
Bu bölümde, Siyah Kuğu kavramı üzerinden belirsizlikle kurduğumuz ilişkiye bakıyoruz.
Neden bazı şeyler olduktan sonra “zaten belliydi” deriz?
Neden bilmediğimiz ihtimaller zihnimizi bu kadar meşgul eder?
Belirsizliği çözmeye çalışmaktan ziyade, onunla kalabilme kapasitesini ve kontrol ihtiyacını birlikte düşünüyoruz.
Transkript
İnsan zihni belirsizlikle pek iyi anlaşamaz.
Olanı değil, olacak olanı bilmek ister.
Olmuş bitmiş olanla değil, henüz gerçekleşmemiş ihtimallerle daha çok meşgul olur.
Çünkü belirsizlik zihnin sevmediği bir boşluk yaratır.
Ne düşüneceğini, ne hissedeceğini, nasıl hazırlanacağını bilemediği bir alan.
Bu yüzden insan belirsizlik karşısında genellikle iki şey yapar.
Ya onu yok saymaya çalışır ya da anlamlandırarak kontrol altına alır.
Bir şey olduktan sonra yaşadığımız rahatlamanın bir kısmı olayın kendisiyle ilgili değildir.
Asıl rahatlatıcı olan artık bir hikayesinin olmasıdır.
Neden oldu, nasıl oldu, hangi işaretler vardı?
Zihin geriye dönük bir düzen kurar.
Bu düzen her zaman gerçeği yansıtmaz ama belirsizliği ortadan kaldırır.
Bugünkü bölümde tam olarak bu eğilimin peşine düşmek istiyorum.
İnsanın olan biteni neden ancak olduktan sonra anlar gibi hissettiğini,
neden şaşırmayı sevmeyip her şeyi açıklanabilir kılmaya çalıştığını.
Bu noktada Nasim Taleb'in ortaya koyduğu Black Swan, siyah kuğu kavramı güçlü bir çerçeve sunuyor.
Bu bölümde Taleb'in teorisini anlatmaktan ziyade,
talebin işaret ettiği yerden insanın belirsizlikle kurduğu psikolojik ilişkiye bakacağız.
Uzun yıllar boyunca Avrupa'da insanlar şuna inanıyorlardı.
Tüm kuğular beyazdır.
Bu bir varsayım değildi.
Yüzyıllar boyunca yapılan gözlemlere dayanıyordu.
Kimse siyah bir kuğu görmemişti.
Bu yüzden siyah kuğu ifadesi imkansız olan şeyler için kullanılıyordu.
Olmaz öyle bir şey demenin başka bir yoluydu.
Ta ki 17. yüzyılın sonlarında Avustralya'da siyah kuğular görülene kadar.
Bir anda çok sağlam görünen bir bilgi çöktü.
Siyah kuğular aslında vardı, sadece bilinmiyorlardı.
Taleb bu hikayeyi bir metafor kullanarak anlatır ve şunu söyler.
Geçmişte hiç karşılaşmamış olmamız, gelecekte karşılaşmayacağımız anlamına gelmez.
Taleb'e göre bir olayın siyah kuğu sayılabilmesi için 3 özelliği vardır.
Birincisi öngörülemezdir. Mevcut bilgilerle makul biçimde tahmin edilemez. Hatta çoğu zaman hayal bile edilemez.
İkincisi etkisi büyüktür. Hayatın yönünü değiştirir. Bireysel ya da toplumsal ölçekte iz bırakır.
Üçüncüsü ise belki en çarpıcı olan. Olay olduktan sonra tamamen mantıklı bir hikaye dönüştürülür.
Geriye dönüp bakarız ve deriz ki zaten işaretleri vardı.
Bir şey yaşandıktan sonra onu açıklamak neredeyse refleks gibidir.
Sanki açıklamazsak olan biten tamamen kontrolsüz kalacakmış gibi hissederiz.
Zihin dağınık, belirsiz, çelişkili olan parçaları düz bir çizgiye dizer ve sonra bu çizgiyi geleceğe doğru uzatır.
Bu talebin hikaye yanılgısı dediği şey aslında.
Ama burada önemli bir ayrım var.
Bu hikayeler çoğu zaman gerçeği değil, kaygıyla baş etme biçimimizi anlatır aslında.
Araştırmalar çok ilginç bir şey gösteriyor.
İnsanlar bazen keskin bir acıyı belirsiz bir ihtimale tercih edebiliyor.
Yani %50 ihtimalle kötü bir şey olma fikri %100 kesinlikle kötü bir şey olacak olmasından daha fazla kaygı yaratabiliyor.
Bu bize şunu söylüyor.
Belirsizlik sadece düşünsel bir mesele değil, bedensel bir alarm hali aynı zamanda.
Sinir sistemi belirsizliği tehdit olabilir diye algılıyor ve hemen harekete geçmek istiyor.
Bu yüzden belirsizlik kanlarında içimizde şu dürtüler ortaya çıkıyor.
Hızlı karar verme, kontrol almaya çalışma, kaçma ya da erken vazgeçme.
Çoğu zaman mesele belirsizliğin kendisi değil de belirsizliğin bizde uyandırdığı o dayanılmaz his aslında.
Peki biz belirsizlikten kaçarken ne yapıyoruz?
Belirsizlik zor geldiğinde zihin güvenli sandığı bazı yollara sapıyor.
Henüz bitmemiş bir ilişkiyi biz bitiriyoruz.
Başarısız olma ihtimali olan bir işe hiç başlamıyoruz.
Bir şeyi gerçekten istememeye kendimizi ikna ediyoruz belki.
Bunlar çoğu zaman tembellik ya da korkaklık değil.
Bunlar sinir sisteminin beni buradan çıkar deme biçimi aslında.
Ama ilginç bir paradoks var burada.
Belirsizlikten kaçmaya çalışırken aslında hayatı giderek daha dar bir alana sıkıştırabiliyoruz.
Kesinliği seçiyoruz ama bu kesinlik çoğu zaman bize iyi gelen şeylerden vazgeçmek pahasına olabiliyor.
Talebin sertçe eleştirdiği bir şey var.
Her şeyi öngörebileceğimiz inancı.
Eğer yeterince düşünürsek, yeterince plan yaparsak, yeterince analiz edersek kötü sürprizlerden korunabileceğimizi sanıyoruz.
Oysa çoğu zaman planlar geleceği değil kaygıyı düzenliyor.
Bu kötü bir şey değil ama bunu fark ettiğimizde şöyle bir beklentiye giriyoruz.
Hazırlıklıysam incinmem.
Ve bu beklenti gerçekleşmediğinde o zaman da kendimize yükleniyoruz.
Talep burada önemli bir kavram öneriyor.
Türkçe'ye anti kırılganlık şeklinde çevirebiliriz.
Talebin anti kırılganlık dediği şey çoğu zaman yanlış anlaşılıyor aslında.
Çünkü biz bu kelimeyi duyunca hemen güçlü olmak, dik durmak, yıkılmamak gibi yerlerden anlıyoruz.
Oysa talebin anlattığı şey tam olarak bu değil aslında.
Anti kırılganlık dayanıklılıkla aynı şey değil.
Hatta bu ikisi karıştırıldığı zaman aslında kavramın en can alıcı tarafı kayboluyor.
Şöyle düşünelim, kırılgan bir şey darbe aldıkça bozulur.
Bir çay bardağı gibi mesela.
Küçük bir sarsıntı, küçük bir vuruş bile onu parçalayabilir.
Dayanıklı olan bir şey ise darbe alsa bile aynı kalmaya çalışır.
Formu bozulmaz, eğilir belki ama kırılmaz.
Çünkü amacı aldığı etkinin iz bırakmamasıdır.
Ama anti kırılgan olan farklı bir yerden çalışır.
Darbe alır, etkilenir ama sadece eski haline geri dönmeye çalışmaz.
Bazen yeniden ayarlar kendini.
Yani başka bir forma girer.
Bazen aldığı etki onu daha işlevli bir hale getirir.
Dayanıklılık aynı kalmak ister ama anti kırılganlıksa değişmeyi göze alır.
Ve bu farkın hayatla ilgili önemli bir sonucu var.
Hayatın belirsizliğini tamamen azaltmaya çalışmak bazen bizi dayanıklı bile yapmaz.
Sadece kırılganlığımızı daha iyi saklayan bir hale getirir.
Dışarıdan bakıldığında her şey kontrol altındaymış gibi durur.
Ama bu kontrol gerçek bir kapasiteye değil belirsizlikten kaçmaya dayanır.
Çünkü belirsizlikle ilgili problem genelde şurada başlar.
Biz belirsizliği yönetilecek bir risk gibi ele alırız.
Sanki yeterince düşünürsek, yeterince senaryo yazarsak hayat bize karşı daha nazik davranacakmış gibi.
Oysa talebin işaret ettiği yer başka bir yer.
Belirsizlik sadece bir eksik bilgi problemi değil, aynı zamanda bir kapasite problemi.
Yani mesele daha iyi tahmin yapmak değil.
Mesele tahmin edilemeyen şeyler geldiğinde bile içeride bir şeylerin çalışmaya devam etmesidir.
Düşünebilmek, hisleri taşıyabilmek, panikle dağılmadan kalabilmek.
İşte bu yüzden antikırılganlık biraz da şunu demektir.
Kontrol edemeyeceğim şeyler evet varlar ve ben buna rağmen tamamen dağılmak zorunda değilim.
Bu cümle zihinde ve bedende ciddi bir düzen değişimi istiyor.
Antikırılganlık sadece başına bir şey gelince ortaya çıkan bir reaksiyon değil.
Birçok insan dayanıklılığı dayanmak zorunda kaldığında öğrenir.
Bir şey olur, canı yanar sonra buna da dayandım der.
Ama aslında antikırılganlık daha farklı bir yerden çalışır, daha olmadan önce.
Sanki insan küçük dozlarda belirsizliğe maruz kalarak sinir sistemine yavaş yavaş şunu öğretir.
Bunu da taşıyabiliyorum, bu hisle birlikte de düşünebiliyorum.
Burada bu hislerle birlikte tamamen kaybolmuyorum.
Bu belirsizliği sevmek değil.
Bu olan her şey iyi ki oldu demek de değil.
Bu belirsizlik geldiğinde kendinden kaçmamakla ilgili.
Ama nasıl? Nasıl olacak bu?
Talebim burada önerdiği şey hayatı tek bir çizgide kurmak değil.
Yani ya tamamen güvenli ya da tamamen riskli bir yaşamdan bahsetmiyor.
Tam tersine hayatı iki ayrı alana bilinçli olarak ayırmaktan söz ediyor.
Birinci alan seni koruyan yer, ayakta kalmanı sağlayan, toparlanmana izin veren taraf.
Rutinler, ilişkiler, bedenine ihtiyaçları, dinlenme, temel güvenlik duygusu bunlar bu alanın parçası.
Bu tarafın amacı şu, zorlayıcı bir şey olduğunda hayatımın tamamı aynı anda risk altına girmesin.
Zorluk geldiğinde tutunabileceğim bir zemin hala orada olsun.
İkinci alansa beni geliştiren yer.
Ama bu kendimi sürekli ateşe atmak demek değil.
Burada küçük riskler var, denemeler var.
Zor ama yıkıcı olmayan adımlar var.
Zor bir konuşmayı ertelememek.
Sonucu kesin olmayan bir şeye küçük bir adımla yaklaşabilmek.
Hata yapma ihtimaliyle temas edip orada kalabilmek.
Talebin söylediği şu, hayat tamamen güvenli olursa kırılganlaşırsın ya da tamamen zorlayıcı olursa yine kırılırsın.
Antik kırılganlık bu iki alanın aynı anda var olabildiği bir sistemle kurmakla ilgili.
Yani hayatı sürprizsiz bir hale getirmek değil, sürpriz geldiğinde bile çalışabilecek bir yapı oluşturmakla.
Antik kırılganlığı böyle düşündüğümüzde önemli bir şey fark ediyoruz.
Bu yaklaşım her zaman daha fazlasını yapmakla ilgili değil.
Yani mesele sadece yeni alışkanlıklar eklemek, daha çok hazırlanmak, daha çok kontrol etmek değil.
Bazen tam tersi oluyor.
Antik kırılganlık insanın belirsizlik karşısında neden ağıldığını soruyor ve çoğu zaman cevabı şurada buluyor.
İnsan belirsizliği taşımaya çalışırken kendine gereğinden fazla yük ekliyor.
İşte talebin via negativa dediği fikir tam burada devreye giriyor.
Via negativa anti kırılganlığın nasıl kısmıyla ilgilenir?
Yani bu kapasiteyi arttırmak için ne ekleyebileceğimizi değil neyi bırakabileceğimizi sorar.
Daha güçlü olmak için ne yapmalıyım yerine beni gereksiz yere zorlayan ne var diye bakar.
Çünkü belirsizlikte bizi dağıtan şey çoğu zaman belirsizliğin kendisi değildir.
Onu taşımaya çalışırken sırtımıza aldığımız fazlalıklardır da aynı zamanda.
Her şeyi kontrol etme ihtiyacı, her duruma hemen bir açıklama bulma zorunluluğu, sürekli doğru karar verme baskısı, herkesi ve her şeyi aynı anda idare etmeye çalışma hali.
Anti kırılgan olmak bazen daha dayanıklı hale gelmek değil, daha az yükle hareket edebilmektir.
Yani her ihtimali düşünmeyi bırakabilmek, her soruya hemen cevap bulmak zorunda hissetmemek, bilmiyorum deme alanını genişletebilmek, sizi tüketen ama güçlendirmeyen sorumlulukları azaltabilmek.
Belki de burada durup şu ayrımı yapmak gerekiyor.
Belirsizlikle başa çıkmak onu ortadan kaldırmaya çalışmak gibi algılanabiliyor ama çoğu zaman mümkün olan şey bu değil.
Sorun genellikle belirsizliğin kendisi değil, belirsizlik geldiğinde bizim ne yaptığımız.
Hayat her zaman öngörülebilir değil ve çoğu zaman zaten sorun bu da değil.
Bu bölümde belirsizliği çözmeye değil, belirsizlikle kurduğumuz ilişkiye bakmayı öneriyorum.
Bugünlük bu kadar. Diğer bölümlerde görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
