinde ne yaşanıyor peki?
Sürekli fotoğraf yükleme, sürekli o fotoğrafları düzenleme, sürekli başkalarıyla kıyaslama.
Üstelik gördükleri fotoğrafların çoğu kendi fotoğraflarından daha güzel, daha ışıltılı, daha mutlu görünüyor.
Hyde bunu şöyle özetliyor. Bu sistem aslında gençleri ortalamanın altında hissettiren bir makine gibi işte yeme bozuklukları, beden algısı sorunları, özgüven kırılmaları da bu makinenin çıktıları olduğunu söylüyor.
Erkeklerin hikayesini birazcık daha farklı görüyor. Erkek çocuklarını en çok çeken iki şey olduğunu söylüyor.
Savaş ve seks yani işte evrimsel olarak erkekler bu iki alana karşı daha fazla ilgi duyuyorlar diyor.
Online dünyada bu ilgiyi iki şekilde besliyor.
Bir yanda şiddet içerikli video oyunları özellikle savaş oyunları.
Diğer yanda da internetin her yerinde kolayca ulaşabilen pornografi.
Hyde bu noktada bir de dopamin meselesine giriyor.
Çok kabaca şöyle anlatayım.
Şimdi beynimiz aslında yavaş ve çabayla elde edilen hazla göre kurulmuş.
Yani işte birini beğenmek, bu örneğe bakarsak yani tanışmak, flört etmek, zamanla bir ilişki kurmak.
Bunların hepsi beyindeki ödül sistemini sağlıklı bir şekilde çalıştırıyor.
çalıştırıyor ama ekranda iki tıklamayla ulaştığı, hiç emek vermediğin ve çok yoğun bir hazla
karşılaşıldığında bu sistem bozuluyor.
Hayd'in altını çizdiği şey şu, sorun sadece çocuğun ne gördüğü değil, bu hazı nasıl elde etti.
Eğer çocuk 10 yıl boyunca günde birkaç kere, birkaç dakikada biten bir haz döngüsüne girerse,
Gerçek hayatta birine yaklaşmayı, ilişki kurmayı, reddedilmeye tahammül etmeyi öğrenemiyor.
Ve bu beceriler hiç gelişmiyor.
Sonuç ne oluyor peki?
Hayda göre erkeklerde depresyon kızlardaki kadar keskin artmıyor.
Ama başka belirtiler çok daha belirgin hale geliyor.
Mesela işe başladığında inisiyatif alamamak, zorluklardan kaçmak, kız arkadaş edinememek, karşıdaki insanla doğru düzgün konuşamamak.
Gerçek hayatta yıllarca küçük denemeler yapmamış, küçük başarısızlıklar yaşamamış bir genç 20'li yaşlara hazırlıksız giriyor diyor.
Ve Hyde bu noktada şöyle bir gözlem daha yapıyor.
Eskiden erkek çocukları hiyerarşiyi mahallede öğrenirdi diyor.
İşte kim iyi koşar, kim iyi top atar, kim iyi espri yapar böyle hepsi küçük zararsız denemelerle ortaya çıkarmış.
Ama dijital oyunlarda bu dinamiğin olmadığını söylüyor.
Çünkü oyunun kuralları yazılım tarafından belirleniyor ve dolayısıyla orada bir tartışma olanı uzlaşma yok.
Ve genç erkekler liderlik nedir, başkalarına saygı göstermek nedir, ekip içinde yer almak nedir bunları öğrenemeden büyüyor diyorlar.
Dediğim gibi bunların hepsi onun yorumu.
Haydın üzerinde son zamanlarda giderek daha çok durduğu bir başlık daha var.
Önemli olduğunu düşünüyorum bunun da.
En önemlisi yani hatta dikkatin parçalanması.
Son 10 yılda uluslararası akademik başarı ölçümlerinin düştüğünü söylüyor ve bu düşüşün COVID'den önce başladığını, sonra başlamadığını söylüyor.
Bilişsel performans hem çocuklarda hem de yetişkinlerde geriliyor.
İnsanlar bir kitabı baştan sona bitiremediklerini ve bir filmi tek başına başka bir şeyle uğraşmadan izleyemediklerini söylüyor.
Haid bu durumu güzel bir benzetmeyle açıklıyor.
Diyor ki herkesin günde belli bir miktar dikkati var.
Ne kadar zengin olursan ol, ne kadar zeki olursan ol bu miktar sınırlı.
Ve her bildirim, her küçük kontrol, her bir bakış, her şey bu dikkat bütçesinden küçük küçük parçalar götürüyor.
Ve çoğu gencin bu bütçesinin neredeyse tamamı sosyal medya platformları tarafından alıp götürülüyor.
Bu denklemin tepesinde de TikTok var ona göre.
TikTok dikkati yok etmede Instagram'dan ve Snapchat'tan açık ara önde.
Çünkü kısa video formatı 2 saniyede bir ödül veriyor beyne.
Ve bu kadar hızlı bir döngüye alışan bir beyin için gerçek hayatta işte bir derse, bir kitaba ya da uzun bir sohbete uzun süre odaklanmak artık çok zor bir iş haline geliyor.
Bu noktada fiziksel etkileri de var tabii ki.
En başta uyku geliyor.
Geceleri telefonla yatan çocuklar ortalama olarak yarım saatle bir saat arasında daha az uyumuş oluyorlar.
Yani en minimumu hatta çok daha uzun uykusuz kalıyorlar aslında çocuklar.
Bu saatler çocukluk boyunca biriktiği zaman bağışıklık sisteminden bilişsel gelişime kadar her şeyi çok etkiliyor aslında.
Bir de bunun üzerine hareketsizlik ekleniyor.
Dışarı çıkmamak, gün ışığı görmemek etkileniyor.
Bunların hepsi de fiziksel sonuçlar doğuruyor ileride.
Haydın neler yapılabileceği, alabileceğimiz önlemler konusunda da dört tane somut önerisi var.
Teker teker aktarayım, daha sonra üzerine konuşalım.
Birincisi, lise öncesinde akıllı telefon olmasın diyor.
Çocuğa tuşlu telefon verilebilir ya da işte arayıp mesajlaşabileceği bir cihaz sadece.
Sebebi şu 8 yaşındaki bir çocuğun cebine internetin tamamını koymak mantıklı değil diyor.
Aynı şekilde bütün dünyaya o çocuğa istediği anda ulaşılabilir hale getirmenin de mantıklı olmadığını söylüyor.
İkincisi 16 yaşından önce sosyal medya olmasın diyor.
Sebebini de şöyle açıklıyor.
Sosyal medyayı tamamen güvenli bir hale getirmenin bir yolu yok.
Bütün kötü içerikler temizlense bile bir çocuğun günde saatlerce kendi imajıyla uğraşmasının,
işte beğeni sayılarına göre değerlendirilmesinin, hayatını bir sahne gibi yaşamasının başlı başına zararlı olduğunu söylüyor.
Üçüncüsü okullar tamamen telefonsuz olsun diyor.
Yani işte telefon cepte kalsın kuralının işe yaramayacağını söylüyor.
Telefon ya kilitli bir dolaba girmeli ya da işte özel bir poşete konulmalı diye ekliyor.
Dördüncüsü ise çocuklara gerçek dünyada daha fazla özgürlük, daha fazla sorumluluk ve daha fazla serbest oyun alanı tanınmalı diyor.
Belki de en zor olanı bu aslında.
Çünkü 30 yıldır yaklaşık süre gelen çocuğu her şeyden koru refleksinin tersini söylüyor biraz.
Şöyle bir uygulama öneriyor.
İşte ayda bir çocuğa daha önce hiç yapmadığı küçük bir görev verin diyor.
Ebeveynden izinli ama ebeveynsiz yapacağı bir şey.
İşte markete gidip bir şeyler almak, köpeği yürüyüşe çıkarmak, komşudan bir şeye ödünç istemek gibi küçük ve zararsız risklerden bahsediyor.
Ve birkaç ay sonra çocuğun kendine özgüveninin geldiğini ve daha çok inisiyatif alabileceğini söylüyor.
Son olarak tabii şunu da vurguluyor.
Bu dört önerinin ayrı ayrı değil de birlikte düşünülmesi gerektiğini söylüyor.
Çünkü bu bir kolektif eylem meselesi.
Yani yalnız yapan ailenin bir kazanımı olmayacak.
Çünkü o zaman çocuk kendini dışlanmış hissedecek.
Ama bunu birlikte yapan okullar, mahalleler ve ailelerin fayda kazanacağını söylüyor.
Burada kendimce bir parantez açmak istiyorum.
Yani gerçekten dördüncü öneri en zoru çünkü.
Yani evet çocuğa küçük görevler verelim, gerçek hayatta denemeler yapsın.
Bunların kıymetini anlıyorum ama Hayd'ın küçük zararsız riskler dediği şeyler bugün Türkiye'deki bir ebeveyn için, en azından Türkiye'de yaşadığım için öyle söylüyorum, zararsız görünmüyor olabilir.
Çünkü dış dünya artık eskisi kadar güvenli hissettirmiyor.
Ebeveynlerin kaygı duymasını da bu yüzden anlayışla karşılıyorum kesinlikle.
Hayd bu önerileri yaparken tabii ki bunu destekleyecek toplumsal düzenlemelerden de bahsediyor.
İşte yasalardan, okulların rolünden, hükümetlerin sorumluluklarından.
Ama ben şunu da düşünüyorum.
Yani bu toplumsal düzenlemeler olmadan, işte yani daha güvenli mahalleler, trafiği çocuğa göre düzenlenmiş sokaklar,
tanıdık komşular, yürünebilir parklar oluşturmadan bireysel olarak anne babadan bu öneriyi uygulamayı beklemek zor gerçekten.
Bütün bunlar bir ailenin tek başına yaratabileceği şeyler değil.
Yani bu bir şehir planlaması meselesi hatta daha geniş bir toplumsal dönüşüm meselesi.
Yani Hayd'ın dördüncü önerisini gerçekten uygulayabilmek için, hakkıyla uygulayabilmek için diyorum.
Önce etrafında o önerilerin anlamlı olacağı bir dünyayı kurmak gerekiyor bence.
Bu yapılmadığı sürece bireysel olarak ebeveyn ne yapmalı onu tam olarak kestiremiyorum.
Dediğim gibi Haydn her dediğinde %100 katılıyor değilim ama genel olarak teşhisinin doğru olduğunu düşünüyorum.
Ve bu meselenin ciddi bir şekilde gündeme getirilmesi de önemli bence.
Bu bölümü tam bitirirken biraz bu hafta yaşananlar, konuşulanlar hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum.
Arda arda yaşanan okul saldırıları ülke olarak hepimizi sarstı ve bu olayların arkasındaki sebeplere bakmak zor aslında.
Çünkü tek bir sebep yok.
Yani silahlara erişim var, aile dinamikleri var, ruh sağlığı meseleleri var, sosyal ve ekonomik koşullar var.
Bir çocuğu böyle bir noktaya taşıyan şey bir dizi kırılmanın üst üste binmesi aslında.
Bu yüzden ben bu olayları Haydın'ın anlattıklarına doğrudan bağlamak istemiyorum.
Çünkü tek bir sebebe indirgemek yanlış olur dediğim gibi.
Ama şunu söylemek istiyorum.
Böyle olaylar yaşandığında genellikle yüzeysel çözümlere gidiliyor.
Yani işte o an o problemin çözülmesi gerekiyor.
İşte toplumsal vicdanın rahatlatılması gerekiyor. O yüzden aslında birazcık daha en kolay çözülebilecek şeylere odaklanıyorlar.
İşte güvenlik arttırılsın, okullara dedektör konulsun, işte şu yasaklansın, bu artık kullanılmasın gibi.
Tabii ki bunlar gerekli olabilir ama yeterli değil.
Çünkü asıl mesele bunlardan daha çok, daha derin bir yerde, daha en başta duruyor.
Daha yapısal bir sorun bu çünkü.
Bir çocuğun böyle bir şey yapacak hale gelmesi, o çocuğun içinde büyüdüğü dünyayla ilgili aslında çok şey söylüyor bize.
Ve bu söylenenleri aslında dile getirmek, bununla ilgili bir çözüm aramak gerekiyor.
Bu yüzden bu olayların ardından ciddi araştırmalar yapılmasına, sosyal ve politik çözümler üretilmesine ihtiyacımız var aslında.
Çocukların nasıl bir dijital ortamda büyüdüğü, ailelerin hangi koşullarda çocuk yetiştirmeye çalıştığı, ruh sağlığı hizmetlerine nasıl erişilebildiği, silahların nasıl kontrol edildiği.
Yani bütün bunların ayrı ayrı ve daha sonra bir arada ele alınması gerekiyor.
Yüzeysel bir düzeltme değil, gerçekten kökten bir dönüşüm gerekiyor bize.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Jonathan Hayden kitabı dediğim gibi Türkiye'ye kaygılı nesil adıyla çevrilmiş.
İlgilenenler oradan devam edebilir.
Bir sonraki bölüme görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
