
Sevginin 4 Malzemesi: Neden Doğru Kişiyi Bulmak Yetmiyor?
10 Şubat 2026 · 16 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
"Sevilmek için ne yapmalıyım?"
"Doğru kişiyi nerede bulurum?"
Özellikle bu hafta etrafımız bu soruların cevaplarıyla dolu. Ama sanki bir şeyi gözden kaçırıyoruz: Sevmek, başımıza gelen bir talih kuşu mu, yoksa bizzat bizim geliştirmemiz gereken bir yetenek mi?
Bu bölümde Erich Fromm’un sevgiye dair bakış açısını ve bahsettiği o dört ana malzemeyi ele alıyoruz.
Transkript
Merhaba, sizce sevmek bir sanat mıdır?
Eğer öyleyse, hani bir enstrüman çalmak ya da bir resim yapmak gibi bir şeyse eğer,
o zaman bilgi ve çaba gerektirir değil mi?
Ama dürüst olalım, çoğumuz böyle bakmıyoruz çoğu zaman.
Eric Fromm bizi bu yanıslamaya karşı uyarıyor.
Ona göre dünya sevgiye açtır.
Biz sayısız aşk şarkısı dinler, onlarca romantik film izleriz.
Ama sevmeye dair öğrenilmesi gereken bir şey olduğu fikrine neredeyse hiç yanaşmayız.
Malum 14 Şubat haftasındayız. Kaçmak pek mümkün değil. Her yerde bir sürü reklam, bir sürü içerik var.
Ama genelde bu dönemlerde konuşulanlar hep nasıl sevilirim ya da doğru kişiyi nasıl bulurum soruları etrafında dönüyor.
Ve kimse durup da ben sevmeyi biliyor muyum acaba diye sormuyor.
Ve yine kimse sevmenin bir kapasite, bir beceri olduğunu pek hatırlatmıyor.
Aşk ve sevgi deyince de aklıma ilk Eric Fromm geldi.
Belki birçoğunuz onu sevme sanatı kitabıyla tanıyorsunuzdur.
Kendisi Alman bir sosyal psikolog ve psikanalist.
Fromm'un en dikkat çekici yanlarından biri insanı sadece biyolojiyle ya da toplumla sınırlı görmüyor.
Hem o Freud'un bireysel analizini hem de Marx'ın toplumsal bakışıyla birleştirip ortaya sosyal karakter dediği bir kavram çıkarıyor.
Yani içinde yaşadığımız ekonomik ve sosyal düzen bizim nasıl biri olduğumuzu hatta nasıl sevdiğimizi şekillendiriyor.
Fromm sevgi üzerine düşünmeyi bir lüks gibi gören modern insana bakarken şunu fark ediyor.
İnsanlar başarıyı, parayı, gücü elde etmek için neredeyse tüm enerjilerini harcıyorlar.
Ama sevmeyi öğrenmek için bir şey yapmıyorlar.
Sanki sevgi üzerine düşünülmesi gerekmeyen, kendi kendine ortaya çıkan bir yan ürünmüş gibi davranılıyor.
Bu noktada Fromm'un sorduğu o temel soruya geri dönelim istiyorum.
Sevgi tesadüfen içine düştüğümüz bir duygu mu yoksa içinde durduğumuz bir eylem mi?
Ve eğer bir eylemse her şeyden önce sevmeyi bir sanat gibi ciddiye almamız gerekiyor.
Peki neden almıyoruz?
Neden çoğu insan sevmeyi öğrenilecek bir şey olarak görmüyor?
From insanların sevme konusunda neden bu kadar sık başarısız olduğunu analiz ederken çok temel bir noktanın üzerinde duruyor.
Çoğumuz için sevgi sorunu bir sevme yeteneği sorunu değil de bir nesne sorunudur.
Yani biz sevmeyi zaten bildiğimizi varsayıyoruz.
Bu noktada da asıl meselemiz sevecek veya sevilecek o doğru nesneyi bulmak.
Buradaki nesne kavramı ile from şunu kastediyor aslında.
Yani sevgimizin yöneldiği bir hedef.
Bu o kişi olabilir.
Biz meseleyi hep dışımızdaki bir hedefe bağlıyoruz ve şuna inanıyoruz.
Ben aslında sevmeyi biliyorum.
Bunda bir eksiğim yok, hiçbir problem yok.
Asıl mesele sevecek veya beni sevecek o doğru kişiyi yani o doğru nesneyi bulmak.
Eğer bir ilişki yürümüyorsa veya aradığımız sevgiyi bulamıyorsak suçu hep dışarıda piyasadaki yanlış adaylarda arıyoruz.
Bu durumu Fromm güzel bir benzetmeyle anlatıyor.
Resim yapmak isteyen birinin sanatın kurallarını öğrenmek yerine doğru manzarayı bulayım o zaman harika bir resim yaparım demesine benzetiyor.
Resim yapma yeteneğine sahip olmayan biri için yani mesela teknikleri bilmeyen belki malzemeyi tanımayan biri için manzara ne kadar büyüleyici olursa olsun sonuç bir hayal kırıklığı olacak.
Çünkü sorun burada manzarada değil aslında sanatçının elindeki fırçada değil mi?
Peki neden böyle bakıyoruz? Neden modern insanlar olarak sevgiye bu kadar nesne odaklı bakıyoruz?
Fromm'a göre bunun kökeninde içine doğduğumuz piyasa ekonomisi ve tüketim kültürü yatıyor.
Modern toplumda insan sadece bir şeyler satın alan bir tüketici değil.
Aynı zamanda kendini de piyasaya süren bir satıcı değerine ne kadar iyi bir insan olduğundan değil o anki piyasada ne kadar talep gördüğünden alıyor.
Her şeyin bir alışveriş üzerine kurulu olduğu bu düzende o takas mantığı maalesef bizim insani ilişkilerimize de sızmış durumda.
From modern insanın sevgiyi artık bir pazarlık olarak gördüğünü söyler.
Bugün bir manavda meyve seçerken gösterdiğimiz en iyisini en uygun fiyata alma mantığını partner seçerken de kullandığımızı söylüyor.
Bu piyasa mantığında sevgi kaçınılmaz olarak bir yatırım aracına dönüşmüş oluyor.
Bir otomobil seçerken nasıl özelliklerine, performansına ve fiyatına bakıyorsak yani fiyat performans olarak bakıyorsak bir partner seçerken de onun statüsüne, popülerliğine ve ambalajına yani dış görünüşüne bakıyoruz.
Aslında Fromm'un tabiriyle burada yaptığımız şey şu, biz sevecek birini değil o kişilik pazarında kendi değerimize karşılık gelen en karlı değiş tokuşu yapabileceğimiz kişiyi arıyoruz.
Fromm bizi tam bu noktada uyarıyor. Eğer ilişkiyi bu pazarlık zeminine kurarsak yaptığımız şey sevgi değil sadece iki tarafında karlı çıktığı bir ticari sözleşme oluyor.
Fromm'un en önemli tespitlerinden biri de yıldırım aşkı dediğimiz durumlara dair.
İki yabancı arasındaki duvarlar aniden yıkıldığında o güne kadar hissedilen ayrılık ve yalnızlık duygusu bir anda dışarıya çıkıyor.
Ve bu anın yarattığı o yoğun heyecanın deli divane olma halini sevgimizin şiddeti sanıyoruz biz.
Fromm diyor ki aslında o şiddet sevginin büyüklüğünü değil öncesindeki yalnızlığın ne kadar katlanılmaz ve derin olduğunu gösteriyor.
Bir nevi ne kadar açsanız yemek o kadar lezzetli gelir ya ama bu lezzet aslında yemeğin kalitesinden kaynaklanmıyordur.
Sizin açlığınızın boyutundan kaynaklanıyordur.
Ve burada iki farklı kavramdan bahsediyor.
bahsediyor. Aşık olmak
ve sevgi içinde
kalmak. İnsanlar genellikle
o ilk vurulma anını
yani işte o iki yabancının
bir anda yakınlaşmasını
sevginin
zirvesi sanıyorlar.
Bu yakınlık hissi cinsel
çekimle de birleşince
insanı tamamen sarhoş ediyor
ve bu noktada From
bizi uyarıyor. Bu tür bir
sevgi doğası gereği kalıcı
değildir. Zaman geçtikçe
bu anlık yakınlık sıradan
nışır, gizemi
yitirir. İki insan birbirini
iyice tanıdığını sandığı
noktada hayal kırıklıkları
başlar, çatışmalar başlar.
Karşılıklı bir
can sıkıntısı başlıyor olur.
Başlangıçta o yoğunluğun
aşklarının şiddeti
olarak yorumlayanlar
heyecan bittiğinde artık birbirimizi
sevmiyoruz diyerek ayrılırlar.
Ama Fromm'a göre onlar aslında birbirlerini hiç sevmemiştirler zaten.
Sadece iki yalnız insan bir anlığına duvarlarını indirmiş ve o aşkın sarhoşluğunu yaşamışlardır.
Asıl soru şu, o heyecan dindiğinde ve iki insan artık birbirleri için yabancı olmaktan çıktığında geriye ne kalacak?
İşte sevme sanatının devreye girip girmediği tam da bu noktada belli oluyor.
Çünkü sevgi From'un deyimiyle duyguların içine düşmek değil, o duyguların dindiği yerde bile bir sanatçı gibi bir disiplinle o bağı yeniden inşa etmeye devam etmek.
From sevgiyi sadece hissedilen bir şey olarak değil, uygulanan bir sanat olarak tanımlarken bu sanatın dört temel özelliği olduğunu söyler.
Bu unsurlar birbirlerinden bağımsız değildir ve bir bütünün parçaları gibi birbirlerini beslerler.
Birincisi bakım.
Fromm'un en sevilen örneklerinden biri şu.
Birinin çiçekleri çok sevdiğini düşünün ama o çiçeklerin susuzluktan kuruduğunu görüyorsunuz.
Onun çiçek sevgisine inanır mısınız?
Sevgi sevdiğiniz şeyin yaşaması ve büyümesi için gösterdiğimiz aktif bir ilgi aslında.
Bakım varsa sevgi var. Eğer birinin gelişimi, sağlığı veya mutluluğu için çaba harcamıyorsak orada sevgiden değil de sadece bir hoşlanmadan bahsedebiliriz.
From'a göre sevgi üzerinde çalıştığımız ve yetişmesi için emek verdiğimiz bir şey.
İkincisi sorumluluk. Bugün sorumluluk dendiğinde aklımıza genellikle dışarıdan dayatılan bir otoritenin bizden beklediği görevler geliyor.
Ama Fromm bu kelimenin özüne iniyor ve diyor ki aslında sorumluluk başka bir insanın ihtiyaçlarına verdiğim gönüllü bir cevap.
Sorumlu olmak o insanın açıkça dile getirmediği ihtiyaçlarına bile duyarlı olmak demek.
Bir yük olarak taşımak değil de benim başka bir varlığa verdiğim insani bir yanıt.
Üçüncüsü saygı.
Eğer bir ilişkide sadece bakım ve sorumluluk varsa bu durum kolayca karşı tarafı kontrol etmeye ve onu boğmaya dönüşebilir.
Burada da saygı devreye giriyor.
Saygı kelimesinin kökeni bakmak veya olduğu gibi görmek anlamına geliyor.
Birine olduğu gibi tüm özgünlüğü ve bireyselliğiyle fark edebilmek.
Onu kendi ihtiyaçlarımıza göre şekillendirmek.
Onu benim istediğim kişi haline getirmek değil.
Onun kendi istediği gibi kendi doğasına uygun şekilde büyümesine müsaade etmek.
Fromm'un deyimiyle eğer gerçekten seviyorsam karşımdaki insanın bana hizmet etmesi için değil,
kendisi olması için onunla bir olurum.
Bakım, sorumluluk ve saygı ancak o insanı gerçekten tanıyorsak mümkündür.
Ama bu bilgi yüzeysel bir bilgi değil.
From'a göre birinin dışarıdan öfkeli göründüğünü herkes görebilir, hareketlerinden fark edebilir.
Ama bilgi sahibi olan kişi o öfkenin altındaki asıl kırgınlığı, endişeyi veya yalnızlığı görür.
Birini gerçekten tanıdığınızda onun sadece davranışlarını değil o davranışları doğuran nedenleri de anlarsınız.
Bu yüzden bilgi sevginin en derin katmanı.
Çünkü birini gerçekten tanımadan ona ne hakkıyla sorumluluk duyabilir ne de onun özgünlüğüne gerçek bir saygı gösterebilirsiniz.
From'a göre bu dört unsurun birleştiği yer olgun bir insanın duruşudur.
Bu disiplinler bir araya geldiğinde sevgi artık bir tesadüf olmaktan çıkar ve bilinçli ve yaratıcı bir eyleme dönüşür.
Peki bütün bunları bir araya getirdiğimizde Fromm bize ne söylemeye çalışıyor?
Ona göre sevgi bir duygu patlaması değil bir karakter yönelimidir.
Fromm burada aslında çok düz bir mantık yürütüyor.
Sevgi birine takılıp kalmak değil bir dünyaya bakış açısıdır
Eğer ben sadece bir kişiyi seviyorsam ve geri kalan her şeye karşı duvarlarım varsa
Fromm buna sevgi değil iki kişilik bir bencillik diyor
Çünkü gerçek sevgi birini seçip diğerlerini dışlamak değil
Bir insan üzerinden aslında hayata karşı bir sevme becerisi geliştirmek
Yani eğer ben birini gerçekten sevebiliyorsam bu becerim sayesinde dünyaya, diğer insanlara, hatta kendime bile daha farklı, daha yapıcı bir yerden bakmaya başlıyorum.
Peki sevmek bir sanatsa eğer biz bu sanatı nasıl icra edeceğiz?
Fromm'a göre burada tıpkı bir usta gibi disipline, konsantrasyona ve sabre ihtiyacımız var.
Hayatın hızı bizi sürekli sabırsızlığa ve yüzeyselliğe itiyor.
Her şeyin tek tuşla hemen olduğu bir çağda emek isteyen şeylerden kaçma eğiliminde oluyoruz genellikle.
Fromm bu noktada şunu hatırlatıyor.
Eğer sevmeyi bir sanat olarak görüyorsak onu sadece canımız istediğinde yaptığımız bir hobi gibi yaşamayız.
Ona göre sevgi ruhun bütün enerjisini ve odağını tek bir noktada toplayabilme becerisi.
Bugün pek çoğumuz aynı anda hem müzik dinleyip hem bir şeyler okuyup hem de biriyle konuşmaya çalışıyoruz.
From ise konsantrasyon olmadan sevginin mümkün olmayacağını söyler.
Bir insanın yanında olmak ama zihnimizin başka bir yerde olması bu sevgiyi öldürüyor.
Yani sevgi şimdi ve burada bütünüyle var olabilme disiplini aslında.
Sabır meselesi ise aslında en zoru belki.
Çünkü biz her şeyin sonucunu hemen görmek istiyoruz.
Ama bir sanatı öğrenmek, meyvesini vermesi, uzun sürecek bir ağaç dikmek gibi.
Sevgi de böyle hızlı sonuçlar peşinde koştuğumuzda sevgiyi değil sadece anlık tatminleri yakalamış oluyoruz.
Sonuç olarak Fromm'a göre sevgi modern piyasa mantığının aksine maddi bir karşılığı olmayan sadece ruhun kazancı olan bir eylemdir.
Piyasada satılan, takas edilen veya vitrine konulan hiçbir şey sevginin yerini tutamaz.
Fromm'un burada bize öğrettiği şey sevgi kendiliğinden başımıza gelen bir talih kuşu değil, her gün her an tüm varlığımızla tercih ettiğimiz bir varoluş disiplini aslında.
Sevgi bir yerden hazır gelmesini beklediğimiz bir şey değil de mutfağa girip bizzat emeğimizle yaptığımız ev yapımı yemek gibi bir şey sonuçta.
Ne kadar emek verirsek tadı da o kadar bizim oluyor.
Bu haftalık benden bu kadar.
Haftaya görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
